“Kalene gol atıp ayakta kalmak, öğrenme sürecinin bir parçası”

Dünyanın önemli savunma oyuncuları arasında ismi geçen ve Brezilya Ulusal Takımı’nda da forma şansı bulan Edu, Şampiyonlar Ligi’nde şansız bir sezon geçiriyor. Fenerbahçe’nin gruplarda yediği 6 golde, Edu’nun katkısı var: CSKA ve İnter maçlarında son adam olarak kaptırdığı iki top Fenerbahçe’nin kalesinde gol oldu. Edu yine bu maçlarda bir penaltıya neden oldu ve kendi kalesine bir gol attı. Şampiyonlar maçındaki yedinci maçında da aynı talihsizliği yaşaması, eşine az rastlanan bu istatistiği ortaya çıkardı. Edu, dün geceki karşılaşmanın 23. dakikasında Fenerbahçe kalesine attığı gol sonrasında çok üzüldüğünü ve bunun, bir savunma oyuncusunun daima karşı karşıya olduğu bir risk olduğunu söyledi. “20 kadar tehlikeyi engelleyebilirsiniz ama birini kaçırırsınız ve gol olur. O noktadan sonra geriye dönmek mümkün değil. Kafanızı dik tutup mücadele etmek durumundasınız. Bu öğrenme sürecinin bir parçasıdır. Takım arkadaşlarımdan yardım gördüm ve biliyorum ki bana güveniyorlar.” Sahada yaptığı hatanın şokunu üstünden atmış gözüken futbolcu, Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı yedi maç sonunda unutamadığı anın hangisi olduğu sorunu ise, “Her an, bu dünyanın en önemli turnuvası” sözleriyle cevapladı. Edu, “Eğer özel bir an belirtmem gerekirse ilk 16’ya kaldığımız günü seçebilirim” dedi. “Birbirimizi her zaman anlamasak da kopma olmuyor” Edu’nun Fenerbahçe kalesine attığı golde, kaleci Volkan’ın kendisini uyarıp uyarmadığı da tartışılmıştı. Futbolcu, “Portekizce ve İspanyolca konuşan sağ ve sol beklerin Türkçe konuşan bir kaleciyle hangi dilde anlaştığı” sorusunu ise şöyle cevapladı: “İlk başlarda çok zordu, ama artık birbirimizi öğrendik. Elbette Brezilyalılar, kendi aramızda daha çok konuşuyoruz. Biri size maç içinde seslenirse, az çok ne istediğini anlıyorsunuz. Ama maçın sıcak anlarında tam olarak ne olduğunu anlamıyorsunuz. Yine de bir şeylerin kopma olmadan devam ettiğini biliyorsunuz ve bu çok yardımcı oluyor.” Türkçe’nin çok zor bir dil olduğunu düşünen Edu sadece “günaydın, hoşça kal” gibi temel şeyleri öğrenebildiğini söyledi. Diğer futbolcuların da Portekizcelerini ilerlettiğini ve bunu yalnızca “kötü sözlerden” oluşmadığını belirtti. “Türkiye’de oynamak daha zor” Brezilya ve […]

Çık dışarıya oynayalım!

İşvecan Nur Özen Jonglörlük kafayı takma işi belki de… Türkiye’deki jonglörlerin kimi bunun için okulunu bırakmış, kimi daha küçükken ailesinden gizli gizli portakalları çevirmeye başlamış. Her hareketin, başka bir hareketi öğrettiği bu işte jonglörler, kendilerini kaptırıp büyülü bambaşka dünyalara geçtiklerini anlatıyorlar. Fransız Kültür Merkezi’nin işbirliği ile 23 Ocak–1 Şubat 2008 tarihlerinde Santralistanbul’da düzenlenen eğlenceli atölyenin detaylarını haberimizden izleyebilirsiniz.

“Medeniyetler değil, dinler buluşması”

Esra Elmas Medeniyetler Buluşması burada daha çok Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Madrid’de türban konusundaki açıklamalarıyla yankı buldu. Siz toplantıya davet edildiniz. Neydi bu buluşmanın temel amacı ve içeriği? Evet, ne yazık ki Türk basınında üç gün süren buluşmanın içeriğine dair çok fazla haber göremedik. Medeniyetler Buluşması 2005’te BM çatısı altında başlayan bir girişim esasen. Bir çeşit kültürlerarası buluşma, tanışma amacı taşıyan “iyi niyetli” bir girişim olarak nitelendirilebilir. Ama tabii bir yandan şüpheci yaklaşımla ele alınması gereken de bir girişim. Nedenine gelince, büyük bir organizasyon olmasına ve pek çok konunun tartışılmasına rağmen somut anlamda çok fazla getirisi olmayacağının hemen hemen herkes tarafından bilindiği de bir toplantılar bütünü bu. Bir de kültürlerarası gibi bir laf etmesine rağmen bu konuda açıkları olan bir girişim. Medeniyetler Buluşması deniyor ama ‘hangi medeniyetler?’ sorunu sormak lazım. Bakıyorsunuz Latin Amerika medeniyeti yok mesela bunun içinde ya da Asya yok edecek kadar az bir varlık gösteriyor. Bu buluşmanın esas amacının Arap Ülkeleri ve AB arasında, yani Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasında bir buluşma olduğunu söylemek gerekiyor. Yani medeniyetler buluşmasından ziyade dinler arası bir buluşmadan bahsediyoruz. İslam etrafında son yıllarda terör ile özdeşleşen algıyı kırmak, ılımlı İslam konusunda Avrupa’yı ikna etmek isteyen bir yaklaşımın ürünüydü bu buluşmanın amacı. Buna kısaca islamı şekerle kaplama operasyonu da denilebilir. Tabii bunda bir sakınca yok. İki din arasındaki önyargıların kırılması ve bu kadar savaş çığırtkanlığı varken barış için hamlelerde bulunulması ne olursa olsun anlamlı. Yine özellikle İspanya basınında hâkim olan eleştiri, buluşmanın iyi niyetli olmanın ötesine geçememesinin yanısıra daha çok ülke liderlerinin iç politikalarına dönük mesajlar vermeleri yönündeydi. Örneğin kendi başbakanları Zapatero’nun dış ilişkilerde zayıf olduğunu, kendine dünya lideri imajı yaratmak için bu buluşmayı bir platform olarak kullandığını ileri sürdüler. Kısaca kültürler arası diyalog iddiasında olan ancak eksik kaldığı noktaları da olan bir buluşmaydı. Bu noktada Türkiye’nin oradaki varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin varlığı çok önemli […]

