Etiket medya

“Hürriyet bu nedenle ‘büyük’ ve bu nedenle ‘gazete’ değil!”

Güngören’deki terör eylemi, pazar gecesi 21.00’e doğru gerçekleşti. Hürriyet‘in biraz sonra aktaracağım manşeti, onu izleyen birkaç saat içinde atılmış olmalı. Yani ortada herhangi bir resmî açıklama yoktu, tam tersine, ülkenin başbakanı bile o gece olay yerine gidip “Hemen ad vermeyin, bırakın onu savcılar versin” diyerek gerekli uyarıları yapmıştı. Fakat işte, ülkenin en etkili gazetesi bu koşullarda ertesi gün şu manşetle yayımlanacaktı: “PKK’DAN SİVİL KATLİAM… Bölücü terör İstanbul Güngören’de sivilleri hedef aldı.” Benim yaşadığım yerde, saat 21.00 civarında gerçekleşen bir olayın haberi, o gazete Hürriyetde olsa ertesi günkü gazetede yer almaz, alamaz (bir olay bekleniyorsa, gazete geciktirilir, o başka). Yani büyük şehirlerde yaşayanlar, 28 Temmuz pazartesi sabahı Hürriyet’in manşetinde yukarıda okuduğunuz manşeti gördüler. Buna karşılık biz taşralı Hürriyet okurları, gazetemizin olayı nasıl “gördüğünü” ancak 29 Temmuz salı sabahı öğrenebildik. Hayır, manşette eylemi PKK’nın yaptığına dair bir ibare yoktu. Manşet şöyleydi: “ANNE KARNINDA BEBEĞİ BİLE… Güngören’de önceki akşam art arda patlayan iki bomba 18 can aldı. Hain saldırıda ölenlerin hayat hikâyeleri yürekleri burkuyor.” Peki haberin herhangi bir yerinde ya da Hürriyet‘in herhangi bir yerinde eylemi kimin yaptığına dair bir ibare var mıydı? Hayır yoktu. Yani ne olmuşsa olmuş, gazete iddiasından vazgeçmişti. “Önyargı” mı, “ah keşke” mi? Hürriyeto manşeti neden öyle attı? Bu soruya verilmiş iki farklı cevap üzerinden konuyu tartışmak istiyorum. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Esra Arsan, Bianet.org’a verdiği demeçte şöyle diyor: “Henüz herhangi bir delil olmamasına rağmen suçlunun ‘bulunmasını’, bir örgütün ya da eylem grubunun olayı üstlenmesini veya emniyet raporlarının açıklanmasını beklemeden gazeteciler hemen yargıya vardılar. Ve birilerini de bu yargılara doğru yönlendirdiler. Yapılan haberlerde tek adres PKK olarak gösterildi. Böyle bir beklenti var gazetecilerde. Halbuki henüz daha bir yargıya varmak için çok erken. Çünkü ne olduğu araştırılmamış.” Acaba burada “önyargı” gibi nispeten hafif, insanı farkında bile olmadan yanlışa sürükleyen ve mesela bir özür dilendiğinde bağışlanabilir bir hata ile […]

“Kes-yapıştır” tarzı iddianame haberciliği yetmez

Alper Görmüş Ergenekon iddianamesinin dallı budaklılığı, hazırlanışının uzun sürdüğüne ilişkin eleştirilerdeki haklı noktalar bir yana, savcıların aslında daha da uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Bunu, “dallı budaklılık”ın yanı sıra, bazı iddialarla ilgili olarak gösterilmesi gereken kimi ilave çabaların gösterilmemiş, gösterilememiş olmasından da anlıyoruz. Bu durumda gazetecilere düşen iş, iddianamedeki bu türden iddiaların peşine düşmek ve onları ya geliştirmek ya da hükümsüzlüğünü göstermek olmalı. İlginç bir örnek İlginç bir örnek üzerinden bu söylediklerimi açmaya çalışayım…Önceki günkü (26 Temmuz) gazetelerin bazılarında (Radikal‘de manşet), Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ın ailesinin hesaplarına saldırıdan sonra yatan, yatırılan paralarla ilgili bir haber vardı. Haber tümüyle iddianameye dayandırılıyordu. Hepsini temsilen, Radikal‘in haberinden aktarıyorum: “DANIŞTAY BASKINCISI ARSLAN’IN AİLESİNE 100 BİN YTL GİTMİŞ! / PARAYA GÖRE BEYAN … Ergenekon iddianamesi, Danıştay baskınının tetikçisi Alparslan Arslan’ın anne ve babasının banka hesaplarına belirsiz bir kaynaktan yatan 100 bin YTL’ye dikkat çekti. Savcıya göre, dava sürecinde parça parça yatan bu paralar, aynı süreçte baba İdris Arslan’ın yaptığı açıklamalarla da paralellik arz ediyor… “YILDIRIM’A DA VAR… Danıştay davasının diğer sanıklarından Osman Yıldırım’ın yakınlarının ve İlhan Parlak’ın banka hesaplarında da gözle görülür artış saptandı. Buna göre, Osman Yıldırım’ın iki yakınının, Danıştay saldırısından önce fazla hareket gözlenmeyen bir banka hesabına, çeşitli zamanlarda 26 bin 377 YTL para yatırıldı.” Gazeteciye düşen Ergenekon iddianamesi, yukarıda da dediğim gibi kendi başına büyük bir kaynak; orada bir sürü haber var ve “İddianame haberciliği”ni (bunu küçümsemek için söylemiyorum, bir tanım yapmak için söylüyorum) en iyi yapan gazeteler, önemliyi önemsizden ayırmasını en iyi becerebilen gazeteler olacak. Örneğimize dönelim: Bu bilgileri iddianameden kesip gazeteye yapıştırmak ve böylece bir manşet elde etmekte hiçbir problem yok. Problem, devamında başlıyor. İddianamede yer alan bilgiler, adı üstünde, sadece bir iddiadan ibarettir ve bu iddiaların sorgulanması gazetecilik mesleği açısından yalnız meşru değil gereklidir de. Burada gazetecilerin yapmaları gereken şey gayet açık: Savcının yapmadığı (ya da yapamadığı) […]

