İstanbul omuzlarımın üstünde

Fransız indie ikilisi The Dø esasen film müziği bestecisi olan Dan Levy ve Finlandiya asıllı Fransız (güzelliğinin nereden geldiği belli!) Olivia Bouyssou Merilahti’den oluşuyor. İkili Empire of the Wolves filminin müzik kayıtları sırasında tanışıp The Passenger ve Camping Sauvage filmleri için beraber çalışmaya devam etmiş. Sonrasında da birlikteliklerini The Dø ile devam ettirmeye karar vermiş. “Do” standart müzik ölçütlerine göre ilk nota, aynı zamanda son nota. Aynı zamanda Dan ve Olivia’nın isimlerinin baş harfleri. Grup 2007 yılında özellikle “On My Shoulders” parçasının videosuyla internet kullanıcıları arasında yayıldı ve ismini duyurdu. Duru güzelliği, kendine has narin sesiyle Olivia, klibi izleyenleri kendine hayran bıraktı. Sonrasında “Bu grup da nerden çıktı” diyenler sene başında yayınlanan “A Mouthful” albümünü karşısında buldu. Albümden “At Last” ve “The Bridge Is Broken” gibi parçalar radyolarda sıkça çalınır oldu. Grup daha bu parçaları albüm olarak yayınlamadan birçok konser ve festivale katıldı, performanslarında çekilen videolar paylaşım sitelerinde en çok hit alan klipler arasında yer aldı. Klasik müzik ve cazdan ilham aldığını söyleyen ikili aslında bu tarzlardan uzaklaşıp indie pop/folk rock ağırlıklı ama blues’dan bebop’a, rock & roll’dan hip-hop’a esintiler içeren bir albüm yaptı. Albümdeki birbirinden “tatlı” havası olan, insanda hafifçe gülme hissi uyandıran birbirinden güzel parçaları The Dø 12 Aralık 2008 Cuma akşamı Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde karşınızda durup sizin için seslendirecek.

Türküler kardeşlik için söylenecek

1990’ların başında Boğaziçi Üniversitesi’nin bağrından kopup gelmiş bir grup çıktı ortaya. Anadolu halk şarkılarını, orijinalliğini bozmadan, anadillerinde yorumlayan bu grup Türk, Kürt, Azeri ve Ermeni şarkılarına aynı albümde yer verdi. Şimdilerde halen süren kanlı bir savaşın en şiddetli biçimiyle hüküm sürdüğü o günün şartlarında hayli cesaret gerekiyordu böyle bir albüm için. Barışın insan kokan yağmuru azaldıkça, şiddet ortamı barış diyenleri önüne katarak sürükleyip götürüyordu ölümün kollarına. Ama onlar cesaret etti. Yüzyıllardır bir dilin bahçesinden öteki dilin ırmağına derin kardeşlik cümleleri taşıyan türküleri söylediler. Geniş bir türkü coğrafyasının temsilcileri olarak, farklılıkların müzik şemsiyesi altında birleşmesini sağladılar. Farklı etnik kimliğe sahip insanlar arasında oluşturulmaya çalışılan düşmanlıklara, derin uçurumlara ve kutuplaşmalara müziğin diliyle cevap verdiler.Türkülerin kardeşliği Bu topraklarda farklı etnik kökenden insanların yan yana yaşayıp aynı acılara, aynı sevinçlere farklı dillerde türküler yazdıklarını, aynı topraklarda Türk, Kürt, Ermeni, Azeri, Laz, Çingene, Makedon, Çerkes, Zaza, Yezidi, Süryanilerin de yaşadığını ezgileriyle anlattılar. Türkiye toprakları üzerinde yaşayan ya da yaşamış olan, bu toprakların tarihini yüzyıllar boyunca birlikte yazan, kız alıp kız vermiş, gülmüş ağlamış, nice ihanetler görmüş, nice dostluklara yelken açmış halkların şarkılarını kendi dillerinde seslendirdiler. Adeta bu ülkenin insan haritasının çeşitliliğini, her türküyü kendi dilinde söyleyip dinlemenin daha güzel, daha etkileyici olduğu gerçeğiyle dile getirdiler. Hiç bilmediğimiz dillerdeki türküler, notalardan kanatları olan kuşlarla yüreklerimize nakşoldukça, her türkü çalınışında kardeşlerimizin hali nicedir bilir olduk. Hızlarını kaybetmeden ve giderek büyüyerek bugünlere ulaştılar. Her albümlerinde, türkülerin önderliğinde kardeşliği vurguladılar. Sonra kendilerine de da “Kardeş Türküler” dediler. Hrant Dink’in vasiyet olan hayali “İnsan olan insan, sever insanı / Bizden evvel gelip gidenler hanı / Aşkına düşürüp mecnun misali / Bir kuru hayale yeldirme beni” diye Neşet Ertaş’tan seslenmeye başlamalarının üstünden 15 yılı geride bıraktılar. Kardeş Türküler 15 yıl boyunca farklı dil, din ve şarkıların bir arada yaşayabileceği umudunu yeniden yeşertti bizim için. Bu defa da, kanlı geçmişimizden miras kötülük […]

“Olacaksak, Dakar’da birinci ve birinci olalım”

Kemal Merkit ve Kutlu Torunlar, motorsporlarının en zorlu yarışı olarak kabul edilen Dakar Rallisi’nde Türkiye’yi temsil edecek. Bu ralliye katılan tüm sporcuların ancak yüzde 40 kadarı yarışı tamamlayabiliyor. Merkit ve Torunlar 230 yarışmacının kayıt yaptırdığı motorsiklet kategorisinde mücadele verecek. Geçtiğimiz yıl güvenlik sorunları nedeniyle başlamasına bir gün kala iptal edilen ralli, bu yıl Fransa’dan Senegal’e uzanan klasik rotası dışına çıkarak Güney Amerika’ya alındı. Kemal Merkit (49), parkur değişikliği her ne kadar mecburi olsa da, bilinen bir rota yerine bilinmeyende yarışmanın heyecanı arttırdığını söylüyor. Kutlu Torunlar (41), değişikliğin kendileri için avantaj sağlayabileceği görüşünde: “Üst düzeyde sporcular, ‘çölü okuma’ konusunda çok deneyimli; bir kum tepesinin arkasında ne olduğunu daha o tepeye gelmeden, şekline bakarak çözebiliyorlar. Oysa Güney Amerika’da bu avantajları yok. Dolayısıyla onlara yakın seviyede yarışabileceğiz.” Öncelikli hedefleri, herbiri ortalama 700 kilometre süren etapları, ön sıralarda olmasa da sorunsuz tamamlayabilmek. Bu nedenle ilk etaplarda derece gözetmeksizin temkinli gidip, son etaplarda atağa kalkmayı planlıyorlar. Bu stratejinin ilerleyen etaplarda kendilerine derece şansı verebileceğini düşünüyorlar. İkili, 3 Ocak 2009 start alacak ralli için geçmişe göre daha iddialı konuşuyor. 2007’deki son ralliye her iki sporcu da 450 cc kategorisinde yarışmış Kutlu Torunlar ikinci, Kemal Merkit dördüncü sırayı almıştı. Derece şansını arttırmak isteyen ikili, Güney Amerika’da farklı motor güçlerine sahip araçlarla yarışacak. Kutlu Torunlar bu değişikliğin nedenini “birbirlerinin önünü kesmemek”le açıklıyor: “Çünkü ikimiz de kendi kategorimizde zaten şampiyonluğa yakınız. Neden birinci ve ikinci olalım? Mümkünse bir ve bir olalım.” Motorsikletler dışında 188 otomobil, 30 ATV, ve 82 kamyonun kendi kategorilerinde madalya şansı aradığı 9 bin 574 kilometrelik ralli Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te başlayacak. Ve 14 etap sonunda 18 Ocak’ta yine başlangoç noktasında sona erecek. Merkit ve Torunlar İstanbul’dan Buenos Aires’e 28 Aralık’ta haraket edecek.Gökhan Tan – Can Aydın

