Türklerin Ergenekon’dan çıkışı

Semih Saka Efsaneye göre Türklerin Ergenekon’dan ilk çıkışlarında bir dişi kurt yol göstermişti. Bu aralar yine Ergenekon’dan çıkış yolları tartışılıp duruyor. “Ergenekon’dan nasıl çıkacağız?” sorusuna Birikim dergisinden Ömer Laçiner ve Taraf gazetesinden Ümit Kıvanç, “Vatandaş inisiyatifleriyle, yani sizle bizle” diye yanıtlıyor. Yeşiller Partisi’nin 17 Temmuz’da Beyoğlu’nda Yeşil Ev’de düzenlediği “Ergenekon’dan çıkış yolları – Demokrasiyi kim nasıl koruyacak?” adlı söyleşiye Birikim dergisi yayın yönetmeni Ömer Laçiner ve Taraf yazarı Ümit Kıvanç katıldı. Söyleşide Ergenekon’un ne olduğu, Türk solunun son dönemde yaşanan gelişmelere bakışı, medyanın rolü gibi konulardan söz edildi. Ayşe Akdeniz’in yönettiği söyleşide ilk konuşmacı Ömer Laçiner’di. Devletin “kirli” ve “alçakça” bir oluşuma sahip olmasının meşruiyeti inancına sahip olan insanlar yüzünden hala bu tip örgütlerin hayatta kalabildiğini belirten Laçiner, bugün Ergenekon’un tasfiye edilmesinin sebebini “Ergenekon’un kendine ait bir kasası olması ve artık kendini devletle sınırlamaması” olarak açıkladı. Ergenekon’un sadece darbeyle ilgili olmadığını, AKP’nin iktidara geldiği günden beri Ergenekon’dan haberdar olduğunu belirten Laçiner, Ergenekon’un Teşkilat-ı mahsusa gibi, Özel Harp Dairesi gibi bir oluşum olduğunu belirterek 1977 1 Mayıs’ının da bu tip bir örgüt işi olduğunu söyledi. Daha sonra söz alan Ümit Kıvanç, BirGün gazetesi’nin “Yesinler Birbirlerini” manşetinden yola çıkarak “Türk solu, Ergenekon’a karşı olmayı AKP’lilikle eşdeğer tutuyor” dedi. DTP’nin de Ergenekon davası ile ilgili tarafsız kalmasından rahatsız olduğunu belirten Kıvanç, böyle bir şeyin akıl ve mantık ile açıklanamayacağını söyledi. Susurluk zamanında hiç kimsenin ortadaki örgütlenmeye şaşırmadığını söyleyen Kıvanç, bunun sebebini o dönemde iktidarda Refah Partisi’nin bulunmasına bağladı. Ahmet Taner Kışlalı cinayetinden sonra açıklamalarda bulunan Mehmet Ali Kışlalı’nın “Sanırım kardeşim şehit oldu” ve “Katil bilmediğimiz bir çevreden çıkarsa canım sıkılacak” açıklamasına vurgu yapan Kıvanç, Ergenekon’un da bu tip bir örgütlenme içinde olduğunu ve amacı için kendi insanlarını dahi öldürmekten çekinmeyeceğini söyledi. “Ergenekon’dan çıkış yolları – Demokrasiyi kim nasıl koruyacak?” sorusunu ise her iki konuşmacı da “vatandaş inisiyatifleri, yani siz, biz!” olarak yanıtladı..

2008 Türkiye’sinde ifade özgürlüğü

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Yazar Nedim Gürsel’in, “Allah’ın Kızları” isimli romanı hakkında, “Dini değerlere hakaret ve aşağılama” iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2008 yılı Yayınlama Özgürlüğü Raporu’na göreyse bu yılın ilk 6 ayında 22 yayınevinden çıkan 38 yazarın 47 kitabı hakkında soruşturma ve dava açıldı. Mersin 78’liler Derneği ile Mersin 68’liler Derneği’nin 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş ve arkadaşları için ortaklaşa gerçekleştirdiği anmaya, “suçu ve suçluyu övmek” iddiasıyla; Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan operasyonlarda İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay’a ait ayrıntılı krokisinin bulunduğunu yazan Taraf gazetesi muhabiri Soner Arıkanoğlu’na da iftira, yargıyı etkileme ve gizliliği ihlal iddialarından dava açıldı. Bu arada Uydudan yayın yapan Hayat TV, “Roj TV’ye görüntü geçtiği” gerekçesiyle karartıldı. “Düşmanı peygamberi övse inandırıcı olmaz” Yazar Nedim Gürsel’in geçen mart ayında Doğan Kitap tarafından yayımlanan kitabı “Allah”ın Kızları” adlı romanı hakkında yapılan şikâyet üzerine “dini değerlere hakaret ve aşağılama” iddiasıyla soruşturma açıldı. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi uyarınca başlattığı soruşturmada dava açılması halinde Gürsel hakkında, “suçun kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde” 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezasıyla dava açılabilecek. Hakkında soruşturma açıldığı haberini Fransız yayıncısı ile birlikte Anadolu üzerine hazırladığı kitabın araştırmaları için bulunduğu Harran’da alan Gürsel ifade vermek üzere İstanbul’a döndü. Hem şaşırdığını hem de üzüldüğünü belirten Gürsel, “Ben bir yazarım. Dini aşağılamak gibi bir amacım olamaz. Kitabım İslam’ın doğuşunu anlatan, peygamberimizi odak noktasına yerleştiren, çok sesli bir roman. Onun düşmanlarına peygamberi övdürseydim roman inandırıcı olmazdı. Kesinlikle kutsal olanı ve insanların dinsel inançlarını rencide edici yönü yok. Romanda söz konusu edilen her şey İslam tarihinde ve eski İslam kaynaklarında var. Türkiye’de bir romanın dava konusu olması ihtimali beni şaşırttı. Türkiye’de bu konuda çok yol alındığını zannediyordum. Uzun Sürmüş Bir Yaz adlı kitabım 159. maddeden yargılanmıştı. İlk Kadın adlı romanım da 426. maddeden yargılanmıştı. Ama bütün bu davalardan aklandım. Aradan 28 yıl geçti. Kitaplarım çeşitli yabancı […]

