İsyankar odalar

Bilgehan Aykulbaykul@medyakronik.com Gardiyanlaratv’de yayınlanmaya başlayan “Parmaklıklar Ardında” adlı diziye Tüm Yargı Mensupları Derneği (TUYAM) tepki gösterdi. “Ceza infaz memurları aleyhinde olumsuz genellemelerde bulunulduğu” iddiasıyla Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna (RTÜK) başvurarak, diziyle ilgili “gerekli önlemlerin alınmasını ve yasal girişimlerde bulunulmasını” isteyen TUYAM, “Dizideki ceza koruma memurları aleyhine yapılan olumsuz genellemelerin, 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’a aykırı olduğu”nu söyledi. HamamcılarTürk halkını, “Hamamcılar Odası” ile ilk tanıştıran yönetmen Ferzan Özpetek olmuştu. Yönetmenliğini yaptığı “Hamam” filminde hamamda yaşanan eşcinsel bir ilişki söz konusuydu. Bunun üzerine Hamamcılar Odası Başkanı Ali Yılmaz, “Üzüntü verici, Türk hamamlarında böyle şeyler yaşanmaz” demişti. Yılmaz, filmi izlemeden yaptığı bu yorumlara daha sonra kendi de kızmıştı. Açık yüreklilikle de, “Birden gaza getirdiler, hemen çıktım konuştum, bugün olsa daha dikkatli olurdum” demişti. Ama Yılmaz saunalarda yaşanan yasadışı birtakım işlerin ortaya çıkmasıyla sessizliğini bir kez daha bozmak zorunda kaldı.Basına “Sauna Çetesi” olarak yansıyan haberlerde saunalarda yasadışı işler yapan birçok kişi hakkında soruşturma açılması Yılmaz’ın yeni açıklamalar yapmasına neden oldu. Sauna sahibi Zeliha Tüfekçi’nin şikayet dilekçesiyle başlayan soruşturma, uzun süre gündemde kaldı. Bu olayların üzerine sessizliğini bir kez daha bozan Hamamcılar Odası Başkanı Ali Yılmaz, Sabah gazetesine verdiği röportajda konu hakkında pek bir bilgisi olmadığını söylese de, mikrofon tutulunca kendini yorum yapmak zorunda hissetmiş olacak ki; “O konu daha bana intikal etmedi, ben de o işlere bakmadım hiç zaten; ancak bence orada saunacı arkadaş büyük yanlış yapmış. Müşteri velinimetimizdir, insan müşterisini çıplak haliyle çekip rezil eder mi hiç, bence kabahat saunacıda. Başka saunacı arkadaşlara tavsiye etmiyorum böyle bir şeyi. Ben Hamamcılar Odası başkanıyken hamama çete, mete sokmam” deyivermişti. BakkallarGeçen aylarda şarkıcı Hande Yener’in, katıldığı bir televizyon programında bazı meslektaşlarını hedef göstererek “Bakkal şarkısı yapıyorlar” demesi de büyük bir polemiğin başlangıcı oldu. Bakkallar Odası Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Keskin, Yener’in bu sözleri üzerine, “Bizi küçük düşürdü. Manevi tazminat davası […]