Değişik bir objektifin odağındaki Türkiye

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.comDuygu Ertürkderturk@medyakronik.com Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’ne birincilikle girer. Henüz öğrenciyken, hepi topu okul projesi diye yola çıktığı, ama üzerinde pek titizlikleçalıştığı için, ona meslek hayatının kapılarını aralayacak olan ‘Bekar Odaları’ defalarca sergilenir. Çeşitli dergilerde çalışmaları yayınlanır. Yunus Nadi Fotograf Ödülü ve Kodak Profesyonel Kategori Büyük Ödülü’nü kazanır. Başarısının ardında yeteneği ve çalışkanlığının yanısıra, çocukluğunda, eski bir kamyon şoförü olan babasının anlattığı ve onu derinden etkileyen hikâyeler, hayata, zorluklara, İstanbul’a inat girişilen mücadeleler vardır. İlkin babasından dinlediği kamyoncular ve çileli yol hikâyeleri 3 yıllık bir çalışmanın ardından Altan Bal’ın objektifinde dile gelip vücut buldu. “Kamyoncular” isimli sergisiyle yeniden adından sıkça bahsedilen Altan Bal ile fotoğraf ve hayata dair bir röportaj yaptık. Babanız sizi büyütmek için memleketi Erzincan’dan İstanbul’a, dedenizden kaçarak geliyor. Babanızın bu kararından, İstanbul’da büyümekten memnun musunuz? Tabii canım. Anadolu’yu düşündüğüm zaman durum içler acısı. Sadece yoksulluk anlamında değil. Ruhu yavaşlatıyor. İstanbul’da her an her şeyin olabilme ihtimali bile İstanbullu olmaya değer. Evden çıkıp 10 dakika sonra deniz kenarında olmak çok güzel. Bunu bilmeyene anlatamazsın. Sonra, İstanbul’da yaşayan insanın refleksleri çok gelişiyor. Hayati kararlar vermek zorundasınız her zaman. En basitinden sabah on dakika geç çıksan, trafiğe kalırsın, gününün tüm akışı değişir. Neden fotoğrafçılığı tercih ettiniz? Koşturmaca içinde yok olup giden her anı anlatmada fotoğraflar daha etkili. Neden daha etkili; çünkü öncesini ve sonrasını görmüyorsunuz. Fotoğrafın çekildiği anın sağı solu yok, dolayısıyla o büyülü anı bozamıyorsun. Bütün bu değerler biraraya gelince benim fotoğraf çekme nedenim de oluşmuş oluyor. Tabii bu değerler her zaman değişir. Üç yıl önce başkaydı, 2 yıl sonra başka olacak. Bir de fotoğraf girdiğin ortama bilet oluyor. “Ben fotoğraf çekiyorum, hadi gezelim beraber.” Tabii bunun bir de duygusal sebepleri var. Dünya gözüktüğü kadarıyla, hareketli ve üç boyutlu. Zaman da araya girince beni çok sıkıyor. Hareket o kadar güzel bir şey değil yani. Ben […]

MHP’de neler oluyor?

MHP’deki halkçı dönüşüm M. Naci Bostancı, Zaman, 30/01/2008 Bizde milliyetçi çizginin bir siyaset olarak ortaya çıkışında Osmanlı’nın son dönem şartlarının ne kadar önemli rol oynadığını biliyoruz. Tasfiye sürecinde olan imparatorlukta, toplumu bir arada tutacak çeşitli eksenler tartışılmış, Osmanlıcılık, İslamcılık telaffuz edilmiş, nihayet yıkıntıdan kalanı kurtarmak için milliyetçilik baskın bir şekilde öne çıkmıştı. Bunlar iç gelişmeler. Uluslararası alanda ise 19. yüzyılda genel olarak milliyetçi fikirler yükseliş halindeydi. Avrupa’da milli devletler egemen siyasi yapılar haline geliyor, imparatorluklar için tehlike çanları çalıyordu. Nitekim aynı trendler Osmanlı ile birlikte Avusturya-Macaristan ve Rusya imparatorluklarının da sonunu getirmişti. 19. yüzyılda henüz “halk” kavramının siyasette temel belirleyen olduğu söylenemez. Halkın bir gerçeklik olarak varlığından ziyade romantik bir halk fikri mevcuttur. Rusya’da 19. yüzyılın ikinci yarısında parlayan Narodnik hareket (Halkın Dostları), halka gitmeyi, halk gibi yaşamayı bir ideal olarak sunmuş, ancak bu işi gerçekleştirecek aydınların onlara mihmandarlık etmelerini de ihmal etmemişti. Narodnik hareketin içinde Alexandre Herzen, Lev Tolstoy, Lenin’in teröre başvuran ağabeyi -ki sonradan idam edilmiştir- gibi esasen aynı siyasal safta toparlanamayacak insanlar vardı. Zaten “halka gitme” meselesi, halkın bir siyasal fail olarak öne çıkmasına paralel çeşitli isim ve kılıklar altında gittikçe belirgin hale gelecek, farklı siyasal eğilimler bu işi önemseyecekti. Osmanlı’nın son döneminde, özellikle I. ve II. Meşrutiyetlerin “seçim”i esas alması, padişahın yetkilerinin Meclis, yani halkın temsilcileri lehine kısıtlanması fikirlerini de halkın siyasetteki yükselişi olarak görmek mümkündür. Aynı tarihlerde, 1909-1914 yılları arasında İstanbul matbuatından Tanin gazetesinin Ahmet Şerif vasıtasıyla Anadolu’nun görünümünü okuyucularına sunması bir tesadüf değildir. Cumhuriyet döneminde halka çok önemli bir vurgu vardır. Kurulan partinin adı Cumhuriyet Halk Partisi’dir, bütün halk onun doğal üyesi addedilir, 1924 Anayasası’nda hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu belirtildikten sonra bu hâkimiyetin TBMM aracılığı ile kullanılacağı belirtilir. 1946’daki çok partili hayata kadar halkın bu sistemin omurgası olduğu söylenemez. Halka yönelik tüm bu vurgular, sistemin meşruiyetini sağlamak kadar geleceğe yönelik bir niyet […]

