Etiket medya

TV frekans tahsisleri on ay içinde yapılacak

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 6 Aralık’ta Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölümü’nün (TVRP) “Tv Endüstrisinin Bileşenleri” dersine konuk olan Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) başkanı Davut Dursun, yıllardır gerçekleştirilemeyen frekans tahsislerinin önümüzdeki on ay içinde gerçekleştirileceğini açıkladı. Ayrıca İnternet yayıncılığının denetimiyle ilgili çalışmaların sürdüğünü ve önümüzdeki yıllarda internetin denetiminin de RTÜK’e geçebileceğini açıkladı. Dursun, Türkiye’de karasal yayın yapan televizyon kanallarının hiç birinin hala tahsis edilmiş bir frekans sahibi olmadığını belirterek bu kanallar hakkında “gecekondu” benzetmesi yaptı. “Bu adeta devletin bir otobanıdır, köprüsüdür. Bunu kullanıyorsan sahibi olan kamuya bedelini ödemelisin” diyen Dursun, frekans tahsislerinin bir türlü gerçekleştirilememesinin esas nedeninin son RTÜK’ün kurulduğu 1994’ten beri işbaşına gelen hükümetler olduğuna pek değinmeden sürecin bu kadar uzamasının nedenlerini anlattı:“2002’de RTÜK’ten alınan frekans planlama ve tahsis etme yetkisi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) verilmişti. BTK bu planlamayı yapmış ve Haberleşme Yüksek Kurulu’na (HYK) sunmuştu. Fakat kuruldan onay gelmeyince plan, uygulamaya geçirilememişti. 2008’de telekominikasyon yasasının yenilenmesiyle yetki tekrar RTÜK’e devredildi. HYK, RTÜK’e ‘al bu planı uygula’ diyemeyeceği için frekanslar tahsis edilemedi.” Şu anda karasal yayınların kaçak yapılmasından dolayı birçok problemle karşılaşıldığına değinen Dursun, lisans süresinin 5 yıl gibi kısa bir zaman olmasını da sorunlardan biri olarak gördüklerini ve yeni yasa düzenlemesiyle bu süreyi 10 yıla çıkaracaklarını anlattı. Eğitime katkı olarak RTÜK’e aktarılan ayrılan yüzde 5 reklam gelir payının da yayıncılar için sıkıntı yarattığını; yeni düzenlemeyle bu oranı yüzde 3’e indireceklerini sözlerine ekledi. RTÜK başkanı Davut Dursun yabancı sermaye payının şu an yüzde 25 olduğunu, kalite ve rekabet amacıyla yeni yasada bu oranı yüzde 50’ye çıkarmak için çalışmalara devam ettiklerini açıkladı. Sayısal yayın ve internetin denetimi Sayısal yayınlarla ilgili sürecin dünyada çoktan başladığını ve Türkiye’nin de bu sürece bir an önce dahil olması gerektiğine dikkat çeken Dursun, yapılacak yeni yasal düzenlemelerle bu sürecin önünü açmayı planladıklarını ve tasarının yasalaşmasıyla 2014 veya 2015’te Türkiye’nin sayısal yayına geçmiş olacağını belirtti. […]

Sabah’ın Etik Servisi’ne sorular

Sabah gazetesinin internet sayfalarında “Etik Servisi” adıyla ilginç bir bölüm var. Gazetenin Yazı İşleri Müdürü Barış Soydan tarafından hazırlanan sayfada okurların karşı karşıya kaldığı kimi durumlarda yaptıkları ya da yapacakları davranışların ahlaki olup olmadığına ilişkin sorular yanıtlanıyor. Bir nevi ahlaki Güzin Ablalık hizmeti yani. “Aman ne güzel bir hizmet” diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Ancak yöneltilen soruları okuyunca insan bir garip hissediyor kendini. Garabet, sorulara verilen yanıtlardan ziyade soruların kendisinde. İnternet kullanılarak ulaşılabilen bir siteye girebilen, ortalama okuryazar zekasına sahip olsa da internet erişimi nedeniyle beyaz yakalı olduğunu düşünegeldimiz Türkiye halkının yönelttiği sorulardan bir kaçı şöyle: “Aldatmak etik mi?”, “Yasaklı olan YouTube’a çeşitli yöntemler kullanarak girmek etik mi?”, “Kuyruk bekleyen taksicinin müşteri seçmesi etik mi?”, “Eski sevgilinin başına gelenlere sevinmek etik mi?”… Türkiye’nin halleriPür hal-i mealimizi anlatan bu ve benzeri soruları daha fazla yazmak niyetinde değilim. Bu yazının yazılmasına vesile olan konu başka. “Uzmanı yanıtlıyor” denilen internet sayfasında 28 Ekim 2010 günü A.K. rumuzlu bir okur, “Üniformalı polislerin otobüslere ücretsiz binmesi etik mi?” diye bir soru sormuş. Uzman da yanıtlamış: “Rüşvet almıyor, işkence yapmıyorlar ya, alt tarafı otobüse bedava biniyorlar, ne var bunda? Gazetecilerin, kendilerini bedava ağırlayan şirketler hakkında haber yapması ne kadar etikse, polisin ücretsiz otobüse binmesi, bedava çorba içmesi de o kadar etik. Yani tabii ki etik değil! Şaka yapıyorum yahu, böyle bir şey nasıl etik olabilir ki!” Doğru ama eksik tespitlerSoydan yazının devamında, polisin kendisine şahsi çıkar sağlayanlar hakkında tarafsız, adil, objektif davranmasının mümkün olmadığını vurgulayarak dünyanın her tarafında bunun adının “çıkar çatışması” olduğunu da eklemiş. Otobüse bedava binen polisin o şoföre ceza kesmesi gerektiğinde elinin titreyeceğini vurgulamış. Doğru da söylemiş. Ama eksik. Soydan, polislerin çalışma koşullarından, ağır mesai saatlerinden ve yaptıkları işin yıpratıcılığından ya da amirlerinden işittiği haraketler ya da literatüre “mobbing” adıyla giren tacizlerinden ve en önemlisi aldığı ücretlerin yetersizliğinden de bahsetse, belki bu eksik bir nebze […]

‘Türkiye’de direniş geleneği hâlâ yaşıyor’