Cumhuriyet’teki çok ilginç editör yazısı…

Alper Görmüş İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in Ergenekon iddianamesiyle ilgili açıklamalar yaptığı gün (14 Temmuz Pazartesi), Medyakronik‘te yer alan bir haber şu cümlelerle başlıyordu: “Ergenekon soruşturmasının tamamlanan bölümüne ilişkin hazırlanan iddianamede, sanıklara yöneltilen suçlamalar arasında Danıştay saldırısı ve Cumhuriyetgazetesinin bombalanmasının da yer aldığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından açıklandı. Ancak Danıştay’a saldırı davası görülürken hem sanıkların hem de Cumhuriyetgazetesi avukatlarının soruşturmanın bu yönde genişletilmesi talebi her seferinde, ‘sonuca etki etmeyecek’ gerekçesiyle reddedilmişti. Cumhuriyetgazetesinin avukatı Bülent Utku, şu anda Yargıtay aşamasında bulunan dava sırasında her seferinde ‘eksik soruşturma’ yapıldığını dile getirdiklerini belirterek açıklanan iddianamenin bunun kanıtı olduğunu söyledi. Engin’in açıkladığı iddianameyle ortaya yeni sanıkların çıkmış olacağını belirten Utku, savcıların suçlamalarını delillendirebilmesi halinde bu sanıkların da aynı dosyada yargılanacaklarını söyledi.” Danıştay saldırısının, ilk anda göründüğünün tersine bir “dinci” saldırı değil de “Ergenekon eylemi” olduğuna dair kuşkular başlıca iki veriye dayandırılıyordu.Birincisi: Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan bu eylemden önce gerçekleştirilen Cumhuriyetgazetesine bomba atılması eyleminin de failiydi; bu, yargı kararıyla da kesinleşmiş bir bilgiydi.İkincisi: Cumhuriyet’e atılan el bombaları, bu eylemden bir ay kadar sonra Ümraniye’de ele geçirilen “Ergenekon bombaları” ile aynı kafiledendi. Bu ikinci veri, birincisi gibi yargı kararına bağlanarak kesinleşmiş değildi. Fakat defalarca tekrarlandığı halde hiçbir şekilde tekzip edilmemişti. Üstelik “Ergenekon’a soğuk” gazetelerde de bilginin doğru olmadığı yönünde hiçbir haber çıkmamıştı; onlar bilgiyi görmezlikten geliyor, fakat “yanlış” da demiyorlardı. Nitekim, 14 Temmuz’da bu sitede okuduğunuz Ahmet Şık imzalı haberde, Şık’ın konuştuğu Cumhuriyetgazetesi avukatı da bu bilginin yanlış olduğuna dair bir şey söylemiyordu. İlk kez İbrahim Yıldız Ümraniye’de ele geçirilen Ergenekon bombaları ile Cumhuriyet‘e atılan bombaların ilişkili olduğu bilgisi ilk kez, Ergenekon iddianamesinin açıklandığı 14 Temmuz’da, CumhuriyetGazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız tarafından sorgulandı. Yıldız’ın konuya ilişkin olarak verdiği bilgiler şöyle: “Şimdi bir tez de biz söyleyelim: Ümraniye’de ele geçirilen bombalar ile Cumhuriyetgazetesine atılan bombalar aynı seriden değiller. Diğerlerinden farklı olarak […]

İstanbul Bilgi Üniversitesi “Yaşam için Tercih Günleri” başladı

İnan Parlakinanparlak@gmail.com İstanbul Bilgi Üniversitesi “2008 Yaşam için Tercih Günleri” 14 Temmuz’da santralistanbul’da başladı. İletişim ve danışmanlık biriminin organize ettiği Tercih Günleri’nde, üniversite adayları Bilgi Üniversitesi’ni daha yakından tanırken tercihleri hakkında danışmanlık alabiliyor ve düzenlenen seminerlere katılabiliyorlar. “Yaşam için Tercih Günleri” boyunca santralistanbul’a gelen üniversite adayları ve velileri okumak istedikleri bölümler hakkında bilgi alırken tercihleriyle ilgili her türlü sorunun cevabını da alabiliyorlar. Pazartesi, Çarşamba, Cuma ve Pazar günleri ÖSS uzmanı Sait Gürsoy’un katıldığı “Yaşam İçin Tercih Günleri Seminerleri” düzenleniyor. Ayrıca Tercih Günleri’nde, her gün sabah 11:00’den başlayarak akşama kadar düzenlenen seminerlerde puan türlerine göre fakülteler anlatılıyor ve bölümlerin içerikleri, gelecekteki durumları hakkında bizzat akademik kadro tarafından bilgi veriliyor. Tercih Günleri kapsamında 21-23-25-27-29-31 Temmuz ve 1 Ağustos tarihlerinde, adaylara tercihlerinde yardımcı olmak üzere uzman rehberler tarafından bireysel tercih danışmanlığı hizmeti verilecek. santralistanbulKampüsü’ne gelen üniversite adayları Bilgi Üniversitesi’ni ve üniversitenin hem akademik hem de sosyal olanaklarını daha yakından tanıma fırsatı buluyor. Tanıtımlar 4 Ağustos tarihine kadar devam edecek. Eski Silahtarağa Elektrik Santralı üzerine kurulu santralistanbulKampusü’ne Taksim AKM önünden her gün 10:00-19:00 arası yarım saatte bir karşılıklı servis kalkıyor.

Raportör raporunu verdi

Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın Anayasa Mahkemesi’ne bugün sunduğu AKP hakkındaki kapatma davasına ilişkin görüşlerine yer verdiği raporunda, “bir siyasi partiyi kapatmanın bir kişiyi idama mahkum etmekle aynı anlama geldiğini, siyasi partilerin Anayasaya uygunluğunu denetlerken bireylerin temel hak ve özgürlüklerine gösterilmesi gereken özenin siyasi partilere de gösterilmesi gerektiğini” belirttiği öğrenildi. Akşam saatlerinde Anayasa Mahkemesi üyelerine dağıtılan raporda Osman Can, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin siyasi partilerin kapatılması ile ilgili verdiği kararlara da atıfta bulundu. Röportör Can, demokratik ve hukuk sistemine dayalı ülkelerde bireylerin kullandığı oylarla seçilen kişilerin ancak yine bireylerin oyları ile iktidardan düşmelerinin öngörüldüğüne de dikkat çekti. Raporun Anayasa Mahkemesi’ne teslim edilmesi nedeniyle bir açıklama yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, raporun bağlayıcı olmadığını belirterek Mahkeme’nin rahat bırakılmasını istedi.

