Etiket sağlık

100 taksiciye sorduk (gerçekten)

Nöroloji uzmanının “Arabada arabesk ve hard rock dinlemek olumsuz etki yapabilir” sözleri üzerine 100 “taksici”ye gerçekten sorduk. Hangi radyoyu dinliyorsunuz? Geçtiğimiz günlerde Radikalgazetesinde yayınlanan bir haber, trafikte fazla zaman geçirmenin etkileri üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarını sunuyordu. (“Trafik öldürür!”, 5 Haziran 2011) Örneğin işten eve giderken 90 dakikadan fazla zaman harcayanların yüzde 40’ı, bir önceki güne göre daha sıkıntılı oluyor. Harvard Üniversitesi’den Robert Putman’ın çalışmasına göre ise kent içindeki uzun seyahat süreleri “sosyal izolasyon”a neden oluyor. Öyle ki Putman, ev-iş arasında harcanan her 10 dakikanın, yüzde 10 daha az sosyal ilişki ile sonuçlandığı varsayıyor. Trafiğin insan üzerindeki etkileri sadece psikolojik değil; evle iş arasında uzun süre harcayanların, kilo almaya daha yatkın ve hatta daha şişman. Kaliforniya Üniversitesi uzmanları uzun yolculukları, hayat tarzına bağlı olarak obezitenin en güçlü nedeni olarak görüyor. Bu uzun yol “kurban”larının her üçünden birinin ciddi boyun ve sırt ağrısı çekiyor olması da cabası. 36 binin 100’ü Haberde görüşüne başvurulan Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz’un “araç kullanırken dinlenilen müzik” hakkında söyledikleri ise bu tercihin, şoförün psikolojisi üzerindeki etkisini ortaya koyması bakımından dikkat çekici: “Dikkati dağıtmayacak hoş bir müzik dinlemek yararlı olabilir” diyordu Yavuz. Ve hangi türün ne etki yapabileceğini şöyle açıklıyordu: “Arabesk gereğinden fazla efkârlandırarak dikkat dağıtabilir. Hard rock hız yapmayı tetikleyebilir; uzak durulmalıdır.” Nöroloji uzmanının söyledikleri aklımıza, trafikte en çok süreyi geçiren grupların başındaki taksi şoförlerini getirdi. HaberVs muhabiri Abdulsamed Güler üşenmedi ve klişelerden korkmadı: İstanbul’da 100 “taksici”ye çalışırken hangi radyoyu dinlediğini sordu. Güler neden 100 kişi seçtiğini şöyle açıklıyor: “İstanbul’da 18 bin adet ticari taksi var. Bunlar kayıtlı olanlar. Her aracı iki kişi kullansa, en az 36 bin şoför eder. Bütün şoförlere soramayacağımdan dolayı 100’ünü seçtim.” HaberVs 100 şoförle yaptığı “alan araştırmasının” gerçek sonuçlarını açılıyor! Taksicinin “Kral”ı Güler’in ulaştığı şoförlerin arasında hard rock dinleyen çıkmadı. Ancak nöroloji uzmanının uyarısının aksine, arabesk ve benzeri türde yayın yapan kanallar […]

Katarakt ameliyatı artık korkutmuyor

İstanbul Florance Nightingale Hastanesi’nde, İstanbul Bilim Üniversitesi bünyesinde uzmanlık yapan Doktor Rıfat Rasier katarakt ameliyatı sonucunda ortaya çıkabilecek enfeksiyon riskini sıfıra indiren bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem ameliyat sırasında gözün saydam tabakasıyla renkli tabakası arasındaki çizgiden içeri girerken açılan kesiyi yapıştırmak için kullanılıyor. Kataraktın gözden alınması için gözün iç yapısına ulaşmak gerekiyor ve bu işlem sırasında en az 3 milimetre, en fazla 5 milimetrelik kesi oluşuyor. Bu kesiler, katarakt ameliyatı sonrasında gözün iç kısmına bakteri girişine ve sonrasında da göz kaybına neden olabiliyor. Henüz asistanlık döneminde bu durumun önüne geçebilmek için çalışmalara başlayan Doktor Rasier, geliştirdikleri prototiple yaptıkları denemelerde kesin sonuçlar aldıklarını ve ameliyatlara başlamaya hazır olduklarını dile getiriyor. Sanayi Bakanlığından destek Uluslararası tıp dergisi Cornea’da yayınlanan çalışmanın yayınevlerinin dikkatini çektiğini ve daha sonra kitap haline getirildiğini söyleyen Rasier, “Kitap birçok ülkede internet üzerinden satışta, uzmanlığımı bitirmeden bu seviyede bir çalışmaya imza atmak benim için çok iyi oldu” diyor. Denek hayvanlar, kullanılan ilaçlar, mikroskoplar, kesi aletleri gibi birçok harcaması olan bu araştırma Sanayi Bakanlığının da 100 bin liralık desteğini aldı. Bu desteğin, araştırmalarını çok daha ileriye götüreceğini belirten Rasier “Çok daha fazla desteğe ihtiyacımız var ama başlangıç için Sanayi Bakanlığı’nın verdiği bu destek bize çok iyi bir ivme kazandıracaktır” diyor. Katarakt ameliyatından sonra operasyon rutin olacak Katarakt ameliyatı olan herkese, operasyon sonrasında Rasier’in tekniği uygulanacak gibi görünüyor. Doktor Rıfat Rasier, geliştirdiği bu uygulamanın katarakt ameliyatından sonrasında rutin hale geleceğini dile getiriyor; “Kornea dediğimiz saydam tabaka yüzde 70-80 oranında su içerir. Bu oran ortalama her insanda aynı olduğu için tüm hastalarımız üzerinde yöntemimizi uygulayabileceğiz. Beklentimiz katarakt ameliyatından sonra bunun bir rutin hale gelmesi.” Lazer yapıştırma yöntemi ile doku, kornea dokusunda çok iyi tutulduğu için yakın gözlüğünün atılması da gündemde. Bunun üzerinde çalışmalar yaptıklarını belirten Doktor Rıfat Rasier, yakın gözlüğünü ortadan kaldırmak için Boğaziçi Üniversitesi laboratuvarlarında çalışmalara devam ettiklerini söylüyor.