Düşünce Özgürlüğü için İstanbul Buluşması’nın onur konuğu Amerikalı dilbilimci Prof. Noam Chomsky geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde verdiği konferansta düşünce özgürlüğü konusunda Türkiye’yi cesaretlendirdi. Chomsky Amerika’da olduğu gibi, Türkiye’de de çok ciddi insan hakları suçları olduğunu belirtirken bir yandan da bir direniş geleneğinin hla yaşadığını söyledi. Chomsky, “Türkiye’de çok ağır cezalar almayı göze alarak bu ihlallere direniyorlar, oysa batıda bunu göremezsiniz.” şeklinde konuştu. Düşünce Özgürlüğü için İstanbul Buluşması, farklı ülkelerden gelen katılımcıların, düşünce özgürlüğünün küresel sorunlarını tartışmak ve çözümler üretmek için bir araya geldikleri bir toplantı dizisi. Buluşma, ilk olarak 1997 yılında 11 ülkeden, 19 yazar ve 2 gözlemciden oluşan bir grubun, Türkiye’deki bin 80 aydının ifade özgürlüğü için başlattığı sivil itaatsizlik eylemine destek olmak için, İstanbul’a gelmesiyle başlamıştı. Konuklar; İstanbul’daki yazarlar, hukukçular ve akademisyenlerle toplantılar yapmış, cezaevlerindeki düşünce suçlularını ziyaret etmiş ve gözlemci olarak duruşmalara katılmışlardı. Bu yıl 7.si gerçekleşen organizasyon da 8 Ekim’de “Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu” ve “Ergenekon’da Kim Kimdir?” kitaplarının yazarı Ertuğrul Mavioğlu ve Habervesiare editörü Ahmet Şık’ın davasının izlenmesiyle başladı. “Soruşturmanın gizliliğini ihlal” iddiasıyla iki gazetecinin hapsi istenen dava 21 Ocak 2011’e ertelendi. hapisleri isteniyor. Organizasyonun 9-10 Ekim tarihlerinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampüsünde gerçekleşen kısmında ise, Ukrayna, Gürcistan, ABD, Rusya ve Azerbaycan’ın da içinde bulunduğu birçok ülkeden katılan konuklar, yaşadıkları yerlerden örnekler vererek düşünce özgürlüğü için bir tartışma platformu oluşturdular. İlk Bölüm Hrant Dink’in Buluşmanın ilk bölümü; Türkiye’nin düşünce özgürlüğü ihlali bakımından, yakın tarihteki en acı örneklerinden Hrant Dink’e ayrılmıştı. “Düşünce Suçu(!?)’na Karşı Girişim”den Şanar Yurdatapan, Dink’i “Hala bize yardım ediyor.” şeklinde anarken, gazeteci Kemal Göktaş medyanın cinayetteki rolünden söz etti. Göktaş konuşmasında, Hrant Dink’in, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in Ermeniliği ile yaptığı haberin Hürriyet’te manşetten verilşinin ardından, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, Dink’i hedef gösteren bir açıklama yaptığını anımsattı. Göktaş medyanın, olaydan sonraki tutumunu değerlendirirken, Yeni Çağ, Batı Trakya […]

Medya üst kurulu?

Geride bıraktığımız haftanın en bomba konularından biri, hiç kuşkusuz Habertürk Televizyonu Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut’un Başbakan Erdoğan’ın kahvaltılı toplantısında ortaya attığı “Medya Üst Kurulu” fikri oldu. Başbakan tarafından bile ciddiye alınmayan önerisini ciddiye alıp üzerinde tartışmaya elbette gerek yok. Ancak Türkiye’de medya ve özellikle de internet üzerindeki denetim konusu sürekli gündeme geldiği için, bu konunun anlaşılmasına elden geldiğince katkıda bulunmanın da bir görev olduğunu düşünüyorum. Pek çok kişi gibi Yiğit Bulut da RTÜK’ün, daha doğrusu RTÜK gibi bağımsız kurumların -RTÜK’ün ne kadar bağımsız olduğu elbette tartışılır ama burada kavramlardan söz ediyoruz- var oluş nedeni konusunda çok fazla bir fikir sahibi değil. Böyle bir üst kurulun internet için hatta medyanın geri kalanı için de oluşturulması fikri karşısında çoğu kişi “Neden olmasın?” diye tepki veriyorsa, bence burada temel hak ve özgürlüklerin algılanış biçimiyle ilgili ciddi bir sorun var demektir. Bulut’un 27 Eylül Pazartesi günü yazdığına göre RTÜK’ün var olma nedeni çok basitmiş: “RTÜK’ün var olma mantığı çok basit. Radyo televizyonlar kamu varlıkları üzerinden size ulaştığı için “düzenleme” yapılabilir. RTÜK’ün anayasal bir temeli var… Şimdi soralım; Türk Telekom ağları veya mobil şebekeler üzerinden Türkiye’de 50 milyon üstünde abonesi olan internet neden kuralsız?” Evet, RTÜK ve benzeri kurumların var olma nedenleri gerçekten de çok basit, ama Bulut’un söylediği ve aslında “neden” bile olmayan bir nedenle değil… Çağdaş hukuk sistemlerinde düşünce açıklama ve yayma özgürlüğü temel hak ve özgürlükler arasındadır. Ardından pek çok kısıtlama getirmesine rağmen 1982 anayasasında dahi (Madde 26) “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” maddesi yer alır. Madde 28, “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak, izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz.” der. RTÜK’ü düzenleyen 133’üncü maddenin girişinde ise “Radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbesttir.” ifadesiyle her ne kadar yasal düzenlemelere […]