Eski yayın yönetmeni, Milliyet’in ağzına biber sürecek!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Milliyetgazetesinin 21 Temmuz tarihli “Danıştay Muamması” manşeti, Danıştay saldırısı ile ilgili olarak zihinlerde yer eden bütün soru işaretlerini tekrarlayan ve bunlara açıklık getirmeye gayret eden derli toplu bir manşetti. Spotu şöyleydi: “Danıştay saldırısıyla ilgili davayı karara bağlayan Ankara’daki mahkeme, saldırıyı ‘dinci’ unsurların gerçekleştirdiğine hükmetti. Ancak saldırının tetikçisi Alparslan Aslan’ın Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklananlarla ilişkisi ve hazırlanan iddianame, Ankara’daki mahkemenin kararıyla 180 derece farklı…” Milliyet’in iki muhabiri, Tolga Şardan ve Gökçer Tahincioğlu haberin devamında, Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ın neden Ankara’daki mahkemenin hükmettiği gibi bir “dinci” değil de bir “Ergenekoncu” olabileceğine dair 10 soru sorup cevaplarını veriyorlardı. Milliyet’in katettiği mesafe Danıştay davasının görüldüğü mahkemenin, Ergenekon soruşturmasının bitmesini beklemeden verdiği “Alparslan Arslan dincidir, saldırıyı bu saikle gerçekleştirmiştir” hükmü basındaki köşe yazarlarının bir bölümü tarafından eleştirilirken, bir bölümü tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Haber sayfalarından ise mahkemenin kararını aktarırken, hiç değilse bu arka plan bilgisiyle aktarmaları beklenirdi. Fakat birçok gazete bunu dahi yapmadı ve katilin Ergenekon bağlantılı olabileceği kuşkusunu okurlarından gizledi. Milliyetde bu gazetelerden biriydi. Aslında, mahkemenin kararının kesinleşmesini izleyen günlerde Milliyet‘te yayımlanan bir haber, bu gazetemizin kuşkulu noktaları gizleme ve bu konuda kamuoyu yaratma çabasında öbürlerinin de önünde olduğunu gösterir nitelikteydi. Sözünü ettiğim haber Milliyet‘te 24 Şubat 2008’de yayımlanmıştı ve şöyleydi: “OĞLUMUN ERGENEKON’LA İLİşKİSİ YOK… İslamcı basını eleştiren İdris Arslan, oğlunun ‘Ergenekoncu’ olarak nitelendirilmesine karşı çıkarak, ‘Bunu söyleyenler bir yerlere yaranmaya çalışıyorlar’ dedi.” Beş ay önceki bu haberde, dünkü Milliyet’te hatırlatılan çok sayıda kafa karıştırıcı unsur hiç yokmuş gibi davranılıyor, bunlar okurdan saklanıyor (o zamanlar Milliyetokurları bunların hiçbirini duymamıştı), okurların Danıştay katilinin babasının hiçbir delil göstermeksizin öne sürdüğü bir iddiaya sorgusuz sualsiz inanmaları isteniyordu. Milliyet‘in beş ayda geldiği mesafe hiç küçümsenecek gibi değil. Geç olsun, güç olmasın deyip geçeceğiz ama bir noktayı hatırlatmamak olmaz. Gazetenin başında Sedat Ergin değil de eski yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz olsaydı, gazetenin bu mesafeyi kat etmesi gene imkânsız […]

Bikini sansürü var mı yok mu?

Eren Bircan Geçtiğimiz pazar günü yani 20 Temmuz 2008’de, Vatan, Milliyet, Kanal D Haber, Cumhuriyet ve diğer birçok yayın organı, Bursa Osmangazi’de Sukay Park’ta bikini yasağı uygulandığı haberini verdi. Çıkan haberlerde Osmangazi Belediyesi tarafından yaptırılan ve açılışına Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı Sukay Park’ta bikini ile gezilmesinin yasaklandığı belirtildi. 17-19 Ekim tarihlerinde yapılacak olan 2008 CableWakeboard Avrupa Şampiyonası’nın bu uygulamayla tehlikeye girdiği söylendi. Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe’nin karara saygı duyduğu, Bursa CHP Milletvekili Kemal Demirel’in ise tepkili olduğu ve bu konuyu TBMM’ye taşıyacağı da haber metinlerinde yer aldı. Haberin çıkış kaynağı ise Hürriyet Gazetesi yazarı Cengiz Semercioğlu oldu. 19 Temmuz’da yayınlanan yazısında Semercioğlu, antrenmana giden bayan sporcuların bikini üstüyle gezdiklerinde tişört giymeleri için uyarıldığını ve buna maruz kalan bir arkadaşının olduğunu yazmıştı. Bu mantığın gericilik olduğunu söyleyen Semercioğlu, Wakeboard Şampiyonasının bu mantıkla yürütülemeyeceğini de yazısında vurguladı. Semercioğlu olayı yaşayanlardan birinin arkadaşı olduğunu belirterek kimsenin bu haberi yalanlamaya kalkışmaması gerektiğini de söylüyordu. Vatan, Milliyet, Cumhuriyet haberin altına imza atmazken, Kanal D Haber’in internet sitesinde haberin altına (Doğan Haber Ajansı) DHA imzası atıldı. Cumhuriyet gazetesi “tesislere kadınların bikini ile girmesi yasaklandı.” derken, Milliyet, Vatan ve Kanal D, haberi aynen şu şekilde veriyordu; “Bursa’nın AKP’li Osmangazi Belediyesi’nce yaptırılan kablolu su kayağı tesisi Sukaypak’ta, kadınların bikini ile gezmesini yasaklayan karar tepki ile karşılandı” Ağız birliği yapar gibi aynı haberin aynı cümlelerle yazıldığı metinlerden anlaşılıyor ki haber metnine dahi dikkat edilmemiş çünkü tesisin adı Sukaypak değil Sukay Park.. Tesis işletmecisi: Yasak yok, sınırlama var! Sukay tesis işletmecisi Nuri Çevik, haberin çarptırıldığını bikini yasağı gibi bir durumun söz konusu olmadığını söylüyor. Tesislerde kafe ve restoran bölümlerinin olduğunu bu alanlarda sadece kadınların bikiniyle değil erkeklerinde üstsüz olarak geldiğinde de uyarıldığını belirten Çevik, bunu restoran ve kafelerde deniz kıyafetleri ile gezilmesinin hoş olmayacağı ve bazı kişilerin bundan rahatsız olabileceği görüşüne dayandırıyor. Çevik ayrıca su kayağı yapan bayan sporcuların […]

“Ha Ümraniye ha Eskişehir, ne fark eder?”

Alper Görmüş Danıştay saldırısının bir “dinci” saldırı değil de “Ergenekon eylemi” olduğu tespiti, hiç kuşkusuz Ergenekon savcısının en önemli iddiası. (Deniz Baykal dahi “eğer böyleyse, bu her şeyi değiştirir” dedi; düşünün artık.) Geçen hafta bu sayfalarda yayımlanan “Cumhuriyet’teki çok ilginç editör yazısı…” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi bu iddia esas olarak şu iki temel argümana dayandırılıyordu: Birincisi: Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan bu eylemden önce gerçekleştirilen Cumhuriyet gazetesine bomba atılması eyleminin de failiydi; bu, yargı kararıyla da kesinleşmiş bir bilgiydi.İkincisi: Cumhuriyet’e atılan el bombaları, bu eylemden bir ay kadar sonra Ümraniye’de ele geçirilen “Ergenekon bombaları” ile aynı kafiledendi. Geçen haftaki yazımdan bir paragraf daha:“Bu ikinci veri, birincisi gibi yargı kararına bağlanarak kesinleşmiş değildi. Fakat defalarca tekrarlandığı halde hiçbir şekilde tekzip edilmemişti. Üstelik ‘Ergenekon’a soğuk’ gazetelerde de bilginin doğru olmadığı yönünde hiçbir haber çıkmamıştı; onlar bilgiyi görmezlikten geliyor, fakat ‘yanlış’ da demiyorlardı.” Konuya uzun süre ilgisiz kalan Cumhuriyet, geçen hafta bugün (14 Temmuz) gazetenin genel yayın yönetmeninin yazısıyla konuya bir girdi, pir girdi. Yazının ardından gazetede peşpeşe yayımlanan haberlere göre, Cumhuriyet‘e atılan bombalar Ümraniye’deki Ergenekon bombalarıyla değil ama Eskişehir’dekilerle irtibatlıydı.Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız, 14 Temmuz’daki yazısında bu hususu saptıyor, fakat kalemini “Eskişehir irtibatı”nı değil, “Ümraniye irtibatsızlığını” vurgulamak için kullanıyordu. Ümraniye bombalarıyla Cumhuriyet‘e atılanlar arasında bir bağ olup olmadığı konusu o kadar karıştı, işin içine o kadar çok “kafile, model, seri” vb. kavramlar girdi ki, anlaşılan neyin ne olduğunu bu hafta açıklanacak olan iddianamede öğrenebileceğiz ancak. O nedenle, işin bu faslını geçiyorum. Eskişehir de “Ergenekon” değil mi? Ben bugün burada, bugünkü Cumhuriyet’te tam bir sayfaya yayılan “bombalar” haberinin başka bir noktasına temas etmek istiyorum. İbrahim Yıldız’ın geçen hafta kaleminin bütün gücünü “Ümraniye bombalarıyla bize atılanların ilgisi yok”a ayırması, buna karşılık “Eskişehir’de ele geçirilen bombalar, bize atılanların aynı”yı öylesine geçerken söylemesi birçok köşe yazarı tarafından eleştirilmişti. Öyle ya, sonuçta Ümraniye üzerinden olmasa […]

