Etiket sağlık

Tekerlekli ayakkabılara dikkat!

Çocuğunuz yoksa bile belki çevrenizde dikkatinizi çekmiştir. Yaklaşık iki yıldır sokakta alışveriş merkezlerinde ve hatta okullarda ayağında ayakkabılarla kayan birçok çocuk ve genç görülüyor. Türkiye de henüz kayıtlara geçmiş bir olay olmamasına karşılık ABD ve Avrupa’da birçok ülkede kamuya açık yerlerde kazaya yol açtıkları gerekçesiyle bu tür ayakkabılar yasaklanıyor veya yasaklanması gündeme getiriliyor. İlk defa Amerika’da Patenci Roger Adams tarafından bulunan tekerlekli ayakkabıları, ilk kez Heelys adlı firma tarafından piyasaya sürülmüş ve firma bu ayakkabıları bir ürün olmaktan çıkarıp sosyal bir platform, hatta aktiviteleri düzenlenen eğlenceli bir spor haline dönüştürmüş. İnternette kurulan gruplarda tekerlekli ayakkabı meraklıları kayma yarışları ve turnuvalar düzenliyor. Paten ve kaykaya alternatif olarak tasarlanan bu ayakkabılar özellikle çocukların ilgisini çekiyor. Heelys, bu ayakkabıları, çocukların hem eğlenip hem keyifle yürüyüp hem de bir spor yapabileceği sevimli ve çok işlevli, aynı zamanda da kaykay ve patenden daha güvenli bir ürün olarak pazarlıyor. Ayakkabıların uygun olmayan platformlarda tekerleksiz kullanılması Heelys tarafından önerilse de bu ürün yurtdışında birçok habere yasaklara ve araştırmalara konu olmuş durumda. Amerika’da uyarı ve İngiltere’de yasak geldi. İngiliz Yayın Kuruluşu BBC 8 Şubat 2007 tarihinde İngiltere de bir alışveriş merkezinin bu ayakkabılarla kayan çocukların, çarpışmalara ve kazalara yol açması nedeniyle alışveriş merkezi içinde kullanımını yasakladığı haberini yayınlandı. Haberde, alışveriş merkezi sorumlusu Gilmour Jones, “Alışveriş merkezine gelen bu müşterilerden ayakkabılarını çıkarmalarını istediklerini ve birçoğunun çoraplarıyla içeri girmek zorunda bırakıldığını” belirterek çok uzun süredir kaykay ve patenle girişe izin vermediklerini, şimdi de tekerlekli ayakkabıyla girişleri yasakladıklarını, içeride mağazaların vitrinlerinin olduğunu ve insanların yürüme hattı üstünde “kaza görmek istemediklerini” vurguluyordu.25 Aralık 2007 tarihli Belfast Telegraph gazetesinde çıkan bir başka haberde ise Noel öncesinde 20 çocuğun bu ayakkabılar yüzünden hastanelik olup yaralandığı bildiriliyor. 6 Haziran 2007 FoxNews kanalının araştırma haberi sonucunda ortaya çıkan başka bir durum ise şöyle; “2005 -2007 yılları arasında tekerlekli ayakkabı kullanımı sonucu 1,600 kişi sakatlık yaşadı. Bununla […]

Dövmeni nasıl istersin: Dijital mi, silikon mu?

Esra Söylemezesrasylmz@hotmail.com Amerikalı iki girişimci 21 Şubat 2008’de Greener Tasarım Yarışması’nda ilginç tasarımları birinciliğe layık görüldü. İkili özellikle gençler arasında hayli yaygın olan vücut dövmelerini “dijital” hale getiren bir tasarım sunmuştu. Bu sıra dışı dövmenin en büyük özelliği ise teknolojiyi insan vücudunun içine yerleştirmesiydi. Öyle ki bu tasarımla cep telefonları dahi vücudunuza monte edilebilir hale geliyor. Acısız ve hastalık riski taşımadığı söylenen bir operasyonla LCD ekranlı bir çipin deri altına yerleştirilmesiyle elde edilen bu yeni nesil dövmelerde, sözkonusu ekran dövme gibi görünen bir arayüz olarak kullanılıyor. Kendi pili bulunan ve uzun süre dayanan ekran, sabit ve hareketli her türlü görüntüyü derinin dışına aktarma özelliği taşıyor. Bu ekran sayesinde isteyen vücuduna film sahnesi ya da, müzik klipleri yerleştirip izleyebilecekken, isteyen de sevdiği fotoğrafları her gün değiştirerek gösterebilecek. Kandaki glikoz ve oksijeni elektriğe çevirerek çalışan dijital dövmeleri; telefon ve bilgisayar olarak da kullanmak mümkün. Arayan kişinin yüzünü kolunuzdaki ekrandan görebiliyorsunuz ve görüşme bitince otomatik olarak ekrandaki yüz kayboluyor. Teknoloji delilerine ve yenilik peşinde koşanlara birebir! Hatta kopya çekmek, sevdiklerinizin resimlerine bakıp hasret gidermek için bile iyi bir buluş. Üretime geçilip geçilmediği konusunda henüz bir bilgi olmasa da, ürünün tartışıldığı kimi yabancı internet sitelerinde yazılanlara bakılırsa şimdiden birçok kişi ürünün piyasaya çıkacağı günü bekliyor. Delilik mi sanat mı? Dövmeyle ilgili bir diğer gelişme ise Kanadalı bir dövme sanatçısının, bacağına çizdirdiği bir kadın resmiyle başladı. Aslında hikâyenin öyle pek bir numarası da yoktu. Sadece, gencin bacağındaki kadın figürünün göğüs kısmına silikon enjekte edilerek dövme üçüncü boyuta taşınmıştı. Bu şekilde, bacağında iri göğüsleri olan bir kadın figürü taşıyan bir adam ortaya çıkmış oluyordu. Ancak bu “buluş” fazla uzun ömürlü olmadı. Çünkü dövmeyi yaptıran gencin vücudu bu yabancı maddeyi çok geç olmadan reddetti. İki hafta dikişli kaldığı süre boyunca iltihap kapan bacaktan silikon çıkarıldı. Uzmanların dediğine göre bu tarz yabancı maddeler deri altında uzun ömürlü değil. […]

