İzzet Öz 23 Ocak’ta The Hall’da

İzzet Öz, “Önce İzzet Öz Vardı” isimli parti ile, 42 yıllık birikimini 23 Ocak gecesi İstanbul Beyoğlu The Hall’da müzikseverlerle paylaşacak. Henüz 20 yaşındayken, müzik kariyerine ilk adımını atan Öz, TRT Radyosu’nda işe başladı. Daha sonra ise televizyon ve radyo programları yaparak sesini milyonlara duyurdu. 42 yıllık kariyerinde birçok ödül alan İzzet Öz, Teleskop, Metronom, Süpervizyon, Zoom, Sihirli Lamba gibi programlar yaptı. Bunun yanı sıra, Hürriyet gazetesi için reklam filmleri, müzikaller ve tiyatroların video yönetmenliği, büyük gösterilerin, prodüksiyonlarını üstlendi. 35. Sanat Yılı nedeniyle “The İzzet Öz Project” albümüyle yeniden müzikseverlerin karşısına çıktı. 2004 yılında TM adlı şirketinden “Aşık Veysel” in doğumunun 110.yılı için İmaj Müzik işbirliğiyle yurt dışında da ilgi gören bir albüm piyasaya çıkardı. Müzik yaşamına başladığı 60’lı yıllardan günümüze kadar radyo ve televizyonda sunduğu sevilen parçalardan oluşan çok özel bir program hazırlayan Öz, konuklarına müzik dolu bir gece yaşatacak. Bu gecede, Sting, Pink Floyd, Ajda Pekkan, Amy Winehouse, MFÖ, Rolling Stones, Barış Manço, The Police, Sertab Erener, Eric Clapton gibi birçok ünlü şarkıcıların parçalarını çalacak. İzzet Öz hayranlarına güzel bir haber, Öz’ün 27. yılını dolduran “Teleskop” isimli radyo programı, Ocak ayı itibariyle TRT Radyo 3’te yeniden yayınlanmaya başlayacak.

İki Hrant, son kez

Video: Garabet Orunöz Hrant Dink’in son görüntülerinden biri 14 Haziran 2006’da, Garabet Orunöz tarafından kaydedildi. İlk kez HaberVesaire‘de yayınlanan bu amatör kaydın birden fazla anlamı var. Kaydın yapıldığı yer İstanbul Gedikpaşa’daki Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı. Görüntüde yer alan insanlar ise, bu vakfa ait olan Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’ndan (Kamp Armen) yetişenler ve aileleri. Hrant Dink bu kampın ilk çocuklarındandı. İnşaatın başladığı 1963’ten “azınlık vakıflarının mülk edinemeyeceği” gerekçesiyle arazinin ellerinden alındığı 1983’e kadar Tuzla’daydı. Bu 20 yılda, büyük çoğunluğu öksüz ya da yetim bin 500 çocuk Kamp Armen’in ekmeğini yedi. Video görüntülerini bizimle paylaşan Garabet Orunöz de o bin 500 çocuktan biri. Kamp Armen’in “çocukları” 14 Haziran 2006’da Gedikpaşa’da, okullarının kurucusu ve müdürü Hrant Küçükgüzelyan’ı görebilmek için toplandı. Küçükgüzelyan (çocuklarının taktığı isimle Baron), 12 Eylül’den sonra “Ermeni militan yetiştirme” gerekçesiyle yargılanmış ve hapis cezası almıştı. Küçükgüzelyan 8,5 ay sonra serbest kaldığında Türkiye’den ayrılmak durumunda kaldı ve Marsilya’ya yerleşti. Kampı, son üç yılında Hrant Dink idare etti. İşte Haziran 2006’daki bu buluşma da, Hrant Küçükgüzelyan’ın 25 yıl sonra Türkiye’ye ilk gelişinde nedeniyle gerçekleşti. Küçükgüzelyan gelmeden önce Dink’i aramış ve yetimhanedeki çocukları görmek istediğini söylemişti. Dink’in evinde yapılması düşünülen buluşma, katılımın artması üzerine Gedikpaşa’daki kiliseye alındı. Küçükgüzelyan İstanbul’da 17 gün geçirdi ve bu sürede Dink’in evinde kaldı. Küçükgüzelyan, Dink’in öldürülmesinden sonra kendisine ulaşan Star gazetesinden İnci Döntaş’a şunları söylemişti: “Hrant bana ‘Her zaman gel’ dedi. Hrant yaşasaydı yine gelirdim, şimdi kime geleceğim?” Bir daha gelmedi, gelemedi. Dink’in ölümünden dokuz ay sonra 6 Ekim 2007’de, 87 yaşında Marsilya’da hayata gözlerini yumdu ve orada defnedildi. Görüntüler Garabet Orunöz’ün kaydettiği ilk video Hrant Dink’in konuşmasıyla başlıyor. Dink, Kamp Armen’e Anadolu’dan getirilen ve tuvalet eğitimi olmayan çocukları eğitebilmek için Küçükgüzelyan’ın icat ettiği “kalem oyunu”nundan bahsediyor. (Garabet Orunöz’e göre Küçükgüzelyan bu oyunu, Silopi’den kampa getirilen çocukların bir türlü tuvaletin deliğini tutturamamaları ve etrafı kirletmeleri üzerine uydurmuş. Ama sadece […]