Üniversite-sanayi işbirliği artık medyada

İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümü yüksek Lisans Programı (M&İS) medya alanında “üniversite-sanayi işbirliği”ni hayata geçirerek kendi alanında bir ilke imza attı. Türkiye’de bir başka örneği olmayan Medya ve İletişim Sistemleri Yüksek Lisans Programı, öğrencilere akademik altyapının yanında sektörle buluşma imkânı da sağlıyor. M&İS, program ortakları Doğan TV Holding, Doğuş Yayın Grubu, Ipsos KMG, TESEV, Atlantis Yapım ve İndeks İletişim-İçerik Danışmanlık yöneticileri ile öğrencileri 27 Eylül Pazartesi günü Santral Kampüsü’nde program ortaklığı imza töreni için biraraya geldi. M&İS Program Direktörü, Doç. Dr. Halil Nalçaoğlu, medya ve akademiyi bir araya getirmek için uzun süredir hazırlandıklarını, deyim yerindeyse “üniversite duvarlarını içeriden yıkmak için” çalıştıklarını söyledi. Nalçaoğlu, “Ortaklık fikri kesinlikle tek yönlü bir akış anlamına gelmiyor. Ortaklarımızı, programa öğrenci kabulünden öğrenci projelerini değerlendirmeye, kuramsal ve uygulamalı derslere katkı vermeye kadar her alanda içeriye davet ediyoruz. Biz akademisyenler de elimizden geldiği kadar dışarıya çıkmaya hazırız” diyerek tüm program ortaklarına teşekkür etti. Program ortaklarından Doğan TV Holding adına bir konuşma yapan İnsan Kaynakları Grup Başkanı Yasemin Merih de yüksek lisans programının sektörün ihtiyaçlarını karşılayacak donanıma sahip insan kaynağının ortaya çıkması için önemli olduğunu vurguladı Program ortakları Doğuş Yayın Grubu ve Doğan TV Holding, isteyen öğrencilerin eğitimlerinin ikinci yılında kurumlarda mezuniyet projesi üretmelerine olanak sunuyor. İndeks İletişim-İçerik Danışmanlık ve Atlantis Yapım’la da ortak olan M&İS, araştırma yapmak ve tez yazmak isteyen öğrencilere, bir dönemlerini önde gelen araştırma şirketlerinden Ipsos KMG’de araştırma yaparak veya TESEV’de (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) çalışarak ya da İngiltere’de Liverpool Üniversitesi’nde ders alarak geçirme fırsatı da sağlıyor. Bu kapsamda program ortaklarına proje yapmak için giden öğrenciler, kurumun olanaklarından yararlanırken eğitimlerini sürdürecekler. Kurumdaki danışmanları ile Bilgi’deki danışmanlarının gözetiminde “multimedia projeleri” hazırlayan öğrenciler, öğretim yılı sonunda mezuniyet projelerini karma jüriye sunacaklar.

Terörist değil, anarşist sözlük

İnci Sözlük son zamanlar adını sıkça duyduğumuz yeni bir yapılanma. İnternet yasakları, ekşi sözlük ve ünlüler arasındaki atışmalar devam ederken, onlar da bu sistem içinde farklı bir ses olmayı başardı. Diğer sözlüklerle karşılaştırdığımızda onlar çok daha farklı bir konumda. Çünkü hiç bir kural tanımıyorlar. Radyo programlarını mail yağmuruna tutuyorlar, televizyon programlarına bağlanıp sunucuları işletiyorlar, anketler ve daha birçoğuna yaptıkları saldırılarla tanınıyorlar. Bazıları yaptıkları eylemleri saçma görse de, bazıları onları sistem karşıtı olarak görüyor ve eylemlerini sonuna kadar destekliyor. Son olarak Okan Bayülgen’in sunduğu “Disko Kralı” programına yaptıkları saldırı ile tekrar gündeme oturdular. Yarattıkları jargon ve tarzlarıyla uzun süre gündemde kalacak gibi görünüyorlar. .@2, ccc, dedeler ve daha nicelerini bir anda hayatımıza soktular. İşte bu sözlüğün aktif bir kullanıcısı olan ve saldırıda parmağı olan Gizella ile hem sözlük hem de 12 Haziran Cumartesi günü gerçekleştirilen saldırı hakkında konuştuk. İnci sözlük maceran nasıl başladı? Biliyorsun ki sitemiz kapanmıştı. Diğer versiyonunda açılan bir konudan öğrendim. Önceleri sadece başlıkları okuyordum üye olmadım. Twitter ziyaretinden sonra göbeğimi zıplata zıplata gülerek üye oldum. Sözlük üyelerini eğitim seviyesi nedir? Mesela sen? Avukat İnciciler, doktor üstelik bayan inciciler ile öğretmenler (atanmış çalışan ve bayan) mühendis inciciler, bilgisayar, tasarım, eczacılık bölümlerinde okuyanlar, yani üniversiteliler ve üniversite mezunlarıyla tanıştım. Liseliler de var. Ben Türk Dili ve Edebiyatı 3’üncü sınıfta okuyorum 24 yaşındayım. imelih messi de 25 yaşında bir mühendis. Okan Bayülgen’e yapılan saldırının neresindeydin? Öncelikle kimse saldırmadı. Ziyaret ettik. Metnin tasarımı bana ait ‘İmeilih Messi İnci versiyonu seklinde döşedi. Benim araştırmalarımı kullanıp metne yedirdi. Sen yapılan bu son saldırının yeteri kadar başarılı olduğunu düşünüyor musun? Sence diğerleri kadar yaratıcı mıydı? Evet, gayet başarılıydı. Tamamen yaratıcılık eseriydi. 5 gün tasarladık. İnci kızlarından yardım istedik çünkü sadece kızlar bağlanabiliyordu. İlk gün 3 kişiydik. Nisa, ben ve Ausencia ve tabi ki imelih messi. Sonra sözlükte abuk subuk başlıklar açtık. Kızlar gelin msn vericez […]

Bihter Behlül aşkı ne olacak?

Televizyon dizilerinin son furyasını romandan uyarlananlar oluşturuyor. Şimdiye kadar pek çok roman senaryolaştırılıp seyircilerin beğenisine sunuldu. Hatta son zamanlarda en çok konuşulan diziler de bu grubun içinde. Kimileri uyarlama dizilerle romanların katledildiğini düşünürken kimisi de bu diziler sayesinde edebiyat eserlerinin daha çok tanınacağını düşünüyor. Ancak kitapçılarda, “Aaa Aşk-ı Memnu’nun kitabı çıkmış” gibi cümleler kurulduğuna şahit olanlar da var. Öte yandan okuyup da sonunu bilenin dahi izlediği bu dizilerin rating uğruna uzatılmasının verdiği kabak tadı da cabası. Bir dönem kendisi de Bihter karakterini canlandırmış olan Müjde Ar, yaptığı televizyon porgramında, “Eğer dizi biraz daha uzarsa zavallı Bihter randevuevine düşecek” diyerek varolan durumu özetlemişti aslında.Bu değerli edebiyat eserleri, ortaya çıkan diziler ve oyunculuklarla internet sitelerinin de espri kaynağı olmaya devam ediyor. Aşk-ı Memnu’da Behlül’ün çığlık sahnesi üstüne eklenen sesler ve müziklerle hala internet ortamlarında binlerce kişinin eğlencesine yarıyor. Yaprak Dökümü’nün babası Ali Rıza Bey’in sürekli fenalaşmasına rağmen bir türlü ölememesi, Tahsin’in uzun bir süre bir türlü “siftah” yapamaması, eve gelenleri hep beraber karşılayan aile üyeleri gibi detaylar ise ekşisözlük’ten asparagas haber sitesi Zaytung’a kadar pek çok yerde espri malzemesi oldu. Televizyon ekranlarının fenomeni haline gelen Kurtlar Vadisi’nin hayranları ise dizileri hakkındaki “şiddete yöneltiyor” eleştirisine ise “Kurtlar Vadisi şiddete yöneltiyorsa, Aşk-ı Memnu da yengeye yöneltiyor” diye karşılık veriyor.Bunca hengame arasında kim haklı bilinmez ama bir süre daha fırtınası dinecek gibi görünmeyen bu uyarlama dizilerin her ne kadar kitapları okunmasa da rating rekorları kırdığı kesin. Habervs olarak izleyicinin merakını gidermek amacıyla, şu an hala gösterimde olan ve “sonları merakla beklenen” Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Halide Edip Adıvar’ın Samanyolu ve Kalp Ağrısı ile Orhan Kemal’ın Hanımın Çifliği romanlarından uyarlanma dizilerin nasıl bittiğini “araştırdık”. Aşk-ı MemnuNihal: Behlül ve Bihter’in ilişkisini ikisinin konuşması sırasında duyduktan sonra baygınlık geçirir.Beşir: Nihal’e aşık olan ve onun üzüntüden hastalanıp yatağa düşmesine dayanamayan Beşir Behlül ve […]

