HaberVs

HaberVs

Tersane işçileri emin ellerde!

AA/Medyakronik Yaşanan işçi ölümleriyle gündemden düşmeyen Tuzla’da ilk kez bir tersane için verilen kapatma kararı 6 günün sonunda, “eksikliklerin giderilmesi” üzerine sonra erdi. 1 hafta içinde 3 işçinin ölümünün ardından 6 gün önce kapatılan Tuzla’daki Selah Tersanesi, bu sabahtan (27 Mayıs Salı) itibaren yeniden çalışmaya başladı. Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin yaptığı incelemenin ardından, tersanenin eksiklerinin giderildiğine karar verildi. Bunun üzerine mühür sökülerek tersane yeniden açıldı. Erkan Selah’ın sahibi olduğu tersanede 9 Mayıs’ta İzzet Güder, sekiz gün sonraysa Deniz Kaşıkeman ve Murat Çalışkan isimli iki işçi öldü. Yine bu tersanede, 2007 yılında da bir işçinin daha ölmüştü. Tersaneyi son altı ayda iki kez denetleyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri, işçilerin can güvenliğinin bulunmadığını tespit etmişti. İlk denetlemede para cezası veren müfettişler, ikinci denetlemede de eksiklerin giderilmediğini görmelerine karşın tersaneyi kapatma yoluna gitmeyip, işletmeye ek süre vermekle yetinmişti Jet hızıyla bitti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü tarafından “iş yeri ve çalışanlarının hayatı için ciddi ve önlenemez tehlikelere yol açacak olan başta parlama ve patlama tehlikesi olmak üzere malzeme düşmesi, yüksekten düşme ve elektrik akımına maruz kalmaya yönelik tehlikeler giderilinceye kadar kapatılması” kararlaştırılan Selah Makine ve Gemicilik Endüstri Ticaret A.Ş’de eksikliklerin giderilmesi amacıyla başlatılan çalışmalar tamamlandı. Kapatıldığı 21 Mayıs 2008 tarihinden sonra yaklaşık 25 kişinin çalışarak eksiklikleri gidermesinin ardından işveren, İş Teftiş İstanbul Grup Başkanlığı’na verdiği dilekçeyle iş yerinin faaliyetlerine yeniden başlaması talebinde bulundu. Bu talep üzerine, iş müfettişi Murat Bakır, yaptığı incelemenin ardından dün düzenlediği ve “iş yerinde faaliyetlerin durdurulmasına neden olan noksanlıkların ikmal edilmesi sonucu kapatmaya neden olan etkenlerin ortadan kalktığı” görüşüne yer verdiği raporunu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne iletti. Komisyon toplantısı ve alınan karar üzerine, Bölge Müdürü Atakan Tanış, tersanenin yeniden faaliyetlerine başlatılması amacıyla Tuzla Kaymakamlığı’na yazı gönderdi. Tuzla Kaymakamı Fahri Keser’in talimatıyla da Tuzla İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından ilgili karar Selah […]

Şimdi futsal zamanı

Ceren İnançcinanc@medyakronik.com Kapalı spor salonlarında özel bir zemin üzerinde oynanan futsal, ilk olarak 1930’da Uruguay’da ortaya çıktı. 1990’lı yılların sonunda dünyanın birçok ülkesine yayılan ve bir çeşit salon futbolu olan futsal, 2000’li yıllardan sonra Türkiye’de de oynanmaya başlandı. Nasıl oynanıyor? Bir kaleci ve dört oyuncuyla oynanan futsalda, maçlar ortalama 35’e 15 metrelik salonlarda yapılıyor. Maç 20’şer dakikalık iki yarı şeklinde oynanıyor. Top dışarı çıkınca ya da oyun durunca aynı basketboldaki gibi süre de duruyor. Futsalda oyuncu değişikliği sınırlaması yok. Bu oyunda isteyen istediği kadar oyuna girip çıkabiliyor. Takımların her devre için birer dakika mola kullanma hakkı var. Türkiye’de Futsal Futsal Türkiye’de sadece üniversite takımları arasında oynanan bir oyun. Ancak lig kurma çalışmaları sonuçlandı ve 2008 – 2009 sezonu itibariyle Türkiye’nin Futsal Ligi’ne kavuşacağı netleşti. A Milli Takımı ve Bilgi Üniversitesi Futsal Takımı oyuncularından Gökhan Özdemir, Türkiye Üniversitelerarası Futsal Şampiyonası’nın İstanbul ayağının 4–9 Mart tarihleri arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde 10 takım arasında gerçekleştirildiğini söylüyor. Ve burada 10 takım arasında ilk ikiye giren Marmara ve İstanbul Üniversitesi takımlarının, Türkiye Şampiyonası’na katılma hakkı kazandı. Bilgi Üniversitesi’nin üçüncü olduğu şampiyonaya, Boğaziçi, Koç, Galatasaray Üniversiteleri gibi İstanbul takımlarının yanı sıra Anadolu’dan da okullar katıldı. Özdemir, genel özellikleri normal futbola benzese de futsalda oyuncuların daha kondisyonlu, daha teknik ve çevik olması gerektiğini söylüyor. Liginin kurulmasının ardından futsalın kısa sürede üniversiteler dışına yayılacağını da belirtiyor. Dünyada futsal Futsal’da ilk uluslararası karşılaşma 1965 yılında Güney Amerika’da düzenlendi. 1979 yılına kadar altı kez daha Güney Amerika Kupası düzenlendi. İlki hariç (Paraguay), tüm kupaları Brezilya aldı. 1983’te ABD Futsal Federasyonu kuruldu. 1989’da ise futsal, FIFA şemsiyesi altına girdi. Bundan sonra 1989 Hollanda (şampiyon Brezilya), 1992 Hong Kong (şampiyon Brezilya), 1996 İspanya (şampiyon Brezilya), 2000 Guatemala (şampiyon İspanya) ve 2004 Tayvan (şampiyon İspanya) olmak üzere beş kez dünya kupası düzenlendi.Pele, Zico, Socrates, Bebeto gibi önemli Brezilyalı futbolcuların yeteneklerini futsal ile geliştirdikleri biliniyor.