Dink’in ardından iki yıl

Fethiye Çetin-Deniz Tuna*bianet.org Türkiyeli Ermeni gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden iki yıl geçti. Cinayetin ardından açılan davaları takip eden avukatlardan Fethiye Çetin ve Deniz Tuna’nın tespitlerini ve değerlendirmelerini paylaşıyoruz. Pazartesi günü Agos’un önünde bir anma düzenlenecek. Bu hafta boyunca düzenlenecek anma etkinlikleri hakkında bilgi edinmek için: Dink’i anma etkinlikleri. Hrant Dink cinayetinin üzerinden iki yıl geçti. Cinayetin birinci yılında hazırladığımız raporun sonuç ve değerlendirme bölümünde şöyle tespitlerde bulunmuştuk: * Hrant Dink cinayeti, cinayete hazırlık süreci, Hrant Dink’in hedef haline getirilmesi, cinayetin teşvik edilmesi, güvenlik güçlerinin sürece dahli, tetikçinin hazırlanması ve cinayetin işlenmesi ile bütünlük arzeden bir süreçtir. Bir bütün olarak yürütülmesi gereken bu süreç, parçalara ayrılarak, bütünle ilişkisi koparılmış ve soruşturma yürüten makamların süreci bütünüyle görmesi engellenmiştir. Cinayet, öncesi ve sonrası ile bir bütün olarak değerlendirilip soruşturulmadıkça Hrant Dink cinayeti soruşturmasında sonuca ulaşmak mümkün değildir. * Hrant Dink’in yaşamının yakın, açık ve ciddi tehlike altında olduğu, güvenlik güçleri ve tüm istihbarat birimleri tarafından tespit edilmesine hatta cinayetin işleniş biçimine ilişkin tüm ayrıntıların istihbarat görevlilerince bilinmesine rağmen hiçbir önlem alınmamış, aksine kimi kamu görevlilerinin bulguların, delillerin üstünü kapatma eylemlerine giriştikleri, durumun vahametini ve ciddiyetini gizledikleri, birbirlerinden bilgi gizledikleri, birbirleri ile görevlerini unutacak denli çatışma içinde oldukları ortaya çıkmıştır. Hrant Dink cinayeti konusunda Jandarma, Emniyet ve MİT arasında herhangi bir bilgi paylaşımı olmamıştır. Bilgi ve duyumların ve gerekli tedbirlerin tartışılması yönünde aralarında bir koordinasyon bulunmadığı, tam tersine bu kurumların birbirlerinden bilgi sakladığı, cinayet sonrasında da birbirlerini suçladıkları görülmüştür. * Soruşturma sırasında soruşturulan kamu görevlileri görevlerini sürdürmeye devam etmiş, soruşturma dosyasına herhangi bir dosyaya sundukları gibi delil sunmuşlardır. Bu kişiler, görev yaptıkları birimin amiri, müdürü ya da komutanı konumundaki kişilerdir. Soruşturmalar bu kamu görevlilerinin sundukları delillere dayanılarak yapılmıştır. Sadece bu durumun kendisi dahi soruşturmaların güvenilir ve bağımsız olmayacağının, etkili ve sağlıklı sonuçlara varılamayacağının kanıtlarından biridir. * Haklarında soruşturma yapılan görevliler, sadece idari soruşturma […]

İsrail’in haklı öfkesi ve Gazze’deki kurbanları

Ilan Pappe* – ** Memleketim Celile’ye dönüşüm İsrail’in Gazze’ye soykırımvari saldırısına rastladı. Devlet, medyası aracılığıyla ve akademyası yardımıyla tek bir ses çıkarıyordu –2006 yazında Lübnan’a karşı yürüttüğü kriminal saldırı sırasında duyulandan bile daha gür bir ses. İsrail bir kez daha, Gazze Şeridi’nde yıkıcı politikalar anlamına gelen haklı öfkenin girdabında. Gazze’yi kasıp kavuran katliama karşı uluslararası düzeyde sergilenen dokunulmazlığı anlamak isteyenler için, zalimlik ve dokunulmazlık bakımından kendini haklı çıkarma şeklindeki bu akıl almaz tavır, can sıkıcı diye geçilecek değil, üzerinde durulacak bir konudur. Herşeyden önce, 1930’lar Avrupa’sının karanlık günlerindekine benzer uydurma haberlerle aktarılan katıksız yalanlara yaslanıyor. Her yarım saatte bir radyo ve televizyonlarda yayınlanan haber bültenleri Gazze kurbanlarını terörist olarak, İsrail’in onlara uyguladığı kitlesel katliamlarıysa öz-savunma olarak tanımlıyor. İsrail kendini kendi halkına, büyük bir kötülük karşısında öz-savunma yapan haklı kurban olarak sunuyor. Akademik dünya, Hamas önderliğindeki bir Filistin mücadelesinin nasıl şeytani ve canavarca bir şey olduğunu açıklamaya memur ediliyor. Önceki dönemde Filistin’in merhum lideri Yaser Arafat’ı şeytanileştiren ve ikinci intifada sırasında El Fetih hareketini gayri-meşrulaştıranlar da aynı bilginlerdi. Fakat yalan ve çarpıtmalardan da beteri var. En çıldırtıcı olanı, düpedüz Filistin halkında insanlık ve haysiyet namına kalan son kırıntıların hedef alınması. İsrail’deki Filistinliler Gazze halkıyla dayanışmalarını gösterdi ve bu yüzden Yahudi devletindeki beşinci kol olarak etiketlendiler; kendi anayurtlarındaki varlıkları İsrail saldırganlığına destek vermedikleri için şüpheli hale geldi. Yerel medyada yer almayı –bence hata edip– kabullenenlerle mülakat yapılmadı, bunlar sanki [İsrail iç istihbarat servisi] Shin Bet’in tutuklularıymış gibi sorgulandılar. Çıktıkları yerlerde takdim edilirken ve arkalarından aşağılayıcı ırkçı ibarelere maruz kaldılar ve beşinci kol olma, irrasyonel ve fanatik bir halk olma suçlamalarıyla karşılandılar. Ama en alçakcası bu da değil. Işgal altındaki topraklarda yaşayıp İsrail hastanelerinde kanser tedavisi gören birkaç Filistinli çocuk var. Burada tedavi edilsinler diye ailelerinin kaç para ödediğini Allah bilir. İsrail radyosu her gün hastaneye gidip bu fakir anne babalardan, İsrail’in saldırmakta […]

Pişmiş aşa “kentsel dönüşüm” suyu

Osmanlı Bankası Müzesi’nin düzenlediği İstanbul Söyleşileri’nin 14 Ocak akşamındaki konusu Fener ve Balat semtlerindeki kentsel koruma ve iyileştirme çalışmalarıydı. Bu semtlerde, Avrupa Komisyonu ve Fatih Belediyesi ortaklığında 2003-2008 arasında yürütülen rehabilitasyon programı, programın eş direktörü ve uygulama sorumlusu Mimar Burçin Altınsay tarafından aktarıldı. Konuşmasının sonunda Altınsay, yenilenen konutların şimdi “kentsel dönüşüm” gerekçesiyle yeniden ele alınmasına ve mahalle kültürünü yok edeceğine dair endişelerini dile getirdi. Beş buçuk yıl süren çalışma sonunda toplam 121 yapının restore edildiğini belirten Burçin Altınsay, projenin amacının “turistik iyileştirme” değil “mahallelinin yaşam koşullarını elverişli hale getirmek” olduğunun altını çizdi. Rehabilitasyon ilkesi gereği semtte yaşayan insanların evlerinden uzaklaştırılmamasına, onların durumunu iyileştirmesine ve tarihi dokunun korumasına öncelik verdiklerini vurguladı. Projenin sürdürülebilirliği ve katılım sağlanması konularında Fatih Belediyesi’nden destek alındı. Sokak şenlikleri ve çeşitli toplantılar yaparak beklentiler ve istekler tespit edildi. 744 tarihi yapının 121’i yenilendi Buna rağmen, Mimar Altınsay’a göre kafalarda beliren korkuları silmek ve ev sahiplerini restorasyona ikna etmek kolay olmadı. Proje kapsamında evi yenilenecek insanlardan hiç bir maddi karşılık istenmiyordu ancak ev sahipleri yine de protokol imzalamaya karşı çıkıyorlardı. Örneğin, beş yıl boyunca evlerini satamayacakları ve kirayı arttıramayacakları gibi maddeleri imzalamakta direnç gösterdiler. Ve bu imza atılmadığı sürece de işlemler başlayamadı. Haliç’in RestorasyonuFener Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı, model olarak 1996’da İstanbul’da gerçekleşen Habitat Konferansı’nda ortaya çıktı. Projeye dahil olacak semtler Fatih Belediyesi tarafından belirlendi. Projenin bu ilk halinde yenilemeler için kullanılacak bütçe Avrupa Komisyonu, Fatih Belediyesi ve restorasyonu kabul eden mal sahiplerinin katılımı ile oluşturulacaktı. İhtiyaç sahiplerine uygun kredi seçenekleri sunulacak ve kooperatif türünde gerçekleşecekti. Ancak 2003’te restorasyonların mal sahiplerinin katılımı beklenmeden, yardım amaçlı olmasına karar verildi. Komisyon ve belediye 6’şar milyon dolar katkıda bulunmayı taahhüt etti ve anlaşma imzalandı. Fakat Fatih Belediyesi, kaynağını başka alanlara harcadığını belirterek projede sadece “yaratıcı ortak” sıfatıyla görev aldı. Projeyi yürütmek üzere bir konsorsiyum kuruldu. Protokol gereği, ihaleden restorasyon uygulamalarına kadar […]