Gelecek yaz da keneyle geçecek

Nazlı Hazal Tetik Bu zamana kadar pek ilgi çekici olmayan ancak özellikle 2002 senesinden sonra Tokat’tan başlayarak İç Anadolu’da keneler aracılığıyla hakimiyet kuran Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) her geçen gün can almaya devam ediyor.Yalnızca bu sene 500’den fazla kişi bu virüs sebebiyle hastalandı ve şu ana kadar da 40’ın üzerinde kişi hayatını kaybetti. Her sene artış gösteren bir grafikle yoluna devam eden bu virüsü tanıyıp durdurabilmek, ona karşı önlem alabilmek ve günlük hayatta pratik yöntemlerle başedebilmenin yollarını İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof.Dr. Ayşen Gargılı ile konuştuk. Sekiz asırdır bilinen bir hastalık KKKA 12.13. yüzyıllardan beri o zamanlar “siyah böceklerle taşınan kanamalı bir hastalık” şeklinde bilinen kenelerle hem büyükbaş hem de küçükbaş hayvanlarda taşınan, hayvana bir zarar vermezken insana bulaştığında ölüme kadar götürebilen viral bir enfeksiyon. Modern tıp çağında ise hastalık, ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında Kırım’da çiftçilere yardım eden Rus askerlerinde görülüp teşhis konulduktan sonra “Kırım Ateşi” adını aldı,1956’da benzer bulgulara Kongo’da rastlanınca önce “Kongo Ateşi” denilen hastalığa daha sonra aynı virüsten kaynaklandığı anlaşılınca bugünkü ismi olan “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi” adı verildi. Fark edilmesi zor Hastalığın belirtilerinin çok karakteristik olmayışı- gribal enfeksiyon benzeri; ateşlenme,mide bulantısı gibi belirtiler teşhis koymayı güçleştiriyor ve hastaların çoğu ancak ikinci aşama olan deri altı kanamaları başladıktan sonra anormal bir durum olduğunu fark edip sağlık kuruluşlarına yöneliyorlar. Hastalığın öldürücü olma sebeplerinden biri de bu aslında. Ölüm oranı ise yayılma alanı gösterdiği ülkenin sağlık koşulları ve virüsü taşıyan kenenin cinsine varan birtakım sebeplerle değişim gösteriyor. Türkiye de bu oran yaklaşık yüzde 5 düzeyindeyken Afrika ülkelerinde ya da Irak gibi savaşın içinde olan ülkelerde yüzde 50’lilerin üzerine çıkabiliyor. Nerede bulunuyor Keneyle mücadelede Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul gören etkin tek bir ilaç var: Ribavirin… Bunun dışında koruyuculuğu yüzde 40’a varan spreyler de önlem amaçlı olarak kullanılabiliyor ancak […]