Türklerin Ergenekon’dan çıkışı

Semih Saka Efsaneye göre Türklerin Ergenekon’dan ilk çıkışlarında bir dişi kurt yol göstermişti. Bu aralar yine Ergenekon’dan çıkış yolları tartışılıp duruyor. “Ergenekon’dan nasıl çıkacağız?” sorusuna Birikim dergisinden Ömer Laçiner ve Taraf gazetesinden Ümit Kıvanç, “Vatandaş inisiyatifleriyle, yani sizle bizle” diye yanıtlıyor. Yeşiller Partisi’nin 17 Temmuz’da Beyoğlu’nda Yeşil Ev’de düzenlediği “Ergenekon’dan çıkış yolları – Demokrasiyi kim nasıl koruyacak?” adlı söyleşiye Birikim dergisi yayın yönetmeni Ömer Laçiner ve Taraf yazarı Ümit Kıvanç katıldı. Söyleşide Ergenekon’un ne olduğu, Türk solunun son dönemde yaşanan gelişmelere bakışı, medyanın rolü gibi konulardan söz edildi. Ayşe Akdeniz’in yönettiği söyleşide ilk konuşmacı Ömer Laçiner’di. Devletin “kirli” ve “alçakça” bir oluşuma sahip olmasının meşruiyeti inancına sahip olan insanlar yüzünden hala bu tip örgütlerin hayatta kalabildiğini belirten Laçiner, bugün Ergenekon’un tasfiye edilmesinin sebebini “Ergenekon’un kendine ait bir kasası olması ve artık kendini devletle sınırlamaması” olarak açıkladı. Ergenekon’un sadece darbeyle ilgili olmadığını, AKP’nin iktidara geldiği günden beri Ergenekon’dan haberdar olduğunu belirten Laçiner, Ergenekon’un Teşkilat-ı mahsusa gibi, Özel Harp Dairesi gibi bir oluşum olduğunu belirterek 1977 1 Mayıs’ının da bu tip bir örgüt işi olduğunu söyledi. Daha sonra söz alan Ümit Kıvanç, BirGün gazetesi’nin “Yesinler Birbirlerini” manşetinden yola çıkarak “Türk solu, Ergenekon’a karşı olmayı AKP’lilikle eşdeğer tutuyor” dedi. DTP’nin de Ergenekon davası ile ilgili tarafsız kalmasından rahatsız olduğunu belirten Kıvanç, böyle bir şeyin akıl ve mantık ile açıklanamayacağını söyledi. Susurluk zamanında hiç kimsenin ortadaki örgütlenmeye şaşırmadığını söyleyen Kıvanç, bunun sebebini o dönemde iktidarda Refah Partisi’nin bulunmasına bağladı. Ahmet Taner Kışlalı cinayetinden sonra açıklamalarda bulunan Mehmet Ali Kışlalı’nın “Sanırım kardeşim şehit oldu” ve “Katil bilmediğimiz bir çevreden çıkarsa canım sıkılacak” açıklamasına vurgu yapan Kıvanç, Ergenekon’un da bu tip bir örgütlenme içinde olduğunu ve amacı için kendi insanlarını dahi öldürmekten çekinmeyeceğini söyledi. “Ergenekon’dan çıkış yolları – Demokrasiyi kim nasıl koruyacak?” sorusunu ise her iki konuşmacı da “vatandaş inisiyatifleri, yani siz, biz!” olarak yanıtladı..

Cumhuriyet’teki çok ilginç editör yazısı…

Alper Görmüş İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in Ergenekon iddianamesiyle ilgili açıklamalar yaptığı gün (14 Temmuz Pazartesi), Medyakronik‘te yer alan bir haber şu cümlelerle başlıyordu: “Ergenekon soruşturmasının tamamlanan bölümüne ilişkin hazırlanan iddianamede, sanıklara yöneltilen suçlamalar arasında Danıştay saldırısı ve Cumhuriyetgazetesinin bombalanmasının da yer aldığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından açıklandı. Ancak Danıştay’a saldırı davası görülürken hem sanıkların hem de Cumhuriyetgazetesi avukatlarının soruşturmanın bu yönde genişletilmesi talebi her seferinde, ‘sonuca etki etmeyecek’ gerekçesiyle reddedilmişti. Cumhuriyetgazetesinin avukatı Bülent Utku, şu anda Yargıtay aşamasında bulunan dava sırasında her seferinde ‘eksik soruşturma’ yapıldığını dile getirdiklerini belirterek açıklanan iddianamenin bunun kanıtı olduğunu söyledi. Engin’in açıkladığı iddianameyle ortaya yeni sanıkların çıkmış olacağını belirten Utku, savcıların suçlamalarını delillendirebilmesi halinde bu sanıkların da aynı dosyada yargılanacaklarını söyledi.” Danıştay saldırısının, ilk anda göründüğünün tersine bir “dinci” saldırı değil de “Ergenekon eylemi” olduğuna dair kuşkular başlıca iki veriye dayandırılıyordu.Birincisi: Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan bu eylemden önce gerçekleştirilen Cumhuriyetgazetesine bomba atılması eyleminin de failiydi; bu, yargı kararıyla da kesinleşmiş bir bilgiydi.İkincisi: Cumhuriyet’e atılan el bombaları, bu eylemden bir ay kadar sonra Ümraniye’de ele geçirilen “Ergenekon bombaları” ile aynı kafiledendi. Bu ikinci veri, birincisi gibi yargı kararına bağlanarak kesinleşmiş değildi. Fakat defalarca tekrarlandığı halde hiçbir şekilde tekzip edilmemişti. Üstelik “Ergenekon’a soğuk” gazetelerde de bilginin doğru olmadığı yönünde hiçbir haber çıkmamıştı; onlar bilgiyi görmezlikten geliyor, fakat “yanlış” da demiyorlardı. Nitekim, 14 Temmuz’da bu sitede okuduğunuz Ahmet Şık imzalı haberde, Şık’ın konuştuğu Cumhuriyetgazetesi avukatı da bu bilginin yanlış olduğuna dair bir şey söylemiyordu. İlk kez İbrahim Yıldız Ümraniye’de ele geçirilen Ergenekon bombaları ile Cumhuriyet‘e atılan bombaların ilişkili olduğu bilgisi ilk kez, Ergenekon iddianamesinin açıklandığı 14 Temmuz’da, CumhuriyetGazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız tarafından sorgulandı. Yıldız’ın konuya ilişkin olarak verdiği bilgiler şöyle: “Şimdi bir tez de biz söyleyelim: Ümraniye’de ele geçirilen bombalar ile Cumhuriyetgazetesine atılan bombalar aynı seriden değiller. Diğerlerinden farklı olarak […]