Türkiye Dink’i anıyor

Agos gazetesi Yayın Yönetmeni Hrant Dink ölümünün 2. yıldönümünde, çeşitli etkinliklerle anılacak. İstanbul’daki kitlesel anma töreni ise, Dink’in öldürüldüğü 19 Ocak’ta, Agos gazetesinin Osmanbey’deki binasının önünde yapılacak. Tören saat 14.30’da başlayacak. Aynı gün İzmir ve Bursa’da da çeşitli sivil toplum örgütleri, sol siyasi partiler, sendikalar ve hak örgütleri tarafından Dink için anma etkinlikleri düzenlenecek. 17 Ocak Cumartesi Hrant Dink için hafta boyunca İstanbul başta olmak üzere çeşitli kentlerde bir dizi anma etkinliği gerçekleştirilecek. Sivil toplum örgütleri, sol siyasi partiler, sendikalar ve hak örgütleri tarafından düzenlenen etkinliklerde Dink özelinde insan hakları, kişisel özgürlükler, adalet, halkların kardeşliği, ırkçılık ve milliyetçilik gibi kavramlar sorgulanacak. Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi tarafından düzenlenen, “19 Ocak’ta ne olmuştu?” başlıklı panel 17 Ocak Cumartesi günü saat 15:00’de Beyoğlu TMMOB’da gerçekleşecek. Aynı gün saat 16.00’de Makine Mühendisleri Odası’nda ise “Özür diliyoruz kampanyası ve Hrant Dink söyleşisi” başlıklı etkinlik yapılacak. Bilgi Üniversitesi santralistanbul’da ise, Anti-Kapitalist Öğrenci Hareketi’nin düzenlediği, “Hepimiz Hala Hrant’ız – Türkiye’de Irkçılık, Milliyetçilik ve Yurtseverlik” başlıklı panel saat 16.00’da başlayacak. Nor Zartonk grubunun, Hrant Dink anısına düzenlediği Tophane’deki Tütün Deposu’nda düzenlediği anma gecesinde ise “Beni adım…” isimli belgesel gösterilecek. 17 Ocak Cumartesi saat 18.00’de başlayacak etkinlikte daha sonra Dink cinayetinin dava süreci anlatılacak. Şevval Sam 22 Ocak’ta Dink Vakfı için sahnede Bilet gelirinin Hrant Dink Vakfı’na bırakılacağı bir başka etkinlik ise Şevval Sam konseri. 22 Ocak Perşembe gecesi Ghetto Barda düzenlenecek ve slayt gösterilerinin de yapılacağı gecede Şevval Sam Türkçe, Ermenice, Rumca, Lazca ve Çerkezce gibi farklı dillerden şarkılar seslendirecek. Yine gelirinin Hrant Dink Vakfı’na bağışlanacağı bir başka etkinlik ise dans gösterisi. Zeynep Tanbay’ın 4 Ayak isimli koreografisini Hrant Dink anısına sahneleyeceği gösteri 21 Ocak günü Garaj İstanbul’da 20.30’da yapılacak. Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği (AKA-DER) ise bir hafta boyunca çeşitli etkinliklerle Hrant Dink’i anacak. Derneği Kadıköy’deki binasında 24 Ocak’a kadar sergi, müzik dinletileri, panel, film gösterimi […]

Öteki İsrailliler: Falaşalar

İsrail’in, Filistin’e yönelik saldırıları 20 günü geçerken, ölü sayısı da bini aştı. İlk önce hava saldırılarıyla başlayan operasyon iki hafta önce de tanklar eşliğinde kara saldırılarına dönüştü. Hemen her gün, çoğu çocuk onlarca Filistinlinin ölüm haberleri patlayan bombalar ve kaçışan insanların görüntüleriyle sunuluyor. Kara saldırılarının başlamasıyla birlikte TV ekranlarından görünen İsrail askerlerinin arasında dikkat çekenleri ise üniformaları içindeki siyah Yahudiler, bilinen adlarıyla Falaşalar’dı. Yüzyıllardır eski adı Habeşistan olan Etiyopya’da yaşayan, hemen hemen tüm Yahudi adetlerini yerine getiren, Yahudi olduklarını da bir Fransız bir araştırmacı sayesinde öğrenen Falaşalar’ın daha iyi bir hayat için göç ettikleri İsrail’de yaşadıkları da tipik bir umut yolculuğu hikâyesinden farksız değil. Soyları Süleyman peygambere dayanıyor 81 milyonluk nüfusa sahip olan Etiyopya, ülkede yaşayan birçok farklı etnik kökene sahip insan olmasına rağmen, Afrika ülkeleri arasında bağımsızlığını koruyup, sömürge olmamış tek ülke. Halkın yüzde 50’si Müslüman, yüzde 40’ı Hristiyan Ortodoks. Yüzde 10’luk bir kesim ise Animist. “Sürgün, yabani” anlamına gelen Falaşalar’ın ise çoğu İsrail’e göçtüğü için herhangi bir dini çoğunluğu yok. Falaşalar’ın tam olarak nereden geldiği bilinmiyor ama toplum kendi soyunu Hazreti Süleyman ile Seba Kraliçesi Belkıs’a dayandığına inanıyor. Hahambaşından Falaşalara “Yahudi” onayı İsrailoğulları’nın Dan Kavminden oldukları düşünülen topluluğun dünyada tanınması ise Falaşalar’ın kaşifi olarak nitelendirilen Sorbonne Üniversitesi Profesörü Joseph Halevi’nin bölgeye ziyaretiyle gerçekleşti. 1862 yılında yaptığı ziyaret sonrasında Falaşalar’ın soyunu araştıran ve benzerlikleri saptayan Halevi, Avrupa’nın ve diasporanın da Falaşalarla tanışmasını sağladı. Ardından başlayan, gerçek Yahudi mi değil mi tartışmaları ise günümüze kadar uzandı. 1973 yılında dönemin Sefardik Hahambaşısı Ovadia Yosef, Falaşalar’ın Yahudi olduğunu dinen kabul etti. Bu kabulle birlikte Falaşalar’ın İsrail’e göç etmesinin de yolu açılmış oldu. Buna karşın, Aşkenazi hahamlarının Falaşalar’ı hala Yahudi saymadıklarını da belirtmek gerekir. Hem şabat, hem kurban Profesör Joseph Halevi’nin de ziyareti sırasında farkettiği benzerlikler arasında Şabat yemeği, Hamursuz orucu, erkek çocuklarını sekiz günlükken sünnet etmeleri var. Buna karşılık kutsal kitapları Tevrat’la […]