Özel hastaneler sigortalıya yine kapanıyor

Medyakronik Özel hastaneler Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) sosyal güvencesi olan vatandaşlara hizmet vermeyi durduruyor. Maliye Bakanlığı’nın 1 Temmuz’da yürürlüğe giren yüzde 30’luk katkı payını sınırlandırmasıyla ilgili genelgesi bazı özel sağlık kuruluşlarının Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile sözleşmelerini fesh etmesine neden oldu. Fesh eden hastane kuruluşlarına göre yüzde 30’luk katkı payı birçok tedavinin masraflarını karşılamıyor. International Hospital, Amerikan Hastanesi, Mesa Hastanesi ve Bayındır Hastanesi gibi bazı ünlü sağlık kuruluşları sosyal sigortalı hasta kabul etmiyor. Hisar İntercontinental Hastanesi ve Acıbadem Sağlık Grubu gibi bazı kuruluşlar ise sosyal sigortalı hastalarını kaybetmemek için eski SSK katkı payları üzerinden hizmet vermeye devam ediyor. Bu arada kararını Henüz karar vermeyen hastaneler de randevuları 20 gün sonraya erteliyor. Güven Hastanesi, Memorial Hastanesi, Kent Hastanesi, Anadolu Sağlık Merkezi, Alman Hastanesi, Florence Nightingale karar veremeyen hastaneler arasında. Özel Hastaneler Ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Genel Sekreteri Yaşar Yıldırım devletin hem muayene hem de tahliller için belirlediği 25–30 YTL’lik fiyatla hizmet vermelerinin mümkün olmadığını ve dünyanın hiç bir yerinde bedavaya sağlık hizmeti verilmediğini ifade ediyor. “Her hastane, yatırımına göre değişen oranlarda katkı payı istiyor. Serbest rekabette bu doğal.”diyor.Özel Hastaneler Derneği Başkanı Muharrem Usta ise, sistemi işlemez hale getirecek değişikliğin büyük bir kargaşa yaratacağını ve iki aya kadar pek çok özel hastanenin iflas noktasına geleceğini söylüyor.Hastaneler sorunun çözümü ve katkı payı düzenlemesinin yeniden gözden geçirilmesi için Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu ile görüşmelere devam ediyor. 12 Temmuz’da sonuçlanması beklenen görüşmelerde hastane yöneticileri, işletmelerin maliyetlerinin farklı olduklarına ve katkı paylarının buna göre düzenlenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Ayrıca, hastaneler arasında sınıflandırma yapılması gerektiğini ve buna göre de katkı paylarının belirlenmesi gerektiğini söylüyorlar. Katkı paylarının AKP’ye katkısı ne olacak? Hükümetin 2005 yılında “özel hastaneler herkese açıktır” söylemi ile sağlık sistemine getirdiği bu değişikliğin AKP’nin seçimlerde aldığı yüksek oyda büyük katkısı vardı. Şimdi ise bu yasa iptal edildi. Katkı payını kabul eden özel kuruluşların […]

Yeni yasayla daha çok ‘hapı yutacağız’

Başbakan Erdoğan, “Batının limitlerine uygun” diyerek marketlerde ilaç satılacağını ilan etti. Hükümetin temelde bu konu nedeniyle bir süredir kavgalı olduğu eczacılar ve meslek odaları ise uygulamanın tehlike barındırması nedeniyle karşı çıkıyordu. İlaç tekellerinin ağır basmasıyla hayata geçirilecekolan “OTC İlaç Yasası” (Over the Counter- Tezgahüstü İlaç) olarak da bilinen reçetesiz ilaç satışı projesiyle ilgili İstanbul Eczacılar Odası Başkanı Semih Güngör’ün sorularımızı yanıtladığı haberimizi tekrarlıyoruz. Sağlık Bakanlığı ve eczacılar arasında 10 yıldan fazla bir süredir tartışmaya neden olan ve “OTC İlaç Yasası” (Over the Counter- Tezgahüstü İlaç) olarak da bilinen reçetesiz ilaç satışı projesi, ilaç firmalarının da ağır basmasıyla Meclis’in önüne getirildi. “İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Yasa Tasarısı” ile Sağlık Bakanlığı’nın ilaçla ilgili tüm işlevine son verilip yetki ve sorumluluk “özerk” olacağı söylenen bir kuruma devredilecek. İlacın üretiminden, tüketimine fiyatının belirlenmesine kadar tüm yetkiler, kurulacak olan ilaç kurumunun tasarrufunda olacak. İlaç firmalarının pazarlarını genişleteceği ve karlarını artıracağı söylenen bu projeyle Sağlık Bakanlığı ve ilaç sanayii “ara ürün” adını verdiği en az bin 600 ilacın reçetesiz ve reklam serbestisiyle satılabilmesi konusunda da anlaşmak üzere. Söz konusu ilaçlar bu sınıflandırmaya girdikten sonra devletin sosyal güvenlik kurumlarının ödeme listesinden de çıkartılacak. Sağlık Bakanlığı’nın “ara ürün” kapsamında kabul ettiği ve bugün doktorların reçeteye yazdığı, devlet tarafından ödemesi yapılan ilaçlar arasında ağrı kesiciler, öksürük, soğuk algınlığı, mide rahatsızlıkları, alerji ilaçları ve vitaminler yer alıyor. Bundan böyle bu ilaçları kullanmak zorundaki hastalar artık ilaç bedelinin tamamını kendi ceplerinden ödeyecek. Üstüne üstlük bu ilaçlar reklam serbestisiyle marketlerde, bakkallarda, işporta tezgâhlarında ehil olmayan kişiler tarafından hastalara sunulacak. Pazarın büyümesini ve en çok ihtiyaç duyulan ilaçların “ara ürün” adıyla eczane dışında da satılmasına olanak sağlayacak yasa değişikliğiyle büyük holdingler de süpermarket benzeri eczane zincirleriyle ilaç pazarına girmeye hazırlanıyor. Bir süredir eczane vitrinlerinde “Geleceğimizi karartmayacağız” pankartlarıyla eylem başlatan eczacılar en son 14 Mayıs Eczacılar Günü’nde Taksim’de bir yürüyüş ve basın açıklaması […]

Biber gazı öldürücü değil mi?