Bir zamanlar domuz gribi…

Domuz gribi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek büyüyen bir korkuya neden olmuştu. Küresel salgın uyarıları ve ardı ardına yaşanan ölümlerin ardından hastalığın tedavisi için aşı üretildiği açıklandı. Hükümeti olası bir salgına karşı gereken tedbiri alarak milyonlarca doz aşı sipariş etse de, bilim insanlarının farklı görüşleri ve ilacın olası riskleri nedeniyle dünyada olduğu gibi Türkiye’de de neredeyse hiç kimse aşılanmadı. Hatta hükümetler aldıkları aşıları satacak ülkelerin peşine bile düştü. 500’den az kişinin ölümünün domuz gribi nedeniyle olduğu açıklanan Türkiye’de korkmadan herkesin aşılanması gerektiği kampanyaları yapılsa da buna itibar eden pek çıkmadı. Dünya Sağlık Örgütü’nün direktifleri doğrultusunda tüm dünyada gerçekleşen aşı kampanyaları ve milyarlarca dolara varan aşı ve ilaç stoklarına rağmen “Yanlış yapıyorsunuz” diyen doktorlar tepkiyle karşılandı. Soğukların artacağı kış aylarında salgının ve dolayısıyla ölümlerin artacağı söylendi. Dünya Sağlık Örgütü, salgının başında 70 milyon ölüm olabileceğini öngörürken resmi açıklamalara göre domuz gribinden dünyada gerçekleşen toplam ölüm sayısı 15 binin altında kaldı. Düzmece hastalık iddiası Derken Avrupa Konseyi Sağlık Birimi Başkanı Wolfgang Wodarg’ın domuz gribi hastalığının bu işten milyarlarca dolar kar eden ilaç firmalarının bilinçli olarak abarttığı düzmece bir salgın olduğu iddiası geldi. Dünya kamuoyunu aylardır endişelendiren H1N1 virüsünün yol açtığı domuz gribine ilişkin yürütülen kampanyaların yüzyılın en büyük sağlık skandallarından biri olduğunu ileri süren Wodarg hastalığın abartılarak devletlerin büyük zarara uğratılmasında ilaç firmalarının rolünün araştırılması için soruşturma açılmasını da önerdi. Aynı zamanda doktor olan Wodarg’ın iddiasına göre 5 yıl önce başlayan kuş gribi salgınında kamuoyuna ekilen korku tohumlarıyla oluşturulan panik atmosferi hükümetlerin gribe karşı Tamiflu ilacı stoklamaya ve milyonlarca dozluk aşı kontratları yapmaya itti, böylece ilaç şirketleri büyük karlar elde etti. Wogard’ın iddialarına göre büyük ilaç firmaları, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) ve diğer etkili sağlık kuruluşlarının içine kendi adamlarını yerleştirdi. Bilim insanlarını ve resmi görevlileri etki altına alan şirketler kamuoyunu alarma geçirip ilaç ve aşılarının satılmasını sağladılar. WHO, salgın tanımını genişleterek […]

Hayat karartan Toz

“Zincirin bir ucunda çağın popüler giysisi blue jean ve ünlü markalar, diğer ucunda tozlu kayıtsız atölyelerde ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta ciğerli insanların bedenleri duruyor. Taşlanan kotlar daha pahalı satılırken ciğerlere yapışan tozlarla işçinin hayatı sönüyor. Çok kısa bir süre içinde.” Bu cümleler, aslında çoğu insanın “blue jean” giyerken hiç bilmediği bir sorunu anlatıyor. Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu ve Ethem Özgüven’in yönetmenliğini yaptığı Tozisimli belgesel ise bu cümlelerle sorunu gözler önüne seriyor. Toz, kot kumlayan işçilerin yaşadıkları sıkıntıların yanısıra yakalandıkları sirkozis hastalığının hayatlarını nasıl ölümle kapladığını anlatıyor. Belgeselin yönetmenlerinden Ethem Özgüven, Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin bir belgesel isteğinde bulunduğunu, fakat o zamana kadar işçilerin sıkıntılarını hiç bilmediklerini söylüyor. Hazırladıkları belgeselle ve komitenin de çabalarıyla Türkiye’de uygulanan kot kumlama sisteminin Sağlık Bakanlığı tarafından kısa bir süre önce yasaklandığını hatırlatan Özgüven, “Uygulanan sistem ucuz maliyetli ve hızlı olduğu için tercih ediliyordu, ama artık insanların hayatları üzerinden edinilen kâr sona ermiş olacak” diyor. Çekimleri yaklaşık bir sene süren belgesel, 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde 17 Nisan Cumartesi saat16.00’daPera Müzesisinema salonunda izleyicileriyle buluşacak. Yukarıdaki ekrana tıklayarak filmden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.

Üç boyutun her boyutu

Avatar’ın dünya genelinde 2,4 milyar dolarlık bilet gelirinden sonra üç boyutlu filmler Hollywood için yeni bir çıkış noktası olmaya başladı. En son Clash of the Titans (Titanların Savaşı) filmi de pastadan lokma kapmak için gösterim tarihini ileri atma pahasına 3-D’ye çevirildi. Ancak şimdilik Amerika’da bile bu durumu karşılayacak sinema altyapısı yok. Amerika ve Kanada’da mart ayı sonunda sayısı 4 bine yaklaşması beklenen üç boyutlu sinema salonları, bu yıl gösterime giren ve girecek olan, aralarında DreamWorks’den Shrek Forever After, Disney’den Alis Harikalar Diyarında ve Toy Story-3‘ün de olduğu 19 adet üç boyutlu filmin hakkını verebilecek kapasiteye sahip değil. Her büyük sinemada en fazla 2 veya 3 adet üç boyutlu salon bulunduğu için sinema sahipleri aynı anda vizyona giren üç boyutlu filmler arasında tercih yapmak zorunda kalacak. Büyük şirketler de eskiden olduğu gibi yine normal versiyonları da üç boyutlularla birlikte vizyona sokmak zorunda kalacak. Üç boyutlu salonlarının maliyeti yüzlerce sinamadan oluşan zincirler hesaba katıldığında hiç de azımsanacak gibi değil. Bir sinema perdesini üç boyutlu sisteme çevirmek yaklaşık 70 bin dolara mal oluyor. Ancak buna rağmen Amerika’nın ünlü sinema zinciri Regal Entertainment’ın başkanı Amy Miler, seneye bu maliyetin tartışma konusu dahi olmayacağını ve değişimin hızla gerçekleştirileceğini söylüyor. Geçtiğimiz günlerde çıkan haberlere bakılırsa Türk sineması da üçüncü boyuttan geri kalmaya pek niyetli değil. 2011 sonunda vizyona girmesi planlanan “Çadır” adlı ilk üç boyutlu Türk filminin çekimlerine başlandığı belirtiliyor. Çanakkale Savaşı’nı konu eden filmin 10 milyon dolara mal olması planlanıyor. 3 boyutlu görüntü nasıl oluşuyor İnsan gözü saniyede 24 kareyi akıcı olarak algılıyor. Üç boyut duygusunu yaratabilmek için çok yüksek hızda saniyede gözün görebileceğinden fazla kare geçiyor. Filmler çekilirken çift kamera kullanılıyor biri sağ göz için diğeri sol göz için görüntü kaydediyor. Takılan gözlükler sol göze farklı kareyi sağ göze farklı kareyi gösteriyor bu sayede gözlerimiz iki ayrı açıdan görüntüleri yakaladığında derinlik kazanıyor. Diğer yandan […]