A’dan Z’ye İstanbul 2010

Nihan Ozannozan@medyakronik.com Uluslararası Avrupa Birliği Jürisi 11 Nisan 2006’da İstanbul’un 2010 Kültür Başkenti seçildiğini ilan etmişti. İstanbul ise daha Avrupa Kültür Başkenti aday adayı iken hazırlıklara başlamıştı. Seçildikten sonra ise taşlar yerine oturdu ve kurulan Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’yla birlikte çalışmalar hız kazandı. Ajans bütün projelerin değerlendirilmesinde, uygulanmasında ve sürdürülebilirlik kazanmasında büyük rol oynuyor. Danışma Kurulu, Yürütme Kurulu ve Genel Koordinatörlük genel başlıkları altında toplanan “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Organizasyon Şeması” ile yapılacaklara netlik kazandırıldı. Genel Koordinatörlüğü’nü Nuri M. Çolakoğlu’nun üstlendiği şema “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Artistik Organizasyonu” ve “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti İdari Organizasyonu” olarak ikiye ayrılıyor. Artistik organizasyonunun alt başlıklarını; Gösteri ve Sahne Sanatları, Görsel Sanatlar, Müzik ve Opera, Mimarlık ve Kentsel Tasarım, Kent Kültürü, Sinema-Belgesel Animasyon, Edebiyat, Kamu ve Yerel Yönetim Projeleri, Kültürel Miras ve Müze Projeleri oluşturuyor. İdari Organizasyonunu ise; Mali İdari Direktörü, Dış İlişkiler Direktörü, Satış Pazarlama Direktörü ve İletişim Direktör’ü oluşturuyor. Genel Koordinatör ayda en az bir kere Artistik Komite’yi bir araya toplayarak yapılan işleri gözden geçiriyor, ihtiyaçları belirliyor ve bunların uygun birimlerce karşılanmasını sağlıyor. Karar alınması gereken konuları Yürütme Kurulu’na sevk ediyor. Avrupa Kültür Başkenti organizasyonu diğer Avrupa ülkelerinde ise Kültür Bakanlığı ve valilik birimleri tarafından yönetiliyor. Diğer kentler: Peç ve Essen İstanbul’la eş zamanlı olarak Macaristan’ın Peç ve Almanya’nın Essen şehirleri de 2010 yılında kültür başkentliği yapacak. Peç kendisini Macaristan’ın Budapeşte’den sonra ikinci kültür merkezi olarak tanımlıyor ve Balkanlar’la kültürel ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. Essen ise projeyi uzun vadeli bir perspektifle ele alıp, Ruhr Bölgesi’nin yeniden canlandırılmasına dayandırıyor. Ateş, su, toprak, hava İstanbul 2010 için hazırlanırken projelerin, uluslararası (AB kimliği), artistik, sosyal içerikli, sürdürülebilir ve İstanbul’u anlatıyor olmasına özen gösterdi. Ve etkinlik takvimini dört elementten esinlenerek hazırladı. Proje; “Toprak” (1 Ocak–20 Mart) ‘Gelenekler ve Dönüşüm’, “Hava” (21 Mart–21 Haziran) ‘Göklerden Gelen’, “Su” (22 Haziran–22 Eylül) ‘Kent ve Deniz’, “Ateş” (23 […]

Güneydoğu için 5K, 3T formülü

Mustafa Sönmez Özellikle Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda yer alan illerde halkın “iş ve aş” beklentilerine, bugüne kadar cevap veremeyen AKP iktidarı, bölge için yeni bir paket oluşturduğu iddiasında. Türkiye’nin 21 ilini kapsayan Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan yüzde 16’lık yaklaşık 11,2 milyon nüfusun işsizlik ve yoksulluk sorunlarına, özellikle bölgenin birçok ilinde süren “düşük yoğunluklu savaş” diye tarif edilen çatışmalar ve bölgeye dönük “savunma-güvenlik” harcamaları”nın öncelik taşıması çözüm üretmedi. AKP iktidarı döneminde de Türkiye bütçesinden bu 21 ile aktarılmış görünen kaynaklar, sivil nüfusun iş ve aş beklentilerinden çok, bölgede “savunma-güvenlik” harcamalarında, bölgenin pek yararlanamadığı enerji yatırımlarında kullanıldı. Özelleştirmelerle, kamu kuruluşlarını kapatmalarla, tarım ve hayvancılığa verilen desteklerin azaltılmasıyla bölgenin, milli gelire katkısı hızla azalmıştı. Bölgede gerileyen tarım ve hayvancılık, bölgeye hızla egemen olan şiddet ikliminin etkisiyle yoğun bir göçü de başlatmıştı. Bu durum, bölgenin insan gücü ve servet-sermaye kanamasını artırırken, göç alan büyük metropollerde de ciddi uyum sorunları yaşanmasına yol açtı. Nihayet, son 2007 nüfus sayımlarından anlaşılmaktadır ki, özellikle Güneydoğu insanı, artan yoksulluk ve güvenlik sorunlarına rağmen Bölge dışına göç etmekten vazgeçmiş, göçenlerin bir kısmı geri dönmüş, Bölgenin kent merkezlerine sığınmıştır. Bu geriye göçme ya da göçten vazgeçme kararında, göçülen batı metropollerinde tutunamamak etkeni kadar, lince varan hoşgörüsüzlüğe muhatap kalmak gibi davranışlar etkili olmuştur.Bölgede hızla artan işsizliğe, özellikle genç işsizliğine çözüm üretilemeyişi, kimliğin inkarı, dışlanma, devlete güvensizlik duygularını da beslemeye devam etmektedir. bölgeyi uzun süre oyalayan GAP yatırımlarının, Güneydoğu’nun kendi ihtiyaçlarından çok, Türkiye’nin gelişmiş bölgelerinin kullandığı enerji yatırımlarına odaklı olduğu ve mevzi gelişme fırsatları dışında bölgede radikal değişikliklere yol açmadığı, enerji ayağı tamamlanırken tarım ayağına dönük yatırımların sürüncemede kaldığı anlaşılmıştır. Bölgenin güneyi GAP ile oyalanırken kuzeydoğu illeri için hiçbir şey yapılmamış, bu bölgeden göçler daha da hızlanmıştır. Bölge, nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Yoksulluğun bir göstergesi olan yeşil kartla tedavi olan nüfus Türkiye genelinde, 2008’de 9,4 milyon olarak belirlenirken, bunların […]

Sayın eylem!

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Türkiye’de çok sayıda kişiye dava açılmasına yol açacak yeni bir kampanya bugün (23 Mayıs) başladı. Kürtler, yargının üzerlerindeki baskılarını protesto etmek amacıyla “Eğer Sayın Abdullah Öcalan demek suçsa, ben de Sayın Abdullah Öcalan diyerek bu suçu işliyorum” yazılı dilekçelerle mahkemelere kendilerini ihbar etti.Konuşmaları sırasında Abdullah Öcalan’dan bahsederken “sayın” sıfatını kullandıkları için bugüne kadar yüzlerce kişiye Türk Ceza Kanunu’nun (TCK), “suç ve suçluyu övme” fiilini düzenleyen 215. maddesi uyarınca soruşturma açıldı, birçok kişi hapis ya da para cezalarına çarptırıldı. Soruşturmalar ve davalar nedeniyle “Sayın Öcalan” ifadesi de Kürtlerin düzenlediği her gösteride slogana, hatta eyleme dönüştü.Başbakan Tayip Erdoğan’a da, Avustralya’da katıldığı bir radyo programında yaptığı konuşmada iki kez “Sayın Öcalan” dediği için soruşturma açılmıştı. Hakkında 10’dan fazla suç duyurusunda bulunulan Erdoğan’ın dosyasını inceleyen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu konuşmada ”herhangi bir suç unsuru bulunmadığı” ve ”zaman aşımı” gerekçesiyle takipsizlik kararı vermişti.“Tahammülsüzlük” Bugün Diyarbakır’da başlayan “ihbar kampanyası”nda aralarında belediye başkanları ve sivil toplum örgüt temsilcileri, sendikacılar ve Demokratik Toplum Partisi Diyarbakır İl Başkanı Necdet Atalay’ın da bulunduğu 300’den fazla kişi, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na dilekçe vererek kendilerini ihbar etti. Hazırlanan dilekçede, eskiden Kürt kelimesi nedeniyle soruşturma açılırken, şimdi “Sayın Öcalan” dendiği için soruşturma ve tutuklamalar olduğu belirtildi. “Eğer sayın Abdullah Öcalan demek suçsa, ben de Sayın Abdullah Öcalan diyerek bu suçu işliyorum” yazılı ortak dilekçe Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim edildi.Savcılık çıkışında bir açıklama yapan Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Derneği Federasyonu (TUHAD-FED) Diyarbakır Şube Başkanı Mehmet Omaç, “Türkiye’de barış ve demokrasiye olan tahammülsüzlük son noktaya gelmiştir. İktidar odakları başta Kürtlerin temel hak ve özgürlük taleplerinin reddi, inkarı ve çözümsüzlüğü olmak üzere, toplumdaki diğer temel sorunları kendi dinamikleriyle çözme yerine, her türlü şiddet ve baskı yöntemini tercih etme yolunu benimsemiştir” dedi. AİHM: Suç değil Türkiye’de bugüne kadar “Sayın Öcalan” dedikleri için siyasi partilerin genel başkan ve yöneticilerinden esnaflara, köylülerden tutuklulara, kadın ve gençlerden kamyon […]