İlknur Aydoğan- Meltem Ürüt Biber gazı, kimyadaki adıyla “O-Klorobenzalmalononitril”; kısaca “CS” (sies), gözde ve deride yanma hissi yaratıyor. Etkileri arasında göz yaşarması, burun tıkanması, burun ve boğazda şiddetli yanma, şuursuzluk, baş dönmesi ve nefes darlığı, görme bulanıklığı, vücut salgılarının artması, bilinç bulanıklığı, panik, aşırı öfke ve kızgınlık yer alıyor. Aşırı ölçüde maruz kalındığında kusma ve şiddetli öksürüğe neden oluyor. Etkileri çoğunlukla kısa süreli olsa da özellikle deri hastalıkları bulunan kişilerde bu durumun kötüleşmesine yol açabiliyor. Kimi insanlarda ise gazın etkileri hafiflese de aylarca sürebiliyor. Biber gazının etkisinin bu kadar uzun sürmesinin nedeni ise deriden emildikten sonra sinir uçlarında birikip yavaş yavaş salınması olarak gösteriliyor.. Yani uzmanlara göre biber gazı deriden temizlense bile etkileri bir süre daha devam ediyor.Ayrıca gazın düşüğe yol açtığı, damar hastalıklarına sebep olduğu ve hücrede mutasyona neden olduğuna dair bulgular da var.Birinci derecede risk taşıyan gruplar ise şunlar: – Astım, amfizem, pnömoni gibi solunum sistemi hastalıkları olanlar– Çocuk ve yaşlılar gibi vücut savunma sistemi zayıf olanlar– Vücudun savunma mekanizmalarını zayıflatan kronik hastalıkları olan kişiler– Gebeler, deri ve göz hastalıkları olanlar– Kontakt lens takanlar Biber gazı her ne kadar ölümcül bir silah olarak tanımlanmasa da kimyasal savaş maddeleri arasında adı geçen ve “karışıklık bastırıcı” olarak tanımlanan sınıfta yer alan bir kimyasal. 2000’de Amerika Birleşik Devletleri’nde Prof. Dr. Uwe Heinrich’in yaptığı bir çalışmaya göre, kapalı bir yerde bulunan ve gaz maskesi kullanmayan insanlar üzerinde CS’in ölümcül etkileri olabiliyor. Polisin kullandığı göz yaşartıcı gaz bombalarından biri Defence Technology şirketinin ürettiği Spede-Heat CS Long Range. Biber gazına karşı önlemler Uzmanlar biber gazına maruz kalındığında yapılması gerekenleri şöyle sıralıyorlar. – Sakin olun. Yavaş yavaş nefes alın ve bu durumun geçici olduğunu hatırlayın.– Gazın atıldığını görürseniz gözlüğünüzü, maskenizi takın.– Gazlı ortamdan biraz uzaklaşın. Arada bir öksürmeye çalışın, tükürün.– Kontakt lensleriniz varsa kimyasallara maruz kalmamış birinden lensleri çıkartmasını rica edin.– Gözlerinizi ovalamayın. Kaynaklar: Vikipedia, […]

Sigara yasağı yaklaşıyor…

Kapalı ortamlarda sigara içilmesini tamamen yasaklayan yasa çıktı ama henüz yürürlüğe girmedi. İstanbul Bilgi Üniversitesi yasa yürürlüğe girmese de Şubat ayından beri yasakları tam olarak uyguluyor. Bilgi öğrencilerinin kimi bu yasaktan memnun kimi ise sigara içenler için ayrı bölmeler oluşturulmamasından şikayetçi. Bilgi üniversitesi öğrencileri ve yönetimine sigara yasağıyla ilgili düşüncelerini ve bu konuda yapılacakları sorduk….Beril Tekin Hande Çıkıkçı

Akıl okuma: Mucizenin eşiği mi orwellgil tehlike mi!

Duygu ErtürkABD-Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde bir grup bilim adamı, kişinin zihninden geçen hareketsiz görüntüleri her dört saniyede bir tarayan bir cihaz üzerinde çalışıyor. Bugünkü teknolojiyle cihazdan mükemmel sonuçlar elde edilemiyor. Deney 120 görüntü üzerinde yapıldığında başarı yüzde 90, 1000 görüntüde ise yüzde 80. Taranacak imaj sayısı değiştiğinde, başarı oranı da değişiklik gösterebiliyor. Cihazı geliştiren ekibin öncü ismi, Berkeley Üniversitesi öğretim üyesi Jack Gallant, cihazdaki sorunların giderileceğini ve 50 yıl içinde gelinen teknolojiyle eksiksiz bir makine yapılacağını iddia ediyor ve ekliyor: “Bu cihaz, o zaman insanın aklından geçen her sahneyi, her rüya karesini, anında görüntüleyebilecek. İşin kötü tarafı, cihazın kişinin isteği dışında, etik kurallara aykırı olarak kullanılabilme ihtimali. Suçlular- özellikle düşünce suçluları- istemleri dışında bu cihaza bağlanıp, düşünceleri okunabileceği için yargılanabilecekler.” Belçika Liege Üniversitesi’nden nörolog Dr. Steven Laureys cihazla ilgili olumlu düşünenlerden. Laureys: “Kesinlikle çok etkileyici bir sonuç. Bu bizi, şu an kullandığımız fMRI teknolojisinin de ötesine götürecek; komadaki bir insanın zihinsel sürecini kontrol edebileceğiz.” İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Ertaş da meslektaşı gibi, cihazla ilgili heyecanlı: “Beyin dalgalarının analizi, eğer “radyo” yayınına benzetilirse, beynin anatomik yapılarının enerji harcamasını görüntülemeye dayanan fonksiyonel MR görüntüleme (fMRI), televizyon yayınına benzetilebilir. Bu yöntemler yeni olmamakla birlikte, fMRI yöntemindeki görüntü çözünürlüğünün de zaman içinde çok yükseleceğini şimdiden söylemek kehanet sayılmaz. Gerçi Gallant’ın ekibinin yöntemi ile, bakılan bir resmin ne resmi olduğu değil de, daha önce görülen bir resim olup olmadığı başarılı bir şekilde tahmin edilebilmekle birlikte, kuşkusuz, ileride resmin ne olduğunu tahmin eden algoritmalar da daha yüksek çözünürlüklü ve daha gelişmiş yapay sinir ağı modelleriyle önümüze konacak. Ertaş’a göre bu yöntem şu an için beynimizden bize Mors alfabesi ile çekilen bir telgraf gibi düşünülebilir ama bunun interaktif televizyon yayınına dönüştürülebsilmesi çok da ütopik bir düşünce değil. Gerçekleştiğinde, potansiyel kullanım alanlarının saymakla bitmeyeceğini anlatan Ertaş şu tahminlerde bulunuyor: “Hayal gücünden en […]