Grammy Ödüllü Concha Buika İstanbul’da

Afrika köklerinin verdiği şarkı söyleme yeteneğiyle herkesi büyüleyen, ünü İspanya’dan dünyaya sıçrayan Buika, 17 Ocak’ta ilk kez Türkiye’de İş Sanat’ta sahneye çıkacak. 1972 doğumlu Concha Buika, Mayarko adasında, Ekvator Ginesi’nden politik nedenlerle sürgün edilen bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Küçük yaştayken babasının terk ettiği Buika, 5 kardeşiyle birlikte müzikle iç içe bir evde büyüdü. Mallorca’da yaşayan Çingenelerle haşır neşir olan sanatçı, onlardan flamenko ezgilerini ve stillerini öğrendi. Daha sonra Madrid’e yerleşmesiyle Buika, burada birçok yerel grup ile çalışma imkânı yakaladı, Londra’da drama okurken Pat Metheny tarafından bir konserine davet edilmesi ile hayatı değişti. Burada Kübalı Bebo Valdes’in albümlerinden tanıdığımız yapımcı, besteci ve müzisyen Javier Lemon ile tanışan Buika, böylece profesyonel müzik kariyerine adım attı. Concha Buika İspanya’nın son zamanlarda gördüğü en üretken ve beğenilen sanatçısı olarak biliniyor. İspanya’nın Grammy’si olan Premio de la Música ödülü sahibi olan Buika, İspanyol kültürünün de etksiyle şarkılarında funk, flamenko, gypsy rumba, caz, Afro-Küba ritimleri, copla ve soul’u bir araya getiriyor. Yetenekli sanatçı gitar, piyano, bas ve çello gibi birçok enstrümanı da çalabiliyor. Tüm dünyada beğeniyle dinlenen Buika, eleştirmenler tarafından da beğenilen bir sanatçı oldu. Grammy ödüllü sanatçı yaptığı müziği; “Farklılıklar insanları zenginleştiriyor, bulunduğum ortamın farklı kültürleri müziğime de yansıdı ve bu beni mutlu ediyor. Müziğim, aslında hepimizin müziği. Hepimiz insanız ve acılarımızı, aşklarımızı şarkılar anlatıyor ancak.” şeklinde tanımlıyor. “Ben bir Afrikalıyım ve Afrikalı müzik eğitim almaz” diyerek yeteneğinin köklerinden geldiğini söylüyor. Müziğin ticari yanından çok performansıyla ilgilendiğini, sahnenin ise kendisi için çok büyük önemi olduğunu söyleyen Buika, sahnede izleyicisiyle derin bir bağ kurabildiğini ifade ediyor. Buika (2005), Mi Niña Lola (2006) ve Niña de Fuego (2008) çıkardığı albümler arasında yer alıyor. Son albümü Niña de Fuego (Ateşin Kızı) ile dinleyicilerine sesinin güzelliği dışında, iyi bir şarkı yazarı olduğunu da kanıtladı. Müziği, hüzünleri azaltmanın, acıları paylaşmanın ve hayatta dimdik durabilmenin bir yolu olarak görüyor. […]

Karbonu önce yakala, sonra depola

İklim değişikliği, en bilinen adıyla küresel ısınma, uzunca bir süredir dünyanın bir numaralı ortak gündem maddelerinden biri. Isınma önlenemediği sürece de gündemini yitirmeyeceği kesin. Tüm dünyanın kendi çıkarlarını bir yana bırakıp küresel ısınmayı durdurmak için yaptığı girişimler ise bir hayli çok. Hem devlet temelli hem de sivil oluşumlar küresel ısınmayı engellemek için çözümler geliştiriyor. Bu kadar önemsenmesinin en büyük nedeni ise hepimizi etkilemesi. Ülkelerin, coğrafyaların önemini yitirdiği, çünkü olayın “küresel” olduğu bu noktada her bir ülkenin tavrı diğerleri için büyük önem taşıyor.Atılan ilk adım Kyoto Protokolü Tüm girişimler içerisinde dünyada hazırlanan en geniş çaplı girişim ise hiç şüphesiz Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve onun devamı niteliğinde olan, sera gazlarıyla mücadeleyi içeren Kyoto Protokolü. Japonya’da Birleşmiş Milletler’in katılımcı ülkeleri tarafından 1997 yılında kabul edilen anlaşma 2005 yılında 55 ülkenin taraf olmasıyla yürürlüğe girdi. Bugün 169 ülkenin taraf olduğu anlaşma, sera etkisi yaratan gazların salınımını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5.2 düşürmeyi öngörüyor. Bu hedefe ulaşmak için protokolü imzalayan ülkelere sera gazı miktarını düşürecek mevzuatlar düzenleme, fosil yakıt yerine bio dizel kullanılması, güneş enerjisi ve nükleer enerjiye yönelik yatırımlarda bulunmak gibi yükümlülükler verildi. ABD direniyor Türkiye kararsız Avustralya’nın da protokolü imzalamasının ardından imzalamayan ülkeler arasında Türkiye ve ABD kaldı. ABD en fazla sera gazı salınımı yapan ülkelerin başında gelmesine rağmen, çıkarları doğrultusunda 10 yıldır protokolü imzalamaya yanaşmıyor. ABD Başkanı Bush bu durumu “küresel ısınma ile ilgili teorilerin henüz tam olarak kanıtlanmamasına” bağlarken, 20 Ocak’ta göreve gelecek olan yeni başkan Barack Obama büyük umut veriyor. Dünyaca ünlü iklim değişikliği uzmanlarından John Holdren’i bilim başdanışmanı yapması da Kyoto Protokolünü imzalayacağına bir işaret olarak görülüyor. Türkiye ise hala imzalasak mı imzalamasak mı çelişkisi içerisinde meclise tasarılar sunuyor. Türkiye’de genel tutum imzalanmamış olmasının büyük bir utanç kaynağı olduğu yönündeyse de hükümetler bu konuyu henüz tasarıdan öteye taşıyamadı.Karbon yakalama ve depolama sistemi Kyoto Protokolü çerçevesinde geliştirilen […]