Domuz gribi geçti ama müzmin gripliler hâlâ aramızda

Zaman hızla ilerliyor, teknoloji gelişiyor, hayatımız kolaylaşıyor derken hastalıkların da şekli ne alakaysa değişiyor. Çağımızın hastalığı kanser bir yana dursun, hemen her sene çıkan garip isimli hastalıklar, çoğu insanı kırıp döküyor ve bizleri ebedi yolculuğumuza uğurluyor. Atalarımız, “Silahla şaka olmaz” demişler, aynı şekilde hastalıkla da şaka olmaz tabii. Ama hemen her sene çıkan çeşitli hayvan gripleri, insana “Aacaba sırada hangi hayvanın gribi var?” dedirtiyor. Kimilerimiz de bu “hayvan” griplere “mevsimsel grip” deyip geçiyor. Gribin şahsına biraz hakaret etmiş oluyoruz, ama senede birkaç defa grip olanlar için bu virüslere takılan lâkaplar aslında az bile. Gripten korunmak için televizyonlarda kimi zaman bilgilendirici reklamlar yayınlanıyor. Bu reklamların ana mesajı, “Hapşıracağınız ya da öksüreceğiniz zaman mutlaka peçete kullanın, çevrenizdeki insanların yüzüne sümkürmeyin, hatta kendi elinize dahi bunu yapmayın” oluyor. Gerçekten bir bilinçlenme oluyor mu bilinmez, ama toplu taşıma araçlarında hapşırmaktan korkan, hapşırığını yutmaya çalışan bir nesil yetişmiyor değil. Aslında gripten korunmanın yolları yerine, gribe nasıl yakalandığımızı bilmek belki daha etkili olabilir. Mesela, bünyeniz çok zayıf olabilir, sağlıklı beslenmiyor olabilirsiniz, uykunuz düzen yüzü görmemiş olabilir… İşte, eğer bunlara harfi harfine uyuyorsanız, ver elini grip dünyası. Etrafta kol gezen grip virüsleri tabii ki önemli şahsiyetler. Ama onlar kimin daha verimli hasta olacağını bilecek kadar akıllılar. “Ben kendime çok dikkat ederim, bol bol beslenir, iyi uyurum. Turp gibiyimdir, ama yine de grip oluyorum” diyenler, üzülmeyin. Sizler kötü kalpli griplerle karşılaşanlardan değilsiniz. Annelerimizin “Terli terli su içme, hasta olursun” dediği cinsten bir rahatsızlık. Bunun adı; Soğuk algınlığı. Grip virüslerinin yarattığı benzer hastalık sinyallerine sahip olabilirsiniz, ama korkmayın, yılmayın, kendinize dikkat ettiğiniz taktirde bu naif hastalık sizden korkup uzaklaşacaktır. Gripten bu kadar bahsetmişken, aşısından bahsetmemek hiç olmaz. “Aşı olana, grip bedava!” gibi bir mantık içerisindeyseniz, haklı olabilirsiniz. Kesin bir yargıya varmak çok güç, zira İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Abdullah Derin, çok sayıda grip virüsünün olduğunu, virüslerin kendilerini sürekli yenilediğini […]

Eczacılar ne istiyor?

Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) 18 Eylül 2009’da ilaç giderlerinden tasarruf edilmesini sağlamak amacıyla yayınladığı 2 bin 400 kalem ilaçtaki iskonto oranının artırılması kararı eczacılarla hükümeti karşı karşıya getirdi. “İlaç Fiyat Kararnamesi”ne göre Orijinal ilaçların fiyatı yüzde 40’a, eşdeğer ilaçların fiyatı ise yüzde 20’ye varan oranlarda düşürülecek. Eczacılar kararın geri alınması için protestolarını yoğunlaştırıyorlar. 4 Aralık cuma günü yürürlüğe girecek uygulama öncesinde Türk Eczacıları Birliği, gazetelere verdiği ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a açık mektup şeklinde kaleme alınan tam sayfa ilanla kararın geri alınmasını istedi. İstanbul Eczacılar Odası ise bu talebi bir adım ileri götürerek taleplerinin karşılanmaması durumunda 4 Aralık’ta bir gün süreyle ilaç satım hizmetini durduracaklarını ilan etti. Eczacılar, ilaç depolarından aldıkları ve raflarında duran ürünlerde SGK reçeteleri için yüzde 11 yerine yüzde 24 iskonto uygulamalarının kendilerini ciddi ölçüde zarara uğratacağını dile getiriyorlar. Sağlık Bakanlığı’nın daha önce 2 Kasım’da yürürlüğü koymayı planladığı kararı eczacıların tepkisi üzerine 4 Aralık’a ertelemişti. İskonto oranı yükselen 700 kalem ilacı kolileyerek geri gönderme hazırlığında olan eczacılar, bunlar arasında kalp ve tansiyon ilaçları gibi hayati önem taşıyan ilaçların da bulunduğunu belirtiyorlar. Türk Eczacıları Birliği’nin bugünkü ilanında da sorunun bürokratların tutumu nedeniyle açmaza sürüklendiği ifade edilerek çözüm için Başbakan Erdoğan’ın katkısı isteniyor ve aksi takdirde her üç eczaneden birinin kapanmak zorunda kalacağına dikkat çekiliyor. Türk Eczacıları Birliği’nin açıklamasından satırbaşları– Eczaneler korunmadan bu tedbirler uygulanırsa, her üç eczaneden birinin kepenk kapatması tüm yetkililerce de açıkça ifade edilen ve beklenen bir sonuçtur.– Kapanacak eczanelerimizin 3 bini ilçe, belde ve mahallelerde tek eczane olarak hizmet vermektedir.– Ayakta kalabilen eczanelerimiz de raflarında ilaç bulunamayacak kadar eriyecektir. Eczacı Nesrin Aslan, “Bizim alın terimiz sermayemiz raflarımızda duruyor ve bizim gelirimiz de onlarla karşılanıyor.” diyerek iskonto oranının bu kadar artmasıyla raflarındaki sermayeden zararlarının yüzde 10’a ulaşacağını söylüyor. Aslan, yaptıkları işin zaten çok kârlı olmadığını belirterek yüzde 20-25 kâr marjıyla çalıştıklarını, kira, eleman, giderler, […]