Kanser tespitinde mamografi dönemi kapanıyor

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com New York’taki Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nde yürütülen bir araştırmayla, yeni keşfedilen bir genetik kod uzantısına sahip kadınların, yüzde 40 ihtimalle göğüs kanseri olabileceği kanıtlandı. Göğüs kanseri yüzde beş ile yüzde 15’i kalıtımsal ve genetik faktörler yüzünden oluşuyor. Bunların yaklaşık yüzde 40’ının da BRCA1 ve BRCA2 genlerinin mutasyona uğramasından kaynaklandığı biliniyor. Ama “genlerarası ilişki haritası” adı verilen yeni ve güçlü bir teknikle göğüs kanseri ve diğer hastalıklara neden olan bilinmeyen genler açığa çıkarılmaya başlandı. Doktor Kenneth Offit ve ekibinin yürüttüğü deneyde, en azından üç kez göğüs kanseri vakası yaşamış 249 ailenin genetik kodları ile şu ana kadar bu hastalığın hiç görülmediği iyi tanımlı genlere sahip 299 bireyin genetik kodları karşılaştırıldı.“Sonuçlar heyecan verici” Bu iki grubun karşılaştırılması sonucunda bilimadamları göğüs kanseri riskini 1.4 kat arttıran bir kromozom ve üstünde iki geni kapsayan küçük bir bölge keşfetti. Bu keşif, hastalığı tetikleyecek genetik değişikliklerin yayılmasını takip etmeyi kolaylaştıracak.Ekibinin çalışmaları “Proceedings of the National Academy of Science” adlı Amerikan gazetesinde yayınlanan Dr Offit bu gelişmeyi şöyle değerlendiriyor: “Bu sonuçlar heyecan verici, çünkü göğüs kanseriyle ilişkili yeni moleküler geçiş yollarını gösteriyor.” Meme kanseri genellikle şu kadın tiplerinde görülüyor: Elli yaşın üzerinde, hiç çocuğu olmamış, ilk çocuklarını otuz yaşından sonra doğurmuş, hiç emzirmemiş, ideal kilosunun yüzde 40 üzerinde olan, cinsel olgunluğa veya menopoz dönemine gecikmeli giren, ailesinde (anne veya kız kardeşlerde) menopoz öncesi meme kanseri vakasına rastlanan kadınlar. Kırk yaşın altında olup ailesinde kansere rastlanmayan kadınlar da, risk altında olmamalarına rağmen, 40 – 49 yaşları arasında en bir kez mamogram yaptırmalı. 50 yaşın üstündeki tüm kadınların ise her yıl düzenli olarak doktor kontrolünden geçmeleri gerekiyor.

Çay ve şeker

Çeviri: Özgecan Okay Dundee Üniversitesi’nde 4 Mart 2008’de yapılan açıklamaya göre, siyah çayın içinde bulunan theaflavin ve thearubigin maddeleri insülin görevi görerek en çok rastlanan diyabet türü Tip 2’ye karşı direnç sağlıyor. Araştırma grubunun başkanı Dr. Graham Rena, bulguların henüz deney aşamasında olduğunu ve hastaların siyah çayı bir mucize olarak görmemelerini söyledi. Hastaları, doktorlarının verdiği ilaçlara devam etmeleri konusunda uyaran Rena, “Siyah çaydaki faydalı maddeler yalnızca diyabetiklerde değil başka hastalıkların tedavilerinde de yeni yollar açabilir” dedi. Dünyada tahmini 140 milyon insan şeker hastası var. Bu rakamın 2025 yılı itibariyle 300 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. (KAYNAK: BBC)

ABD: Eve doktor çağırmak yeniden keşfediliyor!