En tuhaf “türban” yazısı

Sevgili arkadaşlar, siz çok ciddi bir kavram kargaşası yaşıyorsunuz.Yasayla anayasayı karıştırıyorsunuz. 411 adet elin kanla yazılmış bir temel metni; bir felsefeyi “sorunsuz” değiştirebileceğini varsayıyorsunuz. Felsefeci İoanna Kuçuradi’nin anayasa kavramına getirdiği tanıma bir bakalım mı önce? “Bir grup, bir başka gruptan siyasi bağımsızlığını kazandığında, yani yeni bir devlet kurulduğunda, günümüzde insanların yaptığı ilk iş, bir anayasa hazırlamaktır. Siyasal bir birim olarak devletin iç yapısı ya da anayasası, başka bir deyişle belirli bir devlette devletin nasıl kurulduğu, çeşitli devlet tipleri arasındaki farkı oluşturur. Bu rejim farkından daha temel bir farktır ve aynı rejimin farklı ülkelerdeki işleyişini de etkiler.” Anlamadınız mı? Peki bir de şöyle anlatayım… Sevgili bir üstadım toparlamış… ABD Anayasası: 1775-1783 arası kolonyal İngiliz güçlerine karşı verilen uzun ve kanlı bir savaştan sonra kabul edilmiştir. En önemli değişikliklerin başında gelen köleliğin kaldırılması ise ( 13th amendment) iç savaş ile gerçekleştirilebilmiştir. İngiliz Anayasası: Hemen İngiliz Anayasası diye bir şey yok ki demeyin. Evet, İngiliz Anayasası’nın kökenleri Magna Carta (1215)’ ya dayanır ve onun üzerine kuruludur. Şekil yönüyle de Yahudilerin Talmud’unu çağrıştırır. Yazılı olmayan, geleneğe ve tarihe bağlı kurallar sistemi. Ancak biraz tarih bilenler de bilir ki, bugünkü İngiliz yasaları, Cromwell’in I. Charles’a karşı ayaklanması (1642-1650 arası; ilk burjuva devrimi olarak da kabul edilir) sonucunda, daha sonra II. Charles’a kabul ettirdikleri Habeas Corpus (1679)’a dayanır. Bunlar da kapı gibi yazılı kurallardır. Yani İngiliz Anayasası vardır ama diğerlerine benzemez. Bu savaş da epey kanlı olmuştur. Fransız Anayasası: Söylemeye gerek yok herhalde: 1789 Fransız devrimi. Kan mı dediniz? Japon Anayasası: (1947) General Mc Arthur neredeyse kendi elleriyle yazmıştır bu anayasayı. Hiroşima ve Nagazaki epey ikna edici olmustur sanırım. Alman Anayasası: (1949) Müttefikler dikte ettirmişlerdir. İtalyan Anayasası: (1949) Müttefikler dikte ettirmişlerdir. Rus Anayasası: (1993) Yeltsin’in tankların üstündeki görüntüleri hâlâ gözlerimizin önündedir sanırım. Diğer yandan onu önlemeye çalışanlar da hapsi boylamıştır. Kelleleri uçmadıysa, bunu Kızıl Ordu’nun saf […]

‘Laik’iyle, ‘İslami’siyle basını açık pozisyonda bırakan bildiri…

SÖZ KONUSU ÖZGÜRLÜKSE HİÇBİR ŞEY TEFERRUAT DEĞİLDİRBİZ HENÜZ ÖZGÜR OLMADIK…Üniversite kapısı sert bir şekilde yüzümüze kapatıldığı günden bu yana yaşadığımız acılar bize bir şey öğretti: Gerçek sorunumuz insanların hayatlarına, görünüşlerine, sözlerine, düşüncelerine müdahale edebilme hakkını kendinde gören yasakçı zihniyettir.Başını örttüğü için ayrımcılığa uğrayan kadınlar olarak tüm samimiyetimizle açıklıyoruz ki; üniversitelere başımızı örterek girmekle mutlu olmayacağız. Ta ki:Kürtlerin ve ötekileştirilenlerin kendilerini bu ülkenin asli unsuru hissetmesi için gereken hukuki ve psikolojik ortam oluşturulmadan,Acımasızca işlenen cinayetlerin gerçek sorumlularına ulaşılmadan,301 davalarını bitirecek düzenleme yapılmadan,Azınlık vakıflarının üzerinde pişkince oturanların rahatı bozulmadan,Alevilerin ibadetini kültürel aktivite, ibadet evlerini de kültür merkezi olarak görmekte ısrar etmekten vazgeçilmeden,Üniversitelerden sudan sebeplerle atılan arkadaşlarımız geri dönmeden,Yasakçı zihniyet bize ne zaman, nerelerde ve nasıl örtüneceğimizi dayatmaktan vazgeçmeden,Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK kaldırılmadan…Kısacası;12 Eylül darbe anayasasını esamesi okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp yeni, sivil bir anayasaya yapılmadan mutlu olamayacağız.Birimizin diğerimiz için tehlike olduğu korkusunu yayıp bizi birbirimize düşürerek bu adaletsiz düzenini devam ettiren yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan hiç bir özgürlük tam özgürlük değildir.Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız.Unutulmamalı ki;“Gökler ve yer adaletle ayakta durur.” (Hz. Muhammed)

