“Niçin hedef seçildim?”

Hrant Dink Başlarken bir not: Hiç işlemediğim “Türklüğü aşağılamak” suçundan 6 aya mahkum oldum. Şimdi artık son çare olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyorum. 17 Ocak tarihine kadar avukatlarım başvuruyu gerçekleştirecekler ve benden de başvuruya eklemek için olayların gelişimini anlatan bir yazı istediler. Ben de dosyaya konacak bu yazıyı kamuoyuyla paylaşmayı uygun gördüm. Çünkü benim için AİHM’in kararı kadar ve hatta ondan daha fazla Türkiye toplumunun vicdani kararı önemli. Birkaç hafta sürecek bu yazı dizisindeki bazı bilgileri ve ruh halimi muhtemelen AİHM’e başvurmak mecburiyetinde kalmasaydım ilelebet kendime de saklayabilirdim. Ama madem ki iş bu noktaya kadar geldi olan biten herşeyi paylaşmak galiba en iyisi… Sadece benim değil, sadece Ermenilerin de değil… Tüm kamuoyunun merak ettiği ve sormaktan kendini alamadığı soru şu: “Türklüğü aşağılamak suçlamasıyla 301’den soruşturma ya da dava açılan hemen herkes için bir biçimiyle teknik ya da hukuki çözüm bulundu ve dava mahkumiyete varmadan daha ilk celselerde sonuçlandı da, Hrant Dink niye 6 aya mahkum oldu?”Hafif atlatılanlar… Bu aslında yanlış bir tespit ya da gereksiz bir soru değil. Anımsanırsa eğer Orhan Pamuk için dava celsesi başlamadan daha, “Ne yapılabilir de dava düşürülebilir?” diye az takla atılmadı. Kimine göre Adalet Bakanlığı’nın yargılama için izin vermesi gerekiyordu, dolayısıyla oraya sormak gerekirdi. Nitekim öyle de yapıldı. Topun kendisine atıldığını gören Adalet Bakanı ise sıkışmışlığın arasında bir yandan Pamuk’a ateş püskürdü, bir yandan da ortaya çıkıp “Ben böyle bir şey demedim” demesi için çağrılarda bulundu. Sonuçta “Pamuk davası”nın ilk celsesi gerçekleşti ve bu ilk duruşma esnasında yaşanan vandalist saldırılarla Türkiye dünyaya rezil olunca, davanın ikinci celsesi aynı şekilde yaşanmasın diye de ikinci celsenin yapılmasına bile gerek kalmadan dava düşürüldü ve Pamuk’un 301 macerası teknik bir çözümle sona erdirilmiş oldu. Benzer sürecin daha hafifi ise Elif Şafak davasında yaşandı. Öncesinde hayli patırtısı koparılan dava daha ilk celsesinde, Şafak’ın mahkemeye görünmesine bile gerek kalmadan, sona […]

İnternette pop star olmak: Popomundo

Nihan Ozannozan@medyakronik.com Popomundo internet üzerinden oynanan bir “rol-player” oyunu. Oyuncular değişik sanal karakterlerle, müzik alanının çeşitli dallarında başarılı olmaya çalışıyorlar. Oyun gerçek zamanlı; yani siz oynamıyorken bile gelişmesini sürdürüyor. Tamamen ücretsiz olan oyunda amaç; sanal müzik dünyasında şöhrete kavuşmak. Pop, rock veya flamenko gibi birçok dalda katılıp rol yapabiliyorsunuz. Nasıl oynandığına gelince: E -mail adresinizi, isminizi ve ülkenizi yazdıktan sonra kayıt işleminiz tamamlanıyor. Ancak, olmazsa olmaz olan tek şart “ünlü olma isteği”. Puanlama yöntemi oyundaki faaliyetlere göre düzenleniyor. Örneğin daha çok prova yapmak, parça kaydetmek veya klip çekmek daha çok potansiyel puan getiriyor. Oyunda şarkılar yazıp besteler yapabiliyorsunuz. Oyun çevrimiçi oynanabildiği için birçok ülkeden insanla tanışıp müzik deneyiminizi paylaşabiliyorsunuz. Karakterler geziyor Oyunun temel taşını, yaratılacak olan sanal karakter oluşturuyor. Karakteriniz siz bilgisayar başında olmasanız da yaşıyor, hastalanıyor, yaşlanıyor… Dünyanın farklı yerlerinden katılan oyuncular, karakterlerini sanal müzik piyasasında yarıştırıyor. Oyundaki mekânlar ve kültürler gerçek hayattakilerle aynı. Karakterleriniz bu mekânlar ve kültürler arasında seyahat edebiliyor. Bunun için “karakterini bu mekâna götür” linkini tıklamanız yeterli. Karakteriniz bir müzik grubu kurabiliyor, var olan bir gruba dahil olabiliyor ya da solo olarak çalışabiliyor. Müzik piyasasında hatırı sayılır bir yer edinene kadar… Katılımcıların çoğu Türkiye’den Site son yıllarda ziyaret edilen ilk 100 internet sitesinin içinde yer alıyor, katılımcının en çok olduğu ülke ise Türkiye. Oyun gerçek hayata çoktan sızmış hatta gerçek hayatla karışmış durumda. Arkadaşlar arasında geçen bazı diyaloglar, onların bu işi ne kadar benimsendiğini gösteriyor:– Yarın stüdyoya gireceğiz haftaya da konser var.– Hadi ya, grupta davulcu eksik değil miydi?-Yok, bulundu o.-Önümüzdeki ay da turneye çıkabiliriz. Benzeri repliklere kulak misafiri olduğunuzda eskiden beri tanıdığınız arkadaşınızın ne çabuk müzisyen olduğunu düşünmeyin.Popomundo’da herkes rol yapabilir, herkes müzisyen olabilir.

Neoloji’ye açık davet!

Medyakronik adresine bekliyoruz. Hakan Yaman kimdir?İstanbul’da doğdu. Tarsus Amerikan Lisesi’nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi öğrenimi gördü. Müşteri ilişkileri, Pazar araştırmaları, satış ve dağıtım ağı konularında çalıştı. İnternet siteleri ve dergilerde, ekonomi ve insan kaynakları yazıları yazdı. Ahmet Şerif İzgören’le birlikte yazdığı “Eyvah! İş Görüşmesi” 2004’te, “Hamili Kitap Yakınımdır!” 2005’te yayımlandı. Hakan Yaman 24 Ocak 2006’da aramızdan ayrıldı.