Yaşamı savunurken, ölüm hakkı talep etmek

Hikmet Karahasan Tuğrul Cankurt’un ismini ilk kez Şubat 2008’de duyduk. 2004’te Ankara Polatlı’da geçirdiği trafik kazasında omurilik felci olan ve vücudunun yüzde 97’sinde hareket kaybı oluşan Cankurt, hayati fonksiyonlarının sona erdirilmesini yani ötanazi talep ediyordu. Ancak Türk Ceza Kanunu’nun 5237 sayılı maddesi Cankurt’un “ölme hakkı”nı kullanmasına engel oluşturuyor. Bu maddeye göre hastaya ötanazi uygulayan hekim, tasarlayarak (taammüden) adam öldürmüş kabul ediliyor ve ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasıyla cezalandırılıyor. “İnsanca yaşayamadığını” dile getiren ve iyileşme şansının olmadığını öğrenen Cankurt, “ölme hakkı”nı ötanazinin yasal olduğu İsviçre’de aradı ve 4 Mart 2009’da buradaki bir kliniğe başvurdu. Cankurt’un başvurusu kabul edildi; toplam 15 bin TL tutan ödemeler yapıldıktan sonra kendisine haber verileceği bilgisi geldi. Cankurt İsviçre’den gelecek haberi beklerken, belki de hiç umulmadık bir yerde, 18 Ekim 2009’da yapılan Avrasya Maratonu’nda karşımıza çıktı. Maratona, sosyal sorumluluk projelerine destek vermek üzere spor yapan Adım Adım oluşumunun atletleriyle katılan Cankurt, 16 Ekim’de yapılan basın toplantısında da “Ötanazi bir insanlık hakkı ama çaresizce eli kolu bağlı durmak olmaz, yaşama hakkı için çaba gösterilmesi gerekir” demişti. Cankurt’un maratona katılması ve kendisiyle benzer sorunlar yaşayan insanlara gönderdiği mesaj, iyileşme konusunda umutlarının tazelendiğini ve ötenazi talebinden vazgeçtiğini düşündürmüştü. Sabahgazetesinde bugün yayınlanan “” başlıklı habere bu nedenle kuşkuyla yaklaştık ve HaberVs mikrofonunu Cankurt’a yönelterek durumu hakkında bilgi almak istedik. Tuğrul Cankurt’la muhabirimiz Hikmet Karahasan konuştu: Bugün Sabah gazetesinde Erhan Öztürk’ün imzasıyla yayınlanan haberde, tedavi masraflarıyla ilgili sıkıntıda olduğunuz ve ötanazi kararından vazgeçmediğiniz belirtiliyor. Bunlar doğru mu?Henüz yazıyı okuyamadım ama benim durumumdaki insanlar için şöyle bir gerçek var; aldığınız tüm medikal malzemeleri peşin paranızla almak zorundasınız. Ayrıca yapılan son yasal değişiklikler sonucunda, yazdırdığınız her ilaçtan ve medikal malzemeden, maaşınızdan 10 TL gibi bir miktar kesiliyor. Üstelik günümüzde trafik kazası sonucunda oluşan sakatlıkları sosyal güvenliğin dışına çıkartmaya çalışıyorlar. Benim durumumdaki insanlar için bakıcı gibi bir ihtiyaç da var. Anlayacağınız birçok masraf söz konusu. […]

Domuz gribi rehberi

Yaz aylarında Meksika’da ortaya çıkıp ABD üzerinden tüm dünyaya yayılan domuz gribi, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminiyle yaklaşık 400 bin kişiye bulaşan hastalık, bugüne kadar 4 bin 735 kişinin hayatına maloldu. Hastalık Türkiye’de de yaygınlaşmaya başladı. Henüz can kaybı yaşanmayan ülkemizde bugüne kadar 551 vaka kayıtlara girdi. Özellikle son iki hafta içerisindeki gelişmeler tehlikenin önemli ilk sinyalleriydi: Geçtiğimiz hafta Ankara Bilkent Laboratuvar İlköğretim Okulu’nda rastlanan 16 vaka nedeniyle bu okulda bir hafta süreyle eğitime ara verildi. Ancak Ankara genelinde hasta sayısı arttı ve son beş günde 41 kişide domuz gribi tespit edildi. Ardından, 19 Ekim’de Diyarbakır’da 7 ilköğretim öğrencisinde domuz gribine rastlandı ve il genelinde eğitime bir hafta ara verildi. Tatile rağmen bu kentimizde de hasta öğrenci sayısı 17’ye ve toplam vaka sayısı 23’e yükseldi. Ve ulaşan son haberlere göre İstanbul’da da 16 öğrencide virüse rastlandı. Vali Muammer Güler, vakaların görüldüğü iki okulda dahil olmak üzere eğitime ara verilmesini gerektirecek bir durum olmadığını duyurdu. Aşı çelişkisi Bilinen gribin değişik bir cinsi olan domuz gribine karşı insan metabolizması henüz bir bağışıklık geliştiremedi. Bu amaçla çalışmalar yürüten ilaç firmaları yeni bir aşı geliştirdi. Aşının yeni olmasından kaynaklanan bir takım çelişkiler mevcut olsa da yan etkilerinin başka aşılarda bulunanlardan fazla olmadığı iddia ediliyor. Ancak domuz gribi aşısı üreten uluslararası firmaların lisans almadan aşı satmalarını imkânsız kılan uluslararası düzenlemeler de mevcut. Yan etkilerin ne sıklıkla görüldüğünün tespit edilebilmesi için uzun süreli gözlem verilerine ihtiyaç duyulsa da dünya çapında ciddi bir salgın yaşanması nedeniyle Türkiye de dahil bir çok hükümet bu tarzda bir gözlem çalışmasının sonuçlarını beklememeyi tercih etti. Yetkililer bulaşıcı hastalıklara karşı daha fazla açık olan ve zayıf bünyeli kişilerle daha sık teması olan sağlık personeli, kalabalık okul ortamlarında bulunarak hastalığın yayılmasında ciddi faktör olan 6 ay ile 24 yaş arasındaki kişiler, kronik bir hastalığa sahip oldukları için bağışıklık sistemi zayıflamış olan 25 ile […]