Türban uzantılı tartışmalar

Türban uzantılı “ortaçağ karanlığı” tartışmaları… Yeni Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in “Türkiye’nin Ortaçağ’a döndürülmek istendiği” yolundaki sözleri bazı yorumcuların itirazına yol açtı. İki yönlü bir itirazdı bu. Birincisi: Ortaçağ’ı “karanlık” saysak da, üniversitelerde başörtüsü ülkeyi oraya döndürmez. İkincisi: Ortaçağ karanlık değildir. Bu yazılardan iki örnek seçtik: Yoksa en iyisi Orta Çağ’a dönmek mi?Haşmet Babaoğlu, Vatan, 11 Şubat 2008 Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in şu sözü bazı gazetelere manşet oldu: “Orta Çağ’a dönülemez!” Malum, ilköğretim kültürümüzden devletin tepelerine kadar pek sevilen, tutulan, kullanılan bir kalıptır “Orta Çağ karanlığı!..” Ne kastedilir peki? Teolojik devlet ve toplum kastedilir; alttan alta İslam toplumları tarihine atıfta bulunulur ve “karanlık” çağrışımlar uyandırılır. Tabii Batı tarihçilerinin kendi tarihlerini bölümlemekte kullandıkları modelin bizde aynen taklit edilip kullanılması da tuhaf ve ironik. Çünkü Batı “Orta Çağ”ını yaşarken İslam toplumları tarihinin en parlak dönemi yaşanmıştır. Öyle bir çağ ki, o dönemde İslam toplumlarındaki bilimsel-felsefi gelişmenin etkisinin hem Protestan reformasyonuna hem de Rönesans’a kaynaklık ettiği bilinmektedir.(…)Çocuksu ezberlere bağlı kalınmak isteniyorsa, karışmam. Ama eğer gerçeklerin peşinde koşuluyorsa (ki bundan kuşkuluyum) Türk aydınının bu Orta Çağ meselesinde öğrenmesi, bilmesi, hesaba katması gereken başka bir şey daha var. Diyelim ki derdimiz bilimden, özgür düşünceden, haktan hukuktan uzak “karanlık bir çağa” dönülmesine karşı çıkmak!.. Diyelim ki bunun için Batı modelini kullanacağız… Tamam! Ama acaba Batı Orta Çağı’nı böyle suçlamak ne kadar doğru, ne kadar meşru? Yoksa yanıltıcı bir kolaycılık, daha da doğrusu, cehalet mi? Gerçek şu! Okumuyor, öğrenmiyoruz. Okusak da, hangi kesimden olursak olalım, ezberimizi tazelemek için okuyoruz. Zihni açık, bütün gelişmelerden haberdar akademisyenlerimizin çalışmaları ve düşünceleri popüler kültüre pek yansımıyor. Hâlâ en kolayından klişeleri gündelik siyasete tahvil etmekte çok becerikli Bekir Coşkun, İlhan Selçuk, Hasan Karakaya gibi gazete makalecilerini “fikir adamı” sayıyoruz. O yüzden de Batı’nın saygın tarihçileri ve düşünürleri için artık pek tartışmalı olarak görülen bir tezi; yani Orta Çağ’ın insanlığın karanlık dönemi olduğu iddiasını […]

Şemdinli’den Ergenekon’a

Şemdinli:9 Kasım 2005’te Şemdinli’de bir kitabevinin iki astsubay ve bir itirafçı tarafından bombalanmasıyla devlet içinde yuvalanmış çetelerden biri daha deşifre oldu. Bu patlamaya dek son 2 ay içinde Hakkâri ve Yüksekova’da faili meçhul gibi görünen 17 ayrı bombalı saldırı olmuştu. Şemdinli soruşturmasını yürüten savcı Ferhat Sarıkaya, düzenlediği iddianamede Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile bazı rütbeli askerlerin adını da iddianameye koyunca meslekten atıldı. Savcıyla aynı doğrultuda açıklamalar yapan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun da kızağa çekildi. Rahip Cinayeti:5 Şubat 2006’da Trabzon’da Santa Maria Kilisesi’nin rahibi 59 yaşındaki Andrea Santoro 16 yaşındaki O.A. tarafından kilise önünde silahla vurularak öldürüldü. Sauna Çetesi: 18 Şubat 2006’da Ankara polisinin düzenlediği Küre operasyonuyla Sauna çetesi çökertildi. Aralarında eski polis ve askerlerle kamu görevlilerinin de bulunduğu çetenin darbe ortamı hazırlamaya çalıştığı ortaya çıktı. Cumhuriyet Bombalamaları: 10 Mayıs 2006’da İstanbul Şişli’deki Cumhuriyet gazetesine 3. kez el bombalı saldırı düzenlendi. Bir hafta içinde 3 kez el bombası atılan gazeteye yönelik saldırıların arkasında İslamcı örgütler olduğu düşünülüyordu. Danıştay Saldırısı:17 Mayıs 2006’da Danıştay 2. Dairesi üyelerine silahlı saldırı düzenlendi. Mustafa Yücel Özbilgin’in öldüğü, Mustafa Birden, Ayla Gönenç, Ayfer Özdemir ve Ahmet Çobanoğlu’nun yaralandığı saldırıyı gerçekleştiren İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat Alparslan Aslan’ın Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasının da faili olduğu ortaya çıktı. Pek konuşmaya yanaşmayan katil Alparslan Arslan ser verip sır vermemesinin nedenini duruşma salonunda dillendirdi bir gün: “Yakında darbe olacak beni de kurtaracaklar.”Atabeyler Çetesi:31 Mayıs 2006’da Ankara Eryaman’daki bir eve polisin düzenlediği operasyonda yani bir çete ortaya çıkarıldı. Atabeyler denilen ve aralarında askerlerin de bulunduğu çetenin arşivinde ele geçirilen doküman ve krokilerde çetenin önemli isimlere suikast hazırlığında olduğu ortaya çıktı. İbrahim Çiftçi: 2 Ekim 2006’da İzmir Alsancak’ta bir kafeye düzenlenen bombalı saldırıda iş yeri sahibi İbrahim Çiftçi ölürken, 12 kişi de yaralandı. Her ne kadar olay gazetelere basit bir alacak verecek kavgası gibi yansısa da, Çiftçi, Susurluk’a dek uzanan karanlık ilişkileriyle bilinen […]