Massive Attack ve Judas Priest aynı anda gelirse…

İcat ettiği “trip hop”ın hâlâ en sağlam ismi Massive Attack ve adı heavy metal’le bir anılan Judas Priest… Bu iki gruptan birinin Türkiye’ye geldiğini duymak, müzikle biraz olsun ilgisi bulunanları heyecanlandırmak için yeterliydi. Aynı gece İstanbul’da çaldılar. Kuruçeşme Arena’da Priest’i dinleyen siyah tişörtlü, uzun saçlılar Beşiktaş’ta “trip hop” ibadetinden dönenlerle karşılaştı. Oysa birkaç ay öncesine kadar İstanbul’un müzik mevsimi solgun geçmeye adaydı. İptal edilen festivaller, inşaata kurban giden konser mekânları karamsar bir tablo çiziyordu. Sezon başındaki olumsuz haberlere rağmen İstanbul, bugüne kadar ki en hareketli müzik sezonunu yaşıyor. Hafta sonundaki Electronica Festival ve Massive Attack konserini, Medyakronik’in müzik yazarı Müge Doğrular takip etti. Yıllardır beklenen Judast Priest’in Türkiye’deki ilk konserini ise muhabirimiz Semih Saka’nın kaleminden yayınlıyoruz. Festivalci gençliğin haftasonu günlüğü! Müge Doğrular Heavy metal müziğin “kurucu ortağı” ve en büyük tedarikçilerinden, 40 yaşındaki Judas Priest geçtiğimiz pazar gecesi İstanbul’daydı. Elbette gecikmiş bir randevuydu; seyircinin yaş ortalaması da zaten bunu doğruluyordu. Ve doğal olarak, ortaokuldayken dinlemeye başladığı grubun konserine, şu anda ortaokulda okuyan çocuğuyla gelen babalar, anneler bile vardı. Priest’in kuşakları bir araya getiren özelliği Pazar akşamı Kuruçeşme Arena’da en görünür günlerinden birini yaşadı. Sahne, tam da duyurulduğu saat olan 21:00’de açıldı. Ve grubun Nostradamus adlı son albümlerinin giriş parçası “Dawn Of Creation” duyulmaya başladı. Bu sırada “tanrılar” tek tek sahneye çıkıyordu. Çok geçmeden solist Rob Halford, sahnenin sol üst tarafında Nostradamus kostümüyle ve elindeki asasıyla belirdi. Bir büyücü gibi duruyordu sahnede. Intro’dan sonra giren “Prophecy” adlı şarkıda “I am Nostradamus” diye bağırıyordu metalin gelmiş geçmiş en iyi solistlerinden Halford. Ve hakikaten de karşımızda Nostradamus duruyordu. Halford konser boyunca, metal konserlerinde pek de alışmadığımız üzere, bir defiledeymişcesine kostüm değiştirdi. Diz seviyesine kadar uzanan, aksesuarlı deri ceketlerini nerededeyse her şarkıda değiştirdi. Sahnenin tasarımı da sanki onun elinden çıkmıştı. Daha ilk şarkıda ortadan kayboldu Halford. Ve kısa süre sonra platformdaki asansörü kullanarak sahnenin […]

Ne olacak bu Darbe Günlükleri’nin hali?

Alper Görmüşagormus@kronikmedya.com Darbe Günlükleri’nin Ergenekon iddianamesinde yer almaması, soruşturmaya yaklaşımı ne olursa olsun bütün kesimlerde ortak bir “hayret” duygusuna yol açtı. “Hayret” duygusu bu kadar güçlü olmayabilirdi; meğer ki eski Genelkurmay Başkanı ile 1 Temmuz’da gözaltına alınan iki emekli orgeneralden biri olan Hurşit Tolon’un, iddianamenin hemen öncesine denk gelen, Günlükler’in sahihliğine şahadet anlamındaki sözleri olmasaydı…Bildiğiniz gibi, eski genelkurmay başkanı Hilmi Özkök, Milliyet’ten Fikret Bila’ya verdiği söyleşide aynen şöyle demişti (Milliyet, 9 Temmuz): “Anılarda geçtiği öne sürülerek gündeme getirilen bu olaylarla ilgili olarak, ne vardır, ne yoktur derim. Başka bir ifadeyle ne teyit ederim, ne tekzip ederim. Benim söyleyebileceğim budur.”Gene aynı günlerde, Hürriyet gazetesi de Hurşit Tolon’un, mahkeme sorgusunda “Günlükleri neden tekzip etmediniz?” sorusuna, “Çünkü benimle ilgili bölümleri doğruydu ve kişilik haklarım zedelenmemişti” cevabını verdiğini yazdı. İddianamede neden yok? Bu yeni ve güçlü tanıklıklara rağmen, Darbe Günlükleri’nin iddianamede neden yer almadığı sorusuna gelebiliriz şimdi.Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Bu sonuca bakıp da sevinenlerin erken ve “yanlış” bir sevinç içine girdiklerini söylemeliyim. Darbe Günlükleri ile ilgili olarak kamuoyunda öylesine güçlü bir kanaat oluştu ki, bundan böyle bu kanaatin hükümsüzleştirilmesi ancak inandırıcı bir yargı sürecinin sonunda Günlükler’in “sahte” olduğunun ispatıyla mümkün olabilir. Yani, daha yargıda gidilecek çok yol var.Tahminlerimi sıralamaya başlayayım: Hukuk tartışması: Nerede yargılanmalılar? Darbe Günlükleri’nde adı geçen orgenerallerin hangi hukuki mevzuata tâbi oldukları konusunda bir tartışma var, Günlükler’e Ergenekon iddianamesinde yer verilmemiş olmasının bir nedeni bu olabilir.Şöyle ki: Bazı hukukçular, bugün emekli de olsalar, askerlerle ilgili suç isnatlarının askeri yargı çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Yani bu hukukçulara göre, Darbe Günlükleri yargı konusu olacaksa, bu, askeri savcılar ve askeri hâkimlerin ele alacağı bir yargı olacaktır, olmalıdır.İkinci görüş ise şöyle: Asker kişilerin askeri mahkemelerde yargılanması için Askeri Ceza Kanunu’nda yer alan bir suç işlemeleri gerekir. Oysa Askeri Ceza Kanunu’nda “darbe girişiminde bulunmak” gibi bir suç tanımı yoktur, öyleyse bu kişiler sivil mahkemelerde yargılanmalıdırlar. […]