Savaş sözcüklerinin sahte rahatlığı

Philip StephensFinancial Times(9 Eylül 2004) Politikanın dili genellikle zekice muhakemenin düşmanıdır. Basit sloganlar, aydınlatmak yerine karartır. 11 Eylül saldırılarından üç yıl, Beslan’da öğrencilere karşı yürütülen caniyane saldırıdan bir hafta sonra, terörizme karşı savaştan bahsettiklerinde politikacıların ne demek istediğini herkes biliyor. Ne kadar açık görünürse görünsün, bu deyim tehlikeli bir yanlış tanım, siyasi liderler için uygun bir kendini kandırma ve geri kalanımız için de sahte bir rahatlık kaynağıdır. Kafa karışıklığının bir kısmı terörizm kelimesinin bir düşmandan ziyade bir taktiği tanımlıyor olmasından kaynaklanıyor. Sorun, aslında, bu açık linguistik gevşeklikten daha derinlere gidiyor. Bir savaş ilanı, bunun tek meşru karşılık olduğu sonucuna götürüyor. Diğer bütün yollar denendi ve başarısız oldu; artık başka bir şey önermek taviz vermektir. Bu tanımlama, teröristler hep aynıdır, diye devam eder. İspanya’daki Eta, Batı Şeria’daki Hamas, Kuzey İrlanda’daki muhalif Cumhuriyetçiler, Keşmir’deki militanlar ve Kafkasya’daki Çeçen ayrılıkçılar – hepsi New York’un ikiz kulelerini yerle bir eden El Kaide mücahitleriyle (jihadists) aynı kefeye konulmalıdır. İyi ve kötü vardır ve arada da başka bir şey yoktur; dikkatli bir değerlendirme veya siyasi angajman için bir zemin yoktur. Bunun için Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’nın Çeçenistan’daki baskısını eleştirenleri Usame bin Ladin’i de hoş bir sohbet için Beyaz Saray’a davet edip taleplerini sormalarını ve sonra da bunları yerine getirmelerini önerebileceklerini söyledi: “Hiçkimsenin bize çocuk katilleriyle konuşmayı önermeye hakkı yok.” Putin, her an her yerde teröristlere önleyici (pre-emptive) saldırılar düzenleme hakkına sahip olduklarını ilan ederek Amerikan Başkanı George W. Bush’a katıldı. Bu noktada, düzenli birkaç okurumun klavyelerinin başına koşacağını tahmin ediyorum… Siz Avrupalılar terörizme karşı hep yumuşaksınız; New York ve Washington’a düzenlenenler gibi saldırılardan canınız yanmadı; prensip ve pragmatizm arasındaki farkı asla anlamadınız; ve tecrübeler bana daha da kötüsünü söylüyor. İmdi, eleştiriler beni boğmadan biraz daha açayım. Afganistan’daki El Kaide kamplarının imha edilmesi ve Taliban rejiminin uzaklaştırılması gerekliydi ve doğruydu. Bu ülkede yapılan hata, yeterli […]

Terörist kelimeler

Mustafa Alp Dağıstanlı Temmuz 2005’te Londra metrosundaki bombalı saldırılardan birkaç gün sonra, Daily Telegraph gazetesinde bir haber çıktı: BBC, haberlerinde “terörist” sıfatını kullanmıyordu. Ciddi İngiliz gazetelerinin çoğu da BBC’ninki gibi tavır aldı. Bir kamu kuruluşu olan BBC’nin bu tutumu Türkiye için neredeyse tamamen anlaşılmaz bir şey. Yıllardır PKK meselesiyle cebelleşen bu ülkede “terörist” denmeden bu konuyla ilgili yazılmış herhangi bir habere rastlamak neredeyse imkansız. Tam da o günlerde, Türkiye’deki bir terör olayı dolayısıyla Başbakan Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri bu imkansızlığı gösteriyordu. Erdoğan, terör konusu her açıldığında tekrarladığı ve pek bir fikir barındırmayan, “benim teröristim kötü, senin teröristin iyi mantığı terkedilmelidir” nakaratından sonra, terörizme karşı ortak mücadele çağrısı yaptı ve lafı şuraya getirdi (Türkçe, tabii ki, Başbakan’a ait): “Aksi takdirde teröre mahkum olmuş, kurban olmuş ki son zamanlarda burada onu da açıklıyorum şimdi, dünyadaki iki önemli televizyon veya medya grubu BBC ve Reuters, her ikisinin Türkiye’deki PKK terör örgütünü bir milis olarak ilan etmesini kınıyorum ve lanetliyorum. Ve özellikle dünya medyasını bu noktada objektif bir bakış sergilemeye davet ediyorum. Eğer bu anlayış, bu şekilde devam ederse, bunu bilsinler ki bugün Türkiye’yi, bu ülkenin evladını vuran bu terör, yarın onları da vuracaktır. Ve onları da acıtacaktır. Bunu böyle bilsinler.” Erdoğan’ın “bilsinler” dediği şeyi bütün dünya, bu arada tabii BBC ve Reuters da biliyordu, fakat Erdoğan medyanın ne olduğuyla, olaylara nasıl baktığıyla, hangi ilkelerle hareket ettiğiyle ilgili pek bir şey bilmiyordu. Bunda onun kabahatinden daha fazla Türk medyasının suçu var. Türk medyasından aldığı eğitim ve terbiyeyle yetinen birinin kalması mukadderdir. Erdoğan’ın, “terör yarın onları da vuracaktır, acıtacaktır” dediği “onlar”dan biri olan İngilizleri bir hafta önce vurmuştu; yazının başında söylediğim gibi. BBC’nin Tayyip Erdoğan’a cevabı Bunun üzerine, BBC Dünya Servisi şefi Nigel Chapman’dan Erdoğan’a cevap geldi. BBC’nin “Editoryal Kılavuzu”nun “Terör” bölümünde yer alan ilkeleri tamı tamına yansıtan Chapman’ın cevabı şuydu: “Terörist kelimesinin kullanımı BBC’de yasak […]

Biz ayrı manşetlerin gazetecileriyiz!