Onlar “Adsız Kumarbazlar”

Sigara, alkol, uyuşturucu gibi zararlı bağımlılıklardan bir tanesi de hiç kuşkusuz “kumar bağımlılığı”. Birçok insanın önce zevk için başladığı kumarın, ilerleyen zamanlarda bağımlılığa dönüşüp, insanları hem maddi hem de manevi olarak yıkıma uğrattığını sık sık duyarız. Kumar borçları yüzünden aileleri parçalanan, psikolojik olarak çöküntüye uğrayan, hatta intihar eden insanlar olduğu halde bu bağımlılıktan kurtulmak da hiç kolay değil. “Adsız Kumarbazlar” adındaki kuruluş, dünyanın farklı kesimlerinden birçok kadın ve erkek bağımlıyı bir araya getirerek, onların bu dertten kurtulmaları için çalışmalar yapıyor. İlk olarak San Fransisco ve Los Angeles’ta “Gamblers Anonymous” adıyla kurulan ve kısa zamanda tüm dünyaya yayılan bu kuruluşun Türkiye ayağının kurucusu Ender Akalın, tek amaçlarının gönüllü olarak kumar bağımlılarına yardım etmek olduğunu söylüyor. “Benim çektiklerimi çekmesinler” Grubun Türkiye’deki kurucusu Ender Akalın’ın bu çalışmayı başlatmasının sebebi, geçmişte kendisinin de bir kumar bağımlısı olması. Akalın, kendi yaşadıklarını başkalarının yaşamaması için, bu konuda insanlara yardım etmenin kendisi için bir görev olduğunu düşünüyor:“7yaşındayken sigaraya başladım. 13 yaşında ise bağımlılık derecesinde alkol kullanıyordum. Ayrıca kumar alışkanlığım da vardı. Bu kötü alışkanlıklar yüzünden çok şey yaşadım. Çok kez hastaneye kaldırıldım. Bu yaşadıklarımdan sonra hala nefes alıyorsam bunu tesadüf olarak görmüyorum bence bir anlamı var. Diğer insanlara, ‘benim çektiklerimi çekmesinler’ diye vicdanen yardım etme arzusu içerisindeyim.”Akalın, geçmişte yaşadıklarını kuruluş üyeleriyle paylaşarak, zaman zaman da yol göstererek, onları bu bağımlılıktan arındırmak istediğini belirtiyor. Bağımlılığından utanan insanlar için “adsızlar” Grubun ilginç olan özelliklerinden biri ise adı. Akalın, kuruluşun isminin “Adsız” olmasını, utanç duyabilen üyeler için büyük önem taşıdığını söylüyor. Adsız olmanın ruhsal olarak büyük önem taşıdığını düşünen Akalın’a göre, prensipler kişiliklerden önce geliyor. Bu şekilde, gruba yeni katılan bir kişiye “adsızlık” temin ettiklerini ve böylece kişinin kendisinin daha rahat hissettiğini belirtiyor. Kumar bağımlısı olan ve bu alışkanlığından kurtulmak isteyen bir insan, gruba nasıl katılabilir? Akalın, gruba katılmak için hiçbir yaptırım ve ödeme olmadığını belirtiyor: “Biz, kendi gönüllü katkılarımızla […]

Sanal dünyanın gerçek çöpü: e-atıklar

Dünyanın tüm gelişmiş ülkeleri bize her gün yeni bir teknoloji harikası ürün sunarken, sunulan her ürünün belli bir ömrü olduğu da biliniyor. Alınan bir bilgisayar ya da cep telefonu, zamanla eskidiği, bozulduğu ya da daha yenisi çıktığı için atılıyor. Alınan bir cep telefonun iki hafta sonra yeni modeli, kullanılan bilgisayara uyum sağlayamayan yeni yazılımlar çıkabiliyor. Hal böyle olunca son on yılda 500 milyon bilgisayarın çöpe atılması normal karşılanıyor. Peki atılan bir elektronik çöp nereye gidiyor, hangi süreçlerden geçiyor? Bu soruya gelişmiş geri dönüşüm tesislerinde, doğaya ve insana zararı olmayacak şekilde ayrıştırılıyor diye cevap vermeyi çok isterdik ama maalesef durum çok daha içler acısı. E-atıkları buzdolabı, klima, telsiz ve cep telefonları, her tür bilgisayar ve bilgisayar aksesuarı, televizyon, müzik seti ve ses sistemleri gibi aklınıza gelebilecek her tür elektonik alet oluşturuyor. En çok e-atık oluşturan alet ise bilgisayarlar. Özellikle bilgisayarın en çok satıldığı ülke olan Amerika’nın attığı bilgisayarların yüzde ellisinin çalışır durumda olduğu halde, yeni teknoloji kurbanı olması, e-atık miktarını gereksiz şekilde arttırıyor. ABD, Avustralya, Japonya, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde atılan elektronikler toplanarak gemilerle başta Çin olmak üzere, Hindistan ve Pakistan’a geri dönüşüm amacıyla gönderiliyor. Az gelişmiş ülkelere gönderilmesinin nedeni ise basit: E-atık geri dönüşümü için Amerika’da 30 dolar, Avrupa’da 20 Euro harcanması gerekirken, Çin’de 2 dolar, Hindistan’da 2 euro harcanıyor. Bu fiyat farkında ucuz iş gücünün yanı sıra, geri dönüşüm işlemi için hiçbir tesise ya da önleme gerek duyulmaması da etkili. 18 ayda bir yenilenen teknoloji Çin ve Hindistan’daki e-çöplüklere geçmeden önce bu çöplerin nedenini anlamak için üç farklı kategorideki kullanıcılara bir göz atmak gerekiyor. Birincisi bireysel kullanıcılar ve küçük işletmeler. Bu kategorideki elektronik eşya kullanıcıları genelde aletleri bozulduğu için değil, daha yenisi çıktığı için atıyor. Teknolojinin bugün yaklaşlık 18 ayda bir yenilenen bir sektör olduğu kabul edildiğinde bireysel kullanıcıların yaklaşık iki yılda bir sahip oldukları aletleri yeniledikleri gözlemleniyor. İkincisi […]

Ereksiyon sevdasına hapı yutmayın!