Psikoterapi değil fal terapisi

İnsanoğlu varoluşundan bu yana gelecek hakkında çeşitli tahminlerde bulunma ve önceden öğrenme merakını yenemiyor. Bu yüzden de falcılar ve medyumların önündeki kuyruklar eksilmek bir yana uzadıkça uzuyor. Günümüzde ise falcı ve medyumlar geleneksel rollerinin biraz ötesine geçmiş, birer psikoterapist haline gelmiş durumda. Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi mezunu olan ve sadece hobi olarak medyumluk yapmayı tercih eden Murat Koyun, bu işle hem para kazananların hem de fal baktıran kişilerin temelinde yalnızlık duygusunun yattığını söylüyor. Kendisinin de orta öğretim yıllarında yalnız bir çocuk olduğunu ve gittiği atari salonunda sahibinden aldığı tarot ve fal eğitimiyle astrolojiye yöneldiğini belirtiyor. İnsanların fala yönelme sebebinin ise kendi içlerinde duydukları sesin ve şüphenin doğrulanması için bir gereksinimden öte bir şey olmadığını ifade ediyor. İnsanların arkadaşlarından duyduklarını dertleşme olarak algıladıklarını ve iç dünyalarındaki şeyleri arkadaş veya aileleriyle genelde paylaşamadıklarını söylüyor. Hislerini bir yabancıya daha kolay aktarabildiklerini ve o yabancının da genelde ya falcı ya da farklı yöntemler için başvurdukları hocalar olduğunu da ekliyor. Kısacası kişilerin fal baktırmayı tercih etmesini kendilerine itiraf edemediklerini sağlayacak yardımı falcıdan almaları olarak ifade ediyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi, İşletme – Ekonomi bölümü öğrencisi olan Miray Mutlu da bu görüşü doğrulayan bir örnek. Her ay düzenli olarak mutlaka falcıya gidip fal baktırdığını söyleyen Miray, yalan olduğunu bile bile anlık mutlu olmak için fal baktırdığını, bunun kendisi için bir tür terapi olduğunu anlatıyor. Bir çok kişinin bu işi ticarete döktüğünü, ailesini bu işten kazandığı paralarla geçindirdiklerini de söyleyen Murat Koyun ise kendisinin bu işi sadece felsefeye duyduğu ilgiden yaptığını ve kesinlikle para almadığını belirtiyor. Kendisine gelen insanların söylediklerini not tuttuklarını ve bu notlara bakarak hayatlarını yönlendirdiklerini de ekliyor. Fal baktıranların gözünde falcıların bir tür psikolog rolünü üstlendiğini ifade eden Murat Koyun, yaşadığı çarpıcı bir örneği şu sözlerle anlatıyor:“Kocası tarafından aldatılıp aldatılmadığını merak eden bir kadın geldi. Israrla tarot falı baktırmak istiyordu. Ona kartlardan bu konuda […]

Ücretli otoparka itiraz

İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampusü’nün otoparkı 15 aralık 2008’den itibaren ücretli hale getirildi. Güz döneminin başlangıcından beri ücretsiz olarak hizmet veren otopark, üniversite yönetimi tarafından özel bir işletmeye kiralandı. Şu anda 1 saate kadar ücretsiz olan otoparktan, 1-12 saat arasında 4 YTL alınıyor. Ayrıca öğrenciler okula her giriş çıkış yaptıklarında da tekrar ücret ödemek zorunda. Öğrenciler ücretli otopark uygulamasından rahatsızlıklarını dile getirirken, uygulamanın gereksizliğinden ve fiyatların yüksekliğinden şikayet ediyorlar…

“Tek Kareci” İstanbul’da

Contemporary İstanbul projesi kapsamında “One Shot” (Tek Çekim) sergisi için Doğu’yla Batı’nın buluştuğu İstanbul’u tercih eden Alexander Berg poz verecek İstanbulluları bekliyor. Mükemmel fotoğraf için birçok film harcayan ve karelerce fotoğraf çeken fotoğrafçıların aksine Berg yalnızca tek bir çekim yapıyor, tek bir kare kullanıyor ve o eşsiz anı yakalamayı hedefliyor. Bunun için fotoğraf çektirmeye gelenlerle dakikalarca konuşuyor, onları tanımaya çalışıyor. Hayatlarında nerede durduklarını, neler hissettiklerini soruyor. “Gözlerinde rahat oldukları hissini yakalamadan deklanşöre basmam” diyen Berg, o kadar sıcakkanlı ve sabırlı ki kameraya hiç alışık olmayanları bile rahatlatmayı başarıyor. Berg’in projesi 2003’te New York’un Times Meydanı’nda başladı. O yıl ve 2006’da toplam 850 New Yorklu fotoğrafçıya poz verdi. Whitney Müzesi’ne fon bulmak için sergilenen bu fotoğraflar Berg’in 2007 Dandai Uluslararası Sanat Festivali’ne katılmak üzere Pekin’e çağrılmasını sağladı. “One Shot New York” projesini Çin’in başkentinde sergileyen sanatçı, sergi süresince üç yüz yetmişin üzerinde insanı fotoğrafladı ve Pekin’in yüzlerini de projesine dahil etti. Fikrinin yeni ve eşsiz olmadığını söyleyen sanatçı, Nazilerin yükselişe geçtiği 1920’lerde Alman ırkının sadece sarı saçlı mavi gözlü olmadığını kanıtlamak isteyen Fotoğrafçı August Sander’dan etkilendiğini söylüyor. Belgesel nitelikteki o çalışmanın Berg’e göre en ilgi çekici yanı ise Sander’ın asker, kasap, öğretmen gibi sıradan insanları yönlendirmeden doğal halleriyle çekmiş olması. Kendi çalışmasında da aynı prensipten yola çıkan Berg, nasıl poz vereceğiyle ilgili bir fikri olmayan insanların bile yönlendirmeden ruhunu yansıtmayı başarıyor. Sanatçı “Gelenlerin bazılarının aklında nasıl poz vermek isteyecekleriyle ilgili çok net fikirler oluyor, bazıları ise ne yapacaklarını soruyorlar. Onları tanımaya çalışıp ne hissettiklerini bulmalarına yardımcı oluyorum ancak müdahale etmiyorum” diyor ve ekliyor: “Bu ortak bir çalışma ama genel olarak fotoğraf çektirenin dünyasını en doğal haliyle yakalamayı amaçlıyorum.” Kameralı psikolog Berg, “One Shot New York”ta çok stresli bir dönemden geçtiğini söyleyen bir televizyon kanalının yöneticisini başı ellerinin arasında düşünürken fotoğrafladığını ve o sıkıntısının çok gerçekçi bir şekilde fotoğrafa yansıdığını söylüyor. Bir […]