İnternette içeriğe bağlı yeni bir reklam modeli…

Güventürk Görgülü Yeni yılla birlikte Türkiye’deki internet dünyası yeni bir reklam mecrası ile tanıştı. Linkz Medya şirketinin www.Linkz.net adresinde faaliyete geçirdiği yeni içeriksel reklam mecrası, önümüzdeki günlerde Adwords reklamları kadar popüler olmaya aday görünüyor. LinkZ’in reklam sistemi, dünyada da geçmişi çok geriye gitmeyen “akıllı metin” programlamasına dayanıyor. “IntelliTXT” denilen ve Vibrant Media tarafından geliştirilen bu sistem, bir internet sayfasında okunan metinlerde geçen bazı kelimelere yapılan tıklamalar için reklamveren tarafından ödeme yapılması prensibiyle çalışıyor. Yazılımı 2 yıllık bir çalışmayla tamamen Türkiye’de geliştirilen LinkZ, reklamverenler için tıklama başına maliyete dayalı ekonomik bir reklam çözümü sunarken, site sahipleri ve blogcular için de sitelerini banner reklamlarla meşgul etmeden ve ağırlaştırmadan alternatif bir gelir yöntemi oluşturuyor. LinkZ, Adwords ve Adclick gibi reklam yöntemlerinden iki yönüyle ayrılıyor. Bunlardan bir tanesi gösterilmek istenen reklamın, internet kullanıcısının asıl ilgilendiği alanın dışında; yani sağında altında üstünde değil, içinde olması. Diğeri ise yalnızca kısa bir başlık ve altında 4-5 kelimelik bir metinle yetinmeyip metin ve video reklamı alternatifi sunması. Sisteme dahil olmak isteyen internet yayıncılarının sitelerinde bir kez kurulum yapılıyor ve sistem çalışmaya başlıyor. Reklam vermek isteyen firma ise LinkZ’te tıklama almak istediği anahtar kelimeleri ve görünmek istediği site kategorilerini seçerek sisteme giriyor. Diyelim ki bir otomobil firması haber sitelerinde görünmek istiyor. Bunun için de hedef kitlesini gözeterek çok sayıda anahtar kelime seçerek sisteme dahil oldu. LinkZ reklamlarını gösteren haber sitesinin açılan her sayfasında kullanıcıyı rahatsız etmemek için en fazla üç anahtar kelime seçiliyor ve bu kelimeler metinden farklılaştırılıyor. (LinkZ’in deyimiyle parlatılıyor) Kullanıcı faresiyle bu kelimelerin üzerine geldiğinde, farenin üzerinde beliren kutuda, reklamverenin tercihine göre metin+resim’den oluşan metin reklam veya video reklam ortaya çıkıyor. Fare kelimenin üzerinden ayrıldığında kutu da kendiliğinden kayboluyor. Eğer kullanıcı reklamda tanıtılan ürünle ilgilendiyse kelimenin üzerine tıklayarak reklamverenin sitesine gidiyor ve bu aşamada reklam maliyeti reklamverenin hesabına yazılmış oluyor. Sistemin reklamverenler ve yayınlayanlar açısından verimli olabilmesi […]

Kafayla kullanılan fare geliyor…

Övgü AKGÜRGENovgu@medyakronik.com Amerikalı üniversite öğrencisi Larry Lart’ın yaptığı kafayla kontrol edilebilen fare programının ilk sürümleri internette dolaşmaya başladı bile. Lart’ın bilgisayar parçası üretenleri pek de sevindirmeyecek gibi görünen buluşu, web cam aracılığıyla hareketlerinizi algılayarak masaüstündeki kontrol ikonunu harekete geçiriyor. Her hareketinize farklı bir cevap veren bu programda kafanızı ileri geri salladığınızda farenin sol tuşuna basmış gibi oluyorsunuz. Yani kafayı ileri geri sallama, sol tuşun işlevini yerine getiriyor. Elinizi hareket ettirdiğinizde ise kontrol ikonu ileri geri, sağa sola hareket ediyor. Bugüne kadar yapılmış en ilginç beş fare tasarımıYıkanabilir fareBeklin’in piyasaya sunduğu yıkanılabilme özelliğine sahip ve 29.99 dolara satılan fare, hijyen konusunda takıntılı olan bilgisayar kullanıcıları için tasarlanmış.http://www.belkin.com/pressroom/releases/uploads/06_27_07WashableMouse.html Uçan fareBilgisayarda oyun oynamayı sevenler için tasarlanan fare, 1 cm yükseklikte havada durma özelliğine sahip. İçerisindeki mıknatıs mekanizması sayesinde havada durup farenin sürtünmesini engelliyor. Ürünün fiyatı internette 75 dolar.http://www.crazypc.com/other/misc/hovermouse.htm Sıcakkanlı fareKışın bilgisayar kullanıcılarının ellerini sıcak tutmak için… Fiyatı 25 dolar. http://uk.gizmodo.com/2006/11/11/thanko_optical_mouse_keeps_you.html Skype kullanan fareHem Skype hem de fare olarak kullanılan bu ürünün fiyatı, 32 dolar. http://usb.brando.com.hk/prod_detail.php?prod_id=00297 Kas geliştiren fareMuscle mouse’dan çıkıp vücuda bağlanan ped’ler sayesinde bilgisayar karşında kas yapabiliyorsunuz. 20 farklı egzersiz seviyesi ile kullanıcılara sunulan farenin fiyatı 50 dolar. http://raremonoshop.com/catalog/product_info.php?products_id=89

Sokağın illegal tasarımcısı: Tunç Dindaş

Tunç Dindaş, 12 yaşından bu yana graffiti yapıyor. Bugün 36 yaşında ve Türkiye’nin en önemli sokak sanatçılarından biri olarak kabul ediliyor. 70’lerde sokak gruplarının bölgelerini işaretlemek için kullandıkları graffitiyi Türkiye’de sanat haline getiren isimlerden biri o. Graffiti, dünyanın birçok ülkesinde çetelerin kendi bölgelerini işaretlemek, hatta bir çeşit ahkâm kesmek için çizdikleri resimlere verilen ad. Resim yapmayı seven Tunç Dindaş, 1984 yılında izlediği “Beat street” isimli belgeselden çok etkilenerek graffitiye başlamış. 1997 yılında Bakırköy’de apartmanlarının önünde arkadaşlarıyla otururken kurdukları S2K Graffiti, yurtdışında üyeleri bulunan büyük bir ekibe dönüşmüş. Başlangıçta S2K’nin Almanya, İsviçre gibi ülkelerden de üyeleri varmış. Şimdi sadece Türkiye ve Almanya’daki üyeler aktif olarak çizim yapıyor. S2K üyelerinin graffiti çizmek için Şanlıurfa’ya, Ordu’ya bile gittiklerini söyleyen Dindaş, 30 yaşında iş güç sahibi bir adam olunca graffitiyi legal ortamlarda yapmaya başlamış. Türkiye’de birçok illegal graffiti grubunun sokakları boyadığını söyleyen Dindaş, bu grupların genellikle genç arkadaş topluluklarından oluştuğunu anlatıyor. Dindaş, illegal graffitinin asıl amacının grupların kendilerini ifade etmek olduğunu söylüyor. Hedefinin legal graffitiyi yaygınlaştırmak ve detaylı, kalıcı işler çıkarmak olduğunu söyleyen Dindaş, illegal graffiti çizerlerinin yakalanma korkusu yüzünden çizimlerini yeterince özenli yapamadığından yakınıyor. Yurtdışında graffitinin bir sektör haline geldiğini anlatan Dindaş, “Yurtdışında, tekstil, oyuncak gibi birçok sektörde insanlar işlerini pazarlayabiliyor. Ama maalesef ülkemizde graffitinin sektör haline gelmesine daha çok zaman var. Burada ancak mesleği olan insanlar graffiti ya da street art’ı yapabiliyorlar çünkü yaşamlarını sürdürmek için para kazanabilecekleri bir işe ihtiyaçları var” diyor. Tunç Dindaş da bu insanlardan biri. Şu anda bir ajansta görsel reklam yönetmenliği yapan Dindaş’ın Bienal kapsamında Portekiz ve İstanbul’da birçok graffitisi sergilenmiş. Graffitiyi herkesin yapabileceğini söyleyen Dindaş, sokak sanatı olarak tanımlanan bu resimlerin bir okulu olmadığı için meraklıların kendilerini deneyerek geliştirilebileceğinin altını çiziyor. Youtube’da en çok izlenen illegal graffiti videoları http://www.youtube.com/watch?v=_Iopg9Tcwqg http://www.youtube.com/watch?v=WXUnpF5wyIo&feature=related http://www.youtube.com/watch?v=lICrxSCgmcA&feature=related http://www.youtube.com/watch?v=DtFcgGlnQ8Q&feature=related http://www.youtube.com/watch?v=anyEDCXiePk http://www.youtube.com/watch?v=M6bRvnCOEi4

Hanzala hâlâ 10 yaşında

Övgü Akgürgen Naci El Ali, 1937’de Filistin’in Şecere köyünde dünyaya geldi. 1948’de her Filistinli gibi o da topraklarından sürüldü. Sürgün sonrası Lübnan’ın güneyindeki Sayda kenti yakınlarında Aynül Hilva mülteci kampına sığınarak hayatını kurtarabildi. Karikatür çizmeyi mülteci kampında öğrenen Ali, ilk denemelerini kaldığı kampın duvarında yaptı. Sırasıyla El-Hürriyet, Es-Siyase, Es-Sefir gazetelerinde çalışan Ali, kendini bir karikatüristten çok halkının davasına adamış bir isim olarak gördü.Ali, 22 Temmuz 1987’de Londra’nın bir caddesinde kurşun yağmuruna tutuldu. En yakındaki hastaneye kaldırılan Naci El Ali’nin yaraları çok ağırdı ama o, savaşmaya devam etti. Ta ki, hasta bedeni 29 Ağustos’ta pes edene kadar. Ali’nin mücadelesi Londra’da bir hastane odasında son bulmuştu ama Filistinli mültecilerin ve Hanzala’nın savaşı devam etmekteydi. Ali karikatürlerinin tümünde Hanzala isminde bir çocuk figürü çiziyordu. Bu çocuk, 10 yaşındaydı ve hiç büyümüyordu. Hanzala tüm çizimlerde saçları korkudan dikleşmiş, yalın ayaklı ve sırtı dönük bir haldeydi. Aslında Hanzala, Naci El Ali’nin yurdundan sürgün edildiği yaştaydı. Yani onun 10 yaşındaki haliydi. Hanzala kendini kısaca şöyle tanımlıyordu; “Ben Hanzala, babamın adı: Önemli değil. Annemin adı: Nakba (Filistinliler işgalin ardından Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin ilan edildiği 15 Mayıs 1948′i Nakba yani büyük felaket günü olarak tanımlar.) Kız kardeşimin adı: Fatima. Ayakkabı numaram: Bilinmiyor. Çünkü ben hep yalın ayak dolaşırım.” Barış geldiğinde yüzünü dönecekti Peki Hanzala yüzünü bize ne zaman gösterecekti? Naci El Ali’nin tüm karikatürlerinde Hanzala’yı sırtı dönük çizmesinin sebebi, Ali’nin 10 yaşındayken Filistin’den ailesi ile birlikte sürgün edilmesi ve o zamandan beri barışın gelmesini beklemesiydi. Hanzala’nın sırtı bize dönüktü ama yüzü her zaman Filistin’e bakıyordu. O, Ali’nin yurdunda bıraktığı her şeyin sembolüydü. Hanzala’nın 10 yaşını geçebilmesi, onun Filistin’e dönebilmesine bağlıydı. Yüzünü görebilmemiz ise sadece Filistin’in değil tüm bölgenin özgürlüğüne kavuşmasına…

Yabanmersinli pasta tarifi

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.comWong Kar Wai, İngilizce olarak çektiği ilk bu filmiyle izleyicilerini, gitmek – dönmek arasındaki mesafede illa ki “kırmızı” bir gezintiye çıkarıyor. Benim Aşk Pastam, yönetmenin -kendi deyimiyle- fiziksel mesafesi küçük olmasına rağmen duygusal mesafesi millerce olan kişilere ve o mesafelere farklı açılardan bakışı.Kimsenin yemek istemediği, günün sonunda çöpe giden yabanmersinli pastaya talip Elizabeth (Norah Jones), kalp kırıklığını önce Jeremy’nin (Jude Law) kafesinde, sonra da kilometrelerce ötede unutmaya çalışıyor. Başrollerini Rachel Weisz ve Natalie Portman’ın paylaştığı “başka hayatlar”ın da eşliğinde… Wong Kar Wai dokunuşlu bütün filmler gibi bu filmde de senaryodan bahsetmek, filmi kelimelerle anlatmak kâfi olmuyor. İçsel yolculuğunu tamamlamak için birçokları / birçoğumuz gibi yaşadığı yerden kilometrelerce uzaklaşan ve 300 günün sonunda hem aşkı hem de yabanmersinli pastasını bıraktığı yerde “rezerveli” bulan Elizabeth’in şiiri bu. Tüm Kar Wai filmleri gibi görsellikleriyle, müzikleriyle hayran bırakan, metaforlarıyla sabit, bol kırmızılı, mavili, yeşilli… Üstelik fazlasıyla lezzetli, yendikten sonra dudakta misafir kalan kremasıyla… Melankolik aşkların kırmızı yönetmeni 1958 Şanghay doğumlu Wong Kar Wai, beş yaşındayken ailesiyle birlikte geldiği Hong Kong’ta grafik tasarımı eğitimi aldıktan sonra televizyonda yapım asistanlığı, dizi senaristliği yaptı. 1989’da Cannes Film Festivali eleştirmenler haftasında gösterilen “As Tears Go By” filmi ile dikkatleri üzerine çekti. Hong Kong Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülleri dahil toplam beş ödül aldı. Serüveni, 1990 yapımı “Days Of Being Wild” ile devam etti. “Ashes Of Time” ile tamamen farklı bir konuyu, farklı bir bakışla sundu. 1994 yapımı “Chungking Express”, kült film mertebesine yükselmekte gecikmedi. “Happy Together” filmi, 1997’de Wong Kar Wai’ye Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandırdı. Yönetmen, 2000 yapımı “In The Mood For Love” ile bir anlamda zirveye çıktı. Aşkın rastlantısal doğası ve yitirilmiş zaman kavramlarını kendi elleriyle yoğurduğu “2046” ise yönetmenin en pahalı ve çekimleri en uzun süren filmi oldu. Eleştirmenler tarafından yaşayan en önemli yönetmenler arasında gösterilen Kar Wai’nin […]

Hem akıllı hem de sadıklar…

Övgü AKGÜRGENovgu@medyakronik.com Zanlıların korkulu rüyası: Doberman Dobermanlar, 1860 yılında Almanya’da Beauceron ve İngiliz tazısının çiftleştirilmesiyle ortaya çıkan bir ırk. Bekçi ve muhafız köpeği olarak kullanılan Doberman, özellikle pusu bulma konusunda çok başarılı bir köpek olarak biliniyor. K-9’ların tahtına aday: Çatalburun Tarsus bölgesinde yetişen Çatalburunlar, koku alma duyuları diğer köpeklerden neredeyse 10 kat daha fazla gelişmiş olduğu için emniyet, jandarma ve gümrük teşkilatının gözdesi olmuş. Irk çalışmaları hâlâ devam eden Çatalburunlar, koku alma duyuları sayesinde K-9’ların yerini almaya aday gösteriliyor.Yardımsever köpek türü: Saint Bernard İsviçre’de sıklıkla rastlanan Saint Bernard’lar özellikle karla kaplı tepelerde bir sağlık ekibi gibi çalışabiliyor. Saint Bernard’ların en önemli özelliklerinden biri de tipide yollarını kaybeden yolcuları, dağcıları bulup en yakın yaşam alanına ulaştırmak. Depremi önceden hissedebilen haberci köpekler: Tibetli Mastiff Dünya’nın en pahalı çoban köpeği olan Tibetli Masstifler, depremi önceden fark edip insanlara haber verebiliyor. 1975 yılında Çin’de meydana gelen depremi iki gün önce aralıksız havlayarak haber veren Mastiff’ler tam 150 bin kişinin hayatını kurtarmış. Kedilerden sonra farelerin en tehlikeli düşmanı: Brüksel Griffon’u 17. yüzyılda Belçika sokak köpeği ile bir Pinşer ırkının çiftleşmesiyle ortaya çıkan Brüksel Grifon’u, canlı, meraklı, zeki ve içe kapanık bir tür olarak tanınıyor. En önemli özelliği ise fareleri bir kedi gibi avlaması. Sibirya’nın en çalışkan hayvanı: Husky Sibirya kökenli Husky’ler sert iklim koşulları altında yılmadan, hatta gayet mutlu bir şekilde sahiplerine yardım eden bir tür. Bu güzel gözlü Sibiryalılar hafiflikleri ve soğuğa dayanıklılıkları nedeniyle Amerika ve Kanada’nın Kuzey bölgesinde yaşayanların en çok tercih ettiği ırklar arasında yer alıyor.

Robotlara özgürlük

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.com Oy kullanan, bankada sıra bekleyen robotlar düşünün… Tüm bunlar bir bilimkurgu filminden fırlamış sahneler değil! Çok mu uzak geliyor? Öyleyse işin ciddiyetini şöyle anlatalım; Güney Kore ve İngiltere hükümetleri, 2006 yılından bu yana, robot haklarıyla ilgili kanun tasarıları üzerinde çalışıyor.Şimdilik imkânsız gibi gelse de, robotların yakın zamanda “süper zekâlı” olacakları öngörülüyor. Buradan yola çıkan hükümetler ve bilim insanları, robotlara tanınması gereken haklarla ilgili çalışmalar yürütüyor. Güney Kore’de “Robot Ahlak Sözleşmesi” adı verilecek kanunun amacı, robotların ve insanların birbirilerini suistimal etmelerini önlemek. İngiliz Hükümeti’ne bağlı Bilim ve Buluşlar Dairesi ise robotların asker, bakıcı ya da seks kölesi olarak kullanılmasını önlemek için harekete geçti. “Robot Hakları: Makinelerin Yükselişi ile İlgili Ütopik Hayal” başlıklı raporda, robotların devletin vatandaşlarına sağladığı tüm sosyal haklardan yararlanması, işsizlik ödeneği ve sağlık yardımları almasından söz ediliyor. Hayatımız bilimkurgu 15 Ocak’ta Londra’da düzenlenen bir konferansta konuşan Oxford Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Nick Bostrom da, robotların insansı zekâya ulaştıklarında insanlarla eşit haklara sahip olmaları gerektiğinin altını çiziyor: “İnsanlarla aynı yeteneklere, aynı deneyimlere sahip olduklarında silikondan yapılmış olmaları, bazı haklara sahip olmalarına engel olmamalıdır. Robotlara tanınacak haklar arasında mülk alımı ve en önemlisi bir düğmelerine basılıp ‘öldürülmemeleri’ de olmalı.” Aklımızın hayalimizin alamayacağı ne kadar çok şeyin gerçekleştiğini bir düşünün. Konu teknoloji olunca hiçbir şey imkânsız değil. Şimdiden, yolda yanımızda yürüyen, ofiste birlikte çalıştığımız ve bizlerle aynı haklara sahip robotlara hazırlansak iyi olacak galiba! *James Randerson’un 16 Ocak 2008’de The Guardian’da çıkan haberinden yola çıkılarak derlendi.

2007 Türkiye’de Protestanlar için karanlık bir yıl oldu

Ferda Balancar Raporu Medyakronik’e ulaştıran Türkiye Protestan Kiliseler Birliği Basın Sözcüsü İsa Karataş, başta hükümet olmak üzere ilgili kamu kuruluşlarını Protestanlara yönelik kamuoyunda her geçen gün daha da şiddetlenen linç kampanyalarına karşı aktif tutum almaya çağırıyor. Karataş, Medyakronik’e yaptığı açıklamada, önlem alınmadığı takdirde 2008’in Türkiye’de Protestanlar için 2007’den daha da kötü bir yıl olabileceğine dikkat çekiyor. İsa Karataş, medyayı da genelde Hıristiyanlara özelde Protestanlara yönelik linç kampanyaları konusunda daha duyarlı ve bilinçli tutum almaya davet ediyor. Karataş’a göre 18 Nisan 2007’de Malatya’da gerçekleştirilen ve üç Protestan’ın vahşice katledildiği saldırıdan sonra medyada son derece sınırlı ve yetersiz de olsa bir tutum değişikliği gözleniyor ancak bu yeterli değil. Karataş özellikle misyonerliği bir suç ve Türkiye’yi bölme faaliyeti gibi gösteren yayınların Türkiye’de Hıristiyanlara yönelik şiddet eylemlerini tetikleyen en önemli unsurların başında geldiğinin altını çiziyor. Aşağıda söz konusu raporun tamamını sunuyoruz. TÜRKİYE’DEKİ PROTESTAN CEMAATİ’NİN2007 YILI İÇERİSİNDE MARUZ KALDIĞI HAK İHLALLERİ GİRİŞ: Türkiye’de inanç özgürlüğü anayasal koruma altında olmakla beraber özellikle son 10 yıldır Müslüman olmayan gruplara karşı içinde fiziksel saldırıların da bulunduğu büyük bir karalama, aşağılama ve toplumu bu gruplara karşı kışkırtma kampanyaları devam etmektedir. “Misyonerlik” adı altında bir suç türetilmiş, suç veya kabahat olmamakla birlikte bazı kişi ve gruplarca suçmuş gibi haber ve yorum yapılarak kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesine yol açılmıştır. İnançlarını yayma çalışmaları, öğretilmiş önyargılar ve komplo teorileri ile birleştirilerek bu grupların ulusal bütünlüğe tehdit oluşturduğu, yabancı ülkeler ve onların istihbarat servisleri ile ilişkide olduğu, insanları para, iş, vize ve kadın vererek/vaat ederek inançlarını değiştirmeye çalışıldığı ileri sürülmektedir. Maalesef reyting peşinde olan medyanın bir kısmı da bu kampanyaya aktif ve pasif olarak katılmaktadır. Bu ve benzeri bilerek yanlış bilgilendirme ve de karalama, Müslüman olmayan cemaatleri özellikle radikal çevrelerin hedefi haline getirmiştir. Müslüman olmayan grupların inançlarını paylaşma ve yayma çalışmaları ulusal güvenlik sorunu gibi ele alınarak devletin en üst makamlarınca tartışılmıştır. Son yıllarda birçok […]

“Gramofon süs eşyası değildir”

Sait Özgür Gedikoğlu Kapalıçarşı Lütfullah Kapısı’ndan içeri girdiğinizde, bir gramofondan gelen büyülü sesi takip ederek bulabilirsiniz Mehmet Öztekin’i. Zamanda yolculuk ediyormuş hissi uyandıran küçücük bir dükkânı var. Duvarları Zeki Müren, Müzeyyan Senar gibi ölümsüz sanatçıların fotoğrafları ve taş plaklarla kaplı. Mekândaki her obje özenle yerleştirilmiş. Aralarında, 10 kadar gramofon dikkat çekiyor. Bakımları yapılmış, yeni sahiplerini bekleyen gramofonlar bunlar. Mehmet usta, daha büyük onarım ve yapım işlerini ise Merter’deki evinin atölye haline getirdiği odasında yapıyor. Elindeki gramofonların sayısı 50’yi aşıyor, çoğu 40 yaşını devirmiş… Ne aşklar, ne konaklar, ne yitip giden hayatlar görmüş… Evlat sevgisi gibi Okulu lise dönemlerinde bırakıp ve babasının dükkânında çıraklığa başlamış Mehmet Öztekin. Mesleği burada öğrenmiş. Yıllardan beri yurtdışındaki müşterileri için de onarım yaptığı ve Kapalıçarşı’da çalıştığı için İngilizce ve Almanca öğrenmiş. Biri Boğaziçi Üniversitesi’ni, diğeri tıp fakültesini bitiren iki oğlu var. Çocuklarından bahsederken gözleri parlıyor. Yaşamının çok önemli bir parçası olan gramofonlar içinse “Evlatlarım gibiler” diyor, “onları birkaç günlüğüne de olsa bırakıp gidemem hiçbir yere.” “Türkiye’de, ne kadar atılmış gramofon varsa bana ulaşır. Bazen bir el değiştirir, bazen beş. Ama er ya da geç düşer elime” diyerek anlatmaya başlıyor zanaatını. En büyük sıkıntısı üretimi sona eren gramofonların parçalarına ulaşmak. Kendisine ulaşabilen bütün gramofonları alıyor, tamir edilebilecek olanları tamir ediyor. Çok yıpranmış olanları ise çeşitli parçalarını kullanmak için saklıyor. Bir cerrah titizliğinde, gramofondan gramofona organ nakli yapıyor sanki. Ve yaşama şansı olanları ayağa kaldırıyor. Çok emek ve sabır isteyen bir iş bu. Bazen gerçekten ümidinin kırıldığı da oluyor. O kadar sinirlenmiş ki bir gün, çok sevdiği bir gramofonu çöpe atmış. “Evladımı kaybetmiş gibi üzülmüştüm” diyerek açıklıyor hislerini. Gramofon dinlerken, her plakta gramofon iğnelerinin değiştirilmesi gerekiyormuş. Öztekin’e göre sadece bu örnek bile, gramofonların ne kadar hassas aletler olduklarını gösteriyor. Tarihi baştan yaratmak… Sadece bir tamirci değil Mehmet Öztekin, yeni gramofonlar da yapıyor. Mekanik aksamlarını eski cihazlardan çıkartıyor, gövdelerini […]

Sivas’ı hiç böyle bilmezdik!

Ferda Balancar Birzamanlar Yayıncılık tarafından yayımlanan “Sivas 1877” adlı kitap, Türkiye’de son zamanlarda sayıları hızla artan yerel tarih çalışmalarının en nitelikli ve en kapsamlı olanlarından biri olarak kitabevi raflarındaki yerini aldı. Osman Köker tarafından kurulan Birzamanlar Yayıncılık, ilk kez “Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu’ndan Kartpostallarla 100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler” başlıklı kitapla adını duyurmuştu. Birzamanlar Yayıncılık’ın geçen günlerde yayımlanan Sivas 1877 başlıklı kitabı da geniş tartışmaları kışkırtmaya aday görünüyor. “Sivas 1877”nin ana metnini Rahip Boğos Natanyan’ın 1877 yılında kaleme aldığı bir rapor oluşturuyor. Natanyan, 1863’te ilan edilen, Ermeni toplumunun kendi iç işleyişini ve devletle ilişkilerini düzenleyen anayasal bir metin niteliğindeki Ermeni Nizamnamesi’nin uygulanıp uygulanmadığını yerinde araştırmak için 1877’de İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan tarafından Sivas’a gönderilir. Yaptığı incelemeler sonunda o dönemde vilayet merkezi olan Sivas şehri ve bu vilayete bağlı Tokat, Amasya ve Merzifon’u kapsayan bir rapor hazırlar. Raporda, bölgedeki Ermeni manastır ve kiliseleri, okulları, mezarlıkları, eğitim ve yardımlaşma dernekleri, halkın yaşam tarzı, gelenekleri, kadınların alışkanlıkları, bölgenin ekonomik durumu, madenleri, kaplıcaları, zanaat ve ticaret hayatı, meşhur insanları, köprüleri, çeşmeleri hakkında ayrıntılı bilgi yer alıyor. Natanyan’ın 1877 yılında Ermenice olarak yayımlanan raporu, Arsen Yarman tarafından Türkçe olarak yayına hazırlandı. Kitabın bu yeni baskısında Natanyan’dan hemen sonra bölgede benzer bir araştırmada bulunan bir başka Ermeni rahip Karekin Sırvantsdyants’ın 1879 tarihli “Toros Ahpar” adlı seyahatnamesinin Sivas’la ilgili bölümü de yer alıyor. Kitabın giriş bölümünde Arsen Yarman’ın Natanyan’ın Sivas’la ilgili raporu ve Sırvantsdyants’ın “Toros Ahpar” seyahatnamesinin Osmanlı devleti ve Ermeni toplumu için nasıl bir tarihsel konjonktürde hazırlandığına dair geniş kapsamlı bir yazısı yer alıyor. Yarman’ın giriş yazısı Anadolu’nun demografik yapısında büyük altüst oluşların başlangıcı olan 1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı, halk arasında bilinen adıyla “93 Harbi”nin hemen öncesinde Osmanlı devleti ve Anadolu’nun siyasal ve sosyal tablosunu ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen makaleler de “Sivas 1877”yi bir yerel tarih çalışması olmaktan çıkartıp dönemin Osmanlı […]

Sivas’ı hiç böyle bilmezdik!

Ferda Balancar Birzamanlar Yayıncılık tarafından yayımlanan “Sivas 1877” adlı kitap, Türkiye’de son zamanlarda sayıları hızla artan yerel tarih çalışmalarının en nitelikli ve en kapsamlı olanlarından biri olarak kitabevi raflarındaki yerini aldı. Osman Köker tarafından kurulan Birzamanlar Yayıncılık, ilk kez “Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu’ndan Kartpostallarla 100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler” başlıklı kitapla adını duyurmuştu. Birzamanlar Yayıncılık’ın geçen günlerde yayımlanan Sivas 1877 başlıklı kitabı da geniş tartışmaları kışkırtmaya aday görünüyor. “Sivas 1877”nin ana metnini Rahip Boğos Natanyan’ın 1877 yılında kaleme aldığı bir rapor oluşturuyor. Natanyan, 1863’te ilan edilen, Ermeni toplumunun kendi iç işleyişini ve devletle ilişkilerini düzenleyen anayasal bir metin niteliğindeki Ermeni Nizamnamesi’nin uygulanıp uygulanmadığını yerinde araştırmak için 1877’de İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan tarafından Sivas’a gönderilir. Yaptığı incelemeler sonunda o dönemde vilayet merkezi olan Sivas şehri ve bu vilayete bağlı Tokat, Amasya ve Merzifon’u kapsayan bir rapor hazırlar. Raporda, bölgedeki Ermeni manastır ve kiliseleri, okulları, mezarlıkları, eğitim ve yardımlaşma dernekleri, halkın yaşam tarzı, gelenekleri, kadınların alışkanlıkları, bölgenin ekonomik durumu, madenleri, kaplıcaları, zanaat ve ticaret hayatı, meşhur insanları, köprüleri, çeşmeleri hakkında ayrıntılı bilgi yer alıyor. Natanyan’ın 1877 yılında Ermenice olarak yayımlanan raporu, Arsen Yarman tarafından Türkçe olarak yayına hazırlandı. Kitabın bu yeni baskısında Natanyan’dan hemen sonra bölgede benzer bir araştırmada bulunan bir başka Ermeni rahip Karekin Sırvantsdyants’ın 1879 tarihli “Toros Ahpar” adlı seyahatnamesinin Sivas’la ilgili bölümü de yer alıyor. Kitabın giriş bölümünde Arsen Yarman’ın Natanyan’ın Sivas’la ilgili raporu ve Sırvantsdyants’ın “Toros Ahpar” seyahatnamesinin Osmanlı devleti ve Ermeni toplumu için nasıl bir tarihsel konjonktürde hazırlandığına dair geniş kapsamlı bir yazısı yer alıyor. Yarman’ın giriş yazısı Anadolu’nun demografik yapısında büyük altüst oluşların başlangıcı olan 1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı, halk arasında bilinen adıyla “93 Harbi”nin hemen öncesinde Osmanlı devleti ve Anadolu’nun siyasal ve sosyal tablosunu ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen makaleler de “Sivas 1877”yi bir yerel tarih çalışması olmaktan çıkartıp dönemin Osmanlı […]

‘İtiraf ediyoruz biz bu şarkıları seviyoruz, ama…’

İlknur Aydoğaniaydogan@medyakronik.com Bindiğimiz minibüste, sokakta yanımızdan geçen birinin mırıldanmalarında, hep tartışılsa da TV ekranlarında mutlaka karşımıza çıkar. Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses ilk akla gelen icracılarıdır. O kadar çok seveni vardır ve o kadar çok duymuşuzdur ki dinlemesek de sözlerine eşlik edecek kadar kulak doygunluğumuz vardır. Dinleyenini hüzünlere boğsa da arabesk mazoşist bir aşkla hep sevilir.Entelektüel çevrelerin ötelediği bu müzik türü bir üniversitenin öğrenci kulübünde de hayat buldu. Sabancı Üniversitesi’ndeki ‘Müzikus Kulübü’ neredeyse 10 yıldır üniversitede müziğin gündemini belirlerken, kulübün “İtiraf ediyoruz; biz bu şarkıları seviyoruz” aktivitesi de üniversite ortamında arabeski gündemde tutuyor. Kemal Arslan, Tuğçe Şahin, Kerim Gürkan ve Yusuf Öztürk başından beri bu etkinliğin içindeler. Arabesk söylüyorlar, dinliyorlar, konuşuyorlar. Şimdiye kadar düzenledikleri konserlerde şarkılar söylenmiş, onur konuğu sahneye çıkmış ve konserler sona ermiş ama bundan sonra arabeskin tartışılacağı bir ortam yaratmak niyetindeler. “Biz sanki adına arabesk denen her şeyi ‘aman, ne kadar da güzel’ gibi bir nostaljiye sarmıyoruz, ‘boşuna hakkını yedik’ vs. gibi itiraf edip bu işin içinden çıkmıyoruz” diyen Kemal Arslan grubun arabeski akademik anlamda en çok dert edinen üyesi. Kültürel İncelemeler bölümü mezunu ve bu konuda araştırmalar, ödevler hazırlamış: “Ben zaten bunlarla büyüdüm. Lise zamanlarımda da sırtımda bağlama okula gider, ‘Bir Teselli Ver’ çalardım.” Tuğçe Şahin ve Kerim Gürkan da küçük yaşlardan beri ilgiliymişler arabeskle. Böyle bir birikim olduğu için bu işe giriştiklerinde ayrıca bir çalışma yapmaya gerek görmemişler. Dolayısıyla onlar için arabeski sevdiklerini söylemek itiraf anlamına gelmiyor. Tuğçe Şahin İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Türk Müziği öğrencisi. Şöyle anlatıyor arabeskle olan hikâyesini: “Bence gayet ağırlığı olan bir müzik. Arabeskin çoğu erkek şarkıları, bir İbrahim Tatlıses ağzı olan şarkıları söyleyemiyorum, ama kıvıra kıvıra Gülüm Benim söylüyorum. Kibariye’den daha iyi bir ses bilmiyorum. Kaç tane erkek çıkarsa çıksın, onun gibi söyleyemez bence.” Kerim Gürkan da konservatuar öğrencisi: “Samimi bulduğum bir müzik, benim hissettiğimi Metallica falan […]

Bu listeye dikkat!

Müge Doğrular mdogrular@medyakronik.comBBC’nin her yılın başında müzik alanında parlayacak yıldızlarla ilgili yaptığı ve doğru tahminlerde bulunduğu anketin sonucu geçtiğimiz günlerde yayımlandı. 2007 yılı başında Klaxons ve Mika gibi isimlerin başarısını öngörmeyi başarmış olan BBC’nin anketi, daha çok alternatif isimleri ön plana çıkartıyor. Klaxons “indie dance” olarak bilinen son iki-üç senenin en popüler alternatif akımlarından birinin en popüler isimlerinden. Mika ise daha pop bir sound’u olduğu için orta yolda bir başarı yakaladı denilebilir. Mika Grammy adaylığına layık görülmüş, birçok başka müzik ödüllerine aday gösterilmiş ve bir kısmını da kazanmıştı. Liste başarıları ve platin albümleri de cabası. BBC’nin anketlerinin başarısından ötürü müzikseverler her sene bu anketi ilgiyle takip ediyor. Geçen senenin aksine bu sene ilk ikide kadın şarkıcıları görüyoruz. Liste son derece genç isimlerden oluşuyor. Ve işte bu senenin Sound of 2008 Top 10’u:1. Adele 2. Duffy 3. The Ting Tings 4. Glasvegas 5. Foals 6. Vampire Weekend 7. Joe Lean and the Jing Jang Jong 8. Black Kids 9. MGMT 10. Santogold AdeleListenin başını çeken Adele dokunaklı ve ruh dolu sesiyle soul tarzında akustik gençlik aşk parçalarını seslendiriyor. Adele, Amy Winehouse ve Kate Nash gibi İngiltere’nin son dönem popüler kadın şarkıcılarıyla aynı İngiliz sahne sanatları okulunda eğitim görmüş. Genç sanatçı başarılı olmak için kilo vermesinin, çok güzel gözükmesinin ya da sigarayı bırakmasının gerekmediğini düşünüyor. Lily Allen gibi Adele de Myspace sayfası sayesinde popülerlik kazandı. ‘19’ isimli albümü ise 28 Ocak’ta piyasada olacak. DuffyGaller çıkışlı soul şarkıcısı Duffy, klasik soul vokal tarzıyla dikkat çekiyor. Galler’in adı sanı pek bilinmeyen bir şehrinde yetişen Duffy, ailesinin müziğe hiçbir ilgisi olmamasına, plak koleksiyonları bulunmamasına (ki genelde sanatçıların hikâyelerinde çok klasiktir müzikle içli dışlı olan aile faktörü) rağmen kendini blues ve soul parçaları seslendirirken bulmuş. Efsanevi gruplardan Public Image Limited’dan Jeanette, Duffy’yi keşfeder, sesini eğitir ve menajerliğini üstlenir. Albümü Mayıs ayında yayımlanacak. The Ting TingsTürkiye’de de […]

Tolstoy Müslüman olmadı!

Ferda Balancar Her şey Karakutu Yayınları tarafından Tolstoy imzasıyla yayımlanan “Hz. Muhammed” adlı kitapla başladı. Kısa zamanda “bestsellers” listelerinin tepesine tırmanan kitabın iddiaları yenir yutulur cinsten değildi. Dünyanın en ünlü yazarlarından biri olan Lev Nikolayeviç Tolstoy, ölmeden kısa bir süre önce İslam dinini araştırmış ve Müslüman olmuştu. Gel gör ki önce Çarlık Rusya’sı ardından Sovyet KGB’si bu gerçeği ustalıkla örtbas etmeyi başarmıştı. Kitabın bu iddiası Türkiye medyasında geniş yer buldu. Bu kitabın Rusça orijinali 1910’da Tolstoy’un kendi yayınevinde basılmış. Kitabın orijinali “Muahammed’in Hadisleri” başlığını taşıyor. Ana başlığın altında daha küçük harflerle bir alt başlık var: “Kur’an’a Girmemiş Olanlar.” Alt başlığın da altında “Derleyen: L. N. Tolstoy” ibaresi yer alıyor. Tolstoy bizzat kendi yayınevinde yayımladığı kitaba imzasını “derleyen” olarak atıyor. Türkçede Tolstoy’un Hz. Muhammed adlı eseri gibi sunulan kitap aslında Tolstoy tarafından derlenmiş bir “hadis seçkisi.” Bu küçük aldatmacayı satışı artırmak gibi masum bir gerekçeyle yapılmış küçük bir kurnazlık olarak değerlendirebilirsiniz ama yayınevinin kurnazlığı maalesef bununla sınırlı değil. Kapaktaki Tolstoy adının hemen altına, küçük harflerle şu ibareyi yerleştirmişler: “Ünlü Rus Yazar’ın İslam Peygamberi ile İlgili Kayıp Risalesi.” Bu ifadenin doğru olmayan iki özelliği var. Birincisi, bu eser Tolstoy’un bir risalesi değil bir derlemesi, ikincisi ise eser kayıp değil. Üstelik yayınevi kayıp demekle yetinmemiş, kitabın kapağına kocaman harflerle “gizlenen kitap” diye bir ibare de eklemiş. Eh artık satış için tüm koşullar gerçeklemiş oluyor tabii. Yayınevinin savunması Yayınevi kitabın kapağında yapılan bu “operasyon”u şöyle savunuyor: “Bizce bu isim (Hz. Muhammed’in Kur’an-ı Kerim’e Girmeyen Hadisleri) yanlıştı. Çünkü Kur’an, Allah kelâmıdır. Hadis ise Hz. Muhammed’in sözleridir. Doğrudur, Hz. Muhammed, seçilmiş bir kuldur ama yine de kuldur. Bu konuda biz de, Tolstoy’un risalesinin isminin ‘Hz. Muhammed’ olarak sunulmasının daha doğru olduğunu düşündük.”Bu iddiaya karşı insan sormadan edemiyor: Madem bu isim dini inançlarınıza uymuyor, bunun yerine “Hz. Muhammed’in Hadisleri” de diyebilirdiniz. Bunun yerine kitabın adını Hazreti Muhammed […]

Yasaklanan internet sitelerine nasıl giriliyor?

Övgü AKGÜRGENovgu@medyakronik.com Bazı internet kullanıcıları, son zamanlarda web sitelerinin mahkeme kararı ile kapanmasından çok şikâyetçi olacak ki, yasaklanan sitelerin erişilebilir konuma getirilebilmesi için DNS ile oynanabilecek yeni fikirler geliştiriyorlar. Kullanıcıların arama motorları aracılığı ile bulduğu web siteleri ya da programlar, mahkeme kararıyla kapatılan web sitelerini aktif hale getiriyor. Hukuki açıdan yasal olmayan bu program ve web siteleri, illegal olarak birçok forum sitesi tarafından destekleniyor. Bu programlar ve web siteleri resimli açıklamalarıyla kullanıcıları kolaylıkla illegal sistemin içine sürüklüyor. Öte yandan DNS’in değişmesi ile internetin daha da hızlanacağını iddia eden site sahipleri de herkesi bu yasadışı sisteme davet ediyor. Peki DNS nedir?* DNS, host isimleri ile IP adresleri arasında eşleştirmeler yapan dağıtılmış bir database’e verilen isim olarak tanımlanabilir. Tek bir kişinin veya kurumun internet isimlerini internetin büyüme hızına paralel olarak tutabilmesi imkânsız olduğu için internet komitesi bu sorunu Domain Naming System’ı (DNS) kurarak çözmeyi yeğliyor.(*Kaynak: programlama.com)