Medyanın ırkçılıkla imtihanı

Habervesaire Sosyal Değişim Derneği’nin; Açık Toplum Vakfı, Global Dialogue ve Hollanda’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun desteğiyle yaptığı “Ulusal Basında Nefret Suçları – 10 Yıl, 10 Örnek” başlıklı araştırması rapor olarak sunuldu. Sosyal Değişim Derneği Yönetim Kurulu üyesi ve Proje Eş Koordinatörü Cengiz Algan Türkiye’de yayımlanan 39 gazete içinden, tiraj ve temsil nitelikleri dikkate alınarak 20’sinin seçildiğini belirterek, 2008 sonundan başlayarak internet arşivlerinin olanak verdiği ölçüde 10 yıl geriye doğru gazetelerin taranarak çalışmanın gerçekleştirildiğini söyledi. Araştırma için seçilen gazeteler ise Akşam, Birgün, Cumhuriyet, Fotomaç, Gündem, Hürriyet, Milli Gazete, Milliyet, Ortadoğu, Posta, Radikal, Sabah, Star, Taraf, Türkiye, Vakit, Vatan, Yeni Şafak, Yeniçağ, Zaman oldu. Etnik köken, siyasi eğilim, cinsiyet… 2009 yılı Mayıs-Aralık döneminde 10 kişilik bir ekip ve Danışma Kurulu’nun seçimiyle yapılan arıştırmada, haberlerde etnik kökene, ulusal özelliklere, cinsel kimliklere, cinsel yönelime, din ve inanca, siyasal eğilimlere, mülkiyete, bedensel engelliliğe, eğitim durumuna ve toplumsal statüye yönelik ayrımcı söylemler tarandı. Araştırmada taranan haberlerin yüzde 23.76’sı etnik kökene, yüzde 18.80’i siyasal eğilime, yüzde 16.19’u cinsel kimliğe, yüzde 15.80’i din ve inanca, yüzde 11.93’ü toplumsal statüye, yüzde 6.88’i cinsel yönelime, yüzde 2.81’i ulusal kimliğe, yüzde 2.23’ü bedensel engelliliğe, yüzde 1.55’i mülkiyete yönelik “nefret suçu – söylemi” kapsamında değerlendirildi. Projede, cinsel yönelimlere yönelik nefret söyleminin hemen her gazetede yer aldığı, milli günler ve bayramlarda milliyetçi söylemin yaygınlaştığı tespit edildi. 6 ay süren tarama sonunda 30 bin haberi kapsayan bir liste oluşturuldu. Nefret suçu haberlerinin “en”leri Proje ekibi, listedeki haber sayısını ilk aşamada 5 bin civarına, ikinci aşamada 200’e indirdi. 200 haberlik liste öğretim üyesi, gazeteci ve sanatçılardan oluşan 12 kişilik Danışma Kurulu’na sunuldu. Gazeteciler Aydın Engin, Bağış Erten, Işın Eliçin, Sefa Kaplan ile tarihçi Ayşe Hür; akademisyenler Turgut Tarhanlı, Baskın Oran, Yasemin İnceoğlu, Cengiz Aktar ve Kerem Rızvanoğlu ile sanatçılar Kerem Kabadayı ve Zeynep Tanbay’dan oluşan Danışma Kurulu, hazırlanan listeden “etnik köken”, “cinsel yönelim”, “ulusal kimlik”, “toplumsal statü”, […]

Margaret Moth

“Somali’deki doğum günlerimizi, Irak’daki gündoğumlarını, Tibet’in zirvelerini, Kongo Nehri’nde yüzüşümüzü ve Champs-Elysées’de paten yaptığımız zamanları düşününce hâlâ gülümsüyoruz. Gülüşlerimiz, sıradışı hayatlarımızdan geriye kalan anılarımızı, kameranın arkasında yaşadığımız hayatın en samimi anlarını yansıtıyor.” CNN Internationalkameramanı Cynde Strand, 21 Mart’ta ölen meslektaşı Margaret Moth’un ardından www.cnn.com’da bunları yazıyordu. Sadece CNN’deki çalışma arkadaşları değil, dünyanın saygın haber kuruluşlarında çalışan birçok gazeteci, Afganistan’dan Bosna’ya, Irak’tan Gürcistan’a omuz omuza görev yaptıkları Moth’u yazılarıyla uğurladı. Özellikle de kadınlar… Ülkesinin ilk kadın haber kameramanı olan Moth, erkeklerin egemen olduğu bir alanda hemcinslerin neferi olmuştu. Savaş muhabirlerinin, daima saçlarına uyumlu siyah makyajı ve giysileriyle hatırladığı bu güzel kadın, silahların gölgesinde de olsa güçlü duruşundan ödün vermemişti. Moth’la birlikte kadın haberciler idollerini, İstanbullular ise bir “hemşeri”sini kaybetti. Hayatının son yıllarını CNN’in bölge ofisinde görev yaptığı İstanbul’da geçiren Moth bu kente, öldükten sonra küllerinin getirilmesini isteyecek kadar bağlıydı. 1951’de Yeni Zelanda doğumlu Moth, yaşam tarzına erken yaşlarda karar vermiş gibiydi. İlk kamerasını sekiz yaşında edindi. Gerçek adı Margaret Wilson’dı. “Evlenene kadar babamın ismini, evlendikten sonra da kocamın ismini taşıyorum. Neden kendi adım olmasın” diyerek soyadını Moth olarak değiştirdi (bu ismi, paraşütle atladığı Tiger Moth modeli uçaktan esinlenerek almıştı). Ama aile yaşantısına hiçbir zaman ilgi duymadı, evlenmedi. Kendini, dünyanın zor coğrafyalarında görev yapan şanslı azınlık içinde görüyordu: “Milyoner bile olabilirsiniz, ancak yine de bizim gittiğimiz yerlere gidemezsiniz” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide. 1983’te Amerika’ya geldi ve 1990 yılında CNN’e geçene kadar Teksas’daki KHOU’da (Amerikan CBSTelevizyonu’nun Houston’daki iştiraki) çalıştı. Margaret Moth, Lübnan’dan Güney Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde yaşanan savaşlarda gönüllü olarak görev yaptı. Koyu siyah saçı ve makyajı, bazen beraber uyuduğu postalları ve her zaman siyah giyinmesi ile kendine has bir stili vardı. Hangi şartlar altında olursa olsun her sabah erken kalkıp saçını, makyajını düzeltmesi ve kilosundan her zaman şikayetçi olması da, güçlü görüntüsü altında aslında bir kadın olduğu gerçeğindendi. […]