‘Danıştay’a saldırı’ davası sona erdi

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Kanlı Danıştay baskınının karar duruşmasında 4 müebbet hapis kararı çıkarken, mahkeme heyetinin oy birliğiyle aldığı kararla saldırının devam eden Ergenekon soruşturmasıyla birlikte ele alınması talebi de geri çevrilmiş oldu. Duruşmada tetikçi Alparslan Arslan, Danıştay 2. Daire üyelerine yönelik saldırı davasından iki kez ağırlaştırılmış müebbet; İsmail Sağır, Osman Yıldırım ve Erhan Timuroğlu da, “cebir ve şiddetle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya, yerine yeni bir düzen getirmeye teşebbüs etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldı. Beraat eden üç sanıktan biri olan 80 yaşındaki Salih Kurter’in, saldırının “azmettiricisi” olduğu öne sürülmüştü. Kanlı baskın 17 Mayıs 2006 günü, Danıştay 2. Dairesi’nde rutin heyet görüşmeleri yapıldığı sırada düzenlenen silahlı saldırıda üye Mustafa Yücel Özbilgin öldü. Daire Başkanı Mustafa Birden ile üyeler Ayfer Özdemir, Ayla Gönenç ve Ahmet Çobanoğlu yaralandı. Silahlı saldırıya uğrayan Danıştay ikinci daire üyeleri, özellikle türban konusunda verdikleri kararlarla ön plana çıkmıştı. İkinci Daire’nin verdiği en önemli karar ise, görev dışında türban taktığı gerekçesiyle Gölbaşı Bayrak Garnizonu Anaokulu Müdürlüğü’ne ataması yapılmayan öğretmenle ilgili olanıydı. Karar, kamusal alanın sokağa kadar genişletildiği eleştirilerine neden olmuş, İkinci Daire üyeleri bu karar nedeniyle aşırı dinci çevrelerin hedefi haline gelmişti. Vakit Gazetesi de 13 şubat 2006’daki sayısında, “İşte O Üyeler” başlıklı haberin altında başörtülü öğretmene anaokulu müdürlüğü yolunu kapatan kararı veren Danıştay İkinci Dairesi Başkanı ve üç üyenin fotoğraflarını yayımlamıştı. Türban dendi ulusalcı ilişkiler çıktı Saldırının ardından kaçmaya çalışan avukat Alparslan Arslan, Danıştay’da görevli polis memurlarınca etkisiz hale getirilerek yakalandı. “Bir öğretmenin okul yolunda türban takmasını” yasaklayan kararı veren daire üyelerine yönelik olduğu söylenen saldırının ardından Alparslan Arslan’ın saldırıyı türban için gerçekleştirdiği iddia edildi. Saldırının laikliği hedeflediğinden hareketle bazı yargı mensuplarının tepkileri AKP hükümetine yöneldi. Saldırılarda kullanılan silahın, incelemeler sonucu, ABD’nin Irak’a hibe ettiği silahlardan olduğu belirlendi. Soruşturma derinleştirilince saldırgan Arslan’ın ulusalcı ilişkileri ortaya çıktı. Arslan’ın üzerinden Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi’nin kartviziti ile Ulusal Haber […]

Ergenekon’un çetelesi

—————————————————————————————————————————— Mahmut Zekeriya ÖztürkDanıştay saldırısı sonrasında adı duyulan Mahmut Zekeriya Öztürk, TSK’den yüzbaşılıktan emekli edildi. Muzaffer Tekin’i, arandığı dönemde evinde sakladığı ortaya çıkınca gözaltına alındı, serbest kaldı. Danıştay saldırısı öncesinde Alparslan Aslan’ı ona tanıştıran kişi de Öztürk. Doğu Perinçek’in Genel Başkanı olduğu İşçi Partisi’nin yayın organı Ulusal Kanal’da 6 ay süreyle çalıştı ancak işten çıkarıldı. 31 Temmuz 2006 tarihli Zaman Gazetesi’nde “Perinçek’in sağ kolu” olarak duyurulan bir haberde Öztürk, İşçi Partisi içinde PKK yanlısı bir yapının bulunduğunu anlattı. Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklandı. Fikret EmekEmekli binbaşı Fikret Emek, Ümraniye bombalarıyla ilgili yürütülen soruşturma kapsamında Eskişehir’de gözaltına alındı. Muzaffer Tekin tarafından ismi verildiği iddia edilen Emek’in Ankara’daki evi ile Eskişehir’deki iki ayrı adrese düzenlenen baskında çok sayıda bomba ve mühimmat ele geçirildi. “Terör örgütü üyesi olmak, patlayıcı madde nakletmek ve vahim nitelikte silah ve patlayıcı madde bulundurmak” suçlarından tutuklandı. Kemal KerinçsizBir grup ülkücü avukatla birlikte kurduğu Büyük Hukukçular Birliği Genel Başkanı olarak aydınlara yönelik karalama kampanyaları ve açtırdığı 301 davalarıyla adını duyurdu. Adliye binalarında ve duruşma salonlarında ve özellikle Hrant Dink’in yargılandığı davalarda yaşanan arbedelerde başroldeydi. Çok sayıda ‘ulusalcı’ eyleme Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Zekeriya Öztürk gibi isimlerle birlikte katıldı. Ümraniye soruşturmasında tutuklanan Muzaffer Tekin ile Ergün Poyraz’ın avukatlığını yapan Kerinçsiz, Ümraniye soruşturmasına ilişkin davanın açılmasının geciktiği için soruşturmayı yapan savcıyı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şikâyet etmişti.Fuat Turgutİlk olarak’Yüksekova Çetesi’ yargılamasında çetecilerin avukatlığını yapsa da adını Hrant Dink suikastinin azmettiricisi olduğu iddiasıyla yargılanan Yasin Hayal’in avukatı olarak duyurdu. Diyarbakır, Hakkâri ve Van’da, altı yıl süren ‘Yüksekova Çetesi’ davalarındaki açıklamaları nedeniyle biri beş, diğeri yedi ay olmak üzere iki kez hapis cezası aldı. Bu cezaları ertelenen Turgut, Abdullah Öcalan’ın yargılandığı davaya şehit yakınları adına müdahil olarak katıldı. Dink’e suikast davasında hukukçu kimliğinden çok hakaret ve saldırılarıyla haber oldu. Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınsa da savcılıkta serbest bırakıldı. Sevgi ErenerolTürk Ortodoks Patrikhanesi’nin basın […]