Kremlin’in yeni sahibi; Medvedev

Duygu Ertürkderturk@medyakronik.com Rusya yasalarına göre sekiz yıldır (iki dönem) başkanlık görevini sürdüren Vladimir Putin bir dört yıl daha başkanlık yapamayacağı için yerine sadık dostu Medvedev’i aday gösterdiğinde Rus ve dünya kamuoyunda seçimlerin ne anlama geldiği gayet açıktı: Putin’in adayı Rus seçmeni tarafından tasdik edilecekti. Kamuoyunda iyi bir Putinist olarak bilinen 43 yaşındaki Medvedev’in Putin siyasetini devam ettireceğine dair bir kuşku yok; ta ki 2012’de yerini tekrar ona bırakıncaya dek… İşte size Putin’in halefi Medvedev’e ilişkin birkaç not:• Başkan yardımcılığının dışında, devlete ait olan dev enerji şirketi Gazprom’un başkanlığını yapıyor.• Anne ve babası akademisyen.• Öğrencilik yıllarında yazları inşaatlarda çalıştı ve çöpçülük yaptı.• Eşi Svetlana’yla 14 yaşında evlendi. 11 yaşında bir oğulları var.• Putin gibi o da Leningard Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.• 17 yıldır birlikte çalıştığı Putin’le aralarında baba-oğul ilişkisi olduğunu söylüyor.• Kendisini liberal olarak tanımlasa da enerji ve savunma sanayilerinin devlet kontrolünde olması gerektiğini savunuyor.• İngilizce biliyor.• En sevdiği müzik grupları Black Sabbath, Led Zeppelin ve Deep Purple.• Yüzme, atletizm, futbol ve fotoğrafçılık başlıca hobileri.• İyi bir satranç oyuncusu.• Haftalık tabloid Rus gazetesi Express Gazeta’nın 5 – 16 yaş arası çocuklar için düzenlediği ‘Geleceğin Başkanını Çizin’ yarışmasında, 500 çocuğun tamamı Medvedev’i resmetti.• Yahudi olduğu yolunda söylentiler çıktı. Medvedev bu iddiaları reddetmedi.• Seçim süresi boyunca, başkan adayları arasında düzenlenen canlı yayınlara hiç katılmadı.• Seçim kampanyasını kişisel web sitesi www.medvedev2008.ru desteğiyle yürüttü. Medvedev’in seçim kampanyası boyunca sık sık tekrarladığı vaatleri:• Emekli maaşları iki katına çıkacak.• Bireysel özgürlükler ve özel teşebbüs güçlendirilecek.• Yargı bağımsızlığı sağlanacak.• Rüşvet ve yolsuzlukla etkin bir mücadele yürütülecek.• Rusya, hammadde satışına bağımlı ekonomik yapıdan kurtarılacak. Teknoloji yoğun sanayi ve hizmet sektörüne önem verilecek. Bu sektörlere dayalı güçlü bir orta sınıf oluşturulacak.• Putin dönemindeki özelleştirme politikaları sürdürülecek.• Ülkedeki ekonomik ve siyasi istikrarın devamlılığı sağlanacak.• Barışçıl bir uluslararası politika izlenecek. Savaşlardan uzak durulacak.• ABD ve AB ile ekonomik kalkınma ve bölgesel sorunların […]

Paralı yol, rahat trafik

Simge Sunguroğlussunguroglu@medyakronik.com LONDRA – Büyükşehir Belediyesi geçen hafta, İstanbul’da trafik sorununu çözmeye yönelik yeni bir projenin hazırlığında olduğunu duyurdu. Başkan Kadir Topbaş İstanbul’u bazı bölgelere ayıracaklarını, trafiğin en yoğun olduğu sabah ve akşam saatlerinde, bu bölgelere girerken bir bedel ödeneceğini söyledi. Ayrıntıları yakın zamanda belli olacak bu projenin yasal altyapısı tamamlanınca hayata geçirilmesi planlanıyor. Türkiye’de yeni telaffuz edilmekle birlikte, ilk uygulayıcıları tarafından “congestion charge” diye isimlendirilen bu sisteme dünya yabancı değil. “Trafik yoğunluğu ücreti” olarak çevrilebileceğimiz sistemi yürürlüğe koyan ilk kent Londra’daydı; 17 Şubat 2003’ten itibaren kent merkezindeki tüm yollar ücretli hale getirildi. Londralılar, sadece hafta içi ve 07:00-18:00 saatleri arasında geçerli bu uygulamada, günlük beş sterlin (12 TL) kullanım ücreti ödedi. İlk yılında, Londra kent merkezini kullanan araç sayısında yüzde 18 ve trafiğin neden olduğu gecikmelerde yüzde 30 azalma gözlendi. Gün başına ortalama 50 bin araç “ücretli bölge”den uzak durdu. Otobüs kullananların sayısı yüzde 37 arttı. Ulaşımı rahatlatan ve bu nedenle zaman tasarrufu sağlayan uygulama, Londra ekonomisine 50 milyon sterline eşdeğer fayda sağladı. Tüm bunlara ek olarak hava kirliliği azaldı. Ken Livingstone fenomeniAraçlar için ücretli bölge yaratma, Londra’nın doğrudan seçilen ilk belediye başkanı Ken Livingston’un projesi. Kentin gelmiş geçmiş belki de en renkli yöneticisi Livingston, 2000 yılı seçim kampanyasında Londralılara trafik sorununu azaltma sözü verdi. Bunu“congestion charge” uygulaması getirerek ve toplu taşıma araçlarını arttırarak yapacağını söyledi. Sonuçlar “Kızıl Ken”i utandırmadı; dünyanın büyük kentleri içinde trafik yoğunluğunu gözle görülür bir oranda azaltan ilk şehir Londra oldu. Sivri dilli bir yönetici olan Livingston, bu başarının getirdiği güvenle de olsa gerek, 23 Mayıs 2004’te “Çocuklarını ciple okula getirenler aptaldır. Araba için harcadıkları parayı güzel bir tatile kullanmaları daha yararlı” diyerek bir kez daha dünya gündemine girdi. Bu sert açıklama kendi kentinde tepkiyle karşılansa da, ülke dışından destek gördü. Örneğin Fransız Yeşiller Partisi, “havayı daha çok kirleten ve fazladan yer işgal eden” bu […]