Çınarın dibindeki hazine

İstanbul Ümraniye’de mahalle sakinlerinin çabalarıyla yayınlanan Çınardibi dergisi, üç yıldır kendi yağıyla kavruluyor. Özellikle çocukların katkısıyla hayat bulan dergi, “Yozlaşmaya karşı kültürü, yalnızlaşmaya karşı toplumsallaşmayı” amaç ediniyor. Dergi, bir grup gönüllünün bir araya gelmesiyle oluşan Çınardibi Kültür Merkezi çatısı altında yayınlanıyor. Mahalle inisiyatifi olarak çalışan Çınardibi Kültür Merkezi, dergi yayınının dışında kadınlara okuma yazma öğretmek, mahalle sakinlerini tiyatro ve sinemayla tanıştırmak, futbol, basketbol takımı kurmak, gitar, bağlama, ingilizce ve matematik kursları açmak gibi faaliyetlerde de bulunuyor. Kadınların toplum içindeki rolünün artırılması için çalışan dernek üyeleri, yola çıktıkları ilk zamanlarda önyargılarla karşılaştıklarını, çeşitli tepkiler aldıklarını, bazı öğretmenleri ve aileleri ikna etmek için çaba sarfettiklerini anlatıyorlar. Derginin çıkış amacının kendini ifade etme kanalı bulamayan sıradan insanlar için bir platform yaratmak olduğunu belirten gönüllüler, çocukların konuya büyüklerden daha fazla ilgi gösterdiklerini söylüyor. Derginin editörü Devrim Boran, bu projeyi hayata geçirmeden önce çok yoğun çalıştıklarını, ancak çocukların katılımını ve havesini görmenin her türlü yorgunluğa değdiğini ifade ediyor. . Kendi mahallesinde ortaya çıkıp tüm Ümraniye’ye yayılmaya başlayan Çınardibi dergisi, yok olmaya yüz tutmuş “mahalleli” kavramını korumaya çalışırken, çocukların sosyalleşmesi adınada önemli işler yapıyor.

atv-Sabah’ta greve devam

Çalık Holding’e ait Turkuvaz Medya grubuna bağlı atv, Sabah gazetesi ve dergi çalışanı 10 gazeteci grev önlüklerini yeniden giydi. Gazetecilerin geçen yıl 13 Şubat’ta başlattıkları grev 16 Temmuz’da mahkeme tarafından durdurulmuştu. Ancak Yargıtay 9’uncu Hukuk Dairesi’nin, yapılan itirazı yerinde görerek yerel mahkemenin kararını bozması ve yerel mahkemenin de bu bozma kararına uyması üzerine İstanbul Balmumcu’daki atv-Sabah binasına bugün (4 Mart 2010) yeniden “Bu işyerinde grev vardır” pankartı asıldı. atv-Sabah grubunun TMSF’ye devredilmesi sonrasında sendikal örgütlülük çalışması yapan ve yetki çoğunluğuna da ulaşan gazeteciler işverenin tehditleriyle sendikadan istifa etmişti. Tahditlere aldırmayanlar ise çeşitli gerekçelerle işten çıkarılmıştı. Atılanların tümü açtıkları işe iade davasını da kazanmıştı.

Çok mu şeffaflaştık yoksa baskı mı var?

iktidar tarafından Aydın Doğan’a böyle bir liste gittiğini anlatıyordu. Coşkun’un söylediğine göre verilen listede yazarların iktidarı destekleme oranları dahi yüzdeler halinde belirtiliyordu. İktidarın ve Başbakan Erdoğan’ın gazetelere ve gazete patronlarına yalnızca kürsüden yapılan konuşmalarla sınırlı bir etkide bulunup bulunmadığı elbette önümüzdeki yıllarda enine boyuna konuşulacak, tanıklar ve belgelerle yazılıp çizilecek. 2002 sonrasında medya mülkiyetinin yeni yapılanmasının tesadüf olup olmadığı da bu tartışmalar sonucunda ortaya çıkacak. Ancak bugün için Erdoğan’ın gazete patronlarına yönelik bu açıklamalarının “demokrasi söylemi”yle ne kadar örtüştüğü, “ifade özgürlüğünü” geliştirip geliştirmediğini sorduğumuz akademisyenler ve gazeteciler, bu sorulara büyük ölçüde olumsuz yanıt veriyorlar. Başbakan’ın ağzından çıkanlar, kafasındaki özgürlük ve demokrasi modelinin evrensel ölçütlerle pek de uyuşmadığının bir göstergesi olarak yorumlanıyor. Gazeteci Ragıp Duran ve Kürşat Bumin, öğretim üyeleri İlter Turan, Halil Nalçaoğlu, Aslı Tunç ve Bülent Somay, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gazete patronlarına yönelik ısrarlı çıkışını HaberVsiçin değerlendirdi… “Başbakan işçi işveren ilişkisini feodal bir ilişki gibi algılıyor” Ragıp Duran Başbakan Erdoğan bu konuşmasıyla üç konudaki tutumunu net bir şekilde sergilemiş oldu: – Başbakan dünyaya, Türkiye’ye zenginler/patronlar gözüyle bakıyor: Para veriyorsunuz ‘adamlara’ benim istediğimi yaptıracaksınız bundan sonra! – Başbakan, medya işvereni ile köşe yazarı arasındaki ilişkiyi, özellikle de işveren-ücretli ilişkisini feodal çağdaki ya da daha eski dönemdeki ilişki gibi algılıyor: Ben efendiyim sen kölesin. Benim istediğimi ya da benim efendimin istediğini yazacaksın. -Nihayet Başbakan, demokrasi ve basın özgürlüğü kavramlarıyla ya henüz anakronizm nedeniyle tanışamamış ya da hoşlanmadığı kavramlarla yüzleşmek, onları uygulamak istemiyor. Başbakan’ın yaptığı bu açıklama, demokratik herhangi bir ülkede yapılsa, önce medya işverenleri,sonra tüm gazeteciler ve kuruluşları, ardından da bütün kamuoyu ve siyasi çevreler, demokrasi ve basın özgürlüğü açısından sert bir şekilde kınanır ve gerekli cevabı alır. “Başbakan yalnızca kendini tutamıyor” Kürşat Bumin Tayyip Erdoğan’nın bu çıkışı halkına karşı bir dürüstlük göstergesi veya medyaya yapılan baskının meşrulaştırılmasının ifadesi değildir. Yaptığı açıklama tamamen yapılan haberlere karşı kendisini tutamamasından kaynaklanmaktadır. Bunu baskı […]

Borçlarımız mı? Alın!