Körler okulunda sağırlar diyalogu

Nazlı Hazal Tetik Milli Eğitim Bakanlığı’nın görme engelli okullarını kapatmaya niyetli olduğu haberi geçtiğimiz günlerde ortalığı hayli karıştırdı. Türkiye Körler Federasyonu ilköğretim çağında bu okulların gerekli olduğunda ısrar ederken, kendisi de görme engelli olan AKP Milletvekili Lokman Ayva, kapatma uygulamasının doğru olduğunu savunuyor. Ayva’nın bu savunmasına karşılık Milli Eğitim Bakanlığı kapatma uygulamasını kesinlikle yalanlıyor. Bakanlığa göre yalnızca tek bir görme engelliler okulu kapatılıyor, buna karşılık başkalarını açılması düşünülüyor. Yani bu konuda kafalar biraz karışık… Tartışma, Milli Eğitim Bakanlığı Niğde Cemil Meriç Görme Engelliler İlköğretim Okulunu kapatma kararıyla alevlendi. Türkiye’de halen var olan 15 görme engelli okulu arasından ilk açılanlardan biri olma özelliğine sahip olan okula, son 2 yıldır öğrenci alımı yapılmıyor ve 34 olan öğrenci mevcudu şu an 11’e düşmüş durumda. Okula her sene yapılan 8-10 başvuru bakanlık emri yüzünden reddedilmek durumunda kalınmış. Görme engelli öğrenciler yakın mesafedeki Kayseri Kocasinan Görme Engelliler İlköğretim Okulu’na yönlendiriliyor. Ancak veliler de öğrenciler de bu durumdan şikayetçi; veliler küçük yaştaki çocuklarını yatılı olarak uzak mesafedeki başka okullara göndermek istemiyor. 4 sene önce kapatılması planlanan okul, haberin büyük gazetelerde yer almasından sonra beklemeye alınmış ve karar şu anda uygulamaya geçiriliyor. Yerel halkın tepkisi ve Niğde’deki yerel basının çalışmaları ise yetersiz kalmış görünüyor. Federasyon tepkili, bakanlık yalanlıyor Türkiye Körler Federasyonu Genel Sekreteri Burhanettin Fani, Niğde’deki okulun kapatılmasının sadece başlangıç olduğunu, aldıkları duyumlara göre sırada Çanakkale Gelibolu ve Konya Selçuklu Görme Engelliler İlköğretim okullarının bulunduğunu söylüyor. “Bu, bugünün işi değil” diyen Fani, uygulamanın Hüseyin Çelik Milli Eğitim Bakanı olduğundan beri gerçekleştirilmeye çalışıldığını da belirtiyor. MEB’in amacının AB standartları çerçevesinde okur-yazar oranını artırmak amacıyla “kaynaştırılmış eğitim modeli”ne geçmek olduğunu, ancak bunun “içi boş diplomalılar” yaratmaktan öteye geçemeyeceğini söyleyen Fani, yöntemin baştan aşağı yanlış olduğu görüşünde. “Bu çocuklar görme engelli. Okuma yazma bilmeden, dört işlem yapamadan, herhangi bir edebi eseri çözümleyemeden mezun olacaklar. Göz göre göre cehaletin içine itiliyorlar. […]

Krizin ibresi Eylül’ü gösteriyor

Mustafa Sönmez ABD’de başlayan ve tüm ülkelere belirli derecelerde yansıyan finansal krizin üstünden tam bir yıl geçti. Krizin boyutları ve yaygınlığı, bitti bitecek, v yapıp çıkacak, belki de U yapıp çıkar diyen iyimser öngörüleri yerle bir etti. Şimdilik 400 milyar dolarlık bir zararı sineye çeken ABD ve Avrupa’daki finans kuruluşlarının toplam zararının gerçekte nereyi bulacağı belli değil. Krizin Türkiye üzerindeki etkilerini, AKP iktidarı, kapatma davası ile ilişkilendirerek rakiplerine fatura etme peşinde. Bakan Mehmet Şimşek, faturayı 100 milyar dolar olarak hesapladı ve kapatmaya bağladı ama pek inandıramadıysa da, anlaşıldı ki, Ergenekon ile birlikte, AKP , ya da devamı partinin ilk seçimde vatandaşa dönük söylemini şöyle bir şey oluşturacak; “Biz ekonomide iyi şeyler yapıyorduk, kapatma davasıyla her şeyi berbat ettiler!.. Biz Ergenekon ile temiz eller operasyonu başlattık, demokratikleştiriyorduk, geldiler bozdular !..” Borsalarda ayı piyasası Bir yılını dolduran ABD kaynaklı finans krizinin, birçok para ve maliye politikasına, tüketiciye verilen 150 milyar dolarlık kaynak enjeksiyonuna rağmen geçiştirilemediği ve dibi henüz görmediği, en iyimser yorumcular tarafından bile nihayet teslim ediliyor. Krizin finansal bir kriz olarak kalmayacağı, reel sektöre yansıyacağı, hem tek tek ülkelerde hem de dünyanın tümünde dengeleri değiştireceğini söyleyenler haklı çıkmaya başladılar. Global krizin reel sektör üzerindeki etkileri daha yeni hissediliyor. Krizin ilk döneminde göreceli olarak az etkilenen dünya hisse senedi borsalarında dikkat çekici düşüşler yaşanmaya başlandı. Ani çöküşü, çeşitli manevralarla geciktirilen hisse senedi borsalarında zirveye göre yüzde 20 düşüşle tanımlanan “ayı piyasası”na girilmiş oldu. Şimdi ayı piyasasının ne kadar süreceği ve ne kadar derinleşeceği konusunda tahminler yapılıyor. Her büyük krizde olduğu gibi, krizin toplumsal sisteme etkisini azaltıp, yeniden üretim şartlarına geri dönüşü sağlamada görev devlete düşüyor. Şimdi her ülkede devlete “kurtarma” görevleri veriliyor. İlk örneği İngiltere, bir büyük bankasını kamu kontrolüne alarak yapmıştı zaten. Şimdi, ABD’de konut sektörünün iki temel direğini oluşturan ve 12 trilyon dolarlık mortgage finansmanı piyasasının yaklaşık yarısını kontrol eden […]

Gelecek yaz da keneyle geçecek

Nazlı Hazal Tetik Bu zamana kadar pek ilgi çekici olmayan ancak özellikle 2002 senesinden sonra Tokat’tan başlayarak İç Anadolu’da keneler aracılığıyla hakimiyet kuran Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) her geçen gün can almaya devam ediyor.Yalnızca bu sene 500’den fazla kişi bu virüs sebebiyle hastalandı ve şu ana kadar da 40’ın üzerinde kişi hayatını kaybetti. Her sene artış gösteren bir grafikle yoluna devam eden bu virüsü tanıyıp durdurabilmek, ona karşı önlem alabilmek ve günlük hayatta pratik yöntemlerle başedebilmenin yollarını İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof.Dr. Ayşen Gargılı ile konuştuk. Sekiz asırdır bilinen bir hastalık KKKA 12.13. yüzyıllardan beri o zamanlar “siyah böceklerle taşınan kanamalı bir hastalık” şeklinde bilinen kenelerle hem büyükbaş hem de küçükbaş hayvanlarda taşınan, hayvana bir zarar vermezken insana bulaştığında ölüme kadar götürebilen viral bir enfeksiyon. Modern tıp çağında ise hastalık, ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında Kırım’da çiftçilere yardım eden Rus askerlerinde görülüp teşhis konulduktan sonra “Kırım Ateşi” adını aldı,1956’da benzer bulgulara Kongo’da rastlanınca önce “Kongo Ateşi” denilen hastalığa daha sonra aynı virüsten kaynaklandığı anlaşılınca bugünkü ismi olan “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi” adı verildi. Fark edilmesi zor Hastalığın belirtilerinin çok karakteristik olmayışı- gribal enfeksiyon benzeri; ateşlenme,mide bulantısı gibi belirtiler teşhis koymayı güçleştiriyor ve hastaların çoğu ancak ikinci aşama olan deri altı kanamaları başladıktan sonra anormal bir durum olduğunu fark edip sağlık kuruluşlarına yöneliyorlar. Hastalığın öldürücü olma sebeplerinden biri de bu aslında. Ölüm oranı ise yayılma alanı gösterdiği ülkenin sağlık koşulları ve virüsü taşıyan kenenin cinsine varan birtakım sebeplerle değişim gösteriyor. Türkiye de bu oran yaklaşık yüzde 5 düzeyindeyken Afrika ülkelerinde ya da Irak gibi savaşın içinde olan ülkelerde yüzde 50’lilerin üzerine çıkabiliyor. Nerede bulunuyor Keneyle mücadelede Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul gören etkin tek bir ilaç var: Ribavirin… Bunun dışında koruyuculuğu yüzde 40’a varan spreyler de önlem amaçlı olarak kullanılabiliyor ancak […]