Duygu Ertürk Ekonominin hemen her sektöründeki “kurumsallaşma” eğilimi, eve doktor çağırma âdetini neredeyse ortadan kaldırmıştı. Ancak “kurumsallaşma”nın hem doktorlar hem de tüketiciler için maliyetinin yükselmesi, diğer yandan da mobil haberleşmenin ve internetin gelişmesi bu eski alışkanlığı yeniden canlandırıyor. Ama işin adı bu kez çağa uyup “mobil doktor” oluyor. Yaşı 40’ı geçenler çocukluklarından, henüz 20’lerinde olanlar ise eski Türk filmlerinden hatırlayacaktır. Eskiden insanlar hasta olduklarında “doktor amca”yı ararlar; doktor amca elinde kahverengi çantası, içinde her daim stetoskop odaya girer, muayeneden sonra, genelde ince hastalığa tutulmuş olan hastanın yakınına: “Üç aylık ömrü kalmış ama Allah’tan ümit kesilmez” derdi. Türkiye’de yaygın olmasa da varlığını sürdürmeye devam eden bu yöntem ABD gibi ülkelerde çoktan tarihe karışmıştı. Ancak Amerikalı bir doktor, Jay Parkinson, bu eski sağlık geleneğini canlandırmak için harekete geçti ve ‘mobil doktor’ olmaya karar verdi. Herhangi bir hastanede çalışmayan ve kendine ait muayenehanesi olmayan Parkinson, hastalarıyla internet üzerinden (e-mail ve chat yoluyla) iletişim kuruyor ve hastanın evine, hatta işyerine kadar gidiyor. Parkinson’un hastası olabilmek için öncelikle yıllık 500 Dolar ödeme yapılması şart. Bu ödemeye, doktorun hastaya uygulayacağı ilk müdahale ve iki kere doktorla yüz yüze görüşme imkânı dahil. Üstelik hastaların sağlık sigortasının olması da gerekmiyor. Ofisten uzak olmak, Parkinson’a özgür bir çalışma ortamı sağlamanın yanı sıra, onu kira ve yanında çalışanlara ücret ödeme yükümlülüğünden kurtarmış. Neden bu yöntemi tercih ettiği sorusuna ise Parkinson şöyle cevap veriyor. “Öncelikle, istendiği zaman erişilebilen bir doktorun, kişi sağlığını çok olumlu yönde etkileyeceğini düşündüm. Bunun dışında, sağlık sektörünün -ki buna sigorta şirketleri ve özel muayenehaneler dahil- insanlardan faydalandıklarını ve onları maddi yönden sömürdüklerini gördüm. Ben bunu hastalarıma asla yapmıyorum.” Parkinson’un anlattıkları kulağa hoş geliyor. Eskilerde kalan bir sağlık geleneğiyle, bugünün teknolojilerini harmanlayan mobil doktorları çevrenizde tekrar görmeye başlarsanız sakın şaşırmayın!

‘Gene mi sen’ dedirten kadın hastalığı: Sistit

Nur Niyaz Bildik Bakterilerin, yüz elli yıl önceki inanışın aksine, tek başına birer asker gibi değil birbirlerine bağlı olarak hareket ettikleri artık kesinleşti. Bu konuyla bağlantılı olarak, Amerikalı araştırmacıların idrar yolları hastalıklarının tekrarlamasına ilişkin yeni bir makalesi, “PLos Medicine” dergisinin internet sayfasında yayımlandı. Bilindiği kadarıyla bu enfeksiyonların tekrarlaması, mesane hücrelerinin içinde, yüzde 85 ihtimalle sistit hastalığına yol açtığı öne sürülen Escherichia coli (E. coli) bakteri kolonisinin bulunmasından kaynaklanıyor. Yapılan araştırmaya göre ise şiddetli sistit ağrısı çeken kadınların idrar örneklerinde, kobay farelerde görülen bakterilere rastlandı. Kadınların yüzde 5’inde idrar yolları iltihaplanması görülüyor. Bu enfeksiyonlara kadınlarda erkeklere oranla daha sık rastlanıyor. Bunun sebebi, kadınlarda idrar kanalının başlangıç kısmı ile anüsün birbirine çok yakın olması. Bağırsaklara yerleşen bakteriler bu şekilde rahatlıkla idrar yollarına da nüfuz edebiliyor. Her dört kadından birinde sistit altı ayda bir tekrarlanıyor; bu oran enfeksiyonun ilk evresinde tedaviye başlanmasına rağmen yüzde 44’e varıyor. Birkaç sene önce fareler üzerinde yapılan bir deneyde hücre içi bakteri kolonisi oluşumuna rastlanmıştı. Bu deneye göre E. Coli bakterileri mesanenin iç duvarına yapıştıktan sonra, zar hücrelerine nüfuz ediyor ve burada çoğalarak koloniler oluşturuyor. Bu koloniler, daha sonra mesane boşluğunda ince bir sıra halinde yayılıp yeniden zara yapışabiliyor ve büyük bir zincir oluşturabiliyor. Bakteri taşıyan hücreler zardan ayrılıp idrara karışabiliyor. En uzun tedavi David Rosen (Saint-Louis Tıp Fakültesi, Birleşmiş Milletler) ve arkadaşları sistit hastası 80 kadından ve sistit olmayıp daha önceden idrar yollarında herhangi bir şekilde iltihaplanma yaşamış 20 kadından idrar örnekleri topladı. Şiddetli sistit hastası olan 80 kadının idrar örneklerinde yüzde 18 ve yüzde 41 oranında hücre içi bakteri kolonilerine ve tek bir sıra halinde birleşmiş bakterilerden oluşan E. Coli‘ye rastlandı. Bakteri kolonisi taşıyan tüm örneklerin aynı zamanda sıralı bakteri taşıdığı da gözlemlendi. Sistit belirtisi göstermeyen 20 kadının idrarında ise bu bakterilerden herhangi birine rastlanmadı. David Rosen ve arkadaşları “Bu araştırmamız farelerde rastlanan hücre içi bakteri […]