Yirmibirinci yüzyıl insanının cinsel deneyim arayışları, internetten dur durak bilmeden yayılan porno film sahneleri, otuz beş santimlik penis ve 45 dakika kesintisiz seks efsaneleri, sonunda hiç bir cinsel sorunu olmayan erkekleri bile ereksiyon haplarının bağımlısı haline getirdi. 1999 yılından itibaren eczane raflarında boy gösteren Viagra, yaşlılık veya çeşitli fiziksel hastalıklar nedeniyle iktidarsızlık belasından mustarip erkeklerin yüreklerine su serpen bir buluş olarak alkışlanmıştı. Zaman içinde ereksiyon hapları kervanı Cialis ve Levitra gibi başka markalarla zenginleşirken ereksiyon hapı kullanımında da patlama oldu. İnternet üzerinden ve eczanelerden serbestçe satılan ereksiyon hapları, artık cinsel problemi olmayan erkekler tarafından da yaygın şekilde kullanılıyor. Özellikle gençlerin kullanım amacı, merak ve uzun süreli ereksiyon. Söz konusu haplar, 4 ila 36 saat arasında etkili oluyor ve her uyarılmada kendini gösteriyor. “36 saat”i duyan birçok erkek, duruma kayıtsız kalamıyor olsa gerek eczaneler hapların satışında ciddi bir artış olduğunu belirtiyor. İstanbul Göztepe’de eczacılık yapan Serkan Aydın, ayda yaklaşık 100-150 kutu ereksiyon hapı sattığını ve satışlarının Asprin’den çok daha fazla olduğunu söylüyor. Aydın, “Neredeyse satmadığım gün yok. Hatta gelenlerin çoğu üç dört kutu birden alıyor” diyor. Ulus’ta eczacılık yapan İnci T. ise sağlık problemi olmayan gençlerin bu ilacı alıyor olmasından dolayı hayli kızgın, engel olamadığı için de üzgün. Gece eczane nöbetlerinde en çok gençlerin gelip bu ilaçları aldığını belirtiyor ve “Türk erkeğinin aklı sadece cinselliğe çalışıyor. Normal ilaç almaya geldiklerinde iskonto istiyorlar ama bu haplara gelince, hiç düşünmeden para veriyorlar. Beş kuruşu olmayanlar bile bir şekilde gelip alıyor” diyor. Ereksiyon hapları, sağlık ya da maddiyat gözetmeksizin hemen birçok erkeği etkisi altına alıyor. Burada “Erkekler dedikoduyu sevmez” varsayımının ise ne kadar boş olduğu ortaya çıkıyor. Keza dedikodu sayesinde haplar ününe ün katıyor. Örneğin, üniversite öğrencisi H.B., hapları arkadaşlarından duyduğunu ve çok merak edip kullandığını söylüyor. Başından geçenleri ise hafif utanarak anlatıyor: “Arkadaşlarımla birlikte eve para karşılığı seks yapan birkaç kadın çağırdık. Hapı […]

Emek ve dayanışmanın resmi gazı!

Burcu Burcu Her ne kadar “Emek ve Dayanışma Bayramı” olarak yasaca kabul edilmiş olsa da, 1 Mayıs akla en çok polis müdahaleleriyle geliyor. Özellikle İstanbul Polisi’nin 2008’de Şişli, Taksim ve Cihangir’de, -olaylarla ilgisi olsun ya da olmasın- bulunan her insana solutacak kadar yoğun kullandığı biber gazı 1 Mayıs’ın vazgeçilmez kimyasal silahı haline gelmiş durumda. Polisin, “orantısız” gaz kullanımına karşı bir internet sitesi kuruldu: www.gazlamucadele.org Site, biber gazının kullanımını görsel anlamda eğlenceli, renkli ve hatta sempatik bir dille eleştirirken, bu gaza maruz kalan insanların neler yapması gerektiğini anlatıyor. Su içmeyin, yüzünüze dokunmayınBiber gazı, acı biberdeki kapsaisin isimli kimyasal bileşikten elde edilen bir gaz türü. Sadece atıldığı yerde değil, atıldığı alanın iki üç kilometre çevresinde de etkili olan bir silah. Gaza maruz kalındığı anda deri tarafından emilip sinir uçlarına doğru dağılıyor. Etkileri gözde ve burunda yanma ve yaşarma, ağız ve dilde ve deride yanma, öksürük, hapşırma, baş dönmesi, nefes darlığı. Biber gazı bulunan bir ortamda iseniz limonu bir mendile sıkarak koklayın, gözlerinizi ve burnunuzu silin veya ağzınızın içine sıkın. Bu dildeki ve gözdeki yanmayı azaltır, öksürmeyi ve hapşırığı engeller. Burnunuzu ve ağzınızı sirkeli atkı ile sarın. Burun tıkanıklığını ortadan kaldırır. Yüzünüze yoğurt sürün veya bir kaşık yoğurt yiyin. Derideki acıyı alır. Yüzünüzü rüzgâra dönün, temiz havayı yavaş ve derin nefesler halinde içinize çekin. Nefes darlığını azaltır. Su içmeyin. Su, deriye yapışan biberin gözeneklere girmesini neden olur. Gözünüze veya yüzünüze dokunmayın. Gazın yayılmasına izin vermeyin. Sitenin ana sayfası, “Biber gazı: Dünyadaki tüm kontrol güçlerinin kolu kanadı. Etken maddesi doğal derler. Ama acil servis bahçesindeki çınar ağacı değil. Sadece kargaşa anında kullanılır derler ama ne zaman nereden çıkacağı hiç belli olmaz. İşte bu yüzden Gazla Mücadele Paketi herkese lazım” duyurusuyla açılıyor. İnternetin, “fotoları görmek için tıkla” ya da “hemen sipariş ver” mantığından ibaret olmadığını düşünen Ayşenur Göğebakan, geçtiğimiz 1 Mayıs’ta biber gazına maruz kaldıktan […]