Yunan aktivistler, Alman Focusdergisinin Yunanistan’daki mali krizi ve Avrupa Birliği’nden aldığı mali desteği hicveden kapağına yine aynı yöntemle cevap verdi. Focus, üretmeden tüketen Yunan halkını illüstre etmek için Yunanistan’ın kültür mirasından faydalanmıştı. Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY (Memleketim) dergisi de kapağını aynı temayla tasarladı. Haftalık 700 binlik tiraja sahip Almanya’nın üçüncü büyük haber dergisi Focus, 22 Şubat tarihli nüshasının kapağında foto montaja başvurmuş, antik Yunan kaynaklı Milo Venüsü heykelini orta parmağını kaldırırken resmetmişti. Kapakta “Avro ailesinin dolandırıcıları” başlığı kullanılmıştı. Bu yayın Yunan basınında büyük tepkiyle karşılandı. Ancak belki de en etkili tepki, Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY dergisinden geldi. O TOΠOE MOY, 23 Şubat tarihli nüshasının kapağında Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen (Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı keçi varlık) heykeline yer verdi. Dergi Satir’in cinsel organına gönderme yaparak “Borçlarımız mı? Alın!” başlığını kullandı. Devamında da “Ama önce borçlu olduğunuz savaş tazminatlarını ödeyin” alt başlığını tercih etti. Focus, makalesinde, Yunanistan’ın AB ülkelerine 300 milyar avroluk borcunu mikroskop altına almış, AB ülkelerinde bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYİH) oranı için belirlenen oranın yüzde 3 olmasına rağmen Yunanistan’ın yüzde 15’lere doğru gitmesini eleştirmişti. Makalede Yunan halkı yan gelip yatmak, tembellik yaparak dışarıdan gelen paralarla geçinmek ve AB’ye katkıda bulunmamakla itham edilmişti. Selanik merkezli gönüllü eylem grubunun karşılıksız dağıtılan yayın organı O TOΠOE MOY, internet sitesinde de yer alan bir mesajla Focusdergisi editörüne seslendi. “Dergimizin bu son sayısı ve Satir size, meslektaşlarınıza ve saygıdeğer derginize adanmıştır” dendi. Focus’un hakaretlerini kabul ettiği var sayılan Yunan halkı ve siyasetçileri de bu sert mesajda nasibini aldı. Focus’a adanan Satir Sayın Bay Helmut MarkwortFocusdergisi Genel Yayın Müdürü Derginizin kapağı bir zevksizlik ve kabalık ürünüdür. Paralarınız konusunda duyduğunuz kaygı, ülkemizin tarihine ve kültürüne hakaret etmek hakkını size vermez. Kültür, Sayın Bay Markwort, grubumuzun dergisinin kapağında görülmektedir. Kültür, Atina Arkeoloji Müzesinde bulunan bu Satir heykelidir. Umarım onu biliyorsunuz. Dergimizin […]

Medyanın güvencesi toplumdaki çoğulculuktur

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Medya Özgürlüğü Temsilcisi Miklos Harastzi’yi ağırladı. Avrupa AGİT bağlamında basın özgürlüğünün tartışıldığı “Medya Özgürlüğü” başlıklı konferans Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin girişimiyle 13 Ocak Çarşamba günü Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde medya özgürlüklerinin hala çok kırılgan olduğunu belirten Harastzi, pek çok ülkede televizyon kanallarının hükümetlere yakın grupların elinde bulunduğunu, yazılı basında çalışan gazetelerin ve gazetecilerin de yine hükümetler tarafından taciz edildiğini söylüyor. Harastzi, batı Avrupa’da da medyada tekelleşme sorunu yaşandığına değinerek medyada çoğulculuğun sağlanmasının önemli olduğunu belirtiyor. Dünyanın en geniş kapsamlı güvenlik örgütü AGİT’e katılırken imzaladıkları geniş kapsamlı bazı taahhütlere medya özgürlüğü ile ün salmış ülkelerin bile uymadığını dile getiren Harastzi, Türkiye’nin son 20 yılda önemli yol aldığını düşünüyor. Türk Ceza Yasası’nın 301’inci maddesi gibi bazı yasa maddelerinin ve bunların uygulamalarının medya üzerinde bir tehdit oluşturduğunu ve otosansüre yol açtığını belirten Harastzi, hükümetin de medya ortamının özgürleştirilmesi konusunda çok istekli olmadığını düşünüyor. Harastzi’nin ardından konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim görevlilerinden Yaman Akdeniz de internet erişime engel konulmasını çağ dışı bulduğunu belirterek 5651 numaralı kanunda AGİT standeartlarına uygun bir düzenleme yapılması çağrısında bulundu. Harastzi ise hükümetlerin ulusal ölçekte internete kısıtlama getirme isteklerinin yanlış olduğunu belirterek medya ve ifade özgürlüğünün en önemli güvencesinin toplumdaki çoğulculuk olduğunu söyledi.