Tiyatroda bir meyhane

İşvecan Nur Özeniozen@medyakronik.comKamera: Erdem Özüereozuer@medyakronik.com Tiyatro salonundan içeri girildiğinde yan yana dizilmiş koltuklar yerine, üzeri mezeler ve rakılarla donatılmış masalar karşılıyor izleyiciyi. Sıradışı olan oyun da zaten bir meyhanede geçiyor. İzleyiciler bir yandan yemeklerini yiyip rakılarını içerlerken bir yandan da hem oyunu izliyorlar hem de şarkılar söyleyip saz ekibine eşlik ediyorlar. Bir taşla iki kuş vurmak isteyenler önce haberimizi izlesinler. Sonra da rezervasyon yaptırıp bu eğlenceli oyuna gitsinler.Gitmeye karar verenlere şimdiden iyi eğlenceler!

Kedi ve köpek mamaları ölüm mü saçıyor?

Övgü Akgürgen İnsanoğlu neredeyse 16 bin yıldır köpeklerle, üç bin yıldır da kedilerle ortak yaşam alanı paylaşıyor. Doğal yaşam ortamlarında insana yakınlıklarıyla tanınan bu hayvanlar, artık bizimle birlikte kentin kaosunu da paylaşıyor. Trafikten, hava kirliliğinden, yalnızlıktan nasibini alan hayvanlar, kötü niyetli ve aç gözlü insanların hırsının da hedefi oluyor. Hayatları bizim kontrolümüz altında olan bu canlıların beslenme alışkanlıkları da ister istemez bizim inisiyatifimiz altında şekilleniyor. Peki ama kedi ve köpeklerimizi beslediğimiz mamaların içinde ne var. O mamalardan başka hiçbir şeyi yemeyen ve neredeyse birer marka bağımlısı haline gelen kediler ve köpeklere verdiğimiz bu besin maddeleri sağlıklı mı? Veteriner Doktor Kemal Kutlay’a göre mama üretiminde ticaret ve kârlılık ön planda tutulmasıyla insanın en yakın dostu kedi ve köpeklerin sağlığı ikinci plana atılıyor. Kutlay, bunun nedeninin yüksek kâr etme kaygısı olduğunu söylüyor. Normal şartlar altında kedi ve köpeklerin etobur bir yaşamı olması gerektiğini savunan Kutlay, ticari kaygılar ile hazırlanan mamaların içindeki maddelerin sindirilebilirliği düşük bitkisel içeriğe sahip olduğunun altını çiziyor. Çoğu büyük marketin raflarında ve pet shop’ta satılan kedi köpek mamasına üretim aşamasında maliyeti düşürmek için hayvansal gıda yerine hububat eklenebiliyor. Hububat eklenerek üretilen sindirilebilirliği düşük mamalar da kedi ve köpeklerde protein eksikliğine bağlı cilt problemlerine kadar pek çok sağlık sorununa neden oluyor. Kutlay, mamalara eklenen fazla miktarda hububat kadar zararlı olan bir diğer konunun da mamaların içinde bulunmaması gereken maddeler olduğunu söylüyor. ABD’de melanin maddesinin mamalara bulaşması neticesinde birçok hayvanın zarar gördüğünü de sözlerine ekliyor. Üstelik kedi ve köpekler için mama üreten bazı firmalar hububatı fazla miktarlarda kullandıkları halde, raftaki ürünlerin içeriğinin hayvanlara zarar verip vermeyeceğinin, tüketici tarafından etiket bilgisinden anlaşılması mümkün görünmüyor.Kısırlaştırılan kedi ve köpekler için risk daha büyük Veteriner hekim Vedat Atasoy, kısır kedi ve köpeklerin bu tür mamalardan daha çok zarar gördüğünü söylüyor. Atasoy’a göre, kısırlaştırılan kedilerde idrarın kimyasal yapısı değiştiği için bazı minerallerin taşa dönüşme riski var. […]

‘Çekirgeleri dinlemek’