Herkesin enflasyonu kendine…

Güventürk Görgülü sayfasından ulaşabileceğiniz Enflasyonmetre’yi doldurmadan önce sayfadaki açıklamaları dikkatle okumanızı tavsiye ederiz…

Geliştirdiğimiz ürün geliştirenlerin hayatını değiştiriyor…

Çeviri: Duygu Ertürk Şirketler, fikir bulmak ve geliştirmek için kendi sınırlarını zorlarken, yenilikleri harekete geçirecek yeni modelleri de keşfediyorlar. Şirketlerin dışındaki yeteneklerin de işin içine katıldığı bir projede, akla hemen ‘süreç yönetimi, fikri mülkiyet hakları ve karar verme hakları’yla ilgili sorular geliyor. Bazı yöneticiler, diğerlerinden daha uzun süredir bu oyunun içinde. Mozilla A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Mitchell Baker, son on yılını, hem yaratıcı fikirler edinmek hem de ürün geliştirmek amacıyla, şirketi dışındaki insanlarla geçirdi. Sonuçta Mozilla Firefox tarayıcısı, 150 milyon kullanıcısıyla, internet dünyasında ipi göğüsleyen Microsoft’un önemli bir rakibi haline gelmeyi başardı. Firefox’u yaratan süreç, açık-kaynak işbirlği.ve katılımcı bir model ortaya çıkarttı, Baker on yıl önce, şirket, ürünün kaynak kodunu halka açmaya karar verdiğinde, Netscape’in yazılım avukatlığını yapıyordu. Proje yönetimi konusuna olan ilgisi kısa sürede yükselmesini ve işin liderlerinden biri olmasını sağladı. Netscape AOL bünyesine katıldıktan sonra, projeye yön vermeye devam etti ve Firefox tarayıcısını geliştirmek için, yan ürünlerin yolunu açtı. Firefox’un etkileyici büyümesi onun kontrolünde gerçekleşti. Baker Mozilla’nın ticari ihtiyaçlarıyla, bir ordu gönüllünün çabasını harmanladı. Firefox bugün ABD’de, tarayıcı piyasasının yüzde 15’ini elinde bulunduruyor. Daha yüksek paya sahip olduğu yerler de var. Şimdi, organizasyonun açık-kaynak modeli, kollektif yenilikleri yönetmek konusunda gözle görülebilir bir örnek. McKinsey Quarterly’den Lenny Mendonca ve Stanford Üniversitesi İşletme Profesörü Robert Sutton, bu modelle ilgili daha fazla şey öğrenmek için Baker’la görüştü. – Daha önce Mozilla’nın araştırmanın yanı sıra, katılım sağlamak gibi bir misyonu olduğunu söylediniz. Bu katılımı nasıl sağlıyorsunuz? – Bizim görevimiz internette ulaşım ve güvenliği sağlamanın yanı sıra katılım oluşturmak. Bunun için oluşturduğumuz taslakları, merkeze bağlı olmayan bir ekiple yayıyoruz. Bunlara önem veren insanların ilgisini çekiyoruz. Harekete geçip, merkezi olmayan bir şekilde, göreve katılıyorlar.Aslında, bazı konularda, merkezde çok disiplinli çalışıyoruz. Firefox’a giden kodlarla ilgili bir iş yapılıyorsa, çok disiplinli bir yol izlenir. Ancak dışarıdan katılımda o denli bir disiplin gerekmiyor genelde. Anahtar nokta, insanların […]

Güzellikle olmazsa parayla!