‘Şerefsiz’ Ekşi Sözlük’ten cevap

Çoğu zaman “klavye delikanlıları”, takma isimlerinin arkasına saklanan insanlar olarak gösterilmek istendiler. Yeri geldi “mastürbatör”, yeri geldi “prezervatif dilli”, bazen “yılansı fare” ve hatta şerefsiz” bile oldular… Sanal alemin en fazla izlenen, en çok beğenilen ve aynı zamanda en fazla eleştirilen fenomenlerinden biri haline gelen Ekşi Sözlük’ten ve sözlüğün yazarlarından söz ediyoruz. Son zamanlarda Ekşi Sözlük yazarlarıyla, gazeteciler, köşe yazarları, TV yorumcuları ve magazin dünyasının ünlüleri arasında hayli gerginlik olduğu gözleniyor. Medyanın köşe taşlarını oluşturan kalem erbabı ünlüler veya magazin hayatının kahramanları sözlükte kendileri hakkında çıkan eleştirilere hayli sinirleniyorlar. Yalnız sinirlenmekle kalsalar iyi, zaman zaman köşelerinden veya televizyon ekranlarından Ekşi Sözlük yazarlarına hakaretler yağdırıyorlar. Özellikle gazetecilerin en büyük eleştiri konusu ise Ekşi Sözlük yazarlarının takmi isimle yazması ve kimliklerinin belli olmaması. Ekşi Sözlük yazarları -ki şu anda 26 binin üzerindeler- doğal olarak bu hakaretlere ve sövgülere sinirleniyor. Aslında kendine özgü bir Web 2.0 başarısı olan Ekşi Sözlük, Türkiye’deki yerleşik geleneğin aksine katı kuralları olan ve sınırları belli bir yapı değil. Daha çok, “gittiği yere kadar gitsin” felsefesine dayanan, özgürlüğü alabildiğine çok, denetimi mümkün olduğunca az bir yapıya sahip. Sözlük’te 7 Ocak 2010 itibariyle 1 milyon 669 bin başlık altında 9 milyon 434 bin “entry”, yani giriş var. Zenginliğini, renkliliğini ve en önemlisi de çekiciliğini bu az denetimli ortama borçlu olan Ekşi Sözlük, doğası gereği herkes ve herşey hakkında özgürce fikir beyan edilebilen bir platform sunuyor. Klasik medyanın “denetimi fazla, özgürlüğü sınırlı” ortamına alışkın olan gazeteciler ve magazin ünlüleri de hakarete uğradıklarını düşündükleri bu platformun yazarları hakkında açıyorlar ağızlarını, yumuyorlar gözlerini… “Pitbull ruhlu, prezervatif dilli, ağzı ishal olmuş yaratıklar” Acun Ilıcalı geçtiğimiz günlerde verdiği röportajda, Ekşi Sözlük hakkında sorulan bir soruya şöyle yanıt verdi: ”Ben reytingimi oraya yazı yazan bazı zavallıların yazdıklarıyla ölçüyorum. Ne kadar entry olursa, ben o gece programın reytingini iyi-kötü anlarım.” Milliyet‘in Caddeekinde Ekşi Sözlük yazarı Aziz Kedi […]

‘Love and hate’ tefrikası

HaberVs Hürriyetyayın yönetmenliğinden ayrılma kararını açıklamasının ikinci gününde de gazeteciler, meslektaşları Ertuğrul Özkök’ü “yalnız bırakmadı”. Eski yılın son ve yeni yılın ilk gününde, köşe yazarları Özkök hakkındaki düşüncelerini ve görevi bırakmasının Türkiye basınında yaratacağı değişikliğe dair öngörülerini dile getirdi. Bu konuda en iddialı yorumlar Zaman, Yeni Şafak ve Star’dan geldi. Zamanyazarı Hüseyin Gülerce, konunun şahsi bir mesele olarak görülmemesi gerektiğini ancak Özkök basında bir zihniyeti temsil ettiği için onun görevden ayrılmasının “demokratikleşme” adına bir şans olduğunu savundu. Staryazarı İbrahim Kiras ise ayrılığın nedeninin hükümetin Aydın Doğan’dan “kelle istemesi”yle açıklanamayacağı, Özkök’ün kendi grubunda “devlet içinde devlet” gibi davrandığını, bu nedenle Doğan’ın vergi cezaları nedeniyle düştüğü zor durumdan Özkök’ün bilinen yöntemleriyle kurtulamayacağını görmesi olduğunu iddia etti. Yeni Şafak’ın müstear isimli yazarı Taha Kıvanç, “Kurduğu çarpık medya düzeninin değişik gazetelerdeki uzantılarının kaç gündür ‘büyük başarı’ diye sözünü ettikleri” Özkök’ün gazeteciliğinin, tam tersine “büyük bir başarısızlık” olduğunu yazdı. Farklı çizgideki yazarların yorumlarında öne çıkan bir ortak saptama da, 20 yıl boyunca Hürriyetyayın yönetmenliği yapmanın “normal bir insanın işi olmadığı” (Ahmet Kekeç) hatta “delilik” (Yılmaz Özdil) olduğu tespitiydi. Özkök’ü “severek” ya da “nefret ederek” takip etmek HaberVs olarak 30 Aralık 2009 tarihli gazeteleri taramış ve “Türkiye basınının Ertuğrul Özkök’ün istifasını nasıl yorumladığı”nı sunmaya çalışmıştık. Özkök’ün Hürriyetçalışanlarına 29 Aralık tarihli yazı işleri toplantısında duyurduğu istifa kararı çok yeni (ve sürpriz) olduğu için bu gelişme birçok gazetede “haber” çerçevesi içinde kalmış, yorum yapacağını tahmin ettiğimiz yazarların çoğu ilk gün Özkök’le ilgili yazmamıştı. Özkök’ün ayrılığına “seyirci kalmayacağı” tahmin edilen birçok isim, 31 Aralık’ta “içini döktü”. Son iki günde yayınlanan, Özkök hakkında yıllardır yazıp çizilenlerin özeti niteliğindeki bu yorumlar aynı zamanda, onun neden Türkiye basınının en hararetle takip edilen ismi olduğunun da güncel bir cevabı. Oktay Ekşi: “Onu tartışanlar için ‘2 numara büyük’tü.” Hürriyetbaşyazarı Oktay Ekşi, “”). Görmüş, konu hakkındaki birikimini bu yazıda da kullandı ve hemen tüm yazarların […]