Valide’nin varlığı

Burcu Burcu İstanbul Tarihi Yarımada’da, yüzyıllar boyunca kentin ekonomik, toplumsal ve kültürel kalbi Eminönü Hanlar Bölgesi’ndeki yapılardan biri Büyük Valide Han. Çakmakçılar Yokuşu ve Fırıncılar Yokuşu arasında, yanında yöresindeki her yapı gibi Eminönü’nden Beyazıt’a tırmanan tepenin topografyasına uyum sağlamış, o yokuşlara göre konumlanmış. Hanı, IV. Murat’ın (1623-1640) annesi Kösem Sultan inşa ettirmiş. Evliya Çelebi o dönemde hanın 300 odası, ortasında bir cami-i şerifi, develiği, at ve katır ahırı da olduğundan bahsediyor. Geçen yaklaşık 400 yılda elbette özgün yapısında bir takım kayıplar olmuş. 1926 yılında örneğin, yapının Fırıncılar yokuşuna bakan “Han-ı Sagir” bölümü çökmüş. Ama hepsinden önemlisi, her dönemde kullanılmış. Bugün çoğunluğunu şapkacıların oluşturduğu giyim toptancılarının ticarethanesi olmuş. 400 yıldır kullanımda olan, içindeki insan nefesinin ve telaşının hiç eksilmediği dünyada kaç yapı var? Ne olmuş, ne oluyor, ne olacak? Valide Han, belki de bu özelliğiyle bir grup akademisyenin projesine konu oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin (YTÜ) İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü tarafından başlatılan, TÜBİTAK destekli “Büyük Valide Han: Kültürel ve Toplumsal Belleği İnceleme, Dokümantasyon ve Yazılım Projesi”ni yaptı. Mimar, sanat tarihçisi, sosyolog ve antropologlardan oluşan ekip, her döneme uyum sağlayan bu kültür varlığının geçmişine ışık tuttu, geleceğine dair sorular ortaya koydu. “Handa ne olmuş, ne oluyor ve ne olacak” dedi. Prof. Dr. Ayşegül Baykan, Doç. Dr. Belkıs Uluoğlu, Yrd. Doç. Dr. Zerrin İren Boynudelik ve Öğr. Gör. Burak Sevingen Valide Han’la her kaynağa ve kişiye ulaşmaya çalıştı. Hanın tarihine tanıklık edenlerle, bilim adamlarıyla ve yapının şimdiki kullanıcılarıyla görüşüldü. Antropolog Burak Sevingen eski yeni, yaklaşık 20 bin fotoğraf ve 40 saati aşkın video kaydını bir araya getirdi. Oluşturulan devasa dökümün bir bölümü, ait olduğu mekânda, Valide Han’da şu anda sergileniyor. Toplanan malzemenin kitap halinde yayınlanması da projenin hedefleri arasında. Han yahut turizm YTÜ Sanat Yönetimi Programı Öğretim Görevlisi Zerrin İren Boynudelik Büyük Valide Han çalışmasının, Tarihi Yarımada’nın tartışmalı “Müze Kent” projesine alet edildiği […]

Hükümetin değil Kürtlerin başarısı: Şeş TV

TRT’nin Kürtçe yayın yapan kanalı Şeş TV (TRT 6), yeni yılın ilk gününde açıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Birlik ve bütünlüğümüzü daha da güçlendirecek, demokrasimizi derinleştirecek bir adım” olarak nitelendirdiği Kürtçe yayın yapan ilk devlet kanalı Şeş TV, Kürtler tarafından geç kalınmış; ama olumlu ve demokratik bir adım olarak değerlendirildi. Hükümetin Şeş TV açılımını, Abdullah Öcalan’ın iddia ettiği gibi, “Devletin kendi Kürdünü yaratma girişimi” olarak niteleyen bir kesim olsa da, her ne olursa olsun bir kazanım olarak görme eğiliminde olan bir kesim de var. Özür dileme niteliğinde bir adım olarak görülen kanal, Kürtlerin dil ve kültürünü yok saymakla bir yere varılamayacağının kanıtı gibi. Medya tarafından hükümetin başarısı olarak gösterilmeye çalışılsa da, devlet televizyonundan Kürtçe yayın, Kürtlerin anadillerini tüm yasaklara rağmen yıllardır yaşatma mücadelelerinin bir sonucu olarak da görülüyor. Kürt aydınları, kültürlerin birbirlerini tanımasının birleştirici etkisini vurgularken, kutuplaşmanın da bu şekilde önüne geçileceğinin altını çiziyorlar. Bu girişimin Kürtçe eğitimin yolunu açacak önemli bir adım olduğu da varsayılıyor. Şeş TV’nin yayın hayatına girmesini Kürt aydınları şöyle değerlendirdi: Şehmus Diken (Yazar):Kürtçe’ye 300 kelimeyi geçmeyen oradan buradan toplanmış uyduruk bir dil olarak bakılıyordu. Bu milliyetçi ve inkârcı anlayış sadece kültürel boyutta kalmadı; siyasal, sosyolojik ve ekonomik açılımları olan bir anlayışı beraberinde getirdi. Bölgeye ekonomik gelişim için herhangi bir yatırım yapılmadı. Şeş TV girişiminin iyi tarafı, Kürtlerden özür dileniyor nitelikte olması. Olumsuz yönü ise Ahmet Kaya örneğinde olduğu gibi uzun sürgünler, zulümler, linç girişimleri yaşanmasıydı. Bir anda sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi davranılarak, “Bu devlet babadır. Kürtçe televizyon da veriyoruz daha ne istiyorsunuz?” tavrıyla hareket ediliyor. Bölgede Roj TV dahil 10 tane Kürtçe yayın yapan kanal var ve bunlar uydu aracılığıyla izlenebiliyor. Dolayısıyla TRT bu girişimi o kanallar kurulmadan önce yapsaydı, bir ihtiyaçtan kaynaklanarak bu hizmeti sunmuş olacaktı ve daha inandırıcı olacaktı. Gönül isterdi ki, Şeş TV’nin yayın hayatına girmesini demokratik bir adım olarak değerlendirebilelim. […]

“Bu ne yaman çelişki”