“Denizler altında yeni bir dünya”

Küresel ısınmanın etkisi kendini her geçen gün biraz daha gösteriyor ve binlerce ada, yüzlerce ülke kıyıları buzulların erimesi yüzünden büyük tehlike altına giriyor. Dağlardaki ve kutuplardaki buzullarda erimelerin gözlendiği günümüzde deniz seviyesinin 10 metre altında olan Maldivler, Tuvalu, Cayman Adaları ve Marşal Adaları başta olmak üzere yüzlerce ada ve deniz seviyesine yakın olan ülkelerin kıyıları tamamıyla su altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Aralarında Türkiye’nin de olduğu kıyı Avrupa kentleri, Çin, ABD, Hollanda, Hindistan, Vietnam, Bangladeş, Japonya, Mısır ve Endonezya gibi ülkelerin kıyı şehirlerinin su altında kalma olasılıkları da oldukça yüksek. İlk önce sular altında kalması beklenen Maldivler, Tuvalu, Cayman Adaları ve Marşal Adaları kendilerine adeta gelecek arıyor. Isınan Ada’nın mimarı küresel ısınma İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Independent’a göre 2005’te Kuzey Kutup noktasındaki 56 bin nüfuslu Grönland’ın doğu kıyısından adadaki ısınma nedeniyle büyük bir parça koptu ve yeni bir ada oluştu. Birleşmiş Milletler’in yerbilim araştırma uydusunun çektiği fotoğraflar da bu haberi doğruluyor. Independent’ın haberine göre, Amerikalı araştırmacı Dennis Schmitt, adaya Isınan Ada ismini verdi. 2005’te ayrı bir ada olan Isınan Ada, 1985’te Grönland’a tamamıyla bitişikti, 2002’de de bir buz köprüyle bağlıydı. Az ömrü kalmış bir cumhuriyet: Maldivler Suların yükselme tehlikesinin farkına varan ilk ülkelerden biri de Hint Okyanusu’nda binden fazla adadan oluşan Maldivler. İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin haberine göre, Birleşmiş Milletler’in hesaplarında ada, bu yüzyıl 60 santimetre suya gömüldü. 2004’te meydana gelen tusunamiden sonra inşa edilen doğal görünümlü koruyucu duvarların dışında küresel ısınmanın sonuçlarına karşı önlem alınmazsa önümüzdeki yüzyıl içinde adalar sular altında kalacak.Maldivlerin en yüksek noktası ise 2,4 metre. Küresel ısınmayı önleme amacıyla oluşturulan Kyoto Protokolü’nü ilk imzalayan ülke olan 359 bin nüfusu Maldivler’e 15 Kasım 2005 itibariyle Avusturalya’ya sığınma hakkı verilmişti. İlk kez demokratik yolla seçilen başkan olan Mohamed Nasheed’in basın sözcüsü Ibrahim Hussein Zaki, yeni hükümetin küresel ısınmanın etkilerinden korunmak için harekete geçtiklerini, çünkü bugün sudan yüksekliklerinin sadece […]

Tüm yaşamımızı etkileyen 68’in fotoğrafları

İstanbul Silahtarağa’daki çağdaş sanat merkezi santralistanbul, Alman fotoğrafçılar Erika Sulzer-Kleinemeier ve Michael Ruetz’in 1968 hareketini anlatan sergilerine ev sahipliği yapıyor. 40 yıllık bir zaman diliminde Federal Almanya’nın öyküsünü belgeleyen Sulzer-Kleinemeier’in “68 Kuşağı: Almanya” başlığı altında sergilenen fotoğrafları, 1968 hareketini ve günümüze kadar gelen etkilerini anlatıyor. Fotoğrafçı, sergide yer alan 139 eserinde, tarihe etki eden olay, sanatçı ve siyasetçilerin yanı sıra, insanların gündelik yaşamlarına da odaklanıyor. Michael Ruetz’in 102 fotoğrafından oluşan “Huzursuz Bahar” sergisi ise bir fotoğraf günlüğü olarak tasarlanmış. İzleyenleri tarihî bir yolculuğa çıkaran sergi, dünyayı sarsan bir değişim döneminde yaşananları, gün be gün ortaya koyuyor. Ruetz, santralistanbul’da sergilenen fotoğraflarında, Batı ve Doğu Berlin’de, Portekiz’de, Şili’de, Yunanistan’da ve Afrika kıtasında dikta rejimi ile demokrasi arasındaki kırılma çizgilerini gösteriyor. Sergide Willy Brandt ve Joseph Beuys gibi, dönemin önemli siyasi ve kültürel kişiliklerine de yer veriliyor.“68 tüm hayatımızı etkiledi” Sergi açılışında görüştüğümüz Erika Sulzer-Kleinemeier, İstanbul’da olmaktan ve fotoğraflarının Türkiyelilerle buluşmasından çok memnun olduğunu belirtti. “68 hareketi aslında bir başlangıç değildi. Almanya’da daha önce de birçok hareket vardı. Özellikle de barış hareketleri oldukça önemliydi” diyen Kleinemeier, 68’in “sokaklara çıkan, danslı, şiirsel” bir hareket olduğunu söyledi. Önceleri Almanya’da her şeyin çok katı kurallara bağlı olduğunu ama genç kuşağın ailelerinin gittiği yoldan ayrılmak istediğini ve 68 hareketinin bunu sağladığını ifade eden Alman fotoğrafçı, “68, o dönemde yaşamış insanların tüm hayatlarını etkiledi. Heyecan vericiydi” dedi. “68 Kuşağı: Almanya” ve “Huzursuz Bahar” sergileri 15 Şubat 2009 tarihine kadar santralistanbul Ana Galeri’de gezilebilir. Erika Sulzer-Kleinemeier kimdir? 1935’de Rostock’da doğan fotoğrafçı, halen serbest fotoğrafçı olarak çalışıyor. 1960’ların sonlarından bu yana Der Spiegel, Die Zeit, Frankfurter Rundschau, Telegraph Magazine ve Washington Post gibi çeşitli gazete ve dergilerde foto muhabirliği yapıyor. Sulzer-Kleinemeier 1967-1972 yılları arasında yabancı işçiler, 1968’de Frankfurt’ta öğrenci hareketi, engelli çocuklar, eğitimde ilerici değişimler, 1980’lerde sendikalar ve grevleri, Pershing II füzelerinin Mutlangen ve Heilbronn’a konuşlandırılması, iki Almanya’nın birleşmesi, araba […]