Semih Sakainfo@medyakronik.com Dünkü saldırıyla ilgili haberlerin verilişi bakımından dünya medyası ile Türk medyası arasında hemen göze çarpan bir fark var. Türk medyasının neredeyse tamamı, eylemi gerçekleştirenleri “terörist” diye niteledi. Batı medyasının neredeyse tamamı ise “terörist” kelimesini kullanmayıp “saldırganlar” demeyi doğru buldu. Türk gazeteleri: Sabah: 5 yıl sonra El Kaide2003’te İstanbul’u kana bulayan El Kaide dün ABD Konsolosluğu’na saldırdı, 3 terörist ölü ele geçirildi. Vakit: Şer güçler işbaşındaZaten gerilim içindeki Türkiye’yi daha büyük bir kaosun içine sürüklemek isteyen mihraklar, dün sabah ABD Başkonsolosluğu’nun önündeki polis kulübesine saldırdı… Çatışmada 3 polisimiz şehit oldu, 3 terörist öldürüldü… Saldırganları olay yerine bırakan 4. kişi ve gri renkli Ford Focus marka araç aranıyor. BirGün: Ne olurdu içeri kaçsalardıİstanbul’da ABD Başkonsolosluğu’na saldırı düzenlendi. Amerikalı korumalar yüksek güvenlikli binaya kaçarken, yurttaşımız polisler çatışmaya girdi. Üç polis ve iç eylemci hayatını kaybetti. Cumhuriyet: İstanbul’da terörABD Konsolosluğuna yönelik saldırıda 3 polis şehit oldu. 3 saldırgan öldü. Polis, El Kaide üzerinde duruyor Milliyet: Kaleye baskınTürkiye’nin en iyi korunan binalarından biri olan ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na 3 tabanca ve 1 tüfekle saldırmaya kalkışan teröristler, gencecik 3 polisi şehit edip olay yerinde öldüler. Yeniçağ: Kanlı saldırı. 3 şehitİstanbul’daki konsolosluk basıldı ABD’li korumalar kaçtı. Girdiği çatışmada 3 şehit veren Türk polisi, teröristlerden 3’ünü öldürdü. Radikal: Amerikan ‘kale’sine tabancalı intihar saldırısıTürkiye’nin en iyi korunan binası ABD Başkonsolosluğu’na tabancalarla saldıran dört teröristin üçü öldü, biri aranıyor. Sokak sakinleri çatışmayı anbean izledi. Star: Konsolosluk önünde terörİstanbul yine alçakça bir terör saldırısına sahne oldu. ABD konsolosluğu önünde 3 polis memurunu şehit eden hainler, genç bir trafik polisinin kahramanlığı sayesinde ölü ele geçirildi. Saldırıda El Kaide şüphesi var. Yeni Şafak: Alçaklarİstanbul, 20 Kasım 2003’ün ardından El Kaide’nin yine kalleşçe bir saldırısına sahne oldu. ABD Konsolosluğu’na düzenlenen saldırıda 3 polis memurumuz şehit düştü Zaman: Kahraman polis oyunu bozduİstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu terörün hedefi oldu. Bina önünde nöbet bekleyen üç polis şehit […]

Amiral gemisi karaya oturdu

Mustafa Alp Dağıstanlı Hmmm! Yine birileri, “nesebi gayrısahih” Tarafgazetesine bir gizli belge/bilgi uçurmuş, di mi? Bilmeyenler için söyleyelim: Yeni bir darbe planı daha ortaya çıktı: “Kod adı Eldiven: Ergenekon’un üçüncü darbe planı.” Peki, acaba öbür gazetelere neden haber uçurmuyorlar? Memlekette birileri darbe planlıyor ve siz oralı olmuyorsanız, size neden göndersinler. İlgilenene gönderirler ve Taraf’ın yaptığı da bu: İlgilenmek. Bugünkü gazetelere bakınca durum gayet açık anlaşılıyor. Türk medyasının “amiral gemisi”, en iyi haber kaynağına sahip gazetesi Hürriyet mesela, Cumhuriyet’in Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’ın Avrasya TV’de Emin Çölaşan’a anlattığı şeylere (bayat “haber”) mal bulmuş mağribi gibi sarılıp dalga geçmeyi tercih etmiş: “Ne sorgu ama.” Bence Hürriyet, bu Ergenekon soruşturmasından dişe dokunur bir şey çıkmayacak olmasını kambura yatmış bekliyor. Sonra da “Yaa işte böyle, boşuna dalga geçmiyorduk biz. Ya sizin o atmasyonlarınız, gizli belgeleriniz ne oldu!” demeyi umuyor. Halbuki, bunu diyecek bir şansa sahip olması, zaten cehennemî kötülükte bir durumla karşı karşıya bırakır bu toplumu. Ama bu idrak noktasında değiller. Aynı grubun gazetelerinden Vatanda, bal tutan parmağını yalar misali, yine Balbay’ın laflarını kullanıp dalga geçiyor. Milliyetde Balbay’ın anlattıklarına manşetten takılmış. Fakat yine de, Milliyet(gayet küçük göstererek) ve Vatan(sürmanşete taşıyarak) iki orgeneralin Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ortadan kaldırmak”la suçlandıklarını verdi. Aynı grubun gazetesi Radikalise bu bilgiyi sekiz sütuna manşet yapmış. Hükümete yakın gazeteler de zaten vermiş haberi. Sadece hükümete yakın gazeteler vermiş olsa bu haberi, diyeceğiz ki, sızdırmışlar! Ama öyle değil. Peki, o zaman medyanın amiral gemisi Hürriyet’te neden yok bu haber? Aslında, bu görmeme durumu hiç yeni değil ve sadece darbe haberleriyle de sınırlı değil. Medya, 2002 Kasımından beri, kimi korkularla veya avanta kapma arsızlığıyla AKP hükumetine yamanmayıp bir mesafe koysaydı arasına ve gazetecilik yapmayı tercih etseydi, şimdi Taraf’a aktığı gibi bir sürü bilgi onlara da akardı bu hükümetin yolsuzluklarıyla, soysuzluklarıyla ilgili. Aslında, durum bundan da kötü bence. Medyaya […]

Ahmet Altan: “Gelirlerse çayımızı içerler”

Ahmet Şık Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’nın Taraf gazetesine tehdit içeren bir yazı göndererek bazı belgeler istemesi, istenen sonucu vermeyecek gibi görünüyor. Zira Taraf’ın baskın endişesiyle bilgisayarlarını dışarı taşıması ve Taraf’ın yayın yönetmeni Ahmet Altan’ın “Bir savcı bir gazeteye böyle yazı yazma cüretini nereden ve nasıl bulur?” demesi bunun kanıtı. Savcılık, Perşembe günü Taraf gazetesine faks yoluyla bir yazı göndererek “Dağlıca baskını biliniyordu” haberine konu olan istihbarat raporunun orijinal halleriyle teslim edilmesini istemişti. Askeri savcı Hakim Yarbay Zekeriya Duran imzasıyla gönderilen yazıda,ifşa edilmemiş başka belgeler de isteniyordu. Bir de, belgelerin “rıza” ile teslim edilmemesi durumunda “bu tür eşyalara” el konulabileceği belirtiliyordu. Sorularımız yanıtlayan Altan’ın söyledikleri, gazetenin bundan sonraki tavrının ne olacağını da gösteriyor: “İfşa edilmemiş belgeler hangi hukukla ne zaman suç kapsamına girdi, ben bilmiyorum. Yazıda kullanılan tehditkar ifadeler, çizgiyi aşmış bir savcı görüntüsü çiziyor. Askeri savcı hukukun çizgisi içinde durmuyor. Böyle tehdit olur mu? Herkes hukuk ve adaba uymalı. Bir savcı bir gazeteye böyle yazı yazma cüretini nereden ve nasıl bulur?” Altan, Dağlıca baskınıyla ilgili yayınladıkları haberin belgelerinin istendiğini söyledi ve hangi şartta istenen belgeyi teslim edeceklerini açıkladı: “Basın Kanunu’nun 12. maddesi kaynağımızı açıklamama özgürlüğümüzü düzenler, ama Dağlıca haberimizden sonra da, istenilirse elimizdeki belgeyi mahkemede gösteririz dedik. Böyle dediğimiz için de sunacağız.” Altan, kendilerinden istenen öbür belgelerin ne olduğunu anlamadıklarını ve bilmediklerini söyledi. “Ne olduğunu bilmediğimiz başka belgelerin de teslim edilmesi isteniyor. Başka belgelerin ne olduğu belirtilmemiş. Biz de bilmiyoruz. Ama biz elimize geçen belgeyi de bekletmeyiz. Doğrulattıktan hemen sonra yayınlıyoruz. Bizde başka belge de yok. Söylemek istediklerimizi haberlerimizle ifade ediyoruz.” Altan, “Taraf gazetesine de Nokta dergisine yapıldığı gibi bir baskın söz konusu olabilir mi?” sorusuna ise, “Bizim sakladığımız bir şey yok. Gelirlerse çayımızı içerler” karşılığını verdi. Nokta da Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlanan “medya andıcı, sivil toplum örgütlerinin kullanılarak AKP hükümetine muhalefet edilmesini içeren belge ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden […]