Filiz KüçükMerve Yüksel Şık kıyafetleri içinde, ayağa fırlamış bağırıp çağıran, küfürler eden kadınlı erkekli bir grup. Adeta toplu bir histeri krizi yaşanıyor. Havada çatal bıçaklar uçuşuyor. Saldırının hedefindeki kişi, olası bir linçe engellemek için önünde etten duvar ören garsonların arasından olanları anlamsız gözlerle izliyor. Bundan tam 10 yıl önce, “Televole Cumhuriyeti” vatandaşları için hayli prestijli sayılan Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde yaşandı bu görüntüler. Başarıya ulaşamayan bu linç girişiminin devamı medya eliyle gerçekleştirildi sonra. Linç edilen ise tüm Türkiye’nin bildiği bir isim, Ahmet Kaya’ydı. O geceden sonra bir daha asla eskisi gibi olamayan ve terk ettiği ülkesinin özlemiyle kısa sürede ölümün kollarına giden sanatçının suçu ise aldığı ödülün ardından yaptığı kısacık bir konuşma olmuştu: “Ben bu ödülü İnsan Hakları Derneği, Cumartesi Anneleri, tüm basın emekçileri ve Türkiye Halkı adına alıyorum. Çok teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var; şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayınlayacağım albümünde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda, bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum. Yayınlamazlarsa da Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını da biliyorum.” Linç girişiminden devlet televizyonuna Ahmet Kaya, kendisi için sonun başlangıcını yaşatan, onu ölümün kucağına iten linç gecesinde sadece bunları söylemişti. Bugün ise artık devlet eliyle Kürtçe yayın yapan ulusal bir televizyon kanalı var ülkemizde. Bu, Ahmet Kaya’nın anlatmaya çalıştığı Kürt ve Türk halklarının kardeşliğinin bir meyvesi mi? Yoksa arkasında yatan başka politik oyunlar mı var? TRT Şeş TV’nin yayın hayatına başlaması zamanlaması, amacı ve alt metni hakkında birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Aradan geçen 10 yılda Kürtleri yoksayan, Kürtçe şarkıya bile tahammül edemeyen bu anlayıştan, devlet eliyle Kürtçe yayın yapan Şeş TV’nin kurulması sürecine gelindi. Hemen ardından Nazım Hikmet’in tekrar Türk vatandaşlığına alınma kararı gündeme geldi. Bundan 3 ay önce Hakkari’de Kürtlere, “Ya sev ya terk et!” diyen, hala aydınlarımızı düşüncelerinden ötürü 301. maddeden yargılayan AKP hükümetinin tüm […]

Nedir bu Ergenekon?

Dün (7 Ocak 2008), 6 ayrı ilde eş zamanlı gerçekleştirilen “10. Dalga” Ergenekon operasyonlarında hepimizin bildiği gibi üst düzey isimlerin de aralarında olduğu 40’a yakın kişi gözaltına alındı. 28 Şubat postmodern darbesinin önemli isimleri eski Genelkurmay Adli Müşaviri emekli Tümgeneral Erdal Şenel, MGK eski Genel Sekreteri emekli orgeneral Tuncer Kılınç, Eski Harp Akademileri Komutanı emekli orgeneral Kemal Yavuz ve YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz ile “Sabetay avcısı” Yalçın Küçük, Susurluk çetesinin baş aktörlerinden eski Özel Hareket Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin ile yeğeni Erdal Şahin, Bedrettin Dalan’ın oğlu Barış Dalan’ın da aralarında bulunduğu zanlılar arasında bir yarbay, 4 albay, bir yüzbaşı, 2 binbaşı, bir üsteğmen olmak üzere 9 muvazzaf subay da yer alıyor. Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evinde ise sadece arama yapıldı. Yurtdışında bulunan Bedrettin Dalan ise arananlar arasında. Son operasyonla, şu ana kadar Ergenekon soruşturması çerçevesinde toplam altı emekli paşa gözaltına alınmış oldu. Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz de Ergenekon soruşturmasının firari sanığı olarak aranıyor. Gazeteci kılığındaki çeteci Ergenekon ismi ilk kez NATO’nun kontrgerilla örgütlenmesi olarak bilinen Gladio’nun Türkiye’deki yapılanması şeklinde gündeme geldi. Özel Harp Dairesi olarak da bilinen yapılanmanın, siyasetçilerden bilim adamlarına, medya mensuplarından hukukçulara kadar uzandığı iddiaları sürekli gündemde kaldı. Bu örgütlü yapının soruşturulmasına dayanak oluşturan bilgiler, 2001’de kendisini gazeteci olarak tanıtan ve JİTEM adını kullanarak dolandırıcılık yapan Tuncay Güney’in ofisine yapılan baskınla ele geçirildi. Şimdi Ergenekon’un sanıkları arasında yer alan eski polis müdürü Adil Serdar Saçan tarafından bizzat sorgulanan Güney, sözkonusu çete oluşumuyla ilgili çok önemli bilgiler verdi, ama soruşturma kapatıldı. Güney’in ifadesine göre, örgütün ‘manifestosu’ İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in yönlendirmesiyle yazılmıştı. Güney, Veli Küçük hakkında da bilgi vermişti. Bu ilk işaretin ardından çeteye ilişkin ilk ipuçları Danıştay’a düzenlenen saldırıda ortaya çıktı. Ergenekon operasyonunun ipuçları, ilk olarak Danıştay 2.Daire’ye yönelik silahlı saldırının ardından belirdi. Daire üyesi Mustafa Yücal Özbilgin’i öldüren avukat Alparslan Arslan ve saldırı […]

İtibarsızlaştırma ve manipülasyon

Türkiye’nin, karanlık geçmişiyle yüzleşmesini sağlayacak her olayda olduğu gibi yine unutulmaya yüz tutmuşken yeni bir gözaltı dalgasıyla yeniden manşetlere yerleşti Ergenekon. “Unutulmaya yüz tutmuş” ifadesi fazla iddialı gelebilir ama Susurluk, Şemdinli, Yüksekova gibi örnekleri düşününce, maalesef öyle. Asrın davası diye nitelenen, olur olmaz her olayda Ergenekon parmağı aranan bir olay, şu son gözaltı dalgasına dek hak ettiği ilgiyi görüyor muydu acaba haberciler nezdinde? Haklarında iddianame düzenlenen ilk 86 sanığın devam eden yargılamalarında mahkeme salonunda yaşananlar bile magazinleştirilerek sunulmuyor muydu okurlara, izleyicilere? Bunun yanıtı ortada. Gelelim konumuza. Dün (7 Ocak 2008), 6 ayrı ilde eş zamanlı gerçekleştirilen “10. Dalga” Ergenekon operasyonlarında hepimizin bildiği gibi üst düzey isimlerin de aralarında olduğu 40’a yakın kişi gözaltına alındı. Darbe soruşturuluyorsa eski komutanlar nerede? 28 Şubat postmodern darbesinin önemli isimleri eski Genelkurmay Adli Müşaviri emekli Tümgeneral Erdal Şenel, MGK eski Genel Sekreteri emekli orgeneral Tuncer Kılınç, Eski Harp Akademileri Komutanı emekli orgeneral Kemal Yavuz ve YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz ile “Sabetay avcısı” Yalçın Küçük, Susurluk çetesinin baş aktörlerinden eski Özel Hareket Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin ile yeğeni Erdal Şahin, Bedrettin Dalan’ın oğlu Barış Dalan’ın da aralarında bulunduğu zanlılar arasında bir yarbay, 4 albay, bir yüzbaşı, 2 binbaşı, bir üsteğmen olmak üzere 9 muvazzaf subay da yer alıyor. Bir diğer önemli ayrıntı ise Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evinde arama yapılmasıydı. Kanadoğlu’nun evinde yapılan aramalar sırasında soruşturmanın sadece ev aramasıyla sınırlı tutulacağı açıklamasının yapılması da ilginçti. Zanlı ise neden gözaltına alınmadı ya da değilse evi neden aranıyor diye soruyor insan kendi kendine. Olayın başlangıcından bu yana “darbe soruşturması” yapılıyor havası yayılmasına karşın bugüne dek sadece bir kaç muvazzaf teğmenin gözaltına alınması, “Darbeyi yapacak ordu nerede?” sorusunu doğuruyordu. Darbe girişiminin günlükleri de vardı Son operasyonda dikkat çeken nokta ise bir binbaşı ile bir yüzbaşının da gözaltına alınan muvazzaf subaylar kervanına katılmasıydı. Öncekilerde ve son operasyonlarda […]