“Bütün kazlar toplandık”

Sinan Gülalsinangulal@medyakronik.com Petrol fiyatları dünya genelinde her geçen gün artıyor, haliyle ülkemizde bu durumdan nasibini alıyor. Türkiye’de 15 litrelik bir motosiklet deposu 50 YTL’ye dolarken Birleşik Arap Emirlikleri’nde aynı parayla Porche deposunu doldurmak mümkün. Bütün bu gelişmeler yaşanırken otomobil sahipleri son günlerde bir eyleme imza atıyor. Eylemin fikir babası radyocu Nihat Sırdar. Alem FM’de sabah 07:00 – 09:00 arası program yapan Sırdar, son zamanlarda iyice cep yakmaya başlayan petrol fiyatlarını protesto etmek için dinleyicilerini her sabah 08:00’da dörtlülerini yakıp korna çalarak protestoya davet ediyor. Tüm sürücülerin davet edildiği protestonun başlığı ise “Bütün Kazlar Toplandık”. İki yıldır aynı adla gösteriler de yapan Sırdar, daha önce de “Emniyet Şeridi Ayıları” adıyla bir protesto eylemi düzenlemişti, petrol ürünü kullanan herkesi yakından ilgilendiren bu eylem bakalım sonuç verecek mi?

Güneş enerjisiyle çalışan cep telefonları ve Ugandalı kadınlar…

Hakan Cönbezconbez@medyakronik.com Günümüzde cep telefonları insanları daha önce olmadığı kadar hızlı birbirine bağlıyor. Ama bu iletişimin sürekli olması için tek bir şart var; o da elektrik enerjisi. Motorola, bu şartı ortadan kaldırdı ve güneş enerjisiyle şarj edilebilen cep telefonlarını piyasaya sürdü. Geçen yıl Motorola’nın Motopower projesi kapsamında Uganda’nın 55 değişik bölgesinde cep telefonlarını güneş enerjisiyle şarj edebilmek için kulübeler kuruldu. Her kulübe 55 watt güneş enerjisiyle aynı anda 20’den fazla telefonu şarj edebiliyor. Bu kulübelerde SİM kart ve kulaklık satışının yanı sıra ücretsiz tamir servisi de veriliyor. Telefonu olmayan Ugandalılar ise bu kulübelerden telefon edebiliyor. Motorola’nın Uganda’da başlattığı bu proje, işsizlere ve özellikle varlıklarının bile unutulduğu kadınlara istihdam sağlamak için yapıldı. Motorola Afrika Bölgesi Satış Direktörü Nikesh Patel, kulübelerde çalışan girişimcilerin öncelikle iki haftalık bir kursa katıldığını satacakları ürünler hakkında bilgi sahibi olduklarını anlatıyor. Bu girişim sayesinde Afrika’da yaşayan kadınların ilk defa kendi işlerine sahip olma fırsatını yakaladığını söyleyen Patel; projeye katılan kadınların becerilerini geliştirerek ülkelerine maddi gelir sağladığını da belirtiyor.

“Yabancılar ya gidecek ya ölecek”

Eren Aytuğerenaytug@gmail.com Geçen hafta Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Johannesburg’da siyah ve “colored”ların (renkli) yaşadığı Alexandra’da başlayıp ülkenin kuzey kentlerine yayılan şiddet eylemlerinde ölenlerin sayısı 24’e ulaştı. Eylemlerin hedefinde çoğu Zimbabveli ve Mozambikli göçmenler var. Yerel ve uluslararası haber ajanslarının “zenofobik” (yabancı düşmanı) olarak değerlendirdiği bu saldırılar, Güney Afrika Hükümeti tarafından henüz tanımlanmış değil. Hükümet olayların başlangıcından beri her şeyin kontrol altında olduğunu söylese de 10 gündür şiddetini artırarak süren saldırıların ülkenin batısına doğru yayılmasından endişe ediliyor. 11 Mayıs gecesi Alexandra’da başlayan olaylar, bir önceki gün Alexandra Sakinleri Derneği’nin bölgede yaşanan suçlar üzerine yaptığı bir toplantıda, katılımcıların, evlerini, işlerini ve kadınlarını ellerinden almakla suçladıkları göçmenleri bölgeden çıkarmaya karar vermesiyle başladı. İlk gün göçmenlerin evlerine saldırılarla başlayan olaylar iki kişinin ölümüyle sonuçlandı. Polisin müdahale etmekte yetersiz kaldığı saldırılar sonraki günlerde şiddetini artırarak sürünce can güvenliklerinden endişe eden göçmenlerin çoğu karakollara ve kiliselere sığınmaya başladı. 10 gündür ülkenin kuzeyinde yayılan şiddet olaylarında karakol ve kiliselere sığınan göçmenlerin sayısının 6000’i aştığı belirtiliyor. Tutu’nun tepkisi Nobel Barış Ödül sahibi Başpiskopos Desmond Tutu, zenefobik saldırıların sekizinci gününde, “Biz böyle davranmayız. Bunlar bizim kardeşlerimiz. Lütfen durun. Apartheid’la savaşırken Afrikalılar bizi destekledi. Teşekkürümüz çocuklarını öldürmek olamaz. Şiddet eylemleriyle mücadelemize itibar kaybettiremeyiz,” çağrısı yaptı. Apartheid rejiminin sona ermesinden 14 yıl sonra Güney Afrika’daki temel sorun olan işsizlik ve gelir eşitsizliği, yoksulların yaşadığı “township”lerde oluşan öfkeyi göçmenlere yöneltmiş durumda. Sınırdan geçip herhangi bir “township”e yerleşen göçmenler, düşük ücretlerle çalışmaya razı olup ülkedeki yetersiz iş olanaklarını iyice azalmasına neden olmakla suçlanıyor. Uzun süredir alarm veren bu yabancı düşmanlığının arkasında, gittikçe artan gıda fiyatları ve işsizliğin yanı sıra hükümetin göçmenlere ilişkin sağlıklı bir politikası olmamasının yattığı görüşü kamuoyunda ağır basıyor. Ülkede Zimbabwe, Mozambik, Somali ve pek çok Kuzey Afrika ülkesinden gelen beş milyon göçmen bulunuyor. Bunların 3 milyonu Devlet Başkanları Mugabe’nin ülkedeki baskıcı rejimi ve enflasyonun hızlı artışı sonucu göçe zorlanan Zimbabveliler. […]

Kylie’nin İstanbul macerası

Dilek Gündüzdgunduz@medyakronik.com 20 Mayıs’ta Kuruçeşme Arena’da düzenlenen Kylie Minogue konseri, söylendiği gibi saat 21:00’da başladı. Ancak seyirciler alana girmek için uzun kuyruklarda beklemek zorunda kaldı. Kylie’nin bu kadar dakik olması seyircileri şaşırtırken, kalabalıktan dolayı Kuruçeşme civarında trafik kilitlendi. İçeri girebilmek için sırada bekleyenler ve bilet alamayanlar tellere tırmanarak Kylie’yi görmeye çalıştı. Ancak sıkı güvenlik önlemleri yüzünden pek başarılı olamadılar. Yedi sahne kıyafeti değiştirdi Sahneye mor bir elbiseyle çıkan Kylie, konser boyunca yedi farklı kıyafet giydi. Her kıyafet için sahnede orkestra ve dansçıların da yardımıyla farklı bir konsept yaratan Kylie, izleyicileri adeta büyüledi. Şarkıcının bu şov için 12 TIR’la geldiği daha önce basında yer almıştı. Seyircilerin en büyük şikâyeti 1 metre 53 cm boyundaki şarkıcıyı görememekti. Çünkü nedense Kylie konseri dev ekranlara yansıtılmadı. İzleyiciler dev ekranlardan konser yerine zaman zaman Kylie video kliplerinden görüntüler izledi. Konsere yeni albümü “X”ten “Speakerphone” ile başlayan Minogue, “Can’t Get You Out of My Head”, “Spinning Around”, “Lucky” ve “Kids” gibi eski albümlerinden hit şarkıları da söylemeyi ihmal etmedi ve seyirciyi coşturdu. Konser boyunca seyircilerle sıcak bir diyalog içinde olan Kylie Minogue, şarkı aralarında bir stand-up’çı gibi espriler yaptı. İstanbul’u ne kadar beğendiğini, Boğaz’ın gece ne kadar güzel göründüğünü ve Türk insanının misafirperverliğinden ne kadar memnun kaldığını kaldığını anlatmayı da ihmal etmedi. En kısa zamanda Türkiye’ye tekrar gelmek istediğini belirten sempatik şarkıcı, yoğun istek üzerine bir kere bis yaptı ve alkış yağmuru altında iki şarkı daha söyleyerek konserini bitirdi.

Şerif Mardin ve SORAR, “mahalle baskısı”nı tartışacak

MEDYAKRONİK Prof. Şerif Mardin, gazeteci Ruşen Çakır’ın geçen yıl mayıs ayında yaptığı söyleşide “mahalle baskısı” kavramını ilk kez ortaya attı. Herkes bir tarafa çekti, çekiştirdi. AKP’ye karşı olanlar çok sevdi. İslami kesim “ya bizim üzerimizdeki mahalle baskısı” diyerek serzenişte bulundu. Bir kavramın algılanışı toplumdaki kutuplaşmanın ne kadar berrak olduğunu gösterdi. Hararetli Cumhurbaşkanlığı seçimi ve iktidardaki partiye kapatma davasının karar aşamasının sürdüğü siyaset ortamında, bu tartışma güncelliğini hiç yitirmedi, aksine daha da önem kazandı. Aslında değerli sosyal bilimcimiz Prof. Mardin tam olarak ne demek istemişti? İşte Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği (SORAR), “Türkiye Tartışıyor” toplantı dizisinin ilkini Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Şerif Mardin’le birlikte gerçekleştirecek. “Mahalle baskısı: Ne demek istedim?” başlıklı toplantıyı SORAR Başkanı Ruşen Çakır yönetecek. Tartışmalı toplantıya katılacak diğer konuklar ise şöyle: Prof. Binnaz Toprak (Boğaziçi Üniversitesi), Prof. Yaşar Sarıbay (Uludağ Üniversitesi), Prof. Fuat Keyman (Koç Üniversitesi), Doç. Necdet Subaşı (Muğla Üniversitesi) ve Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal (Başkent Kadın Platformu). Toplantı herkesin katılımına açık yapılacak ve giriş ücreti alınmayacak. Tartışmalı toplantının ardından dinleyicilerin soruları yanıtlanacak. Yer: Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Harbiye – İstanbul Tarih: 23 Mayıs 2008, Cuma Saat: 14:00-17:00

Leyla Gencer’in külleri, Aysun Özbek’in tesettürü…

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com İyilik, fedakârlık, digerkâmlık… Daha sayabiliriz; insanlardaki yüce gönüllülüğe işaret eden bu türden vasıfları yanılgıya düşmeden test etmenin en kestirme yolu, onları bizden gayrılara, “yabancı”lara karşı ne ölçüde uyguladığımıza bakmaktır. Bugünlerde Güney Afrika’da olanlara bakın; Bu ülkenin tarihinde ilk kez siyahlar siyahları öldürüyor. Öldürülenler göçmen, suçları ise “yerli”lerin ekmeğine ortak olmak. “Biz”den siyahlar, “biz”im ekmeğimize ortak olduklarında, hatta belki onlar nedeniyle aç kaldığımızda bu sorun değil, fakat göçmenler nedeniyle aç kaldığımızda, onları öldürmek mubah! Kardeşinize, ana-babanıza, ailenize, geniş ailenize, arkadaşınıza karşı iyi, fedakâr, digerkâm olabilirsiniz… Müşkül şurada ki, iş aynı duyguyu “yabancılara”, “biz”den olmayanlara karşı beslemeye geldiğinde, bu iyi-fedakâr-digerkâmların sayısı hızla azalıyor… Aynı şey, bireysel tercihleri bize benzemeyenlere karşı beslediğimiz duygular için de geçerli. Zaten “biz”den olanların zaten yadırgamadığımız tercihleriyle çevrili bir kültürel ortamda hoşgörülü olmak kolay. Müşkül şurada ki, bu hoşgörü, tercihleri bize benzemeyenler karşısında bir anda tuz buz oluveriyor. Leyla Gencer’in külleri…Bugüngazetesi yazarı Nuh Gönültaş’ın “Leyla Gencer, külleriyle denizimizi kirletmesin” yollu tepkisini gazetelerde okumuşsunuzdur. İsterseniz, “bizim okurlara bu kadarı yeter” diyen gazetelerde yer almayan uzun versiyona da göz atalım: “Leyla Gencer, Türkiye’de etnik kimliği azınlık olarak ifade edilen bir sosyal gruptan geliyordu. Elbette bu suç da değil, suç kabul edenler için ise ‘Elbette bu onun suçu değil’ demek gerekir. Safranbolulu bir aileden gelen Leyla Gencer’in annesi Katolik Polonyalı. Hiçbir zaman Müslüman olduğunu hiçbir yerde deklare etmedi. Kültürel Hıristiyan bağlılığını faş etti. Felsefi hayat görüşüyle kendi cenazesini yakma yolunu seçti. Kendini Jesus’a (Hazreti İsa) yeniden veren bu kimlik küllerini Ortaköy’e saçtırıyor. Madem öyle külleriniz de İtalya’da kalsın, niye kirletiyorsunuz suyumuzu? O modern Türkiye’nin bir ürünüydü. Ama asla bizim tercihimiz değildi.” Bugüngazetesi, neyse ki diyelim, bu tüyler ürpertici tercih terörünün arkasında durmadı. Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu, yazarın bakış açısını onaylamadığını, yazıdan haberi olsaydı yayımlanmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Gazetenin konuya ilişkin haberleri de Sadıkoğlu’nun sözlerini teyit eder nitelikteydi. Fakat […]