Manşetlerle Ergenekon

Ergenekon soruşturması kapsamındaki son gözaltılar, basına bir hayli karışık yansıdı. “Hükümet yanlısı ve hükümet karşıtı basın” kutuplaşması gözaltı haberlerinde de hissedildi. Hükümete yakın yayın yapan, Star, Yeni Şafak, Taraf, Vakit gibi gazeteler darbecilere karşı operasyon yapıldığında hemfikir olurken, ulusalcı çizgide yayınlarıyla tanınan ve aynı zamanda gözaltılara doğrudan muhatap olan Cumhuriyet, Tercüman ve Yeniçağ gibi gazeteler hükümeti suçlayan tavır gösterdiler. Hürriyet: En büyük gözaltıTürkiye, Ergenekon soruşturması çerçevesinde, iki emekli orgeneral, bir emekli tümamiral, bir emekli tuğgeneral ve iki gazete yöneticisinin de aralarında bulunduğu 21 kişinin gözaltına alınmasıyla sarsıldı Milliyet: Paşalara baskınPolis, eski Jandarma Genel Komutanı Eruygur’u orduevinden, emekli Orgeneral Tolon’u askeri lojmandan aldı. Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Balbay ve ATO Başkanı Aygün de gözaltında Radikal: Nihayet bazı büyük balıklar‘Ergenekon’ çoğu kudretli 21 isme ulaştı. Gözaltındaki emekli komutanlar: Şener Eruygur, Hurşit Tolon, İlker Güven, Levent Ersöz ve Hasan Atilla Uğur… Posta: OrgenekonErgenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınanlar arasında emekli orgeneraller Hurşit Tolon, Şener Eruygur, emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, emekli Tuğamiral İlker Güven, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temcilcisi Mustafa Balbay ve Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de var. Eski AKP milletvekili Dr. Turhan Çömez aranıyor Türkiye: Şok gözaltılarBaşkentteki operasyonda, emekli orgeneraller Tolon ve Eruygur ile birlikte Sinan Aygün ve gazeteci Mustafa Balbay gözaltına alındı Güneş: Gözaltılar Türkiye’yi sarstıBir yıldır süren soruşturmada aralarında iki emekli orgeneral, iki tanınmış gazeteci ve Sinan Aygün’ün de olduğu 21 kişi gözaltına alındı Referans: Ergenekon’da ikinci dalga Vatan: Ne ülke amaYargıtay Başsavcısı’nın ülkenin cumhurbaşkanını, başbakanını, iktidar partisini şeriatçılıkla suçladığı saatlerde, aralarında ikisi orgeneral olmak üzere beş emekli subayın bulunduğu 21 kişi darbe hazırlığı yaptıkları iddiasıyla gözaltına alındı. Akşam: Üçüncü dalgada iki orgeneralTürkiye’nin AKP davasına kilitlendiği gün şok operasyon… Emekli orgeneraller Eruygur ve Tolon, ATO Başkanı Aygün ve gazeteci Balbay, darbeye zemin hazırlamakla suçlanıyor. BirGün: Darbe parodisine mutabakat operasyonuErgenekon Operasyonu’nun yeni perdesi ilk kez bir emekli orgeneralin gözaltına alınışıyla açıldı. Genelkurmay’ın, haberdar […]

Medyakronik arşivinden notlar: “Hayata Dönüş”te medya…

Alper Görmüşagormus@kronikmedya.com Önce geçen haftaki, Ahmet Şık imzalı haberden kısa bir hatırlatma:“Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 tutuklu ve hükümlünün öldürüldüğü ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sonrasında, başka cezaevlerine yapılan nakiller sırasında mahkumlara kötü muamelede bulundukları için yargılanan jandarma görevlileri hakkında açılan dava zaman aşımından düştü.“2001 yılından bu yana süren davada aralarında gardiyan ve askerlerin bulunduğu bin 615 kişi hakkında dava açılmıştı. Gardiyanların ‘görevi kötüye kullanmak’, jandarmaların ise ‘kötü muamelede bulunmak’ iddialarıyla suçlandığı davanın 5. yılında iddianameye 682 sanığın adının mükerrer yazıldığı ortaya çıkmıştı. Bu ‘yanlışlığın’ anlaşılmasından sonra sanık sayısı 933’e düşmüş daha sonra da gardiyanların dosyası ayrılmıştı.” Habercilik felaketi Basının, olayların davası karşısında yedi yıl boyunca sergilediği soğuk tavır bir bakıma “normal”di. Çünkü operasyon sırasında en küçük bir eleştirel tutum takınmamış, bütün gücünü, ortaya konan ölçüsüz şiddet konusunda toplumda rıza yaratmak için kullanmıştı. Bu uğurda Türkiye’nin en büyük iki gazetesi dezenformasyon olduğu apaçık bilgilere “gönüllü” yazılmış, birçok gazete yalan olduğunu bile bile bazı ayrıntıları haberleştirmiş, bir gazetemiz de cezaevi içinden kendisine “elektronik posta” ile gönderilen bir “itiraf”ı hiç sorgulamadan sayfalarına buyur etmişti. Söylediklerimizi, operasyondan birkaç ay önce kurulup faaliyete geçmiş medya eleştirisi sitesi Medyakronik.com’dan yararlanarak biraz açalım… Medyakronik ve “devlet gazeteciliği” Başlamadan önce bir hatırlatma: Dönemin Medyakronik’i, Türkiye’de gazetecilerin neredeyse refleksle yaptığı “devlet eksenli” gazetecilik türüne karşı yaygın bir mücadele yürütüyordu. Devletin “canını sıkan” her türlü harekete otomatik bir tepki veren bu gazetecilik türü bugün de bütün canlılığıyla ayakta. Fakat ona karşı ciddi bir eleştiri de var bugün. Gene, eskiden yayımlanması mümkün olmayan kimi haberleri yayımlayan gazetelerin varlığı bu konuda hayli yol alındığını gösteriyor.Fakat o günlerde durum farklıydı; “devlet gazeteciliği” normal sayılıyor, eleştirisi de kimsenin aklından geçmiyordu. Dolayısıyla, bir devlet operasyonu olan “Hayata Dönüş” konusunda tahmin edebileceğiniz reflekslerle hareket eden medyaya yönelik olarak Medyakronik’te yayımlanan eleştiriler, başlangıçta ciddi bir şaşkınlık yarattı. Fakat Medyakronik, bu gazetecilik türünün kaçınılmaz ahlaki zaaflarını somut örneklerle ortaya koydukça, bu […]

Dün “komünist”, bugün “Fethullahçı”