Darbe soruşturulacak. Soruştur!

Medyakronikinfo@medyakronik.com Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait günlüklerde anlatılan ve kapatılan Nokta Dergisi’nin haberleştirdiği “Darbe Günlükleri”ne ilişkin Genelkurmay Askeri Savcılığı soruşturma başlattı. Askeri Savcılık, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılardan Zekeriya Öz’den, soruşturma kapsamında halen tutuklu bulunan zanlılardan emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’a ait bilgi ve belgeleri istedi. Askeri savcılık nihayet harekete geçti Ergenekon soruşturmasının başlamasının üzerinden 13 ay sonra konuyla ilgili ilk iddianamenin bittiğinin basına duyurulduğu gün, Genelkurmay Askeri Savcılığı da, darbe girişimlerine ilişkin soruşturma başlattığı ortaya çıktı. Genelkurmay Askeri Başsavcısı, Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Zekeriya Öz’ü telefonla arayarak Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’la ilgili bilgi ve belgeleri istedi. Örnek’e ait olduğu kanıtlanan günlüklerde, Ergenekon soruşturması kapsamında 1 Temmuz günü yapılan operasyonlarda gözaltına alınarak tutuklanan emekli orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon hakkında, görevde bulundukları süre içinde “Sarıkız” ve “Ayışığı” adlı 2 ayrı üç darbe planı hazırladıkları öne sürülüyordu. Son yapılan operasyonlarda gözaltına alınmalarından sonra paşaların ev ve işyeri olarak kullandıkları yerlerde yapılan aramalarda “Eldiven” adlı bir darbe planı daha ortaya çıkmıştı. Askeri savcılığın başlattığı soruşturma kapsamında bu darbe planları ile aynı konuyla ilgili ele geçirilen tüm bilgi ve belgeler talep edildi. Talep üzerine istenilen belge ve bilgilerin kopyaları da askeri savcılığa gönderildi. Sivil mahkeme soruşturamıyor İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in bugün (14 Temmuz), yaptığı basın toplantıda, mahkemeye sunulan Ergenekon iddianamesinde emekli orgeneraller ile “Darbe Günlüğü”nün bulunmadığını, bu konudaki soruşturma tamamlanınca ek iddianame düzenleneceğini açıklamıştı. Sürdürülen soruşturma çerçevesinde görevde bulundukları süre içinde üç ayrı darbe planı hazırladıkları ileri sürülen paşalar hakkında Askeri Ceza Kanunu uyarınca sivil savcılar işlem yapamıyor. Askeri personelin görevde bulundukları süre içinde işledikleri suçlarla ilgili olarak işlem yapma yetkisi askeri savcılığa ait. Askeri savcılığın soruşturma başlatması ile Nokta dergisinin kapanmasına neden olan darbe planları da askeri savcılık tarafından araştırılmaya başlanmış oldu. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Özden Örnek’in kaleme aldığı […]

Modern Devletin Doğası ve Müdafaası

Rifa’at Ali Abou-El-Haj, Modern Devletin Doğası: 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu Çev: Oktay Özel, Canay Şahin, Ankara: İmge Kitabevi, 2000. Osmanlı İmparatorluğu tarihi çalışmaları genellikle iki izlek üzerinde cereyan edegelmiştir. Osmanlı’yı dönemindeki birçok devlet gibi çevresiyle ve içerisiyle dinamik bir yapı olarak etrafıyla benzer özellikler gösteren ve yakın tarihsel süreçler yaşayan bir devlet olarak ele alan dünya tarihselci bir çizginin karşısında, onu Türk-İslam kültürünün sui generis bir sentezi, tamamen kendine has ve genellikle zaman içinde pek de farklılık göstermeyen statik bir toplumsal ve sosyo-ekonomik hilkat garibesi yahut zat-ı şahane olarak gören bir çizgi vardır. Osmanlı’yı bir dünya-tarihsel fenomen olarak çevresiyle dinamik bir etkileşim içerisindeki modern bir devlet namzeti olarak ele alan yaklaşımıyla Abou-El-Haj, Batı tarihçiliğinin Osmanlı tarihine oryantalistik bakışının da esaslı bir eleştirisini yapıyor bu kısa ama yoğun çalışmasında. Özellikle Osmanlı’nın görece ihmal edilen ve duraklama, gerileme paradigmalarıyla düşünülen 16. ve 18. yüzyıllarına yoğunlaşan bu çalışma, Osmanlı’yı dönemin erken modern devletlerinden biri olarak ve Avrupa (ve dolayısıyla Dünya) tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiren yaklaşımıyla Osmanlı Tarihi çalışmalarında yeni bir yönelimin okunması elzem örneklerinden biridir. Bünyamin Bezci, Carl Schmitt’in Politik Felsefesi: Modern Devletin Müdafaası İstanbul: Paradigma Yayıncılık, 2006. Ünlü hukuk felsefecisi ve Nazilerin başhukukçusu Carl Schmitt, özellikle 11 Eylül sonrasında ABD’nin neo-con politik yöneliminin teorik öncüllerini temsil ettiği gerekçesiyle sosyal bilim camiasında dikkate değer bir figür haline geldi. Öte yandan modern devletin muhtevasını keskin bir gözlem, yetkin ve derinlikli bir analizle gözler önüne seren Carl Schmitt sol siyaset açısından da ilgi çeken bir isim oldu. Modern devletin nomos’u olan iktidar, egemenlik, otorite, düzen ve yasa gibi mefhumların seküler gibi görünen doğalarının aslında gırtlağına kadar teolojik öncüllere batmış olduğunu ironik bir biçimde gösteren Schmitt, bir diğer yanıyla insanlığın asri zamanlarda bir arpa boyu yol alamadığını da bütün açıklığıyla ortaya koymuş oluyor. Bünyamin Bezci’nin bu kitabı, esas olarak Türkiye’deki Tek Parti […]