İnsanın uykudaki gizemli yolcuğu

Sanem Kardıçalı Uyurgezerlikten muzdarip bir insan düşünün… İşten çıkıp evine gittiğinde koltukta uyuyakalıyor. Daha sonra kalkıp mutfağa gidiyor ve bir bıçak alıp kayınvalidesinin evinin yolunu tutuyor ve tüm bunlar olurken hâlâ uyuyor. Eve vardığında karısının anne ve babasını öldürüyor, daha sonra da kendi evine dönüp uyumaya devam ediyor. Sabah uyandığında ise bir gece önce işlediği cinayetlerden tamamen habersiz ve herkes kadar şaşkın… Türk Uyku Araştırmaları Derneği’nin kurucusu Prof. Dr. Hakan Kaynak uzun yıllardır insanların uykularında yaşadıkları bu gizemli yolculukların izini sürüyor. Bugüne kadar yapılan araştırmaların sonucunda elde edilen bulgulara göre dört farklı evreye ayrılan uykunun ilk üç evresi rüya dışı ya da yavaş dalga olarak tanımlanıyor. Dördüncü evre ise Rem uykusu. Bu evrelerin ilk iki aşamasında diğer aşamalara göre daha yüzeyel uyurken üçüncü aşamada artık derin uykuya geçiyoruz. Uyurgezerlik olarak bilinen hastalık da, derin uyku olarak tanımlanan üçüncü aşamada ortaya çıkıyor. Derin uyku sırasında uyku bir süre sonra yüzeyelleşiyor ve rüya görmeye başlıyoruz. Bu, uyku sırasında her gece bir buçuk saatte bir tekrarlanıyor. Uyurgezerler ise bu dönemde beyin derin uykudayken, kas gerginliği arttığı için kendilerini uyanık gibi hissediyor. Derin uykuyla uyanıklık arasında yaşanılan bu karışık dönemde hasta, yataktan kalkıp dolaşabiliyor, çünkü bir bakıma uyanık. Ancak heyecanları yok. Uyandıktan sonra yaptıklarını hatırlamıyor. Üstelik bu durum uzun da sürebiliyor. Bu tür hastalar, uyku sırasında bazen yataklarına dönüyor bazen de uyandıklarında kendilerini bambaşka bir yerde bulabiliyorlar. Bir çocukluk hastalığı Prof. Dr. Kaynak, böyle bir durumda yapılacak en iyi şeyin hastayı sakinleştirip yatağına döndürmek olduğunu söylüyor, ancak sık tekrarlanmamakla beraber bazen hastayı yatıştırmak kolay olmuyor. Uyurgezer hasta kendini pencereden boşluğa bırakıp yaralanabiliyor mesela, ya da çevresindeki insanlara zarar verebiliyor ve tabii uyandığında hiçbir şey hatırlamıyor.Uyurgezerlik çocuklarda sık rastlanan ve korkutucu olmayan bir hastalık. 13-16 yaş civarında da hasta şikâyetlerinden kurtulmaya başlıyor. Genetik bir hastalık olan uyurgezerliğe yetişkinlerde istisnai olarak rastlanıyor. Ama hastalık çocuklara göre […]