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Tarafgazetesinin yayımladığı “Genelkurmay Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” manşetinin haber olarak önemi meydanda; 20 Haziran tarihli yazım bunun üzerineydi.Ben, bu haberin Türk basınındaki geniş yansımasına baktığımda (üstelik Genelkurmay Başkanı gazetecilere “habere değil, haberi veren gazetenin finansörüne bakın” demişti), varlığı ve önemi nihayet kabul edilmiş bir gazete görüyorum. Taraf, cesur tavrıyla “vasatlık kırıcı” bir rol oynuyor Türk basınında.İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden komünist sistemlerin çöktüğü 1980’lerin sonuna kadar geçen süreyi ya da onun bir bölümünü yaşayanlar gayet iyi bilir: Eskiden birinin çanına ot tıkamak istediğinizde, onun “komünist” olduğunu söylemeniz yeterdi. 1989’dan sonra oradan ekmek yenilemeyeceğinin anlaşılmasından sonra “şeriatçılık” suçlaması girdi devreye. Bunun, insanda mizah duygusu yaratan tipik örneklerinden biri de eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e ilişkindi. Hatırlayın, Özkök, 2004’te girişilen Sarıkız darbesini engellemeye çalıştığı için Sarıkız’cılar tarafından böyle suçlanmıştı. Keza, seçildiği günleri izleyen günlerde eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den bile kuşkulanılmıştı. Emin Çölaşan’ın o günlerde kaleme aldığı anti-Sezer yazılarını görseniz, çok şaşırırdınız. Ahmet Altan’ın cevabı Günümüzün en etkili suçlaması ise “Fethullahçılık…” Nokta’nın yayınları nedeniyle o damgayı yemişlerdenim; fakat 1994’te de “Refahçı” olduğum için şerbetliyim ben (o zamanki suçum da genel yayın yönetmeni olduğum Aktüel’de Refah Partisi eki vermekti). Şimdi de Tarafyazarı olarak ucundan da olsa aynı suçlamayla karşı karşıyayım. Geçtiğimiz günlerde derginin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan, “Gazetenin finansörüne bakın” diyen Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a hepimiz adına güzel bir cevap verdi. Şöyle yazdı: “Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın yanına çağırdığı bazı gazetecilere bizim gazeteyle ilgili söylediği sözleri okudum dün sabah. ‘O gazetenin finansörüne bakın’ demiş. Gazeteciler baksınlar. Ama gazetecilerin bakması yetmez, bir genelkurmay başkanı bir gazetenin ‘finansöründen’ kuşkulanıyorsa emrindeki bütün istihbarat örgütleri de bakmalı. Orgeneral Büyükanıt da, bu gazete de toplumun önünde duruyor. Eğer herhangi biri, bu gazetenin o söyledikleri örgütlerle ‘gizli’ bir ilişkisini, ‘gizli’ bir para kaynağını ortaya çıkarırsa, belgesini değil sadece bunu düşündürecek bir ilişkisini göz önüne sererse, […]

Gazeteci figüran oldu

Nazlı Hazal Tetik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Eminönü Belediyesi ve İstanbul Valiliği tarafından düzenlenen Babıali şenlikleri kapsamında gerçekleştirilen medya konulu arama konferansında gazetecilğin günümüzde kar amaçlı bir ekonomik faaliyete dönüştüğü, bunun sonucunda da gazetecilerin de günü kurtarmaya yönelik birer figüran haline geldiği vurgulandı. Şenlik kapsamında 19 Haziran’da Çemberlitaş’ta bulunan Basın Müzesi’nde gerçekleştirilen “Medya Gerçeği: Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı konferansa konuşmacı olarak Bilgi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan, Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman, Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nurdoğan Rigel, Cumhuriyet Gazetesi’nden Şükran Soner, Birgün Gazetesi’nden Ahmet Tulgar konuşmacı olarak katıldı. 1984 yılında gazeteciliğe başladığını belirten Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan basının ikitelli’ye taşınmadan önceki “Babıali dönemi”nde sendikanın güçlü varlığı nedeniyle medya patronlarına karşı gazetecilik faaliyetlerinin başarıyla savunulabildiğini anlattı. Arsan, dünyadaki ekonomik değişimin Türkiye’yi de değiştirdiğini, bunun sonucunda basın sektöründe gazetecilik örgütlerinin varlığının zayıfladığını, sonuçta da gazeteciliğin bundan zarar gördüğünü vurguladı. Reklamveren düzeltebilir mi? Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman da gazeteciliğin iki var oluş amacını, “halkı bilgilendirmek” ve “halkı manipüle etmek” olarak tanımladı. Medyanın iş adamlarının ve holdinglerin elinde olduğunu her bir gün yenisi eklenen Doğan, Çalık, Ciner vb. grupların medyayı tekelinde tuttuğunu belirterek, bu işadamlarının da yalnızca “kar maksimizasyonu” amacına hizmet ettiklerini söyledi. Cinman, mevcut sistemle ortaya çıkan kötü durumun ancak reklamverenlerin zorlamasıyla daha düzeyli bir yere çekilebileceğini kanısında olduğu anlattı. Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken ise gazeteciliğin toplum ve etikle olan ilişkisine değindi. Var olan parametreler ve olması gerekenleri “insan dünya bilgi” çerçevesinde değerlendirerek iletişim fakültelerinin mercek altına alınması gerekliliğini, karar vericilerin yapmaları gerekenleri etik tabanlı hukuk kapsamında değerlendirmelerinin önemini vurguladı. Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu öncelikle 1980 sonrası Türkiyesi’ne panoramik bir bakış açısıyla yaklaşarak yozlaşmayı yine medya patronlarının sermaye hırsıyla değerlendirdi. Gazeteciliğin de küreselleştirici üç büyük güç olan “IMF, Dünya Ticaret Örgütü […]

Gazeteler, internet sayfaları gibi “Taraf”sız kalamadı!

Alper GörmüşTaraf, 20 Haziran’da son zamanların en önemli haberini yayımladı. Gazetenin iddiasına göre, Eylül 2007’de Genelkurmay Başkanlığı’nda “Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” başlığıyla bir plan hazırlanmıştı. Plan, yargı ve basının “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çizgisine çekilmesini” ve daha bir dizi amacı öngörüyor, bu amaçla yapılması gerekenleri sıralıyordu. O gün öğle saatlerine doğru Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle deniyordu: “Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında, Komuta Katı tarafından onaylanmış böyle bir resmi evrak veya plan bulunmamaktadır.” Bu, tıpkı, Nokta’nın Şubat 2007’de yayımladığı “Genelkurmay’ın Medya Andıcı” haberine karşı yapılan açıklamaya benziyordu: Evet, böyle bir taslak hazırlanmıştı fakat onaylanmamış ve uygulamaya konmamıştı. Ben, bunu da hatırlatarak, açıklamanın “yalanlama”dan ziyade bir “doğrulama” olduğunu, fakat Hürriyet, Milliyet ve Vatan’ın internet sayfalarında bambaşka bir havanın egemen olduğunu yazmıştım. Şöyle demiştim:“Taraf gazetesi bugün Genelkurmay’da hazırlandığı iddiasıyla 11 sayfalık çok önemli bir belge yayımladı. Genelkurmay ‘ın ‘yalan’ demediği belgeler, bazı gazetelere göre yalanlanmıştı. (…) Öte yandan, Taraf, ‘belgelerin onaylanmış olduğundan’ söz etmiyordu. Bu durumda Taraf’ın haberi yalanlanmış mı olur? Bazı gazetelere göre evet!”O günkü yazımı, “yalanlama”dan CHP’nin bile tatmin olmadığını hatırlatarak şöyle bitirmiştim:“Bunlar ne güzel gazetecilikler böyle! Özü ‘merak’ ve ‘kuşku’ olan bir mesleğin ‘yalanlama olmayan bir yalanlama’dan bu kadar hızlı bir şekilde tatmin olup defteri kapaması olacak iş mi? Durun bakalım, belki CHP’den utanıp vazgeçilir bu tuhaflıktan. Belki yarın (21 Haziran) gazeteler, internet sayfalarından bambaşka bir havada çıkarlar.” Tarafsız kalmak giderek zorlaşıyor Ertesi gün gazetelere baktığımda, gerçekten de internet sitelerinden çok farklı bir yaklaşım gördüm. İnternet sitelerinde “yalanlama”yı öne çıkarıp, peşine de birkaç satırla haberi iliştiren gazetecilik ters çevrilmiş gibiydi. Haber, üstelik de Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “Habere değil, haberi yazan gazetenin finansörüne bakın” yollu açıklamasına rağmen ön plandaydı; “yalanlama” ise pek inandırıcı bulunmamıştı. Vatan, “yalanlandı”dan vazgeçip, “Genelkurmay ise ‘onaylanmış bir evrak yoktur’ demekle yetindi”ye döndü. Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök bile şöyle yazdı:“Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamayı okudum. […]