2008 Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ve Siyaset Bilimi – Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından düzenlendi. Arundhati Roy, suikastın hem Hrant Dink’i cezalandırmak hem de bu ülkede onun sadece söylenemez olanı söyleme değil, düşünülemez olanı düşünme cesaretinden ilham alabilecek olanlara gözdağı vermek için yapıldığını belirtti. Roy, “Hrant Dink susturuldu. Fakat onun öldürülmesine sevinenler bilsinler ki yaptıkları geri tepti. Sessizlik yerine büyük bir gürültü yarattı. Hrant’ın sesi artık ne kurşunlarla, ne hapis cezalarıyla ne de hakaretlerle bir daha asla susturulmayacak bir haykırış haline geldi” dedi. Bu durumun, dünyanın Anadolu’da, 93 yıl önce olmuş bir olayı merak etmesine yol açtığını söyleyen Roy, Dink cinayetinden sonraki ilk tepkisinin 1915 hakkında bulabildiği her şeyi öğrenmek, tarih okumak ve tanıkları dinlemek olduğunu ifade etti. “Beyaz berelilerle savaş” Hindistan’da da benzer sorunların yaşandığını söyleyen Roy, kendisinin de ülkesindeki Hintli “beyaz bereliler” ve meşale taşıyıcılara karşı savaş verdiğini şu sözlerle ifade etti: “Türkiye’de suskunluk, Hindistan’da ise kutlama veya övgü var, hangisi daha kötü gerçekten bilemiyorum. Zaman zaman suskunluğun utanca, utancın da vicdana işaret ettiğini düşünüyorum.” Roy, Türkiye’nin geçmişinden çıkan derslerin, kendi ülkesinin geleceğini daha iyi kavramasına sebep olduğunu da sözlerine ekledi. Boğaziçi Üniversitesi’nin büyük toplantı salonunu dolduran dinleyiciler, konuşmanın sonunda Arundhati Roy’u ayakta alkışlarken, Hrant Dink’in eşi Rakel Dink tarafından kendisine plaket verildi. Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Ayşe Soysal, “Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü” adlı konferansı her yıl yapmaya karar verdiklerini ve böylelikle Hrant Dink’in anısını yaşatmaya çalışacaklarını açıkladı. Arundhati Roy: Suskunluk mu kötü, kutlama mı? Hrant Dink’le hiç tanışmadım, bundan böyle bu şanssızlıkla yaşamak zorundayım. Onun hakkında; yazdıkları, söyledikleri ve yaptıkları, nasıl yaşadığı hakkında bildiklerimden hissediyorum ki (bir yıl önce bugün İstanbul’da olsaydım) bu kentin kışa girmiş sokaklarında “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant’ız” yazılı pankartlarla onun tabutunun yanı başında yürüyen yüz bin kişinin arasında olurdum. Belki “Bir buçuk milyon artı […]

Hrant Dink yazılarıyla “ses”leniyor(1)

Adını Hrant Dink’in, “Biz iki nedenle çekeriz ‘tililili’yi der Rakel. Biri sevincimizde, diğeri ağıtımızda…” dediği yazısından alan “Tililili” projesi kapsamında gerçekleştirilen ve bazı sanatçı ve gazeteciler tarafından seslendirilen 19 Hrant Dink yazısı Medyakronik’te. 19 Ocak 2007 günü katledilen gazeteci Hrant Dink’i anma etkinlikleri çerçevesinde, Hadig İnisiyatifi tarafından gerçekleştirilen Tililili ses enstlasyonu 20 Ocak günü sona ermişti. Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından Agos Gazetesi etrafında ‘gönüllü muhabir’ olarak toplanıp örgütlenen ve üretime yönelik çalışmalar yapmayı amaçlayan Türkiyeli gençlerden oluşan Hadig İnisiyatifi’nin gerçekleştirdiği ses enstlasyonunda Hrant Dink’in, “Osmanlı Ermenileri Konferansı”nda bir soruyu yanıtlarken anlattığı, sonradan “Su Çatlağını Buldu” başlığını alan öyküsü de yine Dink’in kendi sesinden dinlenebiliyor. Projeye Arsen Gürzap, Banu Güven, Çetin Tekindor, Deniz Türkali, Dolunay Soysert, Fikret Kuşkan, Halil Ergün, Haluk Bilginer, Lale Mansur, Mehmet Ali Alabora, Meral Okay, Nejat İşler, Nur Sürer, Okan Bayülgen, Ömer Madra, Pakrat Estukyan, Serra Yılmaz, Tuncel Kurtiz, Yetkin Dikinciler, ve Arsen Gürzap da sesleriyle katkı sundu. Enstlasyonu gerçekleştiren gençler, Hadig’in Ermenice’de ‘tane’ anlamına geldiğini, bu isimle nar tanelerine, berekete ve tanelerin dağılmış olmalarına rağmen birlikte kalma çabasına gönderme yaptıklarını söyledi. Yeniden bir farkındalık yaratmak amacıyla gerçekleştirilen projede seçilen yazılardan ikisinin Dink’in son yazıları olduğunu belirten gençler diğerlerinin de 1996 ile 1999 arasında yayımlanan yazılar olduğunu söyledi.

Hrant Dink yazılarıyla “ses”leniyor

Adını Hrant Dink’in, “Biz iki nedenle çekeriz ‘tililili’yi der Rakel. Biri sevincimizde, diğeri ağıtımızda…” dediği yazısından alan “Tililili” projesi kapsamında gerçekleştirilen ve bazı sanatçı ve gazeteciler tarafından seslendirilen 19 Hrant Dink yazısı Medyakronik’te. 19 Ocak 2007 günü katledilen gazeteci Hrant Dink’i anma etkinlikleri çerçevesinde, Hadig İnisiyatifi tarafından gerçekleştirilen Tililili ses enstlasyonu 20 Ocak günü sona ermişti. Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından Agos Gazetesi etrafında ‘gönüllü muhabir’ olarak toplanıp örgütlenen ve üretime yönelik çalışmalar yapmayı amaçlayan Türkiyeli gençlerden oluşan Hadig İnisiyatifi’nin gerçekleştirdiği ses enstlasyonunda Hrant Dink’in, “Osmanlı Ermenileri Konferansı”nda bir soruyu yanıtlarken anlattığı, sonradan “Su Çatlağını Buldu” başlığını alan öyküsü de yine Dink’in kendi sesinden dinlenebiliyor. Projeye Arsen Gürzap, Banu Güven, Çetin Tekindor, Deniz Türkali, Dolunay Soysert, Fikret Kuşkan, Halil Ergün, Haluk Bilginer, Lale Mansur, Mehmet Ali Alabora, Meral Okay, Nejat İşler, Nur Sürer, Okan Bayülgen, Ömer Madra, Pakrat Estukyan, Serra Yılmaz, Tuncel Kurtiz, Yetkin Dikinciler, ve Arsen Gürzap da sesleriyle katkı sundu. Enstlasyonu gerçekleştiren gençler, Hadig’in Ermenice’de ‘tane’ anlamına geldiğini, bu isimle nar tanelerine, berekete ve tanelerin dağılmış olmalarına rağmen birlikte kalma çabasına gönderme yaptıklarını söyledi. Yeniden bir farkındalık yaratmak amacıyla gerçekleştirilen projede seçilen yazılardan ikisinin Dink’in son yazıları olduğunu belirten gençler diğerlerinin de 1996 ile 1999 arasında yayımlanan yazılar olduğunu söyledi.