Simge Sunguroğlu ssunguroğlu@medyakronik.com LONDRA – Avrupa’nın en yüksek hava kirliliğine sahip olan kenti Londra’da “Low Emission Zone” yani düşük emisyon alanı oluşturuldu. 4 Şubat 2008 tarihinde başlayan uygulamaya göre, havayı en çok kirleten araçlar bu bölgeyi kullandıkları zaman ağır cezalara tâbi tutuluyor. Kamyon, otobüs, TIR ve kamyonet gibi vasıtaları şehir trafiğinden uzaklaştırmak için başlatılan bu sistem, hava kalitesini yükseltmeyi hedefliyor. Sistem kent merkezi dışındaki hemen tüm yolları ve bazı otobanları (M1 ve M4) kapsıyor. Medyakronik’e konuyla ilgili bilgi veren Londra Düşük Emisyon Bölgesi Operasyon Müdürü Daljit Mahal sorunu şöyle özetledi: “Bu böyle giderse ve önlem alınmazsa Londra’daki PM10 (insan faaliyetleri sonucu ve doğal kaynaklardan doğrudan atmosfere karışan, insan sağlığına zararlı katı partiküller) kirleticisini azaltmak için başlatılan programın 2010 hedeflerine ulaşamayacağını tahmin ediyoruz. Karayolu ulaşımı, bu maddenin yayılmasının tek kaynağı. Bazı araçları düşük emisyon alanı standartlarını yakalamaya teşvik etmek, PM10’un havadaki yoğunlaşmasını azaltacak ve böylece de başkentte yaşayan, çalışan ve ziyarete gelen insanların sağlığı korunacak.’’ Mahal’in verdiği bilgilere göre uygulamanın kapsamı zamanla genişletilecek ve 2012 yılında, daha fazla taşıt düşük emisyon alanı için belirlenen standartlara uymak durumunda kalacak. Kapsam dışında kalanlar Düşük emisyon alanı dizel motorlu kamyonları, otobüsleri, yolcu otobüslerini, yüksüz ağırlığı 1,2 tonu geçen kamyonetleri, sekizden daha çok koltuğa sahip minibüsleri ve kamyon türü özel amaçlı araçları kapsıyor. Şu anda sadece ağır kamyonlara uygulanan sistem, 7 Temmuz 2008’de hafif kamyon ve otobüslere, 4 Ekim 2010’da büyük kamyonetlere ve minibüslere uygulanmaya başlayacak. Arabalar, motosikletler ve küçük kamyonetler şimdilik yaptırıma tâbi değil. En yüksek ceza 200 Sterlin Araçların, yeni üretilen taşıtlar için Avrupa Birliği tarafından belirlenen egzoz emisyonu standartlarına sahip olması gerekiyor. Emisyon standardına uyulup uyulmadığı, Driver and Vehicle Licensing Agency (Sürücü ve Araç Tescil Kurumu), Vehicle and Operator Services Agency (Araç ve Sürücü Hizmetleri Kurumu) ve Society of Motor Manufacturers and Traders (Motor İmalatçıları ve Tüccarları Derneği) tarafından sağlanan verilere göre […]

Mimar Sinan için bir umut

İstanbul I. İdare Mahkemesi, imar planına karşı açılan davayı onaylayarak bitirilme aşamasındaki Kemer Park Evleri’nin inşaatını durdurdu.