Apartheid kurbanları kurban peşinde

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com Johannesburg’un yoksul semtleri, birkaç gündür ‘insan avının’ yarattığı dehşeti yaşıyor. Ellerinde tüfek ve kesici aletlerle şehre dağılan yüzlerce kişi, öfkelerini kusabilecek bir “yabancı” bulmak üzere kapı kapı dolaşıyor. Sayıları tam olarak bilinmese de 3 ila 5 milyon arasında oldukları tahmin edilen, başta Zimbabwe, Mozambik ve Nijerya olmak üzere çeşitli Afrika ülkelerinden Güney Afrika Cumhuriyeti’ne gelen göçmen ve mültecilerin, yoksulluk ve işsizliğin sorumluları olduğuna inanan kitleler, evleri ve iş yerlerini yağmalıyor, insanları ölesiye dövüyor, geçtikleri heryeri, hatta insanları ateşe veriyor. Hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre, 21 Mayıs itibariyle ölenlerin sayısı en az 24. Kitlelerin saldırısından kaçarak karakollara ve kiliselere sığınanların sayısı ise 13 bin. Hafta başında ulusal çapta olağanüstü hal çağrısı yapan sivil toplum kuruluşları olayların “askeri müdahale gerektirecek noktaya” ulaştığı görüşünde. En az 250 kişinin tutuklandığı şiddet olaylarını “utanç verici ve canice” olarak niteleyen Güney Afrika Devlet Başkanı Thalbo Mbeki ise “anarşinin kökünü kazıyacaklarını” açıkladı. Ama saldırıya uğrayan göçmen ve mültecilerin sığındığı yerlerden biri olan Merkez Metodist Kilisesi’nin başrahibi Paul Veryn’in açıklamaları tüyler ürpertici: “Saldırganlar belediyelerle, yetki sahibi kimselerle temasa geçmiş olmalılar; aksi takdirde bu insanların tam olarak nerelerde yaşadıklarını nereden bilebilirler? Olaylar açık biçimde dışarıdan yönlendiriliyor.” Güney Afrika’nın makus kaderi! Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesinde bir dönüm noktası olarak bilinen Apartheid (ırk ayrımına dayalı devlet sistemi) rejimine karşı sürdürülen direnişin, Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) hükümetle uzlaşmaya varmasıyla sonuçlandığı 27 Nisan 1994’ün yıldönümü, yüzyılların mağduriyetinin yarattığı etkinin bir çırpıda açıklanabilir ve aşılabilir olmadığını bir kere daha gösteriyor. Ülkede ilk kez bütün ırklardan vatandaşların eşit oya sahip olacağı adil bir seçimin kararlaştırılması ve Nelson Mandela’nın Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk siyah cumhurbaşkanı olması Güney Afrika topraklarında 400 yıl hüküm süren sömürgecilik ve Apartheid rejimini aşmak için yeterli koşulu sağlamamış görünüyor. Arkasında büyük ölçüde muhafazakâr ve sağcı bir nüfus bırakan rejim değişikliğinin toplumsal yapıda yarattığı tek farklılık, çoğunluğunu beyazların oluşturduğu üst sınıfa eklenen […]

7 tepe, 7 tünel, sayısız çatlak

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “7 tepe 7 tünel” projesi Mart 2006’da gündeme geldi. Konunun uzmanları tarafından “çıkmaz sokak” diye nitelenen bu proje, trafik için umulan rahatlamayı sağlamayacağı, yüksek maliyeti ve gerekli zemin araştırmalarının yapılmadığı gerekçeleriyle çok tartışıldı. Dolmabahçe-Bomonti ve Piyalepaşa-Kağıthane arasındaki ilk iki tünelin yapımına bu tartışmalar içinde başlandı. Proje gibi, tüneller için vurulan ilk kazma da tartışmalıydı. Çünkü Büyükşehir Belediyesi, bu iki tünelin yapımı için ihale açmamış ve yapımcı firmaları “ani ve beklenmeyen durumlarda” başvurulan “davet usulü”ne göre belirlemişti. Çatlayan binalar İnşaat Mühendisleri Odası (İMO), tünellerin, güzergâh üzerindeki binalara hasar verebileceği konusunda uyarıda bulunanlardan biriydi. İMO İstanbul Şubesi Başkanı Cemal Gökçe, “Yasal çerçevede bir ihale yapılmadı. Dolayısıyla konu ciddi bir proje olarak ele alınıp, güzergâhında fizibilite çalışması yapılmadı. Bu anlayışla yürütülen bir inşaatın, sıkıntı yaratması kaçınılmazdı” diyor. Cemal Gökçe’nin dile getirdiği endişelerin haklılığı Okmeydanı semtinde ortaya çıktı. Bu semtteki dört binanın temelinde, Piyalepaşa-Kağıthane Tüneli’nin etkisiyle çökme görüldü ve binalar boşaltılarak mühürlendi. Aynı şekilde Talatpaşa mahallesi Savaş sokakta bulunan 10 binanın, kolon ve duvarlarında ciddi çatlaklar oluştuğu belirlendi. Talatpaşa Spor Kulübü Lokali de bulunduğu beş katlı bir bina ile Savaş sokaktaki beş ile iki katlı yapılarda oturan vatandaşlar Ağustos 2007’de tahliye edildi. Nisan 2008’de, diğer tüm tüneller gibi çift yönlü olması planlanan Bomonti Dolmabahçe Tüneli`nin tek yönde kazısı tamamlandı. Belediye, gelinen aşamayı tünelin içinde gerçekleşen bir etkinlikle kutladı. Aynı günlerde, bu tünelin geçtiği Kurtuluş ve Harbiye semtlerinden “çatlak sesler” yükselmeye başladı. Kurtuluş’taki Bilezik sokak ve Harbiye’deki Ölçek sokakta bulunan onlarca apartmanın duvar ve kolonlarında çatlaklar oluştu. Bina temelindeki oynama nedeniyle, kapı ve pencereler kapanamaz hale geldi. Medyakronik muhabirleri, Ölçek sokakta yaşayan ve binaları zarar gören İstanbulluları ziyaret etti. Evlerinin görüntüsü, bir deprem sonrasını çağrıştıran vatandaşlar, genel olarak Belediye’nin üzerine düşeni yapmadığını dile getiriyor. Evinin yıkılma tehlikesi nedeniyle can güvenliği sorunu yaşadığını dile getiren bir vatandaş, çatlakların sıvayla kapanmak istenmesini “Örtbas etme” […]