Bilmeceye dönen dava: Danıştay saldırısı

Ergenekon soruşturmasının tamamlanan bölümüne ilişkin hazırlanan iddianamede, sanıklara yöneltilen suçlamalar arasında Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasının da yer aldığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından açıklandı. Ancak Danıştay’a saldırı davası görülürken hem sanıkların hem de Cumhuriyet Gazetesi avukatlarının soruşturmanın bu yönde genişletilmesi talebi her seferinde, “sonuca etki etmeyecek” gerekçesiyle reddedilmişti. Cumhuriyet Gazetesi’nin avukatı Bülent Utku, şu anda Yargıtay aşamasında bulunan dava sırasında her seferinde “eksik soruşturma” yapıldığını diye getirdiklerini belirterek açıklanan iddianamenin bunun kanıtı olduğunu söyledi. Engin’in açıkladığı iddianameyle ortaya yeni sanıkların çıkmış olacağını belirten Utku, savcıların suçlamalarını delillendirebilmesi halinde bu sanıkların da aynı dosyada yargılanacaklarını söyledi. Eksik soruşturma Kanlı Danıştay baskınının tetikçisi Alparslan Arslan’ın Cumhuriyet Gazetesi’ni de bombaladığı ortaya çıkmasının ardından davaya müdahil olan avukat Utku, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın Yargıtay’da onanması durumunda kesin hüküm haline geleceğini söyledi. Ancak bu durumda ortaya çıkan sonucu “eksik soruşturma” diye tanımlayan Utku, “Zaten dava sırasında da bunu dile getirip soruşturmanın genişletilmesini istemiştik ama mahkeme reddetti. Talebimizin esasa etkili olmayıp sonuca da etki etmeyeceği gerekçesiyle değildir gerekçesiyle her seferinde reddedildi. Şimdi ortaya çıkan gelişmeye bakarak Yargıtay’da karar henüz onaylanmadığı için kesin hüküm yok. Ergenekon iddianamesinde de bu suçların gündeme gelmesi bunun tartışılamayacağı anlamına gelmiyor. Çünkü Danıştay saldırısının sanıkları ile buradakiler farklı ve yeni kişiler. Şimdi Ergenekon’la ortaya çıkan yeni sanıklar bakımından dosya incelenmelidir. Savcı bu eylemi ilişkin, ‘şu şüpheli şu delillere göre bu saldırıları azmettirmiştir ya da yapmıştır’ diyorsa bu fiil yeniden incelenir” dedi.“Bombalar nereden alınmış hâlâ bilinmiyor” Utku, yargılama sırasında gazeteye atılan bombaların seri numaralarıyla, Ergenekon zanlılarından Muzaffer Tekin’den elde edilen bombaların seri numaralarının birbiriyle ilintili olduğunun ortay çıktığını anımsatarak, “Bombaların tapa numaraları arasındaki benzerlik ve aynı seriden olduğu ortayla çıkınca mahkeme heyetinden bir takım taleplerde bulunduk. Bombaların üreticisi olan MKE’nin patlayıcıları Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na verdiği de ortaya çıkmıştı. Hangi birlik emrine verildiğini; patlayıcıların bu birlikteki kullanılmış […]

Suçu kanıtlanana gün yüzü yok

Medyakronikinfo@medyakronik.com Ergenekon soruşturmasının iddianamesi tamamlanan ilk bölümünde sanık olarak yer alanlar silahlı terör örgütü kurmaktan darbe girişiminde bulunmaya dek bir çok konuda suçlandı. 48’i tutuklu 86 sanıktan kimisi terör örgütü yöneticisi sıfatıyla iddianamede yer alanlar yöneltilen suçlamaların tümünden, diğerleri ise üzerilerine atılı suçlamalardan yargılanacak. 2 bin 455 sayfalık iddianamede sanıklar için istenen ceza ise “ağırlaştırılmış müebbet hapis” oldu. Sanıklar bunun yanı sıra işledikleri iddia edilen on ayrı suçtan da 27 yıldan 61 yıla kadar ağır hapis cezası istemiyle de yargılanacak. Şimdilik 86 kişi hakkında düzenlenen iddianamede sanıklara, “silahlı terör örgütü kurmak, hükümeti devirmek, hükümeti görev yapamaz hale getirmek, terör örgütü kurmak ve yönetmek, silahlı terör örgütüne üye olmak, silahlı terör örgütüne yardım etmek, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne karşı halkı isyana tahrik, patlayıcı madde bulundurmak atmak ve bu suçlara azmettirmek, Danıştay saldırısına ve Cumhuriyet Gazetesi’ne patlayıcı madde atmak suçlarına azmettirmek, devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etmek, kişisel verileri kaydetmek, askeri itaatsizliğe teşvik, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamaları yöneltildi. Sanıklar hakkında iddia edilen suçlar ile bu suçların Türk Ceza Kanunu’ndaki karşılıkları madde madde şöyle: Anayasayı ihlal suçunu düzenleyen madde 309/1:Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyan suçunu düzenleyen madde 313/1:Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’ne karşı silâhlı bir isyana tahrik eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. İsyan gerçekleştiğinde, tahrik eden kişi hakkında yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu düzenleyen madde 220/1:Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli […]