Aletli spor alanları sağlığı tehdit ediyor

Otobüsle ya da otomobille yolculuk ederken veya yürürken trafiğin en yoğun olduğu kavşaklardaki parklar dikkatinizi çekmiştir. Belki de hava almak için bu parklardan birine yolunuz düşmüştür. Apartmanların arasına sıkışmış, yolun kenarında, çoğu zaman kirli İstanbul havasına ve egzoza boğulmuş bu parklarda değişik aletlerin üzerinde spor yapanlara mutlaka rastlamışsınızdır. Peki yediden yetmişe her yaştan insanın büyük bir hevesle kullandığı bu “halka açık” “spor” alanlarının ne kadar güvenli olduğunu, yol kenarında yapılan sporun ne kadar fayda sağladığını ve bu faaliyetin sağlık açısından bir risk oluşturup oluşturmadığını hiç düşündünüz mü? İstanbul’un çeşitli yerlerindeki spor temalı parklar, bir yandan İstanbulluları sağlık için spor yapmaya teşvik ederken diğer yandan bu parkların konumları ve spor aletlerinin kullanımındaki bilinçsizlik kullanıcıların sağlığı için büyük tehlike oluşturuyor. Bu parklarda kullanılan aletlerin tasarımlarının uygunluğu belgelenmiş olsa da sporun yararlı olabilmesi için öncelikle sporun bilinçli yapılması, sonra da çevre koşullarının uygun olması büyük önem taşıyor. Sağlık için ciddi risk İstanbul Kuştepe’de İzmen sitesi önünde, Karkuyusu otobüs durağının hemen arkasında yani neredeyse yol ortasında bulunan parkta karşılaştığımız 86 yaşındaki Süleyman amca gün aşırı parkı ziyaret edenlerden, yaşından beklenmeyecek güç sarf ediyor bu aletler arasında. Aletlerin nasıl kullanılacağını da biliyor ya da kendince yorumluyor. Aslında bu parklarda herkes birbirinden gördüğünü yapıyor. Türk Kalp Vakfı’ndan Kalp-Damar Hastalıkları ve İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Güven Caner ise bilinçsiz sporun yarardan çok zarar getirebileceğini vurguluyor. Spor yapmayı düşünen ya da yoğun tempolu ve stresli yaşam tarzına sahip 30 yaş üzeri herkesin spor programına başlamadan önce mutlaka efor testi yaptırması gerektiğini ifade eden Caner, aksi taktirde sporun kalp krizi,beyin kanaması ve fiziksel sakatlıklara yol açabileceğini söylüyor. Dr. Güven Caner’e göre değil halka açık spor parkı ziyaretçilerini yüksek aidatlarla üye olunan çoğu salonu müşterilerinin bile yeterince bilgilendirmediğini, kalp krizi sonucu hayatını kaybedenlerin olduğunu anlatıyor. Yalnızca kadın işletmecilere “franchise” hakkı tanıyıp yine sadece kadın üyeler kabul eden B-fit grubunun merkezi […]

Ölüm hakkı

Emekli banka müdürü Macit G. (79) 25 Kasım 2008’de idrara çıkamama ve kanama şikâyetiyle İzmir 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi’nin acil bölümüne kaldırıldı. Ailesi, iki saat boyunca ilgilenilmeyen hastayı Şifa Hastanesi’ne götürdü. Çekilen tomografiler, alınan kanlar ve patoloji bölümüne gönderilen prostat parçasının incelenmesi sonucunda Macit G.’ye prostat kanseri teşhisi konuldu. İki kez ameliyat geçiren hasta, kanserin yayılmış olması ve yaşı nedeniyle yoğun bakıma alındı. Ailesi ise Macit G.’nin durumunu, yaşadıklarını ve yasal olsaydı ötenazi yani “ölüm hakkını kullanma” konusundaki düşüncelerini açık yüreklilikle paylaştı. Kendisi gibi bankacı olan üç kızından en büyüğü Gülgün Y., babalarının kemoterapinin ağır yan etkilerini kaldıramama olasılığından endişe duyduğunu belirtti. Acı çekmesini önlemek için belirli aralıklarla yatıştırıcı ilaçlar verilen Macit G.’nin uyandığı zamanlarda kızlarının ve torunlarının yanında olduğunu görmekten mutluluk duyduğunu söyledi. Eşi Nuran G., elli üç yıllık kocasını hasta yatağında görmekten büyük üzüntü duyduğunu, hukuksal olarak ötenazi hakkı olsaydı ve acı çektiğini bilseydi bile ölmesine göz yumamayacağını anlattı. En küçük kızları Belgin O., “Kendim aynı durumda olsaydım acı çekmemek ve başkalarına yük olmamak için ölüm hakkına sahip olmak isterdim ancak babam adına böyle bir karar veremezdim” dedi. Macit G.’nin 19 yaşındaki torunu Efe Y. de “doktorlar dedemden umudu kesseler bile ben iyileşeceğine inanıyorum. Ötenazi hakkım olsaydı da sevdiğim birini öldürmektense mucize beklemeyi tercih ederdim” diye ekledi. 13 yaşında ölmek istiyorBeş yaşından beri lösemi tedavisi gören ve bu yüzden kalp yetmezliği çeken 13 yaşındaki İngiliz Hannah Jones’un geçtiğimiz günlerde basında çıkan haberi dünyada da ötenazi tartışmalarını alevlendirdi. Ötenazi talep eden hastalar ve hasta yakınları ile tıp etiği ve hukuksal geçerliliği açısından tartışılan ötenazi Jones’un ölüm hakkı talebiyle tekrar gündeme geldi. Lösemi tedavisi sırasında verilen ilaçların kalbinde delik oluşturması nedeniyle sekiz yıldır hastanelerde tedavi gören ve şimdiye kadar üç kez kalp ameliyatı geçirip iyileşemeyen Jones’a doktorlar kalp nakli önerdi. Ancak vücudun kalbi kabul etmeyebileceği ve etse bile ömür boyu […]

