Sanat

Madem öyle, Danny Boyle

Yazan: Melis Ozan

1956’da İngiltere’de doğan İrlanda kökenli Danny Boyle, 1980’de Kuzey İrlanda’da BBC’nin prodüktörü olarak medyaya adım attı. Mr.Wroe’s Virgins (Bay Wroe’nun Bakireleri) The Night Watch, The Hen House ve Scout dizilerini yönetti. Yönettiği televizyon dizileriyle adından söz ettiren Doyle, ileride çekeceği filmlerin kalitesini biraz da tiyatro sektöründeki deneyimine borçlu. 1982-1987 yılları arasında Joint Stock Tiyatrosu ve Royal Court Tiyatrosu’nda sanat yönetmenliği yapan Boyle, ödül kazanan birçok projede görev aldı.

Farklı kamera kullanımı ve senaryoyu zekice uyarlama yeteneğiyle ilk uzun metrajlı filmi The Shallow Grave (Mezarını Derin Kaz) ile kariyerinin daha başındayken doruğa tırmandı. Kerry Fox, Christopher Eccleston ve Ewan Mcgregor’un başrolünü paylaştığı film başta çok samimi görünen üç arkadaşın işin içine para girince değişen karakterlerini ortaya koyuyor. Birbirlerini atlatıp paranın tamamına sahip olma hırsları yüzünden kaybettikleri arkadaşlıklarını ve insanlıklarını işleyen film adeta Thomas Hobbes’un Leviathan’da geçen “homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) sözünü kanıtlar nitelikte. Senaryosunu John Hodge’un yazdığı film giriş bölümündeki unutulmaz repliği “Utanmıyorum. Sevgiyi tanıdım, reddedilmeyi tanıdım. Duygularımı açıklamaktan korkmuyorum. Örneğin güven ya da dostluk… Bunlar bir insanın hayatındaki önemli şeylerdir; önemi olan, size hayatınız boyunca yardımcı olan şeyler. Dostlarınıza da güvenemeyecekseniz kime güveneceksiniz?” ile de hafızalara kazındı. Bafta dahil birçok festivalden ödülle dönen film, Evan Mcgregor’un da ünlenmesinde büyük rol oynadı.

Son on yılın en iyi filmi gözüyle bakılan Shallow Grave’den (Mezarını Derin Kaz) sonra Boyle, sinema tarihine adını yazdıracak kült filmi Trainspotting’le kendi çıtasını bir kez daha yükseltti. Mezarını Derin Kaz filminde işlediği gerilimi Trainspotting’de mizahla bütünleştiren Boyle, ortaya birçok eleştirmenine göre sinema tarihinin en iyi filmlerinden birini çıkardı. Senaryosunu yine John Hodge’un yazdığı, Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlanan film, inanılmaz bir ilgiyle karşılandı. Küçük bütçeli filmlerde yeteneğini kanıtlayan Boyle, yine arkadaşlık teması üstünden uyuşturucu, para ve açgözlülük konularını işlediği Trainspotting ile sinema tarihinde de yeni bir dönem başlattı. Filmin hızlı temposunu video klip estetiği ile harmanlayan yönetmen, seyirciye bütünleşmekte zorlanacağı karakterler sunmaktan çekinmedi. Zeki üslubuyla insanı içine çeken film, absürd durumların bolca yer aldığı kurgusuyla da kara mizahı başarılı bir şekilde yorumluyor. “Hayatı seç. Mesleğini seç. Kariyerini seç. Kocaman bir televizyon seç. Otomatik çamaşır makinesini seç. Arabanı, cd çalarını ve elektrikli ev aletlerini seç. Sağlığını, düşük kolesterolü ve dişlerine ilk günkü gibi bakmayı seç. Pembe panjurlu bi ev seç. Arkadaşlarını dikkatli seç. İyi bir tatili ve bavulu akıllıca doldurmayı seç. En güzel ..ktiğimin fabrikasında üretilmiş en güzel ..ktiğimin elbiselerini seç. Dini ve dua ederken en b.k olduğumuzu düşünmeyi seç. O salak televizyonun karşısıda oturup o salak programları seyrederken tıkınmayı seç. Sonunda da sefil bi evde yalnız başına geberip giderken, yerini senin yerine geçmek için seni kandıran bencil i.nelere bırakmayı seç. Çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olup altına sı.mayı seç. Geleceğini seç. Hayatı seç” repliğiyle caddede koşarken başlayan film uyuşturucu karşıtı nutuk atma kaygısı gütmeden uğruna yaşanılan şeylerin anlamsızlığını vurguluyor. Evan Mcgregoru’un performansı ve akıllıca seçilmiş film müzikleriyle de alt kültürü yansıtmayı iyi beceriyor.