Yemediğinde mutlu olanların hastalığı: Anoreksiya

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com – Anoreksiya bir yemek yeme bozukluğu. Bu bozukluğu nasıl tanımlayabiliriz?– Psikolojik olarak bir sorunu olan bazı insanların, kendilerini kilolu hissetmeleriyle başlayan bir süreçtir bu. Kişiler, çevreden aldıkları tepkilerle bir baskı altına girerler ve “Blumia” dediğimiz hastalığın ilk evresi başlar. Fazla kilolarından bir an önce kurtulmak isteyen hasta, kilo verdikçe etraftan “böyle çok güzel oldun” gibi reaksiyonlarla karşılaşırlar. Ve bu durum onları daha da çok kilo vermeye iter; ne kadar çok kilo verirse o kadar iyi gözükeceğini düşünür ve kendini o kadar iyi hisseder. – Bilinçaltındaki psikolojik sorundan ve baskılardan bahsettiniz. Ne tip sorunlardır bunlar?– “Çok kilolusun” baskılarından öte, insanın psikolojisinin altında yatan sorunlar daha önemlidir. Hastanın mutlaka bir takıntısı vardır. Genelde bunlar ailevi sorunlar şeklinde olabilir. Veya kişinin girdiği bir ortamda başarısız olması da olabilir. Ama genel anlamda daha orta düzey ailelerde, çocuk ya daha çok ilgi çekmek için ya da çevreden daha iyi tepkiler alabilmek için kilo vermeyi bir yol olarak seçer. Buna sosyo ekonomik düzeyi daha yüksek olan ailelerin çocuklarında da rastlanır, ancak bu defa çevresel faktörler, arkadaşlar hastanın psikolojisinde daha etkili olur. Ancak yine de kişinin kendi psikolojisinin hastalığa bir altyapı hazırladığını unutmamak gerekir.– Bu kişiler vücutlarını çevrelerine bir tepki vermek için kullanırlar diyebilir miyiz?– Evet. Kesinlikle bu bir tepkidir. – Yoğun fiziksel aktivitede bulunan insanlar da bir risk taşıyor mu? Mesela balerinlerin, sporcuların sürekli ince bir vücuda sahip olmaları gerekiyor ve bu konuda uyarılar alıyorlar…– Bu tamamen kişiyle alakalıdır. Bu insanları bir risk grubuna sokmak doğru değildir. Bizim meslek grubumuzda da bu hastalığı yaşayan, ve ölümle sonuçlanmış vakalar var. Mesela diyetisyen bir tür beslenme uzmanıdır ama o kimliği taşıyamamış olabilir. Diyetisyendir ama kiloludur. O kimliği taşıyabilmesi için daha ince görünmesi gerekmektedir. “Sen nasıl diyetisyensin” gibi tepkilerle karşılaşmıştır. Ama bunu herkes yaşayacak diye bir şey yok. Onun sinir sisteminde muhakkak bir sorun vardır ki […]

Ünlü değilseniz acil servise gitmeyin!

İnci ÖmürCumartesi, Taksim ve gece. Bu üçlü bir araya geldiğinde dünya durabilir, canı isterse tersten dönebilir, insan bir saniye içinde 15 yaş yaşlanıp, 8 yaş gençleşebilir; her şey olabilir.İşte böyle bir geceydi seçtiğim. Ve sadece “eğlence”ydi bu üçlüden istediğim.Arkadaşlarımla buluşup eğlendim de. Ama eğlence bittiğinde, güle oynaya dolmuşlara doğru ilerlerken hayat, yapacağını yaptı yine. Taksim’in göbeğinde küçük bir sürpriz çıkarıp fırlattı önüme.Karnımın sağ tarafına aniden amansız bir ağrı saplandı. Kıpırdayamaz oldum.Yine de vakit kaybetmeyip, hemen teşhisi koydum. Bu olsa olsa apandisitti. Çünkü geçip, gitmek bir yana, ağrı şiddetlenerek dayanılmaz oluyordu.Neyse ki yanımda bir arkadaşım ve İstanbul’da da sizi her daim üç kilometre öteden görebilen kartal bakışlı taksi şoförleri vardı…Bir tanesi yanaştı: “Abi yardım lazım mı?”Tabii lazımdı. Taksiye güç bela bindik.Bitmek bilmeyen trafik, insan kalabalığı, yol vermeyen arabalar ve polisin ilgisizliğiyle ilerlemeye çalıştık. Arkadaşım durmadan taksiden inip yolu açarken, arabalara ve insanlara çekilmelerini söylerken, ben artık tüm bunları hayal gibi algılamaya başladım.Ağrım giderek arttı. Bedenim yorulup, perişan oldu.Bu sırada kahraman taksi şoförü de boş durmadı. Hızlı manevralarla beni hastaneye yetiştirmeye çalıştı.Fakat heyhat bütün çabaları boşunaydı. Başında söylemiştim ya, Taksim, gece ve cumartesinin işbirliği söz konusuydu. Normalde iki dakika sürecek bu yol, uzadıkça uzuyordu.Taksi de benim gibi yerinden kıpırdayamıyordu.Sonunda vardık Taksim İlkyardım Hastanesi’ne. Yanaştık, acil servisin önüne. Arkadaşım arabadan atlayıp hemen kapımı açtı.“Tamam” dedim. “Şimdi ekip gelecek, beni sedyeye yatırıp ışık hızıyla içeri götürecek. Sihirli eller, ağrımı hemen dindirecek.”Kabul ediyorum. Bu kadarını beklemek saflık olurdu.Ama dayanılmaz bir ağrı olduğunda, her türlü beklenti oluşuveriyor insanda.Bir dakika geçti. İki, üç. Derken beş oldu.Dakikaları değil, saniyeleri saydım. Burada geçen bir saniye, bir yıla bedeldi.Beş dakikanın sonunda “taş” kaplamalı sedye geldi.İçeri doğru götürülürken, beni bekleyen doktoru gördüm karşımda.İçimden “Sonunda içimdeki iğrenç ağrıyı dindirebilecek, bu işi bilen ve bana yardımcı olacak insan geldi’ diye geçirdim.Fakat maalesef doktorun karşısında “görünmez” olduğumun henüz farkında değildim. Doktor bana doğru geliyor […]