“Adalet Cesaret İster”

Rakel Dink Sevgili kardeşlerim, Ne demişti eşim hayattayken “Önce gelin şu lirik yalnızlığımızı paylaşalım başta! Beni gömmeye değil yaşatmaya gelişinizin ilk töreni olacak bu. Bırakın ağlaşmayı… Yoklayın yüreklerinizi… Aranızdan ayrıldığını sandığınız yürek çırpıntılarımı orada duymuyor musunuz?” Bir yıl sonra onu yaşamak için yine buradayız. Burada, yani onun kanını suyla sabunla temizlemeye çalıştıkları kaldırımdayız. Bu kaldırım bu şekilde temizlenebilir mi, unutturulabilir mi, üstü örtülebilir mi kardeşlerim? Bu ancak ve ancak vicdanların oynamasıyla, kanları dökenlerin pişmanlık ve ikrar ve af dilemeleriyle mümkün olabilir. Yoksa Kelam’daki Habil’in kanının susmadığı gibi, dökülen hiçbir kan ve bu kaldırıma dökülen kan susmayacaktır. O kan bir yıldır hiç susmadı kardeşlerim. Çünkü kanın sesi ancak adaletle susar. İşte bugün sizler de adalet için buradasınız. Sessizliğinizde adalet çığlığı duyuluyor.Peki adalet nasıl yerini bulacak? Geçen bir yıl içinde adalet adına ne gördük? Katilimizin eline ülkenin bayrağını verip poster çektirenlere ülkemin adaleti ne yaptı? Sadece görüntüleri basına verenlere dava açtı. Stadyumlarda “Hepimiz Ogün’üz” diye bağıranlara, katlinden sonra onu hain ilan eden devlet görevlilerine ne yaptı ülkemin adaleti?Telefonda “Tek farklılık kaçmayacaktı ama bu kaçtı” diyen ve kimin öldüreceğini bilen Emniyetçilere ne yaptı ülkemin adaleti? Daha katil yakalanmadan silahın markasına kadar bilen jandarmalara ne yaptı ülkemin adaleti? Cinayet planları yapılan ocaklara ne yaptı ülkemin adaleti? Eşime haddini bildirmeye çalışan vali yardımcısı ve sözde yakınlarına ne yaptı ülkemin adaleti?Diyorlar ki “301’den kim hapse girmiş.” Ben de diyorum ki “Keşke çutağımı yaşatsalardı da hapiste olsaydı.” Çünkü yaşatsalardı bugün gerçekten 301’den hapisteki üçüncü ayı olacaktı. Evet kardeşlerim, bugün adalet istediğimiz için buradayız. Daha kimler bıçaklandı, kaçırıldı ve daha kaç ölüm… Sayısı yok. Elbette acılı yüreklerin de sayısı yok. Ama kimler cesaret bulacak da, onun dediği gibi, terörün gücü ve gücün terörüne karşı gelecek. Kimler karşı gelecekler.Çutagımın dediği gibi: “Uğruna ölünesi davaları, uğruna yaşanası davalara dönüştürmedikçe, belli ki bu tür vahşetler daha çok yaşanacak.” Bizi acılarda akraba […]

“Kucağımdan ayrıldın. Ülkenden ayrılmadın”

Rakel Dink Çutağıma (Ermenice keman) eş olmak bana verildi. Bugün çok acılı ve onurlu olarak buradayım.Ben, çocuklarım, ailem ve sizler çok acılıyız. Bugün sessiz sevgi biraz olsun bize güç katıyor. Kederli bir sevinç yaşatıyor.İncil’den Yuhanna 15/13’te, “Hiç kimsede, insanın dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur” der.Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine, rahatsızlık, saygısızlık vermeden… Sloganlar, pankartlar açmadan, sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlikle büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim. Onu sevgisi büyüttü… Ah kardeşlerim, onun doğruluğa olan sevgisi, şeffaflığa olan sevgisi, dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü.Diyorlar ki, o büyük bir adamdı. Size sorarım, “O büyük mü doğdu?” Hayır. O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi. O da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden. Fakat, yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup, gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı.İnsan kendiliğinden büyük olmaz. İnsanı yaptıkları büyük yapar. O büyük oldu. Çünkü, büyük düşündü. Büyük söyledi. Bugün de buraya gelerek, hepiniz büyük düşündünüz. Sessizce büyük konuştunuz. Siz de büyüksünüz. Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.O, bugün Türkiye’de milat yaptı. Sizler de mührü oldunuz. Onunla manşetler, onunla konuşmalar, onunla yasaklar değişti. Onun için dokunulmazlar ve tabular yoktu. Kelamda dediği gibi yüreğinden taştı. Büyük bir bedel ödedi. Bedellerin ödendiği gelecekler Hrant’ları severek, Hrant’lara inanarak olur. Nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak olmaz. Bu yükseliş, karşındakini kendin gibi görerek, kendin gibi sayarak, kendin sayarak olur.Ah kardeşlerim, Hisus’un (Hz. İsa) yardımıyla yarattığı ev cennetinden ayırdılar. Gökten ve ebedi cennete kanat açtırdılar. Gözleri daha yorulmadan, bedeni daha yaşlanmadan, daha hasta olmadan, sevdiklerine doymadan kanat açtırdılar göksel cennete.Oraya yalnız sevgi […]

Ruh halimin güvercin tedirginliği

Hrant Dink Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı… Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum. Kendimden emindim Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.“Ya sabır” çeke çeke… Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım… Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı […]