Çiftlik çipuralarını tatlı su öldürdü

Simge Sunguroğlu Muğla’nın Milas ilçesi kıyılarında son iki hafta içerisinde yaklaşık iki milyon çipuranın ölmesi, yıllardır tartışılan balık çiftlikleri konusunu tekrar gündeme getirdi. Toplu ölüm, çiftliklerin yarattığı kirliliğe ve sudaki okijen miktarının azalmasına bağlanırken konuyla ilgili bilimsel ilk araştırmanın sonuçları 18 Ocak 2007’de, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından duyuruldu. Beş bilim adamının Güllük Körfezi’nde gerçekleştirdiği bu araştırmaya göre, körfeze bol miktarda tatlı su girişinin yarattığı termal şok ve ozmotik stres (balıkların vücut sıvısı ile dış sıvı arasındaki dengesizlik), çupiraların ölmesine yol açtı. Suçlu Sarıçay!Falkültenin hazırladığı rapora göre ölümler, yaklaşık bir hafta süren şiddetli yağmurlar sonrasında meydana geldi. Körfeze akan Sarıçay’ın debisinin yağmurla birlikte artması bölgede tatlı su yüzdesini arttırdı. Bu artış, tuzluluk oranını ve su sıcaklığını düşürdü. Çiftliklerin sığ ve sirkülasyona kapalı bir alanda faaliyet göstermesi, balıkların değişimden doğrudan etkilenmesine ve ölümlere neden oldu. Fakültenin dekanı Ahmet Kocataş’a ifadesine göre, tuz oranı ve sıcaklıktaki ani azalma, levreklerden daha duyarlı oldukları için sadece çipuraları etkiledi. Hastalık kaynaklı ölüm yokRaporu hazırlayan bilim adamları, Güllük’te Kıyıkışlacık Köyü sahili, Gazalıkuyu bölgesi ve körfezin ortasındaki Ziraat Adası çevresinden balık, su, dip çamuru ve yem örneklerini inceledi. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr Serap Birincioğlu’nun da katılımıyla yapılan laboratuvar çalışmalarında, birkaç parazite ve insan sağlığını etkilemeyen bazı bakterilere rastlandı. Ancak bu paratiz ve bakteriler, balıkların toplu ölümünü açıklamaya yeterli bulunmadı. Bu yönde araştırmalar devam ediyor. Ölümlerin hastalık kaynaklı olamayacağını belirten Dekan Kocataş, balık hastalıklarının aniden ortaya çıkamayacağını, etkilerinin uzun sürede ortaya çıkacağını söylüyor. Yemler, karaciğerlerinde yağlanmaya neden oluyorYem örneklerinde yapılan incelemelerde ölümlere neden olacak herhangi bir bulguya rastlanmazken, balıkların karaciğerinde beslenme bozuklukların neden olduğu şiddetli yağlanma tesbit edildi. Araştırma, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Doç. Dr. Erol Tokşen, Yrd. Doç. Dr. Ali Yıldırım Korkut, Araş, Araştırma Görevlisi Okan Kamacı, Araş. Gör. Egemen Nemli ve Adnan Menderes Üniversitesi’nden Prof. Dr Serap Birincioğlu […]

Hoş geldin elektrik motorlu uçak

Küresel ısınmanın gündemimizi meşgul ettiği şu son günlerde, çevre kirliliğini azaltmaya yönelik bir çalışmanın ürünü diyebileceğimiz Electra F-WMDJ 15 ila 50 cv’yle çalışan termik motorlu uçaklara göre çevreyi daha az kirletiyor. Üstelik enerji maliyeti oldukça düşük olan proje, ekonomik açıdan baktığımızda ilginç bir alternatif olacağa benziyor. İlk uçuş denemesinde projenin mühendislerinden Christian Vandamme tarafından kullanılan uçak, 50 kilometrenin üzerinde yol kat edebiliyor. Ancak yine de, hafif uçaklarda kullanılan elektrikli sistem üzerinde dayanıklılığın arttırılmasına yönelik çalışmalar devam ediyor. Fransız mühendis ve maceracılardan oluşan APAME adlı ekip tarafından hayata geçirilen bu projenin sorumluluğunu Anne Lavrand yürütüyor. Electra projesi sayesinde, uçmayı hobi olarak sürdürenler, tek kişilik uçaklarla daha az maliyet ve daha az enerjiyle bu ileri teknolojiden faydalanabilecek.

Atatürk’lü, Elvis’li kafe: Fokurtu

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com Fokurtuya ilk gidişinizde sizi karşılayan heykellere hilkat garibeleri gibi bakmadan edemiyorsunuz. Girişteki tonton aşçı heykelinin hemen yanında dikilen devasa Atatürk heykeli kafanızı kurcalayadursun, Anıtkabir’in meşhur aslanlı yolundan çalınmış gibi duran minyatür aslan, demir zırhlı şövalye, elinde gitarıyla Elvis Presley ve ellerine tutuşturulmuş nargilelerle Blues Brothers nargileci anlayışınızı yıkıma uğratıyor… Ancak meraklısına kötü bir haber: Heykeller Fokurtu’nun Ankara’da açılan yeni şubesine götürülecek. İstanbullular ise yeni sürprizlere hazır olsun. Daha önce “hayvanat bahçesi” ve çocuk parkıyla bizleri bir an için İstanbul dışında hissettiren bu yerde, bakalım ne gibi değişiklikler olacak? Fokurtu’nun başka enteresanlıkları da var. Malum, lig maçlarında ağzına kadar dolan kafeleri biliyoruz. Son zamanların modası ise Kurtlar Vadisi’ni topluca izleme kültürü. İşte bu günler için kendinizi ister arkadaşlarınızla ev ortamında hissedin, isterseniz topluca maç ruhunu içkinleştirin diye çeşitli bölümler düşünülmüş: Toplam 12 adet kamelya evi dışarıdan kapatılıp içine klima döşenerek dört mevsim ev havasına bürünüyor. Özellikle yazın çok talep gören bu evler için önceden rezervasyon yaptırmanız şiddetle tavsiye ediliyor. İki dönümlük arazi üstüne kurulu kafenin salon bölümünün yanı sıra kışın kapatılan bir de büyük bahçesi var. Fokurtu Nargile’de, aynı zamanda bir restoran, internet kafe ve okey salonu mevcut. ADSL hizmetinin yanı sıra 30 adet LCD ekran televizyonla istediğinizi izleme özgürlüğünüz de var. Üyelik sistemiyle de kafenin indirimlerinden yararlanırken, şahsınıza ait bir nargile takımınız da oluyor. Bütün bunlar bir yana kafeyi daha çok aile salonu gibi düşünmenize neden olan bazı özellikler var: Nargilecinin müdavimleri tabiri caizse “meslek sahibi.” Doktorlar, gazeteciler, dizi oyuncuları, şarkıcılar, mühendisler, öğretmenler ve hatta cami hocaları, belediye başkanları… Bu konuda oldukça seçici davrandıklarını söyleyen işletmenin sahiplerinden Meltem Akşahin, insanları birbirine kaynaştırmak için hayli çaba sarf ediyor. Başında türbanı ve “ağır abla” tavırlarıyla herkes tarafından büyük saygı görüyor, ancak iş okey oynamaya gelince saygının yerini eğlence alıyor. Meltem Akşahin’in kendisi de sıkı bir nargileci, “İlk zamanlar eşim […]

Bizim öğretmenler gerçekten zengin mi?

Güventürk Görgülü Tabloda, kamuda çalışan öğretmen maaşlarının OECD ülkelerinde, satın alma gücü paritesine (SAP) göre kişi başına gelire oranları sıralanıyor. Hesaplamada, her ülkenin SAP’ına göre kişi başına geliri o ülke için 1 kabul ediliyor ve öğretmen maaşları bu gelirle karşılaştırılıyor. Diyelim ki bir ülkenin satın alma gücü paritesine göre kişi başına yıllık geliri 20 bin dolar; bir öğretmenin ortalama yıllık geliri de 30 bin dolar. Bu durumda o ülkedeki öğretmen maaşı göstergesi 1,50 olarak hesaplanıyor. OECD’nin en son 2005 rakamlarıyla hazırladığı 2007 araştırmasına göre öğretmen maaşı/kişi başına gelir oranında OECD ortalaması ilköğretimde 1,30, ortaöğretimde ise 1.41 düzeyinde. Aynı rakamlara Türkiye için baktığımızda ise ilköğretimde 2,54, ortaöğretimde ise 2.57 düzeyinde olduğunu görüyoruz. Yani Türkiye, kağıt üzerinde öğretmenlerine ödediği 2.33 ücret düzeyiyle OECD’nin en bonkör ülkesi olan Kore’yi bile sollamış durumda. Peki kağıt üzerindeki bu rakamlar somut olarak ne anlama geliyor ve Türkiye’deki gerçeklikle ne kadar uyumlu? Uluslararası Para Fonu IMF’nin verilerine göre 2005 yılında Türkiye’de SAP bazlı kişi başına gelir, yıllık 8 bin 393 Amerikan Doları düzeyindeydi. Aynı yıl için ABD dolarının karşılığını ortalama olarak 1,35 YTL kabul edersek yıllık ortalama satın alma gücümüzün 11 bin 330 YTL olduğunu görürüz. Bu rakamı, 2,57’yle çarptığımızda ise 15 yıllık bir öğretmenin yılda 29 bin 119 YTL ayda da 2 milyar 426 milyon lira kazandığını hesaplarız. Türkiye’de SAP bazlı kişi başına gelirin 2007 için 9 bin dolara yükseldiğini ve 2.57 rakamının aynen kaldığını varsayarsak da 15 yıllık bir öğretmenin aylık maaşının 2 bin 500 YTL’nin üzerine yükseldiğini görüp sevinmemiz gerekir! Ama ne yazık ki bu sevincimizin de kısa sürede kursağımıza düğümlenmesi kaçınılmaz. Zira 2007 yılı aralık ayında en yüksek dereceli öğretmenin aldığı maaş 1.236 YTL, 9’uncu derecenin 1’inci kademesindeki bir öğretmenin maaşı ise 1.036 YTL düzeyindeydi. OECD’ye bildirilen rakamların brüt maaşlar olduğunu varsaysak bile, kamuda ortalama 2 bin 500 lira düzeyinde brüt maaş alan […]

Çocuk bezinden al ilhamı

Simge Sunguroğlu Sağlık sektöründe ve yaygın olarak çocuk bezlerinde kullanılan sıvı emici polimerler, tarım arazilerinde su tasarrufu için bilim adamları ve üreticilere ilham verdi. Polimerlerden faydanılarak Almanya’daki Giessen Üniversitesi’nin bilimsel desteğiyle üretilen Geohumus, geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de satışa sunuldu. İçerisinde emiciler ve volkanik taşlar bulunan toprak renkli bu karışım, yüksek miktarda su tutabiliyor. Doğaya zarar vermiyor ve uzun ömürlü. Bir kilogram karışım yaklaşık 30 litre su saklayabiliyor. Toprakla karıştırıldığında suyun alt tabakalara inmesine engel oluyor ve bitkinin uzun süre sudan faydalanabilmesini sağlıyor. Yapılan testler ürünün yüzde 50 oranında su tasarrufu sağladığını gösterdi. Toprağa nefes aldırıyor Ürünün piyasadaki benzerlerinden farkı granül formunda, yani tanecikli yapıya sahip olmasında. Aynı işlevi gören diğer ürünler jel formunda olduğu için toprağın hava almasını engelleyebiliyor. Geohumus, tanecikli yapısı sayesinde hava akımını sağlıyor ve bitki kökleri oksijenden mahrum kalmıyor. Giessen Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği araştırmalar, Geohumus’un bitki örtüsünün gelişimine ve toprağın verimini artmasına da katkı sağladığını ortaya koydu. Tunus, Suudi Arabistan ve Mayorka’nın verimsiz topraklarındaki denemelerde, Geohumus kullanılan alanlarda verimin yüzde 40 artış gösterdiği ve bitki örtüsünün daha uzun ömürlü olduğu belirlendi. Tuzlanmayı azaltması ve erozyonu engellemesi ürünün diğer avantajları. Dönüm başına 150 ile 300 kilogram Geohumus, bitki köklerine ve toprağın alt katmanlarına uygulanıyor. Toprağın özelliğine ve suyun kalitesine göre üç ile beş yıl arasında ömre sahip. Karışım, bu süre sonunda kendiliğinden yok oluyor ve zararlı kalıntı bırakmıyor. Bir kilogramı ortalama 10 avro. Toprağın verimine göre, dönüm başına 150–300 kilogram uygulanıyor. Buna göre ürünün dönüm başına maliyeti 1500 ile 3000 Avro arasında değişiyor. “Önce denemek gerekir” Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erhan Akça, ürünün öncelikle Türkiye’deki kurak ve yarı kurak bölgelerde denenmesi gerekliliğine dikkat çekiyor. Akça, “Bu çok önemli çünkü bizim ülkemizde buharlaşma ve yağış rejimi çok farklı” diyor. Ürünü Almanya’dan ithal eden İnoveks Kimya San. ve Tic. A.Ş Genel Müdürü Doğan Elveren, “Geohumus’u Türkiye’ye […]

Oyuncakların ‘Sihirli anne’si

Duygu Ertürk Ekranların “Sihirli Annesi”, “Duma Duma Dum” programının sunucusu, çocukların sevgilisi İnci Türkay Eroğlu İstanbul Maçka’da bir oyuncak mağazası açtı. Akaretler’den Nişantaşı’na çıkan yokuş üzerindeki Taygatoys’da organik, ahşap ve doğa dostu oyuncaklar bulabiliyorsunuz. Mağaza, adını yağmur ormanlarından alıyor ve bu ismin hakkını veriyor. Mağazada “Plantoys” markalı, geri dönüştürülmüş kauçuktan yapılan ve bitkisel boyalarla renklendirilmiş ahşap oyuncaklar satılıyor. Taygatoys’un en önemli özelliği de, bu markanın ilk ve tek Türkiye distribütörü olması. Plantoys’un yanı sıra Amerika’nın nostaljik oyuncakları olan “Radioflyer” ürünleri de Türk tüketicisine burada merhaba diyor. Mağazada kaslı, savaşçı rambolar, action-manler, gürültülü plastik oyuncaklar yerine rangârenk, özel tasarım tahta oyuncaklar; podyumda arz-ı endam eden mankenlere taş çıkartacak vücutlara sahip, hokka burunlu, fabrikasyon Barbie’ler yerine gözlüklü nineler; komik suratlı, kırmızı saçlı, tombiş kardeşler; yani hepimizin ailesinden, mahallesinden birileri var. ‘Çocuğum oynasın; oynarken hem eğlensin, hem de öğrensin’ diyorsanız, ‘Taygatoys’ta fiyat aralığı 10 YTL ile 400 YTL arasında değişen rengârenk dünyaya göz atmanızda fayda var. “Plantoys” ve “Radio Flyer” Plantoys, Amerika ve Japonya’da büyük üne sahip, 25 yıllık geçmişi olan bir marka. Ürünlerinde zararlı hiçbir ek kimyasal ve renklendirici kullanılmıyor ve kullanılan bütün boyalar güvenlik ve sağlık açısından test ediliyor. Ayrıca tahta ürünlerde ve oyuncaklarda zamanla oluşabilecek sağlığa zararlı bileşenlere karşı en yüksek güvenilirlik standardı olan “E-zero” standart sertifikasına sahip ilk ve tek oyuncak markası olduğu belirtiliyor. Radio flyer ise 90 yıllık geçmişiyle oyuncak sektöründe ikon haline gelmiş bir Amerikan markası. Marka, estetik, basit ve güvenilir bisiklet, araba vb. tasarımlarıyla, çocukları eğlenerek keşfetmeye teşvik ediyor. İnci Türkay Eroğlu:“Oğlum Ali’ye alacak oyuncak bulamıyordum…” – Bu oyuncakları nasıl keşfettiniz?– Bu konuda ilham kaynağım oğlum Ali oldu. Ali’ye alacak oyuncak bulamıyordum. Daha doğrusu plastik oyuncakların güvenilir olmadığını düşündüğüm için, içim rahat değildi. 1,5 yıldır kafamda mağaza açma fikri vardı. New York’ta eşimle gittiğim bir oyuncak fuarında, dünyada oyuncak sektörünün geliştiğini ve doğala yöneldiğini fark ettim. […]

Pitbull beslemek kâğıt üzerinde suç, fiilen değil.

Zaman zaman gazetelerde çıkan “pitbull şuna saldırdı, şunu yaraladı” türü haberlerden sonra hep aynı tartışma yaşanır; Pitbull beslemek suç mu değil mi? 24 Haziran 2004’te çıkarılan Hayvanları Koruma Kanunu’nun 14. maddesinde yer alan; “pit bull terrier, Japanese tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; sergilemek ve hediye etmek yasaktır” ibaresi her geçen gün insanların kafalarını karıştırmaya devam ediyor. pit bull’u olan suçlu mudur? Suçluysa bunun cezası nedir? Peki ya pit bull’unu 2004’ten önce aldıysa? Şimdi bu pit bull’lar ne olacak? Yasadaki “gibi” bize neyi anlatmak istiyor? Madem kanunda satışı yasak deniyor o zaman Eminönü’nde, internet üzerinden ve pet marketlerden yapılan satışlara nasıl izin veriliyor? İnsanlar kafalarındaki bütün bu yanıtsız soruların yanı sıra her gün medyada yer alan yeni bir pit bull vahşeti haberiyle irkiliyorlar. Gelin bu pit bull “canavarını” yakından tanıyalım ve yasadaki yerini öğrenelim. Pit bull’u tanıyalım Pit bull terrier, 19. yüzyılda İngiltere’nin Staffordshire bölgesinde bulldog ile çeşitli terrierlerin çiftleştirilmeleriyle elde edilen bir tür. ABD’ye getirilen bu cins burada ağırlığını arttıran ve başının daha güçlü hale gelmesini sağlayan yöntemlerle şu andaki durumuna getirildi. Pitbull erkekleri 44–46 cm, dişileri 40–42 cm yüksekliğinde oluyor ve ağırlıkları 17–20 kg arasında değişiyor. Güçlü, kaslı bir gövdeye sahip bu hayvanlar aynı zamanda çok da çevik olarak biliniyorlar. Amerikan Köpek Kulübü tarafından American Staffordshire, İngiliz köpek kulübü tarafından ise Amerikan pit bull terrier olarak sınıflandırılan pit bull’lar düşmanlarıyla öldüresiye savaşan bir tür. Ancak, asgari bir eğitimle yabancıların niyetini anlayabilmesini sağlayacak kadar yetenekli, sakin, iyi huylu ve itaatkâr bir köpek haline getirilebildikleri gibi çok da iyi bekçi köpeği olabiliyorlar. Sonuçta her şeyin pitbullunuzu nasıl eğittiğinize bağlı olduğu söyleniyor. Pit bull’un medyanın insanların kafasında yarattığı sahte bir canavar olduğunu söyleyen Avukat Ahmet Kemal Şenpolat, pit bull’un diğer bütün köpekler gibi çok iyi bir ev köpeği olabileceğini dile getiriyor. “Önemli olan hayvanlara […]

Mutlu bir köpek mi istersiniz, itaatkar bir köpek mi?

‘Otur oğlum!’ deyince köpeğiniz sizi dinlemiyor; hoplamaya zıplamaya devam mı ediyor? ‘Saldır Bobi!’… Köpeğiniz aval aval yüzünüze mi bakıyor? Bu durumda siz de karizmanızın yara aldığını mı düşünüyorsunuz? Tasma üreticileri konuyla ilgilenmiş, derdinize deva elektronik köpek eğitim tasmaları üretmişler. Bu tasmalarla oturduğunuz yerden, uzaktan kumandayla sadık dostlarınızı eğitebiliyor, köpeğin havlamasını veya evde istemediğiniz bir odaya girmesini engelleyebiliyorsunuz. Peki ülkemizde de satışı devam eden ve pratik olması nedeniyle çok satılması kuvvetle muhtemel bu tasmaların hayvanlar üzerinde olumsuz etkileri var mıdır? Bu konuda veterinerler, hayvan psikologları ve petshop yetkilileri konuyla ilgili ikiye bölünmüş durumda. Kimilerine göre, bu tasmaların hayvanlar üzerinde oluşturacağı tahribat çok büyük olabilir. Bu nedenle, ürünlerin satışı hemen yasaklanmalı. Kimine göre de tasmaların hayvanlara hiç bir zararı yok. Zaten zararlı olsa uzun yıllardır yurt dışında satışı yapılmazdı. Bu konuda başvurulabilecek en önemli isimlerden biri İ.Ü. Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi, iç hastalıklar ve psikoloji uzmanı, ‘Köpek Psikolojisi’ adlı kitabın yazarı Prof.DR. Tamer Dodurka bu ürünlerin köpeklere zarar vereceğini düşünenlerden. Dodurka, özellikle içgüdüsel dürtülerin elektrikli tasma aracılığıyla engellenmesinin bu dürtülerin başka davranışlara kanalize olmasına yol açabileceğini, hayvanda parmak yalama, eşyalara zarar verme, istenmeyen yerlere işeme gibi davranış bozukluklarının şekillenebileceğini söylüyor. Bu tasmaların hayvana elektrik şoku veren, koku veya ultrasonik ses yayan çeşitlerinin bulunduğunu, elektrik şoku veren türlerinin Avrupa’da yasaklandığını belirten Dodurka’ya göre bu tasmaları kullanacak kişilerin mutlaka eğitimden geçirilmesi gerekiyor. Zararlı olsa Amerika’da satılmazdı.’ Elektronik tasmaların köpeklere herhangi bir zararı olmayacağını düşünenler de var elbette. Levent Veteriner Polikliniği Veterineri Yeter Öcal, bu ürünlerin apartmanda köpek besleyenler için çok faydalı olacağını söylüyor ve ekliyor: “Köpekler her zaman gerektiği için havlamazlar. Bazen havlamaları gereksizdir ve engellenmesi gerekebilir. Bu ürünlerin zararı olsa Amerika’da satışı yapılır mıydı yıllardır?” Arnavutköy Pakovet Veteriner Polikliniği’nden gelen yanıt da Yeter Öcal’ı destekliyor: ‘ Ürünler satılıyor. Şimdiye kadar bir şikayet gelmedi. Zaten zararlı olsa yurtdışında satılmazdı.’ Ürünlerin en fazla satıldığı ülke […]

Jacques Verges; şeytanın avukatı

Derleyen Hakan Çönbez Sıra dışı kariyerinden dolayı “Şeytanın Avukatı” olarak anılan Jacques Verges’in hayatı sonunda belgesel oldu. Sisteme karşı duran ve bugüne kadar Çakal Carlos’tan Miloseviç’e kadar terör ve insanlık suçundan yargılanmış birçok ünlü ismin avukatlığını yapan Verges’in belgeseli Fransız yönetmen Barbet Scroeder tarafından çekildi. Bu yılki Cannes Film Festivali’nde özel seçim filmlerden biriydi.”L’avocat de la terreur“(Terörün Avukatı) adlı belgesel, yaşayan gerçek kahramanının öyküsü… Yönetmen Barbet Scroeder, belgeselde Verges’in sekiz yıl ortadan kaybolduktan sonraki dönüşünü anlatıyor.Bütün dünya tarafından kesin suçlu olarak algılanan ve hiçkimsenin savunmasını yapmak istemediği davaları alan Verges, davalarını “Kopuş Savunması”yla temellendiriyor. Peki nedir bu kopuş savunması? Tayland’da Fransız bir babadan ve Vietnamlı bir anneden dünyaya gelen Verges, Hint Okyanusu’nda, Madagaskar’ın doğusunda Fransa’ya ait küçük bir ada olan La Reunion’da büyüdü. Fransız avukat 22 yıl önce bir söyleşide, savunduğu kopuş savunmasından söz etmişti. 1985’te gazeteci Vivet Kanetti’ye savunmasını şöyle anlatıyor Verges: “Kopuş savunmasında, sanık Sokrates gibi yapar, farklılığını öne sürer. Sokrates döneminde, biliyoruz ki bu tür davalar sanığın felaketiyle sonuçlanırdı. Ama o günden bugüne çok şey değişti. Bugün hiçbir önemli olay yoktur ki Pekin’de geçmiş olup Paris’te yankılanmasın, yorumlanmasın. Çünkü eğer sanık (fikri olarak) teslim olmamışsa, farklılığını öne sürüyorsa, dünyadaki bütün dostlarını etrafında toplar ama bu örgütlenme onu kurtarmaya her zaman yetmez.” Empati kurmakİlk okunduğunda gerçekten anlaşılması zor gibi görünen bu yöntemi Verges “aslında herkes bir açıdan haklıdır” varsayımına dayandırıyor: Bize, sistemin dışına çıkarak kaçırdığımız şeyleri göstermeye çalışıyor. Özellikle davasını aldığı insanları özenle seçiyor. Bu insanlar çoğunlukla bütün dünyanın katil olarak bildiği kişiler. Böylelikle zeki bir manevrayla medyayı, yani sürekli eleştirdiği sistemin en büyük güçlerinden birini kendi yanına çekiyor ve kendi felsefesiyle müşterilerini savunuyor.Kesin bir karara varmadan önce empati kurmamızı, kendimizi suçlu kişinin yerine koymamızı istiyor. Bir anlamda “siz olsaydınız ne yapardınız” sorusunu soruyor ve bununla birlikte iki hakikatten bahsediyor. Tek doğru ya da tek yanlış olmadığını söylemek […]

Ebru sanatı İstanbul’la buluştu

İşvecan Nur Özen Kamera Erdem Özüer Aşk, renkler ve İstanbul, bir tabloda buluşabilir mi sizce? Eğer bu sorunun cevabını merak ediyorsanız, haberimizi izledikten sonra gidip Hikmet Barutçugil’in sergisini gezebilirsiniz. Sergide sizi, renklerin dansları, minyatürlerin zarifliği ve İstanbul karşılayacak. Suyun üzerinde oluşan bu hayal aleminin büyüleyici etkisinde kalarak sergiden ayrılacaksınız. İstanbul’a ve ebru sanatına aşık olanlar bu sergiyi kaçırmasın!

Youtube siyasetinin doğuşu…

Dilek Gündüz dgunduz@medyakronik.com Video paylaşım sitesi Youtube’un politika editörü Steve Grove, kalabalığın gücüne inananlardan… O, dünyanın en zeki insanlarının da Youtube’u tıklayan 71 milyonu aşkın kullanıcı olduğunu düşünüyor. Bu kullanıcılar, ayda iki buçuk milyar online video gönderip izliyor. Grove, 30 yaşında başarılı bir yönetici ve Youtube’un politika sorumlusu ama o kendisini bir editörden çok sitenin “içerik karmaşası denizi”nde bir görevli olarak tanımlıyor. Youtube’un politik içeriğe sahip videoları arasında en popüler olanlar Obama Girl (2008 başkan adayı Barack Obama’nın propagandası), Hillary Clinton’ın robot gülüşüyle dalga geçen klipler ya da John Edwards’ın saçları ve makyaj rutinini konu alan videolarla kısıtlı değil. Kullanıcıların yarattığı videoların, başkanlık seçimlerini 2006’dakinden çok daha farklı, hatta akla gelmeyecek türde şekillendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Bunun en güzel örneği de, Senatör George Allen’ın kırdığı potun Youtube’da ortaya çıkması üzerine kariyerinin sona ermesi… Allen, rakip seçim kampanyası çalışanına kameralar önünde “Maymun” demiş ve bu sözcük onun için sonun başlangıcı olmuştu. Sitenin politika editörü Grove da bu olayı “Youtube siyasetinin doğuşu” olarak tanımlıyor zaten. “Dünyanın en büyük belediye binası” Daha üç yıl önce esamesi bile okunmayan Youtube, politikacılar için artık bir propaganda aracı olarak kabul ediliyor. ABD’deki başkanlık münazaraları sırasında Youtube kullanıcılarının ilginç sorularına maruz kalan adayların hiçbiri bu durumdan şikâyetçi olmadı. Demokratlar, eriyen bir kardan adam tarafından küresel ısınmaya dair sorulara tabi tutulurken, Cumhuriyetçiler elinde tüfek tutan bir genç tarafından silah kontrolü konusunda köşeye sıkıştırıldı. Youtube’dan önce Boston Globe ve ABC News’da da muhabir olarak çalışan Grove, “Eğer Youtube’da değilseniz, tartışmanın da bir parçası değilsiniz” diyor ve ekliyor: “Burası dünyanın en büyük belediye binası”. Politikacıların siteye yükledikleri videoların bir kısmı televizyon kanalları tarafından da kullanılıyor. Cumhuriyetçi aday Mike Huckabee ve aksiyon yıldızı Chuck Norris’in birbirlerine iltifat ettikleri video bu türün en başarılı örneklerinden biri olarak sitedeki yerini almış bulunuyor mesela. Grove, adayların ve destekçilerinin siteyi politik saldırı başlatmak ya da […]

“Amaç sansür ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak”

Bilgehan Aykul baykul@medyakronik.com İnternetin bir derya olduğunu, arama motoruna yazılan en masum sözcüğün hiç umulmadık sitelere ulaşım sağladığını artık herkes biliyor. Peki 23 Kasım’da yürürlüğe giren 5651 sayılı yasa bizi nereye kadar koruyacak, hangi noktada suçlayacak? İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Özgür Uçkan, yapılan yasal düzenlemelerin öteden beri TCK’da yer aldığını ancak yeni çıkan yasa ile eski düzenlemelerin işlevsiz hale getirildiğini söylüyor. Anlaşılan o ki, yasal uygulama konusunda herkesin kafası karışık. Belirsizlikler soruları da beraberinde getiriyor. Uçkan, “Esas sorun neyin yasal neyin yasal olmadığına karar verecek kişiden kaynaklanıyor” diyor. Çünkü neyin çocuk pornosu sayılacağına, nelerin intihara yönlendireceğine, neyin müstehcenlik içerdiğine ve nelerin kumardan sayılacağına bir kurumun başındaki idari müdür karar verecek. Bu kurum da Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı. Karar vericinin neleri göz önüne alarak ve nasıl bir bakış açısıyla hareket edeceğini kestirmek ise mümkün değil. Uçkan, yasanın durumunun da muğlak olduğunu söylüyor. Uçkan’a göre yasanın tartışmaya açık birçok tarafı olduğu gibi niteliksel tutarsızlıkları da söz konusu. Uçkan durumu şöyle bir örnek vererek açıklıyor: “Neyin sanat olduğunu bilmeyen biri ihbar hattını arayıp ihbarda bulunacak fakat ihbar ettiği sitenin çıplak kadın resimleri çizen bir ressama ait olduğunu bilmeyecek. Ya da Metallica’nın sitesi insanları intihara sürükleyebileceği gerekçesiyle şikâyet edilebilir. Bu ve bunun gibi birçok nedenden ötürü davalar açılacak, bazı siteler kapanacak bazıları sansürlenmiş bir şekilde yayın hayatına devam edecek.” “Bugün seks içerikli siteler, yarın…” Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinde henüz “Uluslararası Siber Suçlar Kanunu”nu imzalamadığını ve hızla polis-devlete gittiğimizi söyleyen Uçkan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Amaç sansür ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak. Mesela AIDS hakkında bilgi almak için Google’a ‘seks’ yazarsın. Anahtar kelimeyi yanlış girdiğin için sayfa açılmaz. Durum daha da kötüye gidebilir. Basın kanunu da birçok sansürü içerecek, istediğin haberi, istediğin şekilde koyamayacaksın, çünkü internet polisi seni yakalayacak.” Hukuk devletinin asıl yükümlülüğünün halkını korumak olduğunu söyleyen Uçkan, bugün seks içerikli görüntüleri sansürleyenlerin yarın muhalefeti […]

Sanat alışverişte!

İşvecan Nur Özen iozen@medyakronik.com Metrocity’de sergi, Tepe Nautilus’ta sergi, Kanyon’da konser… Bütün alışveriş merkezleri, aynı zamanda bir sanat merkezi olmaya başladı. Mağazaların vitrinlerine bakarken kulağımıza gelen güzel ezgilere farkında olmadan alıştık belki de. Hatta o kadar alıştık ki canlı müzik olduğunda alışverişi bırakıp, müziği dinlediğimiz bile oluyor. Eskiden alışveriş merkezine gidip mağaza gezerdik; artık sergi geziyoruz. Hatta Profilo Alışveriş Merkezi kendi tiyatrosunu bile kurdu. Peki, neden bu kadar iç içe geçti alışveriş ve sanat? Alışveriş hayatımızın hep içindeyken, sanatı da hayatımızın hep içine sokma çabası mı bu? Yoksa yöneticilerin alışveriş merkezini canlandırmak için uyguladıkları bir taktik mi? Mini orkestra Levent’teki Kanyon Alışveriş Merkezi’nde 5 kişilik mini bir orkestra buranın en can alıcı yeri olan Starbucks’ın önündeki meydanda konser veriyor. Günlerden cumartesi ve birçok insan mini konserin olduğu yerde toplanmış. Kimi ayakta, kimi de bir yandan yemek yiyerek konseri izliyor. Orkestranın solisti Sema, verdikleri bu mini konserin müşterilere “hoşluk olsun” diye yapıldığını söylüyor. Kanyon yönetimi Türkçe şarkı söylemelerini istemiyormuş. Çünkü yabancı şarkılar ortama daha elit bir hava katıyormuş. Sanat aktiviteleri mutlaka alışveriş merkezlerinin en canlı ve kalabalık yerlerinde yapılmıyor. Bazen de küçük orkestralar ya da sergiler bu merkezlerin en sakin ve ölü noktalarında düzenleniyor. Tabii bu da bir strateji. Böylece, insanların pek gelip geçmediği noktalardan müzik sesinin yükselmesi müşterilerin, az ziyaret edilen mağazaların önlerine gelmesini sağlıyor. Adım başı sergi Sergiler de alışveriş merkezlerinde düzenlenen bir başka sanat aktivitesi. Ebru, fotoğraf, resim ya da el sanatları sergileri… Bu sergiler de alışveriş merkezlerine müzik gibi canlılık ve hareket katıyor. Bir sanat etkinliğini izlemek için artık herhangi bir günde herhangi bir alışveriş merkezine gitmek yeterli. Çünkü alışveriş merkezleri müşterileri tek bir gün bile sanatsız bırakmıyor. İnternet sitelerinden de yıl boyu yapılacak sayısız sanat etkinliğini duyuruyorlar. Belli ki alışveriş merkezlerinde sanatın amacı “sanat sanat içindir” veya “sanat toplum içindir” görüşlerinden çok “sanat müşteri ilgisini artırmak […]

MTV, Türk müziğini dünya ile tanıştırıyor

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com MTV Türkiye 23 Ekim 2006’dan beri faaliyette… Acaba kanal, vermek istediği mesajı seyirciye iletebildi mi? Kanalın Sanatçı İlişkileri Direktörü Hakan Aldemir bu soruya olumlu cevap veriyor. Dünyanın her yerinde MTV’nin bir müzik çizgisi olduğunu söyleyen Aldemir, Türkiye’de de bu kuralı uyguladıklarının altını çiziyor: “Bir kanalın başarılı olabilmesi için öncelikle seyirciyle arasındaki iletişim problemini aşmış olması gerekiyor. Bunun yolu da seyircinin dilinden anlamaktan geçiyor. Bu, albümü yeni çıkan sanatçılar için de geçerli bir kural aslında. Mesela Ricky Martin, şarkılarını kendi dilinde söylemeye başlamadan önce tarzının Batı kalıplarına ne kadar uyduğuna bakmıştır. Türkiye’de de aynı şey oldu, bir yılın sonunda gerçek sanatçılarla, hemen tüketilen işler yapanları birbirinden ayırmış olduk.” “Duman’ın Seattle’lı bir grup olduğunu söyleseniz…” Peki ama MTV’de seyrettiğimiz klipler nasıl bir düzende yayımlanıyor? Mesela Madonna’nın yeni klibinden sonra hangi parçanın yayımlanacağına nasıl karar veriliyor diye merak ediyoruz. Aldemir, çalınan parçaları seçerken öncelikle aralarında bir ahenk olmasına dikkat ettiklerini söylüyor. Mesela arabesk müziği iyi ya da kötü olarak değerlendirmiyorlar, yayımladıkları kliplerle bütünlük içerisinde olan çalışmaları seçmeye özen gösteriyorlar. Doğu’dan Batı’ya giden işleri değil, Batı’dan Doğu’ya uzanan yelpazede yer alan parçaları tercih ediyorlar. Aldemir Duman’ın bu konuda iyi bir örnek olduğunu söylüyor: “Duman’ın Türk müziğinden etkilenen Seattle’lı bir grup olduğunu söyleseniz kimse itiraz etmez mesela.” Yani Duman, parçalarında arabesk esintiler taşıyan bir grup olmasına rağmen MTV’nin kendisini yakın hissettiği Türk gruplarından biri. Kimlere destek oluyorlar? Bir de MTV’nin destek verdiği sanatçılar var. Onları sorduğumuzda Aldemir’in aklına ilk gelen isim Ceza oluyor. “Ceza, çok büyük bir birikime sahip. MTV’ye gelene kadar harcandığını düşünüyorum. Biz onun ne kadar değerli bir imza olduğunu gördük. Müzikal standartlarını ortaya çıkarması için fırsat tanıdık. Bir de kliplerini yayımlarken hiç zorlanmadık, bütün parçaları kendisinden sonra yayımladığımız şarkılarla bütünlük içindeydi zaten. Ceza hep Ceza idi anlayacağınız. MTV Türkiye ile ünü ikiye katlanmış oldu. Zaten, Ceza bu sene MTV Avrupa […]

“Denizanası artışı küresel ısınmanın değil, kirliliğin sonucu”

Simge Sunguroğlu Marmara Denizi’nde gözle görünür değişiklikler oluyor. Denizanası miktarındaki olağandışı artış, kuşkusuz bunların en göze batanı… Hidrobiyolog Levent Atüz, Marmara Denizi’ndeki değişmeleri algılayabilmek için son 20 yılda yaşananlara bakmak gerektiğini söylüyor: “Bir ortamda organizma türleri arasındaki ilişkiler ne kadar çok yönlü ve ne kadar karmaşık ise, doğal denge olarak nitelendirdiğimiz olay zinciri o derece sağlam ve sağlıklı bir yapıya sahip olacaktır. Şayet bir ekosistemde herhangi bir tür grubu, doğal dengeyi etkileyecek ölçülerde çoğalırsa sistemin öteki üyeleri arasında bir veya birkaçı, bu çoğalmayı normal boyutlara indirmek için çabalar. Böylece avlayan-avlanan arasındaki denge yeniden kurulur. Bu durum, dünya üzerinde canlı varıkların oluşumundan beri işleyen son derece düzenli denge mekanizmasıdır.’’ Ancak Artüz’e göre bu mekanizma insanoğlunun çevre üzerindeki olumsuz etkisi nedeniyle artık işlemiyor. Denize bırakılan endüstriyel ve evsel atıklar doğal dengeyi bozan en büyük düşman. Kirlilik ve dış etkenlerden kurtularak yaşamayı başaran türlerin ise fert adetlerinde artış gözleniyor. Geçtiğimiz senelerde denizi kırmızıya boyayan yakamozlardaki artış, belirli bölgelerdeki bazı deniz yosunlarında sirkülerde düzenleme yapılmasını gerektirecek boyutlarda artış, iki üç yıl önce memnuniyetle karşıladığımız lüfer, palamut gibi ekonomik türlerdeki geçici artış bu durumun örnekleri. Denizdeki oksijen sorunu Artüz’ün dikkat çektiği bir başka konu da denizdeki oksijen oranının azalması. 2006 yazında Marmara Denizi’nin su kalitesiyle ilgili gerçekleştirdikleri araştırmanın ön sonuçlarına göre, sudaki asit derecesini gösteren Ph seviyesi normalde 7,9 ile 8,1 arasında olması gerekirken, 6,9’ olarak belirlendi. Ph seviyesinin 7,0’nin altına düşmesi, sudaki asit seviyesinin arttığını gösteriyor. Bu da suyun kirlendiğini ve canlılar için bir tehdit oluşturduğunun kanıtı. Artüz, “Canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi için deniz suyunun litresinde 5 miligram oksijen bulunması gerekir. Marmara Denizi’nde canlıların yaşayabileceği su katmanının derinliği 1970’te 70 metre civarında iken, 1982’de 40 metreler civarına, 2006’da ise 6-7 metreye düştü’’ diyor. Levent Artüz küresel ısınmanın, deniz analarının artışında etkili olup olmadığıyla ilgili soruyu ise “Küresel bir suçlu aramak yersiz, suçlu alenen ortadadır ve […]

Bizim köpekbalıklarımız

Sait Özgür Gedikoğlu Her yıl en az bir kere aynı nedenle bültenlerde yer alan Balıkçı Kenan, geçtiğimiz haftalarda İstanbul Gürpınar açıklarında kendi teknesinin ağlarına takılan 4,5 metrelik büyük camgözü yine dükkânında sergiledi. Dev köpekbalığı ilgiyle karşılandı. Öyle ki hayvanı balıkçı barınağından yükleyen vincin D 100 Karayolu’ndaki yolculuğu bile birkaç haber ajansı tarafından takip edildi ve görüntüleri bültenlerde yer aldı. Bundan bir hafta öncesinde de, 3 Aralık 2007’de Sakarya’nın Karasu ilçesi açıklarında barbun avına çıkan üç trol teknesi, limana 107 köpekbalığıyla döndü. Aslında bu tür haberlere alışığız. Örneğin Balıkçı Kenan –hepsini sergilemese de- her yıl ona yakın büyük köpekbalığı yakaladıklarını söylüyor. Balıkçı, bu tür köpekbalıklarının normal şartlarda okyanuslarda yaşadığını söylese de Türkiye kıyıları, köpekbalıkları için önemli bir yaşam ve üreme alanı. Yani denizlerimiz, büyük köpekbalıklarına uygun o “normal şartları” sağlıyor. İhtiyoloji (balıkbilimi) Araştırmaları Topluluğu’nun kurucusu, Su Ürünleri Mühendisi Hakan Kabasakal’a göre ülkemiz sularında 36 tür köpekbalığı görülebiliyor. Kum köpekbalıklarının (Carcharinus plumbeus) Akdeniz’de bilinen tek üreme alanı, bugün koruma altına alınan, Gökova Körfezi’ndeki Boncuk Koyu. Aynı şekilde Marmara Denizi ve Kuzey Ege suları, düşük tuz yoğunluğu ve ısısı nedeniyle büyük beyaz köpekbalığı (Carcharodon carcharias) için tüm Akdeniz havzasındaki en uygun yaşam alanlarından. 100 metreden daha derinde yaşayan ve boyu altı metreye ulaşabilen boz camgözler de Marmara açıklarında trol teknelerinin ağlarına sık sık takılıyor. Antalya Körfezi, dünyanın en büyük ikinci balığı büyük camgözün (Cetorhinus maximus) bahar aylarında sıklıkla görüldüğü bir yer. Körfezin açıkları dik burunlu harharyas (Lamna nasus), mavi köpekbalığı (Prionace glauca) gibi türlere de ev sahipliği yapıyor. İskenderun Körfezi ise, özellikle Kızıldeniz ve Güney Akdeniz kökenli köpekbalıklarının yoğunluğu ile ön plana çıkıyor. Marmara’dan Karadeniz’e takip Türkiye denizlerinde köpekbalıklarının dağılımı, güneyden kuzeye ilerledikçe azalıyor. Örneğin, Ege’de 27 tür görülebilirken, Karadeniz’de yediye iniyor. Rastlanan türler de, çoğunlukla boyu 1,5 metreyi geçmeyen, ekonomik değeri yüksek adi köpekbalığı (Mustelus mustelus) ve mahmuzlu camgözler (Squalus acanthias). Karadeniz’de […]

Kenya’da ulusal katliam

Çeviri Duygu Ertürk 2004 yılında vizyona giren Hotel Ruanda adlı bir dram filmi izleyenler hatırlayacaktır. Tamamen gerçek olaylara dayanan film, Ruanda’da 1994 yılında radikal Hutular tarafından yaklaşık 800 bin ılımlı Hutu ve Tutsi’nin vahşice öldürülmesiyle son bulan Ruanda Katliamı’nı konu alıyordu. Filmde, Hutu kökenli olan ancak bir Tutsi’yle evlenen otel sahibi Paul Rusesabagina, katliam sırasında kurtarabildiği tüm Tutsi ve Hutu mültecileri oteline alıyor, 1268 mültecinin hayatını kurtarıyordu. Yeni yılın ilk günlerinde Kenya’da seçim sonrası, bu filmi anımsatan bir vahşet gerçekleşti. Yine iki rakip parti; daha doğrusu kabile, yine şiddet, soykırım ve tüm vahşeti rahat koltuklarından seyreden parti liderleri… Bu sefer başrolde Kikuyu ve Luo kabileleri, ancak ne sığınabilecekleri bir otel var, ne de yardımsever bir otel sahibi…Bilmeyenler için özetlemek gerekirse, Kenya’da başkan seçimini Mwai Kibaki’nin kazanması sonrası rakip parti lideri Raila Odinga seçime şike karıştığını iddia ederek Luo kabilesini Kibaki taraftarı Kikuyular’a karşı şiddete yöneltmişti. Çıkan olaylarda 250 bin insan evini terk etmek zorunda kalmış, 500’den fazla insan vahşice öldürülmüştü. 50’si toplu halde, bir kilisede… Kilisedeki vahşet Başkent Nairobi’ye 200 mil uzaklıkta bulunan Eldoret’te bir kilise… İçinde kıyımdan kaçan bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar… Odinga taraftarları tarafından tecavüze uğradılar, işkence gördüler ve yakılarak öldürüldüler. Olay yerine giden bir muhabir: ‘ Yaklaşık 15 tane vücut gördüm. Kömür gibiydiler ve üst üste yığılmışlardı. İkinci kez bakamadım o sahneye.’ sözleriyle anlatıyor vahşeti. Grace Githuthwa, saldırganları görmeden önce seslerini duydu. Savaş şarkıları söylüyor, Grace’le birlikte ulusal vahşetten kaçan 200 kişinin sığındığı kiliseye doğru yürüyorlardı. Grace üç çocuğunu kaptığı gibi kilisenin içine doğru ilerledi. Bu arada yüzlerce Luo genci ellerinde ok, yay ve palalarla önce birkaç Kikuyu erkeğini öldürdü sonra da kadınlara ve çocuklara yöneldi. ‘Palayla, kilise kapısını kırmaya başladılar.’ diyor Githuthwa. ‘Buralıydılar. Bazılarımızın adını bile biliyorlardı. Diz çöktük. Etraf çok sessizdi. Herkes dua ediyordu. Biliyorduk: bu ‘son’du…’‘Benzine batırılmış şilteleri kilisenin camlarından içeri attılar. Kapıdan çıkışı […]