“Sevda sözleri”ni öksüz bırakan şair

Oruç Aruoba, “Bir şairin gözleri kapanınca, dünyada görülecek şeyler azalır” demişti. 19 yıl önce Cemal Süreya da, “Ölüyorum tanrım, bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür, biliyorum tanrım / Ama ayrıca aldığın bu hayat, fena değildir… / Üstü kalsın…” diye yazdığının ertesi günü bir 9 Ocak günü bu dünyaya kapatınca gözlerini görülecek şeyler azaldı. Tüm günahların yarı yarıya işlendiği, bir sevişmenin gelip bir daha gitmediği, unutulmayacak aşkların her daim dörtnala sevişen kahramanıydı hâlbuki. Cemal Süreya henüz 6 yaşındayken daha, Dersim sürgünlüğüyle başlayan hüzünlü yaşamını; mutluluklarıyla, mutsuzluklarıyla, her birini sevdiği kadınlarıyla, evlilikleriyle, sözcüklere can veren şairliğiyle noktaladığında yazılmamış aşk şiirleri eksik, yazılanlar ise öksüz kaldı. Bu eksikliği, bu öksüzlüğü Can Yücel, “Aşk yok gayri memlekette / Cemal Süreya beri gideli” diye özetlemişti ardından yazdığı bir şiirde. Ahmed Arif’in, “Eros’tu kendi okuyla kendini vuran” dediği; aşkın en güzel hallerini, aşkın ya da aşığın çaresiz, başıboş hallerini dizeleriyle yudum yudum içiren bir şairdi. “Dünyanın en küçük devleti” Sevmeye ya da âşık olmaya neden arayan ve her seferinde de bulduğunu 20 ayrı şiirinin son dizesinde, “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” diye anlatan şairdi. Aziz Nesin’in,Jean Paul Sartre’yle birlikte, “Dünyanın en küçük devletleri. İkisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var” dediği, Ülkü Tamer’in, “Dilin ve şiirin yaman avcısı” diye tanımladığı bir sözcük ustasını, Cemal Süreya’yı, hangi kelimeleri yanyana getirdiğimizde anlatabiliriz? Cemal Süreya’nın dostu, sevgilisi, iş arkadaşı olan Tomris Uyar’ın, “Tanıdığı kaç kişi varsa o kadar Cemal Süreya vardır. Hepsi değişik. Belki temel öğeleri aynı kalıyor; politikaya, edebiyata, espriye tutkusu; çalışkanlığı, dürüstlüğü gibi, Ama çok değişken biri. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. 3 tane yazılabilir. 3 tane apayrı” dediği şair hakkında ne söylesek eksik kalacağını bilerek anlatmaya çalışalım istedik ölüm yıldönümünde. Kadere yazılan göçebelik hali Cemal Süreya 1931’de Erzincan’da bir yük vagonunda doğdu. Cemalettin Seber adı verilen geleceğin şairinin […]

Vahşetin haberleri de sansürleniyor

Gazze Şeridi’ne İsrail saldırılarının başlamasının 14. gününe girerken vahşet görüntülerini ancak hâlihazırda bu bölgede olan Filistinli gazetecilerden öğrenebiliyoruz. Ramatta ve Ma’an gibi sayılı sayıda yerel çaplı Filistinli bağımsız haber ajansı, Katar merkezli El Cezire televizyonuna ve Amerikan CNN’e görüntü geçmeyi sürdürüyor. Buna karşılık yüzlerce yabancı gazeteci bölgeye sokulmuyor ve sınırda bekletiliyor. Aslında İsrail’in yabancı gazetecilere koyduğu bu yasak iki aydır, yani 5 Kasım’dan beri arasıra esneklik sağlanarak sürüyordu.Ancak 27 Aralık günkü saldırılarla beraber bu uygulama tekrar sıkılaştı. 2 Aralık günü Yabancı Basın Birliği’nin (International Press Association) bastırmasıyla İsrail Yüksek Mahkemesi bir karar çıkartmış ve sadece sekiz gazetecinin sınırı geçebileceğini bildirmişti. Bu karar hiçbir zaman uygulamaya konulmadı. Onun yerine sınırda bekletilen yüzlerce basın mensubu İsrail’in Hamas roketleriyle nasıl yara aldığını sergileme amaçlı “halkla ilişkiler turları”yla oyalanıp durdu. Ne de olsa tüm savaşlar gibi haber medyasına hâkimiyet ve medyayı yönlendirme çabaları son derece önemliydi. “Can güvenliği” bahanesi Üstelik İsrail bu kez 2006 yılında Hizbullah’a karşı savaştığı Lübnan Savaşı’nda yaptığı medya yönetim hatalarını yapmak istemiyordu. O dönemde televizyonların naklen yayınlarına ek olarak internet de yoğun olarak kullanılmıştı. Anlaşılan İsrail hükümeti Lübnan savaşında televizyon kameralarına görüş bildiren askeri komutanlarına ve internette askeri planları paylaşan blogger’lara hala öfkeliydi. Bunun için de çareyi “can güvenliğini” bahane ederek sınırı tamamen basına kapamakta bulmuştu.Uluslararası Basın Örgütleri Gazze Şeridi’nde yaşananları hala tam olarak bilmediğimizi söyleyerek saldırının başladığı günden beri çeşitli platformlarda çağrılarda bulunuyor. Tahmin edileceği gibi bütün bu çığlıklara kimsenin kulak astığı yok. Savunma Bakanlığı sözcüsü Shlomo Dror ise en son Hamas militanları saldırıyı kestiği anda bütün gazetecilere sınırları açacağını söylüyordu. Aslında Dror’a göre İsrail bu güne dek uluslararası medyanın sunduğu “abartılı Filistin trajedisi”nden asla memnun olmadı. Bu gerekçeyle bu kez sınırı açmaya hiç niyetleri yok. Hem İsrail hem Hamas bağımsız haber kaynaklarından yoksun bu ortamda proganda mekanizmalarını sonuna kadar kullanmak için çırpınıyorlar. Dedikodu ve söylentiler kasıtlı bir şekilde […]