Türkiye’de kadının “seçilememe” hakkı

5 Aralık Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasının yıldönümü. Günün anlam ve önemi belirten metinlerde yine her zamanki gibi “birçok Avrupa ülkesinden önce Türkiye’nin kadınlara bu hakkı tanıdığının” altı çizilecek. Evet, 1934’ten beri Türkiye’de kadınlar siyasete katılabiliyor. Ancak 74 yılda gelinen noktada Türkiye’de kadın parlamenterlerin oranı hala yüzde 9,1. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “kadınlar mal mı ki kota uygulayacaksın, kota vereceksin” söyleminin ardından mecliste kadın kotası konusunda önümüzdeki yıllarda tablonun değişeceğine dair umutlar da azalıyor.Ülke nüfusunun yarısını oluşturan kadınların yüzde 10’un altında temsil edildiği gerçeği ve konuya yönelik çözüm önerileri, Koç Üniversitesi’nin geçen hafta (29-30 Kasım) düzenlediği Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Konferansı’nın, “Kadınların Siyasete Katılımı” oturumunda da tartışıldı. Konferansta kadın kotasına yönelik bir konuşma yapan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Profesör Ayşe Ayata ile siyasette kadının görünürlüğü ve tam temsilinin çözümü, “kadın kotasını” konuştuk.Ayata, durumun vahametine rağmen 5 Aralık’ta konuşulacakları şöyle öngörüyor: “Geçen yıllarda olduğu gibi 5 Aralık’ta TBMM başta olmak üzere birçok kurumda toplantılar yapacağız. Ben size oralarda aşağı yukarı ne konuşacağımız söyleyeyim. Büyük Atatürk’ün öncülüğünde Türk kadınları birçok Avrupa ülkesinden önce kadın haklarına sahip oldu. 2007 seçimlerinde çok büyük başarılar elde ettik. Yüzde 10’a yakın bir seçilme hakkına sahip olduk. Böylelikle umut edeceğiz ki yakın bir zamanda bir arpa boyu daha yol alacağız. Mesela Mart seçimlerinde yüzde iki civarında olan yerel yönetimlerdeki kadın oranını yüzde dörde çıkaracağız, hem de yüzde yüz arttırarak!” Kadınlar seçilebilir yerlerden aday gösterilmiyor Kadın kotasının, sorunun acil çözümü için vazgeçilmez olduğunu söyleyen Ayata, Türkiye’de bazı partilerin kendi içlerinde kota uygulasalar da bunun TBMM’ye veya yerel yönetimlere yansımadığının altını çiziyor. Bunun da kadın adayların çoğunlukla seçilebilir yerlerde üst sıralardan aday gösterilmemesinden kaynaklandığını belirten Ayşe Ayata’ya göre partilerde kotaya yönelik en yaygın tavır, “esasında kotaya karşı olup sesini çıkarmama görüşü”. Örneğin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yaklaşık 20 yıldır parti içinde kadın kotasını uyguluyor. Ancak yüzde 25 kadın kotası […]

Osmanlı’nın feministleri

Bugün Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını kazanmasının 74. yıl dönümü. Aradan geçen yıllar boyunca kadının hak mücadelesi siyasal, kültürel, sosyal alanlarda devam etti. Feminist mücadelede yer alan kadınların sokaklara inmesi ya da taleplerini daha gür bir sesle dile getirmesine ilişkin örneklerle son yıllarda daha sık karşılaşsak da, bu topraklardaki kadın mücadelesinin kökeni Osmanlı dönemine kadar iniyor. Osmanlı modernleşmesinin başlangıcı kabul edilen 1839 ikinci Tanzimat dönemiyle birlikte kadın hareketindeki aktif mücadelede başladı. Bu dönemde kadınlar, gösterdikleri çabalar sonunda özellikle eğitim alanında bir takım haklara kavuştu. Böylece çeşitli öğretmen okulları, rüştiyeler (lise) ve ebelik mesleğini öğreten kimi kurumlar açıldı. Eğitimin içinde yer almalarıyla beraber gelişen bilinçlenmeyle de çeşitli sorgulamalara girişen kadınlar 1869 yılında, dönemin feminist hareketinin ilk yayını olarak bilinen Terakki-i Muhaderat isimli kadın dergisini çıkardı. Derginin yayımlanmasıyla birlikte başlayan kadınların erkeklere karşı verdiği var olma mücadelesi ve eşit birey olarak tanınma talepleri de ciddi atılımlara yol açtı. “Osmanlı Kadın Hareketi” adlı kitabın yazarı İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Doçent Doktor Serpil Çakır da, geçen hafta (29-20 Kasım 2008) Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Enstitüsü tarafından düzenlenen Toplumsal Cinsiyet Konferansı’nda konuyla ilgili yaptığı konuşmada bu mücadeleden örnekler verdi. Önce yayın sonra dernek Çakır, kadınların varolma çabalarının Tanzimat’tan sonra hızlandığını özellikle dergiler, dernekler aracılığıyla seslerini duyurmak istediğini belirterek Cumhuriyetin ilan edildiği döneme kadar kadın dergi ve gazetelerinin sayısının 40’ı bulduğunu söyledi. Hanımlara Mahsus Gazete, Şüküfezar, Demet, Mehasin, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi kadın dergileri çıkarıldığını anlatan Çakır, “Bu dergiler kadınlara kendilerini birey olarak ifade etme, sorunlarını dillendirme ortamını sağladı. Her kesimden kadınların yazma ürkekliğini, çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede ve sesini duyurmada önemli işlev gördü. 1910’larda bu gayretler sonuç verdi ve kadın hareketi kurumsallaşmaya başladı. Aynı tarihsel süreç içerisinde 30’a yakın kadın derneği de kuruldu. Dernekler vasıtasıyla, bireysel talepler örgütlü birliklere dönüştürüldü, sorunların çözümü için ortaya konulan öneriler uygulamaya geçirildi” diye konuştu. Osmanlı’nın feministleri Tarihin tozlu […]

İş çıkışında tiyatrocu

“Bir derdiniz, anlatmak istediğiniz birşey oluyor. Aynı anlayışta olduğunuz insanlarla bunun üzerinden birşey üretip, sahnede paylaşmanın keşfi apayrı” diyor Zeynep Okan. 14 yıldır tiyatroyla uğraşıyor. Ancak mesleği farklı; 10 yıldır halkla ilişkiler uzmanlığı yapıyor. Sadece Okan değil, aynı sahneyi paylaştığı 10 arkadaşı da farklı meslek gruplarından. Mühendisler, pazarlama müdürleri, çevirmen ve öğretmenler var aralarında. Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun, kendilerini “Çalışanlar Tiyatrosu” olarak isimlendiren bu 10 kişi, mezuniyetlerinin ardından da tiyatroya hiç ara vermedi. Grup bugünlerde kurgu ve metni kolektif çalışmalarının ürünü olan Biz, Siz, Onlar oyununu sergiliyor. Oyunlarını Boğazici Üniversitesi Tiyatrosu ve Talimhane Tiyatrosu’nda sergileyen Tiyatro Boğaziçi içinde bulunduğumuz günlerde Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde de sahneye çıkmanın hazırlıklarını yapıyor.Haber: Kamera:Gökhan Tünay

Galata’da değişik şeyler oluyor

Tiyatronun genç, yeni yeşeren bir dalı bu. “Okuma tiyatrosu” diye isimlendiriliyor. İsmi de ne olduğunu anlatıyor aslında. Oyuncu, oyunun metnini ezberlemiyor. Sahneye çıkıp basbayağı okuyor. Bunu yaparken çoğu zaman haraket bile etmiyor. Seyirci yazarın tavrını, oyuncunun (“okuyucu”nun mu demeli) küçük hareketlerinden, mimiklerinden, ses tonundaki değişimden ya da en kabası, oturup kalkmasından anlıyor. Böylece yazar sahnede, oyunlaştırılmamış ham metniyle temsil ediliyor. Normalde bir oyun için aylarca çalışırken, sahneye bu şekilde koyulan bir eser için dört beş pova yeterli olabiliyor. Üstelik ne kostüm ne de dekor kullanılıyor. 2001’de oyuncu, yönetmen ve oyun yazarı Yeşim Özsoy Gülan tarafından kurulan “Ve Diğer Şeyler Topluluğu” yeni metinlere, sahne teknolojilerine ve çağdaş tiyatroya odaklanan yenilikçi bir tiyatro topluluğu olma amacıyla yola çıktı. Yurtdışında gerçekleşen birçok festivelde yer alan ve sergilediği oyunlarla ödüller kazanan topluluk 2006 yılında “Yeni Metin Yeni Tiyatro” projesiyle risk almaktan korkmayan özgürlükçü anlayışını ortaya koydu. Ve Türkiye’de çağdaş oyun yazımı konusunda önemli bir adım atmayı başardı. Yeşim Özsoy Gülan’ın İstanbul Üniversitesi Dramaturji yüksek lisans öğrencisi Dilek Altuntaş ve Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın dramatugu Ceren Ercan ile başladıkları bu proje ilk yıl daha çok oyun yazarları ile söyleşilere odaklandı. “Dramaturgları, yazarları ve yönetmenleri çağdaş tiyatro alanında neler yapılabilir diye tartışmak amacıyla söyleşilere çağırdık” diyen Gülan, ikinci sene Türk yazarları seçmek ve oyunların okumasını gerçekleştirmek amacını güttüklerini belirtiyor. Özlem Saraç, Burak Akyüz ve Hüseyin Alp Tahmaz’ın oyunlarının okuma tiyatrosu şeklinde Galata Perform’da yapıldığını söyleyen proje direktörü Mark Levitas, yavaş yavaş gelişmeye başlayan bu projeyi büyütmeyi hedeflediklerini söylüyor. Bu nedenle de bu yıl ocak ayında başlayacak, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti projesi desteğiyle yurtdışından çağdaş tiyatro alanında çalışan yazarları ve oyunları İstanbul’a getirip okuma tiyatroları ile insanlara tanıtmak istediklerini belirtiyor. Bu yılki etkinliğin en önemli özelliğinin yurtdışından gelen yazarlarla buluşma olanağı ve daha fazla kitleye ulaşma imkanı olduğunu söyleyen Mark Levitas, “Geçen senelerde bu okuma tiyatrolarını burada […]

AB yasaklıyor Türkiye tüketiyor

Önce Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kılıç: “Yerleşim yerlerinde haşerelere karşı yapılan kimyasal mücadele insan sağlığına zararlı” dedi. Hemen ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kontrol Mühendisi Mehmet Baran bu tezi destekledi: “Avrupa’da yasaklanmış olan 124 tür kimyasal ilaç Türkiye’de kullanılıyor.” Şayet sağlığı tehdit ettiği için gelişmiş ülkelerce yasaklanan kimyasal ilaçlar Türkiye’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından onay alıyor hatta çiftçilere şiddetle tavsiye ediliyorsa, bu ilaçların ucunun dokunduğu gıdalarla beslenmek, toprağa ayak basmak, suyu içmek hatta havayı solumak ne denli sağlıklı olabilir? Mehmet Baran’ın “Türkiye’deki ilaç firmaları Avrupa’da yasak kapsamında olan kimyasalları satmaya devam ediyor” iddiasının doğruluğunu sorgulamak için iletişime geçtiğimiz kimyasal ilaç firmalarından aldığımız sonuç korkutucu: evet, gelişmiş ülkelerin kullanmadığı bazı kimyasal ilaçlar Türkiye’de hâlâ satılıyor, hem de “yasal olarak!” Peki gelişmiş ülkelerin yasaklama yoluna gittiği, ülkemizde ise evlerde, bahçelerde haşereleri öldürmek ve gıdaları korumak amacıyla hâlâ kullanıldığını öğrendiğimiz kimyasal ürünler iddia edildiği gibi canlıları ve doğayı tehdit ediyor mu? Haşerelerden korunmak ve bitkileri korumak için başvurulacak alternatif yöntemler var mı? Konunun uzmanlarına sorduk… Doğaya karşı yürütülen kimyasal mücadelede miladın, çok zehirli bir böcek öldürücü olan DDT olduğunu belirten Tütün-Sen Başkanı Ali Bülent Erdem: “DDT’den sonra haşerelere karşı mücadele kimyasallarla yürütülür oldu ve bu, şirketler için kârlı bir alan oluşturdu. Türkiye’de de evsel pazarın yüzde 76’sını üç firma kontrol etmektedir” diyor. Erdem’e göre Türkiye’nin başı kimyasallarla dertte. Erdem: “Dünya kimyasal mücadele yöntemlerinin insan ve çevre sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini tartışırken, biz, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yasaklanan 124 tür ilacı çekinmeden kullanabiliyoruz” diyor. Bir başka canlının solumak istemediği şey insana nasıl zarar vermez! Ali Bülent Erdem’in de değindiği gibi DDT ve türevi kimyasalların canlılar üzerindeki olumsuz etkileri aşikâr. Peki belediye araçlarından yapılan, sokakta yürürken, oynarken, balkonda otururken maruz kaldığımız ve neredeyse gündelik hayatımızın bir parçası haline getirilen haşere ilaçlamaları insan sağlığına zararlı mı?Araçlardan yapılan günlük haşere ilaçlamalarında, yakılan mazotun kullanıldığını […]

Hadi polisçilik oynayalım

Polis denince akla ilk gelen şey güven, ya da öyle olmalı. Çünkü polis, bir ülkede suçu önleyen ve suçla mücadele eden, halka hizmet amaçlı görevde bulunan ve en önemlisi de halkın huzurunu sağlayan kamu görevlisi. Tüm dünyada olduğu gibi. Fakat özellikle son birkaç sene içerisinde, polisle vatandaş arasında yaşanan çarpıcı olaylar dikkat çekici. Dur ihtarına uymayan 10’a yakın insanın öldürülmesi,1 Mayıs’ta sade vatandaşın çevik kuvvet tarafından yumruklanması, maç sevinciyle Nişantaşı’nda eğlenen çocukların üzerine biber gazı sıkılması, İstanbul’da Moda sahilinde sadece içki içtikleri için gençlerin polis dayağına maruz kalması hafızalardan kolay silinemeyecek olaylar. Kimi polisin trafik kurallarını itinayla çiğnemesi ise hemen her gün karşılaştığımız olağan bir durum haline geldi. Şüphesiz örnekler çoğaltılabilir. Tabii, her polisi aynı kategori içerisine almak mümkün değil, ama yaşanan bu olaylar gün geçtikçe polisin güvenilirliğini, koruyucu ve kollayıcı olma imajını zedeleniyor ve bu durum halkın gözünde “Polis her şeyi yapar, istediği kuralı uygular” durumuna geliyor. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, yaşanan vahşetle ilgili olarak, bunları yapan polis dahi olsa peşine düşeceklerini söylüyor ve “Sivil olarak ya da polis yeleği giyen, ‘ben polisim’ diyen kişilere, vatandaşlarımızın kimlik sormaları gerekiyor” diyor. Fakat polis yeleğini satın almak ne kadar kolaysa polis üniformasını da temin etmek o kadar kolay olsa gerek. Tabii, olay sadece üniforma, yelek ya da sivil olmak değil, olay sadece “polis” olmak. Maalesef, polis Celalettin Cerrah ve bakan Cemil Çiçek, Türkiye’de “ben polisim” deyince akan suların durduğunu, her türlü yolun açıldığını pek bilmiyor olsa gerek. Polis olunca yapılan haksızlıklar, gerçekleşen ölümler ve çiğnenen kurallar meşru gibi gözüküyor olsa gerek, geçtiğimiz günlerde izleyenleri televizyon karşısında şoke eden bir görüntü haberlerde ilk sırayı aldı. “Polis kılığına” giren kişiler, Avcılar’da bir müzikhol basarak, bir kadını saçlarından sürükleyip kaçırdı ve ardından tecavüz etti. Olaya tanıklık edenler polise değil “kimliğini göster?” demek, “n’apıyorsun kardeşim?” bile diyemedi. Çünkü bu […]

Arap sporu Formula 1

Almanya’daki Hockenheim Pisti’nin patronu Karl-Josef Schmidt 29 Kasım’da Alman Der Tagesspiegel gazetesine “Rhein-Neckar-Kreis eyaleti mali yardımda bulunmazsa Hockenheim’da bir daha Formula 1 yarışı düzenlenemez” açıklamasını yapıyordu. 2008’deki Grand Prix’de 5,3 milyon avro zarar eden Schmidt’e göre mali sorunlar çözülmez ise Dünya Şampiyonası’nın Almanya ayağının dönüşümlü olarak yapıldığı diğer pist Nürburgring’de de bir daha yarış yapılamayacak. Schmidt en ilginç sözlerini de sona saklıyordu: “Bu gidişle Formula 1 sadece Arap ülkelerine kalacak.” Pilotların fiziki yeterliliği ve yeteneklerinin, yüksek teknolojinin kullandığı araçlarla test edildiği Formula 1 önemli bir değişim yaşıyor. Avrupa kökenli bu spor ekonomik nedenlerle giderek Asya ve Ortadoğu ülkelerine taşınıyor. Geride kalan 10 yılda, daha önce yarış takviminde hiç yer alamayan beş ülke Grand Prix’ye dahil oldu. Sırasıyla Malezya (1999), Bahreyn (2004), Çin (2004), İstanbul ve son olarak da 2008’de Singapur dünyanın en hızlı araçlarını ağırlamak üzere pist inşa ettiler. Dünya Şampiyonası’nın Asyalı ortaklarının sayısı önümüzdeki üç yılda daha da yükselecek. Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi 2009 takviminde kendine yer buldu. Hindistan ve Güney Kore sıradaki ülkeler. Grand Prix’nin kıdemli Avrupalıları ise takvim dışında kalmaya başladı. Örneğin, Formula 1 tarihinin en eski yarışı olan (88 yıllık) Fransa Grand Prix’i 2009’de yapılmayacak. Aynı şekilde 1970’ten beri Almanya Grand Prix’sinin yapıldığı Hockenheim pistindeki yarış sayısı iki yılda bire düşürüldü. Yine kıdemliler arasında yer tutan Kanada da Dünya Şampiyonası dışında kaldı. Uzun yıllardır Formula 1’e yatırım yapan ülkeler, üstelik giderek daha çok izleyici toplayan ve bu nedenle daha çok gelir getirebileceği düşünülen bu organizasyondan neden çekiliyor? Sigara krizi Krizin başlıca nedenleri arasında Avrupa Birliği ülkelerinin 2005 yılında uygulamaya başladığı sigara reklamı yasağı yer alıyor. Çünkü sigara firmaları, reklam karşılığında takımlara ve pist sahiplernine yılda 300 milyon avro gelir sağlıyordu. Gelirinin önemli bir bölümü bu firmalardan gelen Avusturya’nın Zeltweg Pisti yasağın uygulanmasını beklemeden yarışlardan çekildi. O yılki kriz, Bahreyn’in yarış takvimine alınmasıyla geçici olarak […]

Demir Lady evine döndü

Volkan Ağır Türk voleybolunun en önemli isimlerinden Neslihan Darnel. Ulusal Voleybol Takımımız 2003 Dünya Şampiyonası’nda boy gösterdiğinde henüz 20 yaşındaydı. Japonya’daki o turnuvanın “en çok sayı kazandıran” ve “en iyi servis atan” ikinci oyuncuydu. Sporseverler, sert smaçlarıyla sivrilen Neslihan’a o dönemki soy isminden esinlenerek “Demir Lady” lakabını taktı. Şampiyona sonrasında Avrupa’da adından söz edilen bir oyuncu haline geldi. Vakıfbank Güneş Sigorta’nın Avrupa Final Four’una çıktığı 2005-2006 sezonunda, finallerin en çok sayı yapan oyuncusu oldu. Daha sonra İspanya’nın Tenerife takımına transfer oldu. Daha önce “çocuk yapmak için çok erken olduğu” yönünde bir açıklama yapan Neslihan, hamile olduğunu ulusal takım kampında öğrendi. Türk basınında “profesyonel sporcu ne zaman hamile kalacağını bilmeli” eleştirileriyle karşılaştı. Takımı Tenerife’den izin istedi. Ancak o dönemde bile, Avrupa Kupası’nda mücadele eden takımının Avusturya deplasmanında sakatlık nedeniyle eksik kalması üzerine sahaya çıktı. Neslihan Darnel, ayrıldıktan üç yıl sonra sürpriz bir şekilde eski takımı Vakıfbank Güneş Sigorta’nın formasıyla Aroma Bayanlar Voleybol Ligi’nde döndü. “Demir Lady” ile, takımının idman yaptığı Haldun Alagaş Spor Salonu’nda görüştük. Tenerife ile üç yıllık sözleşme imzalamıştınız. Neden Türkiye’ye döndünüz?Tenerife’yle kontratımı doldurduktan sonra dönmek istiyordum. Ancak kulüp ekonomik krizden fazlasıyla etkilendi. Kulübün 26 senelik başkanı Kiko Cabrera’nın ani gelişen hastalığı da takımı etkiledi. Benimle birlikte birkaç oyuncunun daha ücreti kulübe yüksek gelmeye başladı. Biz de dönüş tarihimizi biraz erkene çektik. Ancak İspanya’daki günlerimiz çok güzeldi; düzenimizi de oturtmuştuk. Kanarya Adaları’nda yaşıyorduk ve kış mevsimini unutmuştuk. Benim için İspanya’nın en güzel yanı bu idi. Takımınızın durumu nasıldı?Tenerife takımında 2,5 sezon forma giydim. Son sezona başlamadan önce de İspanya Süper Kupası’nı kazanarak iyi bir başlangıç yaptık. Ligde de çok iyi devam ediyorduk ama sonra bazı problemler çıktı ve işler pek de istediğimiz gibi gitmedi. Neslihan’ın kariyeri2006-2007 İndesit Şampiyonlar Ligi-En iyi servis atan 2. oyuncu2006 Dünya Şampiyonası (Japonya) – En skorer oyuncu2005-2006 Indesit Şampiyonlar Ligi Final Four-En skorer oyuncu2005-2006Indesit Şampiyonlar […]

CHP takiyye mi yapıyor?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin, türban-çarşaf açılımı hız kaybetmeden sürüyor. Hem parti içinde hem de toplumun değişik kesimlerinde farklı tepkilerle yorumlanan bu açılımla ilgili sokaktaki insanları ne düşündüğünü sorduk. Kimisi iyi bulduğunu söyledi, kimisi takiyye yapıldığını anlattı. Uzun lafın kısası memnun olan da var olmayan da ama kesin sonucun ne olduğunu önümüzdeki Mart ayında yapılacak yerel seçimlerde göreceğimiz kesin.

Belediye İshak Paşa’dan ne istiyor?

Topkapı Sarayı çevreleyen surların güneybatı cephesine dayanan 13 bina dün, Sur-u Sultani Projesi kapsamında, Eminönü Belediyesi ekiplerince yıkıldı. Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er, Cankurtaran semti, İshak Paşa Caddesi üzerindeki bu binaların yıkım gerekçesini Milliyet gazetesine “Surların etrafındaki kötü yapılaşmayı kaldırmak istedik. Daha önce de Gülhane Parkı’nda böyle bir temizlik yapılmıştı” sözleriyle açıklıyor. Surlar tarihi de, İstanbul’un en eski semtlerinden Cankurtaran’daki konutlar tarihi değil mi? Başkan Nevzat Er’in, Milliyet’teki haberin devamında yer alan sözleri, bu sorunun ardından yükselen endişeyi daha arttırıyor: “Sadece İshak Paşa Konağı sahipleri ile mahkemeliğiz. Onu da yıkacağız, burası temizlenecek.” (http://www.milliyet.com.tr/2008/12/01/guncel/) Bir belediye başkanı nasıl oluyor da, Osmanlı’nın en önemli devlet adamlarından birinin ismini taşıyan konağı yıkmayı temizlik olarak nitelendiriyor? Dahası Bölge Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, saray çevresindeki bu binaların yıkılmasını nasıl onaylıyor? 19. yüzyıla ait konak! İnternette “İshak Paşa Konağı” kelimeleriyle yaptığımız aramada, konağı otel olarak kullanan işletmenin sitesine ulaşıyoruz. İngilizce yayın yapan sitenin açılış sayfasında konağın “19. yüzyıla ait ve devlet tarafından koruma altına alınmış bir bina” olduğu yazıyor. Bunun üzerine otel sahibiyle konuşmak üzere Cankurtaran’a gidiyoruz. İshak Paşa Caddesi’nde, ne zamandır binalar arkasında kaldığını bilemediğimiz surun yıkımlar sonrasında gerçekten de ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Hurdacılar ve mahalleli, dün yıkılan binalardan geriye kalan, işlerine yarayacağını düşündükleri parçaları topluyor. Ancak yaklaşık iki saat beklediğimiz otel sahibine ulaşamıyoruz. Kendisiyle daha sonra görüşmek üzere, telefonlarını alarak Cankurtaran Mahallesi Muhtarlığı’na gidiyoruz. Muhtar, Türk sinemasının unutulmaz “kötü adam”ı Erol Taş’ın yeğeni Nevin Taş bize şaşırtıcı bir bilgi veriyor: “İshak Paşa Konağı en fazla 15- 20 senelik bir geçmişe sahip yeni bir yapı.” Taş yine de, yıkım için kendilerine haber vermeyen belediyeyi eleştiriyor. Yangından geriye kalan… Aynı mahallede bir otelde yönetilicilk yapan, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Yüksek Danışma Kurulu Üyesi Mehmet Ata Tansuğ’a ulaşıyoruz. Tansuğ, sadece İshak Paşa Konağı’nın değil, Cankurtaran Mahallesi’ndeki 19. yüzyıla ait […]

Kürt gazeteciliğinin 16 yıllık inadı

Özgür Gündem geleneğinden gelen gazetelerden Analiz de diğer Kürt gazeteleriyle aynı akıbete uğradı. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Kasım’da yayın hayatına başlayan Analiz’e bir ay yayın durdurma cezası verdi. Analiz’in kapatılmasıyla birlikte iki yılda 20 Kürt gazetesi 41 kez kapatılmış oldu. Son kapatıldığında Analiz adını taşıyan bu gazete, 1992 yılında Halk Gerçeği dergisi ve haftalık Yeni Ülke gazetesi deneyimlerinin mirasçısı olarak yayın hayatına atılmıştı. Özgür Gündem adıyla başlayan bu serüven, 16 yılda binlerce soruşturma ve davanın konusu oldu. Geride ise gazete yöneticileriyle yazarlarına verilen ve toplamını kimsenin bilemediği hapis ve para cezaları, kapatma kararları ve çeşitli isimlerle geride bırakılan 20 gazete kaldı.Özgür Gündem geleneğinden gelen gazeteler 1992’den beri çeşitli engellemelere maruz kaldı, kalıyor. 16 yılda açılan binlerce soruşturma, gazete yöneticileri, muhabirleri ve yazarlarına verilen hapis ve para cezaları, kapatma kararları verildi. Bütün bu “cezalandırma”ların hiç şüphesiz en ağırı, aralarında yazar, muhabir ve dağıtıcıların da bulunduğu 21 çalışanının öldürülmesiydi. Şansları yaver giden yüzlerce “Gündem” çalışanı, sadece gözaltılar, tehditler ya da kimi zaman işkencelerle kendini kurtardı. Bu uzun soluklu mücadelenin son halkası Analiz, yayın hayatının henüz üçüncü günündeyken, 1 aylık yayın durdurma cezasıyla kapanmış oldu. Gazete yönetimi, diğerleriyle aynı akıbeti paylaşması kaçınılmaz sayılsa da önümüzdeki günlerde, adı henüz belirlenmemiş bir başka gazeteyle, yola devam edecek.Biz de, ne kadar özgür olduğu, eleştirdiği “karşı taraf” gazetelerinden ne kadar farklılaşabildiği, ne kadar “gerçeğin” peşinde koştuğu, demokrasi mücadelesinin neresinde durduğu ya da bir silahlı oluşumun sözcülüğünü yapıp yapmadığı türünden, sıklıkla gündeme getirilen konuları sorgulamaksızın, Özgür Gündem Gazetesi’nin 16 yıllık serüvenini özetleyelim istedik. Özgür Gündem:30 Mayıs 1992’de yayın hayatına başladı. 14 Nisan 1994’te mahkeme kararıyla kapatıldığında, sorumlularına toplam 54 yıl hapis, 20 milyar 45 milyon lira para cezası ve 18 ay yayın yasağı verilmişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, gazete hakkında 101 suç duyurusunda bulunduğunu, ancak yargının gereğini yapmadığını açıklamıştı. Gazete’nin Diyarbakır muhabiri Hafız Akdemir’in […]

İstanbul’un kulağına küpe

İstanbul, 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkentliğini yapmaya hazırlanırken, halkı bilgilendirici konferanslar da devam ediyor. 25 Kasım 2008 günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde bu amaçla yapılan “Kente Doğru Konuşmalar”ın ev sahibi, kültür başkentliği için yapılacak tüm çalışmalarda yer alıp, destek sağlayacağını açıklayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ydi. Konuşmacılar, 2004’te bu deneyimi yaşayan Fransa’nın Lille kentinin iletişim sorumlusu Laurent Tricart ve Şam’ın, 2008 Arap Kültür Başkenti Genel Sekreteri Dr. Hanan Kassab-Hassan’dı. İki isim, kendi kentlerinin tecrübelerini paylaştı. İtalya’nın Cenova kentiyle birlikte 2004 Avrupa Kültür Başkenti olan Lille, 227 binlik nüfusuyla bulunduğu bölgenin en büyük kenti. Ancak 12 milyonluk nüfusuyla Avrupa’nın en büyük kenti İstanbul’la kıyaslanamayacak kadar da küçük. Laurent Tricart, AKB kendilerine geldiğinde çevredeki 193 yerleşimi de proje dahil ederek bir Avro-bölge olmayı hedeflediklerini ve yaklaşık 9 milyon ziyaretçi aldıklarını belirtiyor. “Sergileri görmek herkesin hakkı” düşüncesinden yola çıkarak sokak festivalleri, ışık gösterileri, performans sanatlarının yer aldığı 28 bin 800 etkinlik gerçekleştirildi. Bu etkinliklerde 17 bin 800 “gönüllü elçi” görev aldı. Tricart’a göre AKB, sadece turist sayısını arttırmakla kalmamış, ticari faaliyetlerde de gözle görülür bir yükselme sağladı. “Kentsel dönüşüm” kapsamında 12 ev yeniden düzenlenerek kültür faaliyetlerine açıldı. Kent ve etkinlikler hakkında uluslararası basında 3 bin makale yayınlandı. Laurent Tricart’a göre tüm bunlar “Lille’de yaşayan herkesin küçük kent kompleksinden kurtulmasına ve şehriyle gurur duymasına” neden oldu. Benzer bir oluşumun Arap Ligi’ndeki temsilciğini ise bu yıl Şam üstleniyor. 2008 Arap Kültür Başkenti Genel Sekreteri K. Hanan Kassab-Hassan, geliştirdikleri projelerin kentin uluslararası kimliğini ön plana çıkarma amacı taşıdığını söylüyor. Hassan, sadece gençlerden oluşan 20 kişilik bir ekip ile Avrupa kültürünü Suriye’ye, Suriye’nin kültürünü de Avrupa’ya tanıtmak için çalıştıklarını söylüyor. Amaçları, şehirde kalıcı kalkınma gerçekleştirmek ve şehrin kültürel açıdan tekrar düzenlenmesini sağlamak. Dünyanın çeşitli yerlerinde Suriye kültürünü tanıtmaya yönelik etkinlikler dizisi yapıyorlar. Dünyaca ünlü sanatçıları Şam’da ağırlıyorlar. Hassan, yeni kurdukları ses ve görsele yönelik departmanın henüz yerli seviyeye […]

Trafiğin canbazları: Motorlu kuryeler

Kuryeler İstanbul trafiğinde 20’nci yıllarını devirdi.. İş dünyasının yükünü taşıyan motorlu kurye hizmetleri, trafik problemi nedeniyle şehrin vazgeçilmez iş kollarından biri haline geldi. İki teker üzerinde bir adresten diğerine giderken zamanla yarışan kuryeler, yaşama gidonlarıyla tutunuyorlar. Onların en büyük problemi hayatlarının sürekli risk altında olması. Bu büyük riske karşılık çoğu herhangi bir sosyal güvenceye de sahip değil. Diğer yandan kuryelerle otomobil sürücüleri arasında da sürekli bir gerilim yaşanıyor. Onlar trafikteki sürücülerden şikâyet ederken araç sürücüleri de kuryelerin gereğinden fazla risk aldıklarını ve kuralları hiçe saydıklarını dile getiriyorlar.

‘Masum olmayan türbanlılar’

Deniz Baykal’ın 16 Kasım’da İstanbul, Sultangazi’de CHP’ye yeni katılan çarşaflı kadınlara parti rozeti takması CHP çevrelerini bile şaşırttı. Ardından çok sayıda başörtülü kadının katılımıyla gerçekleşen İstanbul ve İzmir’deki diğer yeni üye törenlerinde CHP, “açılımını” iyice genişletti. Hemen her kentten CHP’ye türbanlı ve çarşaflı üye kaydı haberleri yağmaya başladı. Ancak gerek parti içinden gerek karşı cephelerden tepkiler var. Baykal’ın, tepkilere cevap olarak söyledikleri farklı bir tartışma konusu yaratacak nitelikte olsa da pek üzerinde durulmadı: “O çarşaflılar farklı. Masumane örtünmüşler. Önemli olan başın içindekiler. Örtülü kadınlarımız zincirlerini kırıyorlar”. Parti içinde başını Necla Arat’ın çektiği birkaç CHP’li bu çıkışa sert tepki gösterse de, birçok partili Baykal’ı destekliyor. Konuya olumlu yaklaşanlardan biri de 28 Şubat’ta üniversitelerde başlayan başörtü yasağının uygulanmasında ciddi bir baskı yöntemi olan ikna odalarının mimarlarından CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Nur Serter oldu. Medyada “türban ve çarşaf açılımı” söylemiyle ifade edilen CHP’nin bu tavır değişikliği akıllara, başörtüsü konusunda Anayasa Mahkemesi’nin öğretimde türbana özgürlük tanıyan kararını iptal ettirmeye çalışan, üniversitelerde başörtülü öğrencilere ikna odaları kuracak kadar sert bir tutum içinde olan bir partinin türban konusunda nasıl hızla tavır değiştirdiği sorusunu da getirdi. Konuyu üniversitelerde başörtüsü yasaklarının en sert uygulandığı dönemin, başörtüsünü çıkarmaya “ikna” olmayan mağdurlarından Hatice Kavçakar, Necla Ölçer Yiğit ve Emine Betül Avcı ile konuştuk.“Seçim zamanı CHP hep daha bir Müslümanlaşıyor” Farklı üniversitelerde yasakların başladığı ilk yıllarda başları örtülü olduğu için derslere alınmayan Kavçakar, Yiğit ve Avcı baskı gördüler, okullarını bırakmak zorunda kaldılar. Üçünün de CHP’nin çarşaf açılımına yönelik yorumları ortak. Seçim zamanı yaklaştığı için CHP’nin böyle bir tavır içine girdiğini ve bu tutumu samimi bulmadıklarını söylüyorlar. Hatice Kavçakar, “Başını örten kadınların da farklı siyasi tercihleri olabilir. Fakat CHP’nin başörtüsü ile ilgili yaptığı, söylediği şeylere bakacak olursak ‘Acaba oy toplamak için mi yapıldı?’ diye düşünüyorum” diyerek yorumluyor durumu.Necla Ölçer Yiğit de aynı fikirde. Seçimlere kısa zaman kalınca CHP’nin hep daha bir […]

Duvardaki anarşist

Kentin en gözde mekânlarından en izbe duvarlarına kadar her yerde görebilirsiniz stensili. Bazısı bir bakışta çarpıcı bir mesaj verir, toplum içindir; bazısı güzelliği ve ilginçliğiyle uzun uzun baktırır kendisine, sadece sanat içindir. Ne amaçla yapılırsa yapılsın, stensil, kendini değişik biçimde ifade etmek isteyen herkes için şehrin duvarlarını tuval, sokaklarını ise birer galeri haline getiriyor ve gün geçtikçe daha çok yayılıp tanınıyor. Türkiye’de son dönemlerde yayılmış olmasına karşın, tarihi eskilere dayanıyor. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı amaçlar uğruna kullanılmış ve uygulandığı her alanda dikkat çekmiş bir metod. İlk insanların ellerinin izlerini mağara duvarlarına çıkararak oluşturdukları şekiller bir nevi günümüz stensilinin atası. Ortaçağ’da Avrupa’nın siyah beyaz baskı dünyasında oyun kartlarını renklendirmek için kullanılan stensil metodu, Japonya’da da ülkenin değerli ipeğine uygulanarak şaheser desenli kıyafetler yaratılmasını sağlamış. İncil’in stensil metodu kullanılarak çoğaltılan ilk kitap olduğu dahi söyleniyor. Crass’in Londra çıkarması Kısaca tanımlarsak, her kullanımda birbirinin aynı olan harfleri, sembolleri, şekilleri ve desenleri çizmek ya da boyamak için kullanılan şablona stensil deniyor. Onun günümüz sokak sanatçılarının favorisi haline getiren şey ise çabuk uygulanabilmesi: Sanatçının gözüne kestirdiği duvarı kullanmak kanuna aykırı, vereceği mesaj yasaksa, sprey boyama yoluyla hızlı ve kolayca uygulama imkânı sunan stensil son derece çekici. Örneğin, anarşist punk grup Crass, Londra yeraltı sistemi çevresinde yapılan uzun vadeli bir grafiti kampanyasında stensili kullanarak savaş karşıtı, feminist ve tüketim karşıtı mesajlar vermiş ve bunları çoğu zaman ünlü markaların reklamlarının yeraldığı reklam panolarını kullanarak yapmıştı. Stensil kullanarak dünya çapında tanınmış birçok sanatçı var. İlginç çalışmalarını takip etmek isteyenler için bu isimlerden birkaçı: Fransız Blek le Rat, İngiliz Bansky, dünya çapında yaptıkları OBEY adlı propaganda çalışmalarıyla New Yorklu John Fekner ve Shepard Fairey… İstanbul’un Parle’si İstanbul’daki stensil izlerini takip ederek, bu uygulamanın başarılı temsilcilerinden Parle’ye ulaşıyoruz. Stensilin nasıl yapıldığını öğrenmek ve dahası canlı canlı izlemek için onunla Kadıköy sokaklarına iniyoruz. Bu sokak sanatını beş yıldır icra eden Parle […]