Tarzını çeşitlendirdi

Cameron Diaz ve Evan Mcgregor’un başrollerini paylaştığı 1997 yapımı romantik komedi A Life Less Ordinary (Olağanüstü Bir Hayat) ile Boyle, seyirciye bittiğinde dudaklarda bir tebessüm vaat ediyor. İşten atılan Robert Lewis’in intikam için patronunun kızıyla anlaşıp onu kaçırmış gibi yapmasıyla başlayan macera ikilinin başına gelen komik olaylar ve hesapta olmayan bir aşkla devam ediyor. Gelişen olay örgüsü içine Tanrı’nın gönderdiği iki melek karakterinin de dahil olması sıradan bir romantik komediyi adı gibi olağanüstü bir hale dönüştürüyor.

Danny Boyle, 2000 yılında kendisine getirilen Alien (Yaratık) serisinin dördüncü filmini çekme teklifini yine bir roman uyarlaması için reddetti. Alex Garland’ın romanından aynı adla sinemaya uyarlanan The Beach (Kumsal), hem Boyle hayranlarını hayal kırıklığına uğrattı hem de gişede beklenilen başarıyı gösteremedi. Romandaki İngiliz karakter yerine Boyle’un Titanik’ten sonra düşüşe geçen ve daha kariyerinin olgunluk çağına erişmemiş Amerikalı aktör Leonardo Di Caprio’yu seçmesi de filmin başarısızlığına büyük etken olarak gösterildi. William Golding’in ünlü Sineklerin Tanrısı adlı romanını andıran konusuyla liderlik, insan ilişkileri ve çıkar çatışmalarını işleyen Boyle, seyirciye nefis manzara görüntüleri dışında pek bir şey veremedi. Şimdiye kadar çektiği en büyük bütçeli film olan Kumsal’da, dünya üzerinde keşfedilmemiş gizli bir adayı keşfeden bir gezginin, adayı evi olarak benimsemiş başka bir grupla karşılaşması anlatılıyor. Ada içinde yaşanan kıskançlıklar ve kişisel çıkar çatışmaları ile cehenneme dönen bir cennet imajı sorgulanıyor. Boyle’un kendine has tarzına ve yorumuna hayran olanların genelde Boyle’un filmografisinde saymayı reddettikleri Kumsal, hem oyuncular hem de ruhunu bir süreliğine Hollywood’a satmış yönetmen için kara leke niteliği taşıyor.