Seni seven ölsün

Gökhan Tan “Seni sevmeyen ölsün.” 1980’lerin akılda kalan şarkılarından biriydi. Şarkıyı ilk kez, bugün ismini bile zor hatırladığımız Tüdanya söylemişti. Çok geçmeden İbrahim Tatlıses tarafından seslendirildi ve şöhreti ülke sınırlarını aştı. Şarkı, tribünlerin unutulmaz tezahüratlarından birine de ilham verdi. Şöyle deniyordu: Tribünlerde coşacaksın/ Kupaları alacaksın/ Sen şampiyon olacaksın/Seni sevmeyen ölsün Tezahüratın patenti, Ali Sami Yen Stadyumu’nun kapalı tribününe aitti. 14 yıl boyunca şampiyonluk sevinci yaşayamayan Galatasaray taraftarlarınca, 1986-1987 sezonunun ikinci yarısında yazılmış ve diğer takımların tribünlerinde de benimsenmişti. Galatasaray o sezon şampiyon oldu. Ve kulübün o dönemki başkanı Ali Tanrıyar, yıllar sonra gelen şampiyonluğun verdiği hafifliğe dayanamamış ve kutlamanın yapıldığı gece kendisine uzatılan mikrofona “Galatasaray’ı sevmeyen ölsün” demişti. Elbette bunu kast etmiyordu Ali Tanrıyar. Ancak sözleri, tribünde durduğu gibi durmadı. Bu şekilde algılanmak istendi ya da, empatiyle yaklaşılmadı. En büyük tepkiyi gösterenler de bizzat Galatasaray taraftarıydı. Bir taraftar, hiç unutamadığım bir mesaj göndermişti kendi kulübüne. “Doğma büyüme Galatasaraylıyım. Ama canımdan çok sevdiğim, hayattaki en önemli varlığım olan torunum, Fenerbahçeli. Torunumun ölmesi isteniyorsa ben de Galatasaraylı değilim” diyordu. Nitekim Ali Tanrıyar da özür dilemiş, açıklamasının amacı aştığını söylemişti. Ama sözleri unutulmadı. Hıncal Uluç’un bugünkü “İnşallah eleniriz” başlıklı yazısını okuyunca bu sözler geldi aklıma. Şunları yazmış Uluç: “İnanın fena halde böyle diyesim geliyor..…Bu kahrolası Allah’ın belaları yüzünden, hem de ulusça en ihtiyaç duyduğumuz günlerde zafere lanet edip, yenilgi dilenesim geliyor..Hep ayni hikâye.. Hep ayni trajedi..Bir futbol maçı kazandık mı patlayan tabancalar ve durup dururken ölen masumlar..…Cinsel iktidarsızlıklarını, eksik erkekliklerini saklamak için her fırsatta silaha sarılanlar, güya havaya saydırdıkları kurşunlarla gene, zaferi kana boyadılar. Yığınla yaralı var.. 12 yaşındaki İzel şimdi yoğun bakımda yaşam savaşı veriyor. Çıkar mı belli değil.. Çıksa bir daha sağlıklı olur mu belli değil? Söyler misiniz, dünyada hangi maçı kazanmak buna değer?İnsan canından kıymetli bir şey var mı? O canın bedeli var mı?” Uluç, yazının sonuna doğru şu soruyu […]

Fatih Terim: “Bulmuşşunuz rahat ülkeyi yazıyorsunuz”

Medyakronik Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim, dün sürpriz bir basın toplatısı düzenledi. Terim’in söyleyecekleri, programda olmayan bir toplantıyla basının karşısına çıktığı için merak konusuydu. Teknik adam sözlerine “Mutlu, gururlu ve Türk milletinin kutlama mesajlarıyla dolu bir geceyi geride bıraktıklarını” ifade ederek başladı. Ama çok geçmeden sözü, toplantının “ana konusu” olan basına getirdi. “Liyakatı sizden değil milleten aldık” Milliyet gazetesinde yer alan habere göre Fatih terim şunları söyledi: “Kendi işimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. Sizlerin işini de zorlaştırıyoruz. 70. dakikadan sonra yazdıklarınızı çöpe atmak kolay değil. Bu sıkıntı için özür diliyoruz. Gecenin en karanlık olduğu an, sabaha en yakın olduğu andır. Oyuncularım bunu akıllarından hiç çıkarmıyorlar. Buraya gelirken ‘oynadığı futbolla keyif veren ve alan, kaybetse de kazansa da manşetlere çıkacak bir takım’ dedik. Verdiğimiz sözü tuttuğumuz için de mutluyum. İsviçre maçını 1-0’dan, son maçı da 2-0’dan çevirdik. Portekiz maçında da kötü oynamadığımızı düşünüyorum. Skor olarak geri düşünce eleştiri oluyor. Hatta saldıranlar da var. Hakaret edenler de var. Ben soyunma odasından futbolcularımı ’Allah utandırmasın’ diye uğurluyorum. Tüm enerji ve konsantrasyonumuzu en iyi şekilde kullanacağız. Bizimle üzülüp, bizimle seviniyor Türk halkı. Kaybetsek muhtemel darağaçları kurulabilirdi. Oyuncularımla ben orada asılabilirdik. İdam sehpalarını da aşıp geliyoruz. Bulmuşsunuz rahat ülkeyi yazıyorsunuz, İstanbul’a gelince isim vererek konuşacağız, biz liyakatı sizden değil milleten aldık. Dünya değişiyor, her şey değişiyor ama bazılarınız değişmiyor. Maçtan bir gün önce prim konusunu açıyorsunuz. Ağzına para lafını alan yokken. Yalan yazılıyor, yalanı da bana soruyorsunuz. Böyle bir ülkeyi buldunuz, rahatsınız. Mahkemeye veriyoruz sekiz ayda bitmiyor. Burada rahatsınız bunu tepmeyin.” Gerilimden beslenme Fatih Terim’in Çek Cumhuriyeti karşılaşmasından önce düzenlediği basın toplantısına katılan Milliyet yazarı Hasan Cemal ise şunları kaleme almıştı: “Fatih Hoca’nın yüz çizgileri de sıkıntılıydı, akşamki basın toplantısında. Söylemi, mimik ve jestleri, sağolsun, etrafına yine dalga dalga negatif enerji yayıyordu.Ve gazeteci milletinin genç habercileri, Hoca’ya sorularını genellikle çekine çekine yöneltiyorlardı, bir […]