“O…Çocukları”… bu “Beynelmilel” hesap kapanmaz

Ahmet ŞıkKıyısından köşesinden de olsa devrimciliğe ya da geniş tanımıyla solculuğa bulaşan herkesin diline pelesenk ettiği “Enternasyonal” marşına atıf yaparak “Beynelmilel” adını koyduğu filmiyle tanıdık Sırrı Süreyya Önder’i. 12 Eylül 1980 sonrasında Adıyaman’da bir grup gevendenin insana dokunan, naif öykülerinden yola çıkarak darbenin yarattığı yıkımı anlatan, izleyicilerini güldürürken ağlatan, ama herkesin kafasında “Neden?” sorusunun yanıtını aradığı bir hesaplaşma filmiydi Beynelmilel.Yüzbinlerce insanın gözaltına alındığı, istisnasız hepsinin işkencelerden geçirildiği, kimlerinin hayatlarını darağaçlarında noktaladığı bir dikta rejiminin neden olduğu yıkım ya da yarattıkları korku düzeni ya da kendi deyimiyle, “diktatörlüğün budalalığı ya da budalalığın diktatörlüğü” ancak bu kadar “güzel” anlatılabilirdi.“Bu ülkenin geleceğini 12 Eylül 1980’de çaldılar” diyor Önder. “Bu ülkede hukuksuzluğu ve faşizmi kurumsallaştırdılar, ülkenin iliğine, kemiğine bulaştırdılar. Bunlarla her alanda hesaplaşmak gerekiyor. Hukuksal anlamda da, sanatsal anlamda da, ideolojik olarak da… Ben üzerime düşeni yapıyorum. Üzerine görev düşenler sırtlarını çevirip hiçbir şey yapmadığı için bugün çocuklarımız böyle çirkin bir ülkede büyümek zorunda kalıyor. Ben madem ki sinema yapıyorum, bu alanda hesaplaşacağım bunlarla. Ama faşizme dair ne yaparsanız yapın bu, zalimliklerini ve ellerinin kanlı oluşunu, katil olduklarını gösteremez. Eksik bir iş yapmış olursunuz.” Darbecilerin anlatıldığı film: “O…Çocukları” Önder, her seferinde bir eksiği tamamlamak için çıktığı yolda ikinci yapıtını da izleyiciye ulaştırdı. 12 Eylül diktasının ne olduğunu, etkilerinin kimlere dek uzanabileceğini ve “faşizmin bir cinsiyeti” olduğunu ise 16 Mayıs’ta gösterime giren ikinci filmi “O….. Çocukları”nda anlatmaya devam etti. “Diktatörlerin aptallığını Beynelmilel’de, eli kanlılığını da O… Çocukları’nda anlatmak istedim” diyor.İçinden 12 Eylül geçen bu son filminde Önder, fahişelerin hayatlarından mülteci olmaya, infazlara ve işkenceye kadar iç içe birçok öykü anlatıyor. Filmin senaryosunu oluşturan “emanetçi annelik kurumu” da Önder’in cezaevinden çıktıktan sonra Tarlabaşı’nda bir evde kaldığı sıradaki tanıklıklarına dayanıyor.Fuhuş yaparak geçinmek zorunda kalan kadınların çocuklarına bakan “emanetçi anne” denen kadınlar tanıdığını anlatıyor: “Klasik bir küfrün gerçek özneleri olan çocukları tanımak çok etkileyiciydi. Öte yandan, 12 Eylül […]

Tuzla’da işçi katliamı sürüyor

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Geçen hafta İzzet Güder adlı işçinin ölümü ve 6 işçinin de yaralanmasıyla gündeme gelen Selah Tersanesi’nde bugün bir kaza daha yaşandı. DİSK’e bağlı Liman, Tersane, Gemi Yapım ve Onarım İşçileri Sendikası’ndan (Limter-İş) edinilen bilgilere göre “kaza” 11.45 sıralarında meydana geldi. Selah Tersanesi’nde faaliyet gösteren ‘Lord Marine’ adlı taşeronda montaj yardımcısı olarak çalışan Deniz Kaşıkeman, sac montajı yaparken, 2 ton ağırlığındaki sac kütlesinin, üzerine düşmesi sonucu ezildi. Olay yerinde hayatını kaybeden 26 yaşındaki Kaşıkeman’ın cenazesi, Cumhuriyet savcısının incelemesinin ardından morga kaldırıldı. 30 YTL yevmiye karşılığı çalışan ve yeni evli olduğu belirtilen Kaşıkeman’ın eşinin sekiz aylık hamile olduğu öğrenildi. Bu olaydan saatler sonra da Desan Tersanesi’nde kaynak yaparken 25 metre yükseklikten düşen 29 yaşındaki Murat Çalışkan öldü.Kahramanmaraş doğumlu Çalışkan’ın dün gece mesaisine kalırken dün gece geç saatlerde kaynak yapmaya başladı. Murat Çalışkan, 25 metre yükseklikten güverteye düşerek öldü. Çalışkan’ın 2 yıldan bu yana aynı tershanede kaynakçı olarak çalıştığı bildirildi. Olay yerine gelen savcı ve polisin incelemesinin ardından ölen işçinin cenazesi Tuzla Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı. Yaşanan ölümler ve kazalarla adeta insan değirmenini andıran Tuzla tersanelerinde yaşanan bu son olaylarla ölen işci sayısı 96’ya çıktı. İşçilerden 53’ü, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) altı yıllık iktidarında öldü. Faruk Çelik’in Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olduğu 22 Temmuz 2007’den bu yana ölen işçi sayısı ise 24’e çıktı. Aynı tersanede 1 haftada 2 ölü Selah tersanesinde geçen hafta meydana gelen patlamada da İzzet Güder adlı işçi ölmüş, 6 işçi de yaralanmıştı. Tersane sahibi Erkan Selah, bu olaydan sonra gazetecilere daha önce tersanesinde hiç kaza yaşanmadığını iddia etmiş ancak 23 Ağustos 2007’de de aynı tersanede Günay Akarsu adlı işçinin elektrik çarpması sonucunda öldüğü ortaya çıkmıştı. Şirket ısrarla, Akarsu’nun kalp krizinden öldüğünü savunmuş, ancak sağlık raporları ölümün elektrik çarpmasından kaynaklandığını ortaya koymuştu. Bakanlık tarafından son altı ay içinde iki kez denetlenen Selah Tersanesi’ne idari para cezası […]