Mikroçipli toplar yeşil sahalara iniyor…

Ersan Bayramebayram@medyakronik.com Her maçtan sonra ortalığı kaplayan hakem hataları tartışmalarının “top çizgiyi geçti mi geçmedi mi” faslı yakında tarihe karışacak. Çünkü 2010’dan itibaren maçlar artık içinde bir mikroçip bulunan toplarla oynanacak ve topun çizgiyi geçip geçmediği bizzat topun kendisine sorulacak! Ayrıntılar birazdan, ama önce işin mazisine bir göz atalım… Diğer uluslara kıyasla topun peşinde daha fazla koşan bir ulus olarak İngilizlerin 1841’de topun küre biçiminde olmasına karar vermeleri ve bu oyunu oynayanlar için belli kurallar getirmesiyle beraber, modern futbol anlayışının temelleri atılmış oldu. Futbolun giderek yaygınlaşmasıyla, ihtiyaç duyulan malzemelere yönelik icatlar da futbolun gelişimine destek sağladı. İlk dönemlerde insanlar daha çok topları geliştirmek için çaba harcadı. 20. yüzyılın ortalarına doğru Tossolini, Valbonesi ve Polo adlı üç Arjantinli, yarığı olmayan supaplı ve enjektörlü pompa ile şişirilen topu icat ettiler; 1938 Dünya Kupası bu toplarla oynandı. Ulusal futbol liglerinin başlamasıyla beraber Adidas’ın kurucusu olan Adolf Adi Dassler, 1963’te futbol topu üretimine girerek bu konuda öncü oldu. Deri topların ıslandığında ağırlaşıp futbolcular için birer kâbusa dönüşmesini önlemek amacıyla 1981’de su geçirmeyen top üreten Adidas, topların deriden yapılma mecburiyetini ortadan kaldırarak futbola çağ atlattı. Deri topların yerine geçen meşhur “Tango” adı verilen toplar kaleciler için tam bir baş belası haline geldi. 30 metreden çekilen şutların 10 metreden gelen toplar kadar şiddetli olması, futbola “uzaktan şut” kavramını getirerek yeni bir heyecan kazandırdı. Modern top üretimini başlatan Adidas firması 2002 dünya kupası için “Fevernova” olarak adlandırılan topu üreterek diğer firmaların bir adım önüne geçti. “Fevernova” saatte 130 km hıza ulaşan, falsolu vuruşları mümkün kılan ve hedeften şaşmayan bir teknolojiye sahipti. Adidas uluslararası turnuvalar için top üretme geleneğine 2004 Avrupa Şampiyonası’nda “Roterio” adlı topu üreterek devam etti. Üzerinde dikiş olmayan ve ısıyla birleştirilmiş bu top, çok daha isabetli vuruşları mümkün kılıyordu. 2010 Dünya Kupası’nda kullanılacak 2010 Dünya Kupası’ndan itibaren ise hayatımıza yepyeni bir futbol topu girecek; içinde […]

Arkadaşım, şaka yapma!

İlknur Aydoğan Onlar aslında ünlü olmaya çalışan, iki bahtsız oyuncu. Bu yüzden smokin giyiyorlar. Sürekli azar işittikleri karanlık bir yönetmenleri var. Ama o en çok şaka yapmalarına kızıyor. Tolga Çevik nedenini şöyle açıklıyor: “Şaka bizi engelleyen bir şey. Sadece durum komedisi var bu programda. Yani bir usta-çırağın, yapamadıkları şeyin komik görünmesi olay. Şaka yapan çok program var. Onların riski şaka yapmaları. Her şaka herkese uymayabilir. O yüzden bu program herkese uyuyor. 50 sene sonra da seyredilecek bir şey bu. Çünkü içinde şaka yok. Tarihi geçmeyecek, tükenmeyecek.” Modern meddah gösterisi Programın asıl mimarı Tolga Çevik. Plato Film, ona bir proje yapmasını teklif ediliyor. Sonrasını şöyle anlatıyor Çevik: “Benim aklımda daha kenarları tam törpülenmemiş bir proje vardı. Onu ne yapalım, ne edelim derken, ‘bir tane de üstat lazım buraya’ dedik. Kafamdaki şey için sizi yontacak biri. Bu da Salih Kalyon’du. Bu proje metni olmadığı ve sağı solu belli olmadığı için çok zor. Ben de o konuda tecrübeme çok da güvenemiyorum hakikaten. Tek başına yapılacak bir şey değil çünkü bu. Böyle bir şans atışı yapıp, Salih ağabeye, ‘arzu eder misin?’ diye sorduk, kabul etti de şimdi gülüyoruz.” Salih Kalyon yaptıkları işin kökünde orta oyunu, meddahlık olduğunu söylüyor ve bunun gülmece tarihimizde önemli bir yeri olduğunu belirtiyor: “Bu modern meddah gösterisi. Ama meddah tek kişidir, biz bunu diyaloga dönüştürdük, Karagöz, Hacivat olduk. Televizyonda yayımlandığı için adı televizyon programı oluyor. Ama özünde tiyatro yapıyoruz. Bizim toplumumuz meddah, Karagöz tiplemeleriyle biliyor tiyatroyu. Bu topraklarda öyle bir kültür vardı.”“Tutmamasına imkân yoktu” Aslında programı izleyen ve bu formatın yurtdışından gelip gelmediğini merak edenlere de bir cevap oluyor usta oyuncunun dedikleri. Bir taraftan da her farklı şeyin yurtdışından geldiği kanısından hiç hoşlanmıyor Kalyon. İlkin Plato Film Okulu’nda, 80 kişilik bir salonda oynayıp çektikleri program, Kasım sonundan itibaren 650 kişilik, Ferhan Şensoy Tiyatrosu’na ait bir salonda devam ediyor. Seyirci katılımı […]