Burjuva rasyonalizminin milli mümessili Yusuf Akçura

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları, Cumhuriyetin kuruluşu ve bu temelli bir milli devletin teşekkülünü anlamak bakımından oldukça önemli bir süreci ifade ediyor. İmparatorluğun bütünlüğünü korumaya dönük birtakım politikalar önerilirken bunlardan en öne çıkanı ve Fransız Devrimi’nin de etkisiyle dönemin ana akımı olan belli bir etnisite temelli milli devlet görüşü Cumhuriyete giden yolun en önemli sacayağını teşkil ediyor. Bu türden bir milli devletin Türklük temelli teşekkülünü ilk defa derli toplu bir biçimde dillendiren ve Pantürkizm’i esasen “ilerici bir toplumsal ve kültürel program” (s. 3) olarak oldukça rasyonel pragmatik bir siyasal projeye tahvil eden Yusuf Akçura, bu bakımdan dikkate değer bir siyasal figür olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı-Türk tarihine bu özgün bakış Akçura’yı Osmanlı için siyasal bir seçenek önerme noktasında da farklı kılıyor ve onun 1904’de kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinde o güne kadar pek dikkate alınmayan bir seçeneği oldukça vukuflu bir siyasal program olarak sunmasını beraberinde getiriyordu. Bu makalede Akçura imparatorluğun önündeki üç siyasal seçeneğin (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) getiri götürülerini yan yana koyarak karşılaştırmalı bir biçimde inceleyerek Türkçülüğün en makul seçenek olduğu kanısına varıyordu. Hamasi bir dille yazılmamış olan bu metin meseleye adeta bir teknokrat edasıyla oldukça soğukkanlı yaklaşıyor, ultra pragmatist bir tavırla bundan başka çare olmadığını dile getiriyor ve imparatorluğun hali hazırdaki etnik yapısının da bunu “siyasal ve tarihsel bir zorunluluk” olarak dayattığını vurguluyordu. Türk Ocakları’nın kuruluşunda da önemli rol oynayan Akçura, buranın teşkilatlanmasına ve Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında da bir fikir üretim merkezi olarak iş görmesine önemli katkılar sağlar. Ayrıca Milli Mücadele’de subay olarak görev aldıktan sonra Cumhuriyetin kurulmasıyla kendini yeni rejimin inşasına adar. Akçura, muasır medeniyet seviyesinde bir memleket için bütün feodal ve arkaik unsurlardan arınmanın gereğine inanan bir burjuva rasyonalisti olarak, 1920’lerde CHF’nin sol kanadında toprak reformunu ve ilerici çalışma yasalarını destekleyen bir konum alır. 1932’de yeni rejimin memlekete kendisi gibi yeni bir tarih yazmak için oluşturduğu Türk […]

Son İnsan ve Khõra

Maurice Blanchot, Son İnsan Çev: İsmail Yerguz, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2008. Foucault, Kelimeler ve Şeyler’de insanın yakın tarihli bir icat olduğunu bildirir. Maurice Blanchot’un kesintisiz konuşması ise, bütünlüklü bir “sen” karşısında aldığı suskunluk konumunu genişleterek, Son İnsan’da da sürüyor. Son İnsan, Blanchot’un Hegel’le ve Hegelci aufhebung’la hesaplaşması üzerine düşünen okur için son derece yol açıcı, uzun bir “Thomas” metni. “Niçin yalnız sana güveniyorum ben?” dediği ve konuşmasının da ötekisini oluşturan varlık karşısında, sürekli ona dönüşmemesinin nedenlerini araştıran “anlatıcı” (asla klasik anlatıcı konumuna yerleşmeyecek bir yazınsal kişidir bu), bir bakıma bağımsız bir varlık olarak kalabilmesini de Hegel’e bu Hegelci direniş sayesinde başarır. Kesintisiz bir konuşma, kesintisiz bir ölüm için: İnsanın sonu ve insanın sonunun sonu olan “yazı”, insanın ölümü ve insanın ölümünün ölümü olan “kitap” üzerine: Son İnsan, bir bakıma kendi konumlarının dökümünü yaparak onları aşmayı deneyimlemenin kitabı; bir bakıma ise “son”lanabilirliği ile ölümsüzlük hastalığına çare arayan son insanla, sondan bir sonraki insan arasına yerleşmiş “ara”nın kitabı. Kitabın son insana dair tüm söyledikleriyle başardığı şey de, aslında, son insana dair söylemin söylemeyi başaramayacağı şeyi göstermek ve buna ait mitolojiyi geçersizleştirmek olsa gerek. Ne de olsa, buradaki “başarısızlık”, tam da başarılması gereken bir şeydir. Jacques Derrida, Khõra Çev: Didem Eryar, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2008. Batı felsefesinin artık elde bir sayıp pek de üzerinde durmadığı oldukça temel mefhumları yapıçözüm yöntemiyle yerle bir eden, iç çelişkilerini açığa çıkaran Derrida, böylelikle kadim geleneklerin savunucularından hatırı sayılır düşman edinmiştir kendine. Dilin doğal olmayan, tarihsel ve uzlaşımsal karakterine yaptığı bıkmaz bilmez vurgusu, Derrida’yı Batı düşüncesindeki açmazları kapsamlı bir eleştiri süzgecinden geçirmeye itmiştir. Buna karşın söz konusu konvansiyonel mefhumların yerine herhangi bir öneride bulunmayışı, Derrida’nın felsefesinin apolitik ve politik eyleme imkan vermeyen bir görecelikle malül olduğu ithamına yol açmıştır. Kabalcı Yayınevi’nin Çağdaş Fransız Felsefesi dizisinden aynı anda yayımladığı Derrida’nın, Melih Başaran’ın önsözde üçü de birbirinden bağımsız olarak okunabilse […]

Yazının karanlığında Blanchot: Öle(siye)-yazmak

Barış Aydın “Ben tuzağım…”Maurice Blanchot “Ben dinamitim.”Friedrich Nietzsche Elias Canetti, İnsanın Taşrası’nda, yazının deneyimlediği uç(urum)ların okur’un salahiyeti için yazar tarafından “işaretlenen” yerler olduğundan söz eder. Bu yerlere gidebilecek denli gözükaralığın Canetti’nin “has yazar” tanımında önde gelecek bir özellik olduğu söylenebilir. Ya Canetti, o uçurumları bizzat yaratabilecek, deneyimleyecek ama bu patikanın tekinsizliğini okur için azaltmaktan, ayak izleri bırakmaktan imtina edecek bir yazar için ne söylerdi? Blanchot’nun yokluklarının bir dökümünü yapmaya niyetlensek, onun münzeviliğinden mi, ender çevrilen kitaplarının yayın programlarındaki yokluklarından mı, varolanların yankılarının yokluklarından mı, yoksa yazarın kendisinin de tercih ettiği ölümden mi “başlamak” gerekir söze? Yoksa şimdi(lik) yokluk dediğimiz şey tam da Yazar’ın olanaklılık koşulu olan yadsımanın mı mekânıdır? Metafizik Ara’ya yerleşmekYüceler Yücesi, İsmail Yerguz emeğiyle Türkçede. Ama açıktır ki Kitap okunacak birşey değildir: hiçbir yorum ya da telkin emeği olamaz. Bu nedenle kitap açıkça ölü olarak, ‘örgensel-olmayan’ gereç olarak sunulur. (Allan Stoekl; Alacakaranlık Çevresinde – Son’daki Kojeve) Blanchot bibliyografyasının şık bir mezarlığı andıran nesne-kitap evrenine iyi bir katkı olan Yüceler Yücesi çevirisi, aynı zamanda Blanchot’un metafizik boşluğunun bir negatif diyalektikle karıştırılmasını engelleyecek denli ayrıntılandırılmış bir edebi boşluktan söz ediyor. Bu boşluk, yazar tarafından içinde ikâmet etmek ve bu ikâmeti geçersizleştirmek için izlerle “doldurulmuş” kayıp bir uzamı andırıyor. Blanchot’un bu boşluğun inşasına genel olarak 1941 tarihli Karanlık Thomas’ta (Metis Yay., 2007) başladığını söylemek yerinde olacaktır. Eklemek gerekir ki, tamamlanmayacak bir inşadır bu; daha doğrusu, metafizik bir inşadır, burada yazı. Okur, bu inşaatta yaşamaya davet edilir ve davete icabeti üst üste reddedilir.“… bir şey silinmek istiyordu.” (s. 108) Bu “red” ahlaki olmasından önce, yazınsal bir Antigone tavrıdır aslında: Thomas karakterinin kuruluşundaki özyıkım hali de böyle bir kendini “red” içerir ve Ölüm Hükmü’nde dile getirilen ve Blanchot yazısının teknik karakteristiği hakkında ipucu veren “… düşünce ortaya çıkar çıkmaz onu sonuna dek izlemek gerekir” önermesinde görünür hale gelir. Thomas (kuşkusuz anonim bir Thomas’tan […]

Nihayet bir iddianame oldu

Medyakronikinfo@medyakronik.com Ergenekon operasyonuna ilişkin 13 aydır yürütülen soruşturmada iddianamenin tamamlandığı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından yapılan basın toplantısıyla açıklandı. 2 bin 455 sayfalık iddianame, kapatılan Nokta Dergisi’nde yayımlanan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait “Darbe Günlükleri”nde dile getirilen girişimleri kapsamıyor. 48’i tutuklu 86 sanığı kapsayan iddianamede Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine yönelik bombalı saldırılarda örgüt adına gerçekleştirilen eylemler olarak anılıyor.Sanıklara “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs”, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı halkı silahlı isyana tahrik”, “askeri itaatsizliğe teşvik”, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” gibi suçlamalar yöneltildi. Başsavcı Engin, soruşturmaya ilişkin 1 Temmuz günü yapılan son operasyonlarda tutuklanan emekli orgenerallerin de aralarında bulunduğu zanlılar için ek iddianame düzenleneceğini açıkladı. 2 bin 455 sayfalık iddianame İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin bugün (14 Temmuz), soruşturmayı yürüten savcılar Zekeriya Öz, Mehmet Pekgüzel ve Nihat Taşkın tarafından hazırlanan Ergenekon iddianamesinin bitirilerek 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildiğini söyledi. Engin Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nin bahçesinde yaptığı basın açıklamasında, 441 klasör eki bulunan ve 2 bin 455 sayfadan oluşan iddianamenin tanzimi, yazılması ve süregiden operasyonlar gibi zorunlu sebeplerle davanın açılmasının bugüne kadar uzadığını söyledi. Ergenekon soruşturmasının 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir evde ele geçirilen patlayıcı maddelerin ele geçirilmesiyle başlatıldığını anımsatan Engin, olaya ilişkin operasyonlar sonucunda elde edilen belge ve deliller nedeniyle soruşturmanın genişleyerek sürdüğünü söyledi. Soruşturmanın tamamlanan bölümüne ilişkin, soruşturmayı yürüten 3 Cumhuriyet Savcısı tarafından iddianame düzenlendiğini belirten Başsavcı Engin, iddianamenin yetkili Cumhuriyet Başsavcı Vekili tarafından incelenerek, onaylandıktan sonra diğer soruşturmalarda olduğu gibi UYAP sistemi üzerinden otomatik olarak bugün itibariyle İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tevzi edildiğini bildirdi. Paşalar için ek iddianame 1 Temmuz günü yapılan son operasyonlarda gözaltına alınan ya da tutuklanan zanlılarla ilgili soruşturmanın devam ettiğini belirten Engin, soruşturma sonunda sanık olacak kişilerle ilgili ek iddianame düzenleneceğini söyledi. Henüz bir bölümü […]

Rafael Nadal

Anıl Kiper Pek çok insanın (ve elbette sponsoru Nike’ın) andığı ismiyle Rafa’nın futbola sırt çevirip tenise devam edeceğini sanırım kimse tahmin dahi edemezdi o yıllarda. Amcası, Barcelonalı futbolcu Miguel Ángel Nadal’a özenip hırsla sarıldığı futboldan uzaklaşıp büyük amcası ve koçu Toni Nadal’ın ısrarı ve çabaları sonunda başladı tenise. 12 yaş altı turnuvada kazandığı İspanya şampiyonluğu, amcasının telkinleri dahi Nadal’ı bir türlü futboldan koparamadı. İspanya’nın çeşitli kulüplerinde futbol oynarken, haftada iki defa da amcası Toni’nin gözetiminde tenis antrenmanlarına devam etti. Rafa’nın seçimlerine pek karışmayan baba, üçüncü kardeş Sebastian Nadal, oğlunun 12 yaşına bastığı ilk günlerde ağırlığını koydu. Ve oğlunun tenisi seçmesi için çaba gösterdi. İspanya Tenis Federasyonu’nun teklifi üzerine yaşadığı Mallorca’dan Barcelona’ya taşındı Rafael Nadal. Cüssesi, tenis için oldukça avantajlıydı (Boyu 1,85 metre). İlk yıllarda tenis oynarken sadece sağ elini kullanıyordu Rafa. Toni Nadal, onun sol elini de kullanmasını istedi ve bu yönde çalıştırdı. Nadal’ın her iki elini de kullanabilmesine ve bu sayede çift el ile çok sert ve etkili “backhand” vurabilmesine olanak sağladı. 12 yaşında yaptığı seçim Nadal’ı pişman etmedi, 16 yaşına geldiğinde dünyanın en iyi elli oyuncusu arasına girişmişti bile. Maç öncesi ve esnasındaki, belki de uğur olarak gördüğü, bir takım alışkanlıklarını sanırım profesyonelliğe adım atmadığı o yıllarda edindi. Her servis öncesi topu beş kez sektirmesi, sadece kısa çorap giymesi, kafa bandını maçtan bir saat önce takıp ancak kort çıkışından sonra çıkarması, içtiği suların hep aynı yerde ve aynı hizada olması hep o yılların ürünü olsa gerek. 2001 yılında profesyonelliğe adım attı. 2003 yılında oynadığı Monte Carlo Master Series Turnuvası ile adını duyurdu. Çok iyi başladığı bu turnuvada sona, finale kadar gelemese de o dönemin formda oyuncularını yenmeyi başardı Bir yıl sonra “Grand Slam” tabir edilen, tenis dünyasının en büyük dört turnuvasından biri olan Roland Garros da (Fransız Açık) dahil olmak üzere dokuz kupa kaldırdı. 2005 yılında, ezeli rakibi […]