Son diva

İşvecan ÖzenKamera: Erdem Özüer Operanın mabedi İtalya’nın La Scala Tiyatrosu’nda 50 yıl görev alan tek müzik insanıydı. 70’e yakın operada başrolü üstlendi. Dünya “La Diva Turca”yı son kez alkışladı. Milano’daki evinde, 10 Mayıs Cuma günü kalp ve solunum yetmezliğinden ölen “son diva” Leyla Gencer’in külleri Dolmabahçe’de düzenlenen bir törenle İstanbul Boğaz’ına savruldu. Leyla Gencer kimdir? Leyla Gencer (gerçek ismi Ayşe Leyla Çeyrekgil) 10 Ekim 1928’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti. 1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu’nda görev aldı. Birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, birçok önemli devlet etkinliğine soprano olarak davet edildi. Gencer’in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu’nda yine Santuzza rolü ile oldu. Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli’ye döndü. 26 Ocak 1957’de La Scala Tiyatrosu’nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc’in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı. Şubat 1957’de, Milano Duomo Katedrali’nde düzenlenen Toscanini’yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi’nin Requiem’inin final bölümünü yorumlayan Gencer, yine 1957 Temmuz’unda, La Scala Tiyatrosu’nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi. Ünlü soprano 1957 ile 1980 seneleri arasında La Scala Tiyatrosu’nda, Verdi’nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini’nin Norma; Donizetti’nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart’ın Idomeneo; Monteverdi’nin L’Incoronazione di Poppea; Gluck’un Alceste; Tchaikovsky’nin Maça Kızı; Britten’in Albert Herring ve Pizzetti’nin L’Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya prömiyeri de dahil olmak üzere bir çok başrol yorumladı.Kısa sürede ulusararası bir kariyere kavuşan Gencer; Gui, Serafin, Gavazzeni ve Muti gibi büyük İtalyan şeflerle çalıştı. Donizetti’nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak “Donizetti […]

Ermenistan’ın ‘kurtuluş yolu’

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com “Aramızda yaşı 80’i bulan ve yaşı kadar yer gezmiş gezginler vardı; danslarıyla, simalarıyla, kısaca tüm kültürüyle Ermenistan halkı, diğer 79 ülkeden daha fazla bizlere benziyordu.” Geçen hafta bir Türk turist kafilesi tarafından Ermenistan’a yapılan ilk gezinin katılımcılarından Ahmet Demirel, seyahat izlenimlerini böyle özetliyor. 1985’ten bu yana bir seyahat acentesi işleten Faruk Pekin rehberliğindeki 33 kişilik kafilenin Gürcistan üzerinden yaptıkları Ermenistan yolculuğu, hem yepyeni bir coğrafyaya, hem de Türkiye-Ermenistan ilişkilerini açmaza sokan sınır sorununun farklı boyutlarına uzanan bir ziyaret niteliği taşıyor.Dağlık Karabağ sorununun çözümsüzlüğü nedeniyle Türkiye, Ermenistan’la sınır kapılarını Nisan 1993’te kapatmıştı. 1994’te hava sahasının da kapatılmasıyla Türkiye-Ermenistan arası uçuşlar Türkiye’deki bir temsilci tarafından kiralanan Ermenistan uçaklarıyla gerçekleştiriliyordu. Söz konusu uçuşların organizasyonundan sorumlu Dikran Altun, 2000’lerin başından itibaren Dışişleri Bakanlığının konuyla ilgili tutumunu yumuşattığını, nitekim uçuşlarda artık Türk uçaklarının da kullanıldığını belirtiyor.Ermenistan ve Atlas hava yolları Erivan-İstanbul arasında haftada ikişer gün düzenli sefer yapıyor. Ama bu uçuşların yolcuları da daha çok bavul ticareti yapan Ermenistanlılardan, bir kısmı da turistik veya iş seyahati amacıyla yola çıkan Türkiyeli Ermenilerden oluşuyor. Bu seferlere son 3 yılda Erivan-Antalya arasında düzenlenen uçak seferleri de eklendi; elbette bu uçuşların büyük çoğunluğunu turistik amaçlı seyahatler oluşturuyor.Doğu Karadeniz’den Ermenistan’a yapılan yolcu otobüsü seferleri ise ancak Gürcistan üzerinden devam ediyor. Uçak yolculuğuna kıyasla daha hesaplı olması, bu güzergâhı bavul ticareti yapan Ermenistanlılar tarafından tercih edilir kılıyor.Hiçbir olumsuzluk yaşamadık Görünen tabloda turistik veya iş amaçlı Ermenistan seyahatlerinin Müslüman Türk vatandaşlar tarafından nadiren tercih edilir olduğunu ve seyahat acentelerinin bu yönde özel geziler düzenlemeyi tercih etmediklerini söylemek mümkün.Kendini bir ‘gezgin’ olarak niteleyen Faruk Pekin’in rehberliğindeki ekip de, seyahatlerini Gürcistan üzerinden gerçekleştirmiş. Ermenistan’da Soykırım Anıtı veya sınırları farklı çizilmiş haritalar gibi karşılaması zor sahneler de yaşadıklarını, fakat sınır polisi dâhil, insanlardan yana hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadıklarını belirten Pekin’e göre Ermenistan’da en bariz ve görünür olan “halkın çektiği sıkıntı ve yokluk”.Pekin, yakın tarihin […]

IMF ile “Ayrılsak da beraberiz”

Mustafa Sönmez Türkiye, IMF’yle yaptığı son stand-by anlaşmasını tamamladı, 3’üncü gözden geçirme birden IMF yönetiminden geçti ve yaklaşık 3.6 milyar dolarlık kredinin serbest bırakılma kararı alındı. Böylece, 1998’de başlayan 10 yıllık bir yakın markajdan sonra “IMF’siz dönem” başlamış oldu. 1998’de Mesut Yılmaz Hükümeti ile başlayan IMF programı, devamında 57’nci Ecevit koalisyonu ile 2001 krizini yaşamış, acilen çağrılan Kemal Derviş ile devrilen araba düzeltilmişti. Bunun devamında AKP ile yeni bir stand-by anlaşması yapıldı. Bu 10 yılda ortalama yıllık yüzde 5’e yakın bir büyüme yaşanmakla beraber, bu büyümenin sosyal maliyeti ağır oldu. İşsizlik büyüdü, tarım çöktü, gelir dağılımı bozuldu, dış kaynağa bağımlılık ve varlıklarda yabancı egemenliği arttı. AKP iktidarı, yeni bir anlaşmaya gitmemekle beraber, IMF ile fotoğraf vermekten uzak durmuyor. Çünkü hala, dış kaynak girişine bağımlı ve borç verenlerin eninde sonunda IMF’nin sinyallerine bakarak musluk açıp kapayacakları açık.IMF ile fotoğraf vermenin avantajından mahrum kalmak istemeyen AKP iktidarı , yine de IMF’nin bağlayıcı kararlarını içeren bir anlaşmadan bir sure uzak kalmak, özellikle harcamalarda serbest davranmak istiyor. Bir taşta birkaç kuş Yerel seçimleri, AKP’nin kapatılması halinde yeni bir parti ile yerel seçimlerle birlikte erken seçimi hesaba katan AKP iktidarı, bir dizi cari ve yatırım harcama yapmak istiyor. Bu harcamalardan beklenen bir taşla birkaç kuş vurmak. Faiz dışı fazlayı yüzde 3,5’e indireceğini ilan eden AKP, bu sayede yapacağı yatırım ve cari harcamalarla şu 3 kuşu hedefliyor; 1- GAP’ta enerji ve sulama yatırımlarına yoğunlaşmak, böylece hem arz sıkıntısı olan yerli kaynağa dönük enerji üretimini ve sulama ile tarımsal üretimi artırmak,2- Bunu yaparken, güya Güneydoğu sorununa ekonomik ve sosyal destek vermiş olmak,3- Genişlemeci politikalardan yandaş sermaye için yeni iş alanları açmak, birikimden partiye de pay çıkarmak. Seçimlere de iş yapmış olarak girmek.. Global krizin her gün biraz daha etkisine girildiği, enflasyonda kontrolün kaçtığı, iş dünyasından sızlanmaların, homurtuların hızla arttığı, kapatmanın dayanılmaz ağırlığının giderek hissedildiği bir konjonktürde, böyle […]

Yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz Bizans’ın evladıyız!