Basında ‘love and hate’: Ertuğrul Özkök

HaberVs Dile kolay, 20 yıl… Bir gazetenin üstelik de yalnız Doğan Grubu’nun değil neredeyse Türkiye basınının “amiral gemisi” sayılan Hürriyet’in yayın yönetmenliğinden ayrıldığını açıklayan Ertuğrul Özkök’ün ardından beklendiği gibi bir fırtına koptu. Hürriyet’in daha Simavi ailesi’nin olduğu dönemde Çetin Emeç’in bir suikaste kurban gitmesini ardından “daha ılımlı” bir isim olarak gazetenin başına getirilen Özkök şimdi de biraz “radikal” bulunduğu için, gazete yönetimine veda etmek zorunda bırakıldı. Hürriyet’in Aydın Doğan’a geçmesinin ardından “gitti gececek” denilen Özkök, şu veya bu nedenle eleştirilse de gazetenin başında kalmayı sürdürdü. Özkök’ün istifası kimine göre hayırlı, kimine göre bir “geri adım”. Ama kim ne derse desin dün itibariyle Türkiye basınında bir devir kapandı ve yeni bir dönem başladı. Bu “devir değişikliği”ni gazete ve yazarların nasıl gördüğünü, en azından tarihe bir not düşmek için derledik. Vatan: “Hürriyet’te görev değişikliği” Haberi ön sayfadan duyuran Vatan, Ertuğrul Özkök’ün yerine Enis Berberoğlu getirildiğini duyurdu. Vatanyazarlarından Reha Muhtar, “Ertuğrul Özkök için söylediklerim ve söylemediklerim” başlıklı yazısında “Hürriyet gibi Türkiye’nin devlet gibi gazetesini 20 yıl genel yayın yönetmenliği koltuğunda oturarak yönetmek bir gazetecinin yaşamında çocuklarına bırakabileceği çok değerli bir mirastır” yorumunda bulundu. Muhtar, Özkök’e söylemediklerini ise kısaca şöyle özetledi: “Genel yayın yönetmenliği gibi görevlerde insanların önemli bir kısmı gücünüzden dolayı size saygılı davranırlar… Mesele hayata, “genel yayın yönetmeni olarak gelmediği gerçeğini” bilmekten geçer. Eğer bunun bilincindeyseniz, ‘Hayat boyu Tanrı tarafından seçilmiş bir genel yayın yönetmeni’ olduğunuza inanmıyorsanız, zaman içinde ‘sizi sadece kendi kişilik özelliklerinden dolayı sevecek insanlarla’ beraber olursunuz.. En kutsal hazine, sizi sadece kişilik özelliklerinizle seven insanlarla geçireceğiniz keyifli saatlerdir. Çünkü oradaki alma-verme ilişkisi sanal değil hakikidir… Genel yayın yönetmeni olunmadığı durumlarda hayat hakikidir. Hakikatlere hoşgeldin Ertuğrul Özkök…” Akşam: “20 yıllık Özkök dönemi kapandı” Ön sayfadan duyurulan haberde Özkök’ün Hürriyet çalışanlarına yaptığı veda konuşmasına değinildi. 18 Aralık’ta CNNTürk’te yayımlanan Medya Mahallesi adlı programda Ayşenur Arslan ile yaptığı söyleşiden bahsedildi. Ahmet Hakan, […]

Serap ve Ceylan

başlıklı yazısında, üç gün geçmesine rağmen haberi görmemekte direnen gazetecilere sesleniyordu. Medya, Altan’ın ancak bu üçüncü yazıyı kaleme aldığı gün habere yavaş yavaş yer vermeye başlamıştı. Ama bu “ilgi” bile olayın daha ziyade adli tıbbı ilgilendiren yönü ve “kaza”nın oluş şeklini anlama çabasıyla sınırlı kalıyordu. Kimse Türk askerinin mühimmatından olabileceğine ihtimal vermek istemiyordu, zaten neticede suç “cismin” üstüne tahtayla vuran Ceylan’ındı! Ceylan Önkol’un nasıl öldüğü (öldürüldüğü?) hâlâ tam olarak anlaşılabilmiş değil. Olayı “terörle mücadele” ya da “terör örgütünün eylemi” kapsamında değerlendirmeyi bile başaran savcılık, bir sorumlu bulamadı. Serap Eser ve Ceylan Önkol. Kaybettiğimiz bu iki can, medyada diğerinden daha az yer almayı hak etmiyordu. Serap İstanbul’da öldü. Buna Abdullah Öcalan’ın hücre koşullarını protesto eden göstericilerin attığı molotof kokteyli neden oldu. Ceylan Diyarbakır’da öldü. Ateş edilme iddiası yanlış ise, buna yerde bulduğu “askeri mühimmat” neden oldu. Aralarında ne fark vardı?

Medyaya eğitim şart

“Nijeryalı Festus Okey polis kurşunuyla can verdi”, “Hrant Dink’i son yolculuğuna uğurladık”,”Rahip Andrea öldürüldü”, “Türbanlı kadın işinden oldu”,”Engelli kadını otobüsten attılar”, “DTP konvoyu taşlandı”,”Travesti öldürüldü” başlıklarıyla duyurulan haberler sıradan bir gazete okurunun bile aşina olduğu konular. Bu haberlerin öznesi olan birbirinden farklı kimliklerdeki bu insanların hepsinin ortak özelliği ise “nefret suçu” kapsamında değerlendirilebilecek olayların kurban ya da mağduru olmaları. Benzer nice haberler gazetelerde yer almaya devam etse de, türkiye’de hâlâ nefret suçuna ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme yok. Oysa ki bu haberler sadece bireylere karşı işlenen suçu anlatmanın ötesinde, kimilerinin kendilerine benzemeyenlere ya da doğruluğu tartışmalı genel geçer kurallara aykırı yaşayanlara duyduğu öfkeyi de temsil ediyor. Farklı etnisite, kültür, cinsiyet ya da dinden insanları aynı çatı altında barındırmaya çalışan Türkiye’de, birbirine benzemeyen birçok sesin çıkması da oldukça normal. Fakat sadece başlıkları verilen ve yaşananların küçücük bir bölümünü yansıtan yukarıdaki örnekler bir tartışma ortamından öte bir savaş alanını anımsatıyor. Peki çözüm ne? Konuya kafa yoranların dile getirdiği ortak payda ise sağlıklı bir tartışma ortamı oluşturup halkın bilinçlendirilmesi ve en önemlisi caydırıcı cezai hükümler içeren yasal düzenlemelerin yapılması.Kapsamlı bir yasa yok Uluslararası metinlere göre kişilerin ırk, renk, etnik köken, din, fiziksel veya zihinsel engel, cinsiyet ya da yaşından ötürü kendisine ya da mülküne yönelik saldırıların mağduru olması cezai bir yaptırım gerektiren eylem olmasınn yanısıra nefret suçu olarak da tanımlanıyor. Nefret suçları sadece bir bireyi değil, o bireyin temsil ettiği özelliği de hedef aldığından önüne geçilmesi için ayrı bir yasa oluşturulması bakımından da önem taşıyan bir konu. İlk önce 80’li yıllarda, bu konuda hayli kötü ve kabarık bir sicili olan ABD’de “Nefret Yasaları” ya da diğer adıyla “Önyargı Yasaları” diye kabul edilen nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemeler zamanla birçok Avrupa ülkesinde de hayata geçti. Azınlıklara yönelik kimi zaman devlet eliyle gerçekleştirilen katliam ya da saldırıların yanısıra son yıllarda artış gösteren bir biçimde transeksüel […]