2002’de yine Alex Garland’ın romanından aynı adla sinemaya uyarlanan 28 Days Later (28 Gün Sonra) filmi ile Boyle kendine özgü kamera kullanımları ve gerilimi arttıran öğeleriyle klasik zombi filmlerine farklı bir bakış açısı getirdi. Maymunlardan yayılan virüs nedeniyle insan ırkının yok olmaya başladığı, yok olmayanlarınsa bir çeşit yaşayan ve saldıran ölüye dönüştüğü filmin konusu Resident Evil’a fazlasıyla benzese de Boyle, kamera açıları ve yer yer durağanlaşan görüntüleriyle sıradan zombi filmlerinin bir adım ötesine geçiyor. Yine de bazı eleştirmenlerce yönetmenin Mezarını Derin Kaz ve Trainspotting’den sonra kendi tarzından biraz daha uzaklaşıp farklı tür filmleri denemesi kariyerinde düşüş olarak nitelendirildi. 2004’te yönettiği Sunshine’nda da (Günışığı) Boyle’un neredeyse her filminde alt metinden verdiği kapana kısılmışlık, yalnızlık ve tek başına hayatta kalma güdüsü konu ediliyor. Bilim kurgu janrını deneyen Boyle, bu kez dünyadan kopardığı karakterlerini uzaya yolluyor. Güneş ışığını tekrar canlandırmak için göreve giden karakterlerin hikayesi alışılmış uzay filmlerini anımsatsa da Boyle’un asıl gerilimi yine kıskançlıklar, bencillikler, üstünlük savaşı yani kısaca insan doğası üstüne kurduğu görülüyor. Kamera kullanımı dışında Boyle’a has bu “Big Brother’s Watching” durumu her filminde olduğu gibi Günışığı’nda da öne çıkıyor. Günışığı’ndan sonra yönettiği Millions (Milyonlar) filmi ise Boyle’un farklı türleri denemeyi sürdürdüğünü kanıtlıyor. Bir soygun planı olarak trenden atılan çanta dolusu parayı bulan iki küçük çocuğun öyküsünü anlatan film, yönetmenin hayal gücünü çocuğa yansıtmasıyla bütünleşiyor. Trainspotting’de metaforlarla dolu bir hayal dünyası yaratan Boyle, bunu kardeşlerden birini sık sık dini imgelerle konuşturarak da tekrarlıyor.

Sonunda özüne döndü

Romantik komediden dramaya, gerilimden korkuya birçok tür deneyen yetenekli yönetmen, Mezarını Derin Kaz ve Trainspotting’de yarattığı o kendine özgü seyirciyi koltuğuna çivileyen büyüyü Slumdog Millionaire (Milyoner Varoş Çocuğu) ile tekrar yakaladı. Bunca sene ilk iki filminden alınan tadı tekrar bulabilmek için filmlerini takip eden hayran kitlesine sonunda o eski Boyle tarzını geri verdi. Bombay (Mumbai) varoşlarında çekilen film, Kim Milyoner Olmak İster? yarışmasına katılan genç Cemal’ın (Jamal) hayat hikayesini ileri ve geri dönüşlerle seyirciye aktarıyor. Kardeşi Salim’le anneleri öldürüldükten sonra sokaklara düşen Cemal’ın küçüklüğünden itibaren yaşadığı zor koşullar ve Hindistan’ın yoksulluğu gözler önüne seriliyor. Ancak Boyle, her ne kadar Hindistan’ın yoksulluğunun görüntülenmesi Hintlileri kızdırsa da aslında böyle bir batılı oryantalist bakış açısı yansıtmıyor. Cemal’in yaşadıklarının yarışmadaki sorularla örtüşmesiyle seyirciyi bağlayan film, Cemal ve Latika’nın birbirlerine duydukları saf aşklarıyla da büyülüyor.

Giriş sahnesinde yarışmadaki gibi Cemal’in büyük ödülü kazanmasının nedenini seçeneklerle sunan film seyirciyi de oyunun bir parçası yapmayı amaçlıyor. A: Hile yaptı. B: Şanslıydı C: O bir dahi. D: Kaderdi. seçeneklerini sunan film ister istemez bir şıkkı seçmeye zorluyor. Hızlı temposu ve birbirinin içine geçen sahneleriyle zaman kavramını kaybettiren film, Bollywood tarzı danslarla da sona eriyor. Boyle’un en iyi yönetmen ödülünü aldığı yapım ayrıca en iyi film, en iyi uyarlama senaryo, en iyi görüntü, en iyi kurgu, en iyi ses miksajı, en iyi film müziği ve en iyi orijinal şarkı dallarında aldığı sekiz Oscar’la da başarısını tüm dünyaya kanıtlamış oldu.

Yorum yazın