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Geçmişimizi konuşmak ve geleceğimizi kurgulamaya çalışmak üzere, geçen hafta, Türkiyeli ve Yunanistanlı üniversite öğrencileri olarak, hocalarımızla beraber Delphi’de bir araya geldik. İki ülkenin genç insanlarının uzun yıllardır bir diyalog zemini kuramamış olması içimi biraz burksa da, “zararın neresinden dönsek kârdır” deyip, toplantının yolunu tuttum.İstanbul’dan Atina’ya uçarken, daha havada, denizin koyu mavi tonu, gri kayalar ve zeytin yeşili makiler yolculuğun başka bir memlekete değil de bilakis sanki aynı mahalle içinde kapı komşusuna yapıldığı hissini verdi bana. Yanılmamışım. İlk günden itibaren kendimi evimde gibi hissettim.Hele daha Atina “El Venizelos” havaalanından yeni çıkmış, otobüsle Delphi’ye doğru giderken, Meltem’in (Ürüt) bir eliyle çocuğu işaret edip, bir eliyle sırtımı dürtükleyerek “Aaaa bak bu da Karaburunluymuş!“ demesi, beni benden aldı.Hemşerim Yannis hiç görmemiş İzmir’i, Karaburun’u… Haritada yerlerini biliyor sadece… Bir de çok güzel “İzmirni”, “Karaburuni” diyor. Şöyle en içteninden… Hemhâl olduk hemen. Kederlendik de biraz. Bu buluşmanın önemini de kavramış olduk böylece ilk günden.Zamanla aramızdaki yakınlığın yalnızca coğrafyadan kaynaklanmadığını da somut örneklerle öğrendik. Mesela Türkçe ve Yunanca arasında beş binden fazla ortak sözcüğün olduğunu biliyorduk ama “cacıki,” “karpuzi,” “spanaki” deyince birbirimize, bu teorik bilgi yeni bir boyut kazandı. Ve hatta bazen kimin hangi ülkeden geldiği bile birbirine karıştı. Mesela onlar benim baklava yemiyor olmama hayret ederken, ben onların kahvaltıda zeytin ve zeytinyağı tüketmemelerine akıl sır erdiremiyordum. “Sokaktaki adam”ın ruh hali Ayıptır söylemesi eli boş gitmedik Yunanistan’a. Yanımızda bir de 20 dakikalık “sokak röportajları” götürdük. Katılımcılar da sağ olsunlar teveccüh gösterdi, mutlu olduk.Meltem (Ürüt) ve İlknur (Aydoğan) ile beraber yaptığımız bu röportajlarda en çok dikkatimi çeken Türkiyelilerin AB konusunda yaşadığı derin hayal kırıklığı oldu. Bu meselenin psikolojik boyutunun bu denli önemli olabileceğini daha önce düşünmemiştim doğusu. Kameraya yansıyan genel yaklaşım “Madem onlar bizi istemiyor, biz onları iki kere istemiyoruz!” şeklinde idi. “Onlar bizi bölmek istiyorlar,” “Avrupa ülkeleri bize düşman,” “Biz geleneklerimizi, günlük alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz” ve […]

Jandarmaların Dink itirafı ana dosyada

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle yargılanan iki jandarma görevlisinin, “cinayeti önceden üstlerimize bildirdik ama önlem alınmadı” itirafı, Dink suikastıyla ilgili İstanbul’daki ana dava dosyasına da girdi. Jandarma Astsubay Okan Şimşek ve Jandarma Uzman Çavuş Veysel Şahin’in, Trabzon 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın Mart ayında yapılan duruşmasında yaptıkları itirafların ardından Dink ailesinin avukatları, İstanbul’daki cinayet davasıyla Trabzon’daki görevi ihmal davalarının birleştirilmesi talebinde bulunmuştu. TBMM’de olayı araştırmak üzere kurulan komisyon da, jandarmaların ihbarını ciddiye almadığı belirtilen Albay Ali Öz’ü ifade için Meclis’e çağırmıştı. Albay Öz, Meclis’e gelmiş, ancak “önce mahkemede konuşacağını” belirterek ifade vermemişti. Albay Öz’ün mahkemede vereceği ifade merakla beklenirken, Dink cinayeti sanıklarını yargılayan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi avukatların talebini dikkate alarak, görevi ihmal suçundan Trabzon’da yargılanan jandarmalardan Şimşek’in talimatla ifadesini aldı Telefonları da dinlenmemiş Cinayetin işlendiği dönemde Trabzon Jandarma Komutanlığı İstihbarat Birimi’nde görevli olan Uzman Çavuş Veysel Şahin, Trabzon’da diğer jandarma görevlileriyle birlikte ‘sanık’ olarak yargılandıkları davadaki itirafını yeni ifadesinde de tekrarladı. Şahin, ifadesinde Coşkun İğci’nin, akrabası Yasin Hayal’in cinayeti işleyeceğini kendilerine bildirdiğini, hatta Hayal ve adamlarına ait 3 GSM numarasını kendilerine verdiğini, ancak bu telefonların dinlenmesine gerek görülmediğini söyledi. Coşkun İğci’nin “kayıtlı eleman” değil, “istihbarat amaçlı görüşülen kişilerden biri” olduğunu belirten Şahin, Başçavuş Okan Şimşek ile birlikte Çoşkun İğci ile yaptıkları görüşmeyi şöyle anlattı:“Coşkun İğci, Yasin Hayal’in akrabası olduğunu ve Hayal’in, Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink’i öldürmek için plan yaptığını, hatta Agos Gazetesi ile Dink’in evi arasındaki güzergahta kroki çalışması yaptığını ve bunları kendisinin gördüğünü anlattı. Yasin Hayal’in bu şahsın internetten çıkartılmış fotoğraflarını da kendisine gösterdiğini söyledi. Yasin Hayal’in 3-4 kişilik bir grubu olduğunu, bunlardan birinin üniversite öğrencisi olduğunu ancak ismini bilmediğini söyledi. Cebinden çıkarttığı bir kağıda yazılı 3 tane GSM numarasını Yasin Hayal ve arkadaşlarının kullandığını söyleyerek bize verdi.”Şahin, Coşkun İğci’den aldıkları bilgileri Eski Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün de aralarında bulunduğu üstlerine […]