Hiperaktif cehalet

Yaş ve gelişim düzeyine uygun olmayan aşırı hareketlilik, istekleri erteleyememe ve dikkat sorunlarıyla kendini gösteren psikiyatrik rahatsızlık “dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu” olarak isimlendiriliyor. Bu rahatsızlığı yaşayan çocuk, normal ya da normalin üstünde zekaya sahip olmasına rağmen okulda başarısızlıkla karşılaşabiliyor. Aşırı hareketli olduğu için sınıfta oturmakta, sırasını beklemekte zorlanıyor, dikkatleri dağınık olduğu için uzun süre çalışamıyor. Dahası, dağılan dikkatiyle arkadaşlarının dikkatini dağıtabiliyor ve bu nedenle öğretmen ya da veliler tarafından, diğer öğrencilerin eğitimine engel gibi algılanabiliyor. “Öğretmenler bilgisiz” Ankara’da yaşayan ve bu rahatsızlığa sahip ortaokul ikinci sınıfta okuyan bir çocuğu olan Serpil Dardağan, oğlu için hem psikolog, hem de psikiyatrdan destek almalarına rağmen öğretmenlerin duyarsızlığı ve bilgisizliğinden yakınıyor: “Çoğu bu hastalığın ne olduğunu bile bilmiyor. Bu çocukların toplam konsantrasyon süresi 10-12 dakika. Onlarla özel olarak ilgilenilmeli, örneğin en ön sıraya oturtulmalı. Açıkçası öğretmenler bu öğrencilerle uğraşmak istemiyor.” İsmini vermek istemeyen İstanbullu bir veli “Çocuğumun öğretmenine bu rahatsızlığını anlatana kadar ne olduğunu bilmiyordu” diyerek Serpil Dardağan’ın şikayetini paylaşıyor: “Hastalığın çok fazla çeşidi var. Örneğin, benim çocuğum çok fazla içine kapanık ve çekingen. Otoritenin olduğu yerde çocuk daha fazla çekingen oluyor. Dersler zorlaştıkça, notlarda düşüş başlıyor. Dolayısıyla derslerde kaynayıp gidiyor, fark edilmiyor. Öğretmenler bu konuda çok yetersiz.” “Öğretmenden önce, sistem sorgulanmalı” Pedagog Sevil Gümüş bu yetersizliği öğretmenlerin eğitimine bağlıyor: “Üniversitede özel eğitim ya da çocuk psikolojisi alanında bir ders almıyorlar. Mezun olduktan sonra bir kurs zorunlu tutulmuyor. Bilgileri olmadığı için, hiperaktif öğrencileri ‘problem çocuk’ olarak görüyorlar. Gümüş’e göre çözüm, sistemin eğitmediği öğretmenin kendilerini eğitmesiyle sağlanabilir: “Bu çocukların özelliklerini, derslere ilgisini nasıl artırabileceğini öğrenir ve sınıfta uygulayabilirler. Kuralcı olmak yerine, yaratıcı olmalı, sorunlu öğrencilerin dikkatini toplayacağı şekilde konuları anlatmalı ve sınıfı düzenlemeliler. Birdenbire yüklemek yerine, verilen görevleri parçalara bölmeliler. Planlı çalışma alışkanlığını geliştirmek için yapacaklarının yazılı şekilde çocuklara vermeliler. Örneğin ‘yarın şu kitapları çantana koy’ gibi. Ve olumlu davranışları mutlaka ödüllendirmeliler.” Metin Sabancı […]

Engellilerin önündeki engel SSGSS

Sosyal güvenlik sistemini bütünüyle değiştiren tüm 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Kanunu tüm karşı çıkışlara rağmen 1 Ekim’de yürürlüğe girdi. Çalışanların büyük kesimi için birçok hak kaybını da beraberinde getiren yasa, tasarı halinde iken sendika temsilcileriyle yapılan görüşmeler sonunda kısmen yumuşatılmıştı. Yasaya dayanarak uygulamaya konulan Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) uyarınca engelliler açısından yaşanan hak kayıpları ve sorunlar konuyla ilgili meslek odaları ve dernekler tarafından hazırlanan bir raporla ortaya kondu. Raporda, yasa uyarınca yürürlüğe giren tedavi ücretlerindeki katılım payı zorunluluğu, rapor ve reçetelerin geçerlilik süreleri, fizik tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerindeki sınırlama ile tıbbi malzeme teminindeki kısıtlamaların ortopedik, görme, işitme-konuşma, zihinsel ve süreğen hastalıklara sahip 8 milyonun üzerindeki engelliyi mağdur ettiği vurgulandı. Sosyal devlet ilkesinden uzaklaşıldı İstanbul Tabip Odası, Türkiye Sakatlar Derneği, İşitme Engelliler ve Aileler Derneği, Altınokta Körler Derneği İstanbul Şubesi ve Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İstanbul Şubesi tarafından hazırlanan rapor dün (11 Kasım 2008) düzenlenen bir toplantıyla açıklandı. Raporu hazırlayan kurum temsilcilerinin katıldığı toplantıda bir açıklama yapan Türkiye Sakatlar Derneği Genel Başkanı Şükrü Poyraz, engellilerin zorunlu olarak sürekli sağlık hizmetine gereksinim duymaları nedeniyle sağlık sistemindeki her türlü değişimden en çok etkilenen kişiler olduğunu söyledi. 5510 sayılı yasanın ülkenin sosyal güvenlik ve sağlık sistemini tümden değiştiğini vurgulayan Poyraz, “Gelirleri çoğaltmayı, giderleri azaltmayı temel alan mevcut uygulamayla sosyal devlet ilkesinden hızla uzaklaşılmaktadır. Sağlık hizmeti ticarileştirilmekte, bir furya şeklinde uygulanan özelleştirme politikalarıyla içinden çıkılması zor yeni sorunlar yaratılmaktadır. 5510 sayılı yasa ve SUT’la birlikte yürürlüğe giren tedavi ücretlerindeki katılım payı zorunluluğu bizler için ek bir maliyet yükü getirmiştir. Primler dışında katılım payı adı altında istenen yeni ücretlerle aynı hizmet için çifte ücretlendirme yapılmakta, yani haksız kazanç elde edilerek vatandaşlar mağdur edilmektedir” dedi.Tespit ettikleri sorunları bir rapor halinde hükümete ve ilgili kurumlara ileteceklerini söyleyen Poyraz, “Yürürlükte olan sistem, dar gelirli engellileri ve hastaları sağlığından eden bir şekilde işlemektedir. Sosyal devletin […]