Vakıflar Kanunu’na gayrimüslim cemaatlerden beş itiraz

Ferda Balancarfbalancar@medyakornik.com 20 Şubat’ta TBMM’de yapılan açık oylamada 72 ret oyuna karşılık 242 oyla kabul edilen ve dün de (26 Şubat) Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanan yeni Vakıflar Kanunu gayrimüslim cemaatleri ve onların temsilcilerini memnun etmiş değil. Yasanın bizzat kendisinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava konusu olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Buna karşılık TBMM’deki görüşmelerde yasaya şiddetle muhalefet eden CHP ve MHP milletvekilleri, değişikliğin Avrupa Birliği istedi diye yapıldığını ve “Türkiye’yi bölmek isteyen güçler”in bu vakıfları kendi amaçları doğrultusunda kullanabileceklerini savunuyorlar. Ancak yasaya bu açıdan muhalefet edenler tek tek yasa maddelerini ele alıp eleştirmekten ziyade yasanın bütünüyle ilgili kaygılarını dile getiriyorlar.Gayrimüslim cemaatler ise yasaya ilişkin eleştirilerini beş maddede somutlaştırmış durumdalar. Bu beş noktanın değişmemesi halinde yasanın mevcut duruma göre bazı olumlu yönleri olsa da cemaat vakıflarının sorunlarına köklü bir çözüm getirmeyeceğini iddia ediyorlar. Aşağıda TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) Demokratikleşme Programı Yöneticisi Dilek Kurban tarafından hazırlanan rapordan özetleyerek Gayrimüslim cemaatlerin itiraz ettiği beş noktayı dikkatinize sunuyoruz. 1- Mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi Yasanın ikinci maddesinde “Bu kanunun uygulanmasında milletlerarası mütekabiliyet ilkesi saklıdır” ifadesi yer alıyor. Buna karşı çıkanlar “karşılıklılık kuralı” olarak da ifade edilen mütekabiliyet ilkesinin devletlerarası ilişkileri düzenleyen bir ilke olduğunu ifade ediyorlar. Buna göre bir devlet kendi sınırları içinde yaşayan başka bir devletin vatandaşlarına tanıdığı hak ve ayrıcalıkları, söz konusu diğer devletin sınırları içinde yaşayan kendi vatandaşlarına tanınan hak ve ayrıcalıklar esasında belirliyor. Örneğin Almanya vatandaşlarının Türkiye’de gayrimenkul satın alabilmesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da Almanya’da gayrimenkul satın alabiliyor olmasına bağlıdır. Oysa gayrimüslim cemaat vakıfları Türkiye’nin kendi vatandaşları tarafından Türkiye’de geçerli olan yasalar çerçevesinde kurulmuş olan tüzel kişiliklerdir. Cemaat vakıflarının hak ve yükümlülüklerini düzenleyen bir yasa söz konusu olduğunda bir devlet kendi vatandaşlarına tanıyacağı hakları, diğer devletlerin tutumu ve politikaları esasında belirleyemez. Örneğin Türkiye’de Ermeni cemaatine ait vakıfların hak ve yükümlülükleri, Yunanistan’da Batı Trakya’da faaliyet gösteren vakıfların durumuna bakarak belirlenemez. Mütekabiliyet […]

Türkçe Klavuzu Sorunları ve dil savaşları

Yok, hayır; Lazcanın anadil kabul edilip edilmemesi gibi ciddi bir sorundan bahsetmiyorum. Daha ciddi bir sorundan, bu toplumda yaşayan her grubun anadili olarak kabul edilmiş veya lingua franca olan Türkçenin imla kurallarından bahsediyorum. (Gördüğünüz gibi “yazım” demiyorum.) Birçoğumuzun haklı ya da haksız, hakiki ya da kuruntu kabilinden seçimlerimiz, takıntılarımız var Türkçe konusunda. Birkaç ay önce, NTV Yayınları’nda işe başlayan Albina (Ulutaşlı), bir şeyi “anımsayıp” “anımsamadığımı” sordu. Ben tabii, onun sorusuna cevap vermeden önce kendimle ilgili bir durumu derhal açıklığa kavuşturma ihtiyacı hissettim: “Ben anımsamam, hatırlarım.” Beş, on dakika sonra da “Falanca filmi izlediniz mi?” diye sordu. Ben yine en aksi halimle ve aynı ihtiyaçla “Ben film izlemem, seyrederim!” deyiverdim. Ama tabii, işe yeni başlamış bir editör adayı olarak onu izliyorum, sonra da akıbetiyle ilgili bir karar vereceğim! Şüphesiz, “Ben hiçbir Türke Albina demem” derekesinde takıntı sahibi de değilim! Neyse, Albina’yla aramızdaki basit bir mesele, hatta mesele de değil: o izler, ben seyrederim, olur biter. Daha ciddi sorunlar, geçen sene NTV 2006 almanağını hazırlarken çıktı. Zamana karşı yarışıyorduk ve bir düzeltmen arkadaş da, Nihan (Taştekin –kendisi polisiye romanlar yazarıdır), bizle birlikte 10 gün kadar sabahladı. Gelgelelim, bu fedakârlığı yapan Nihan kimi yazım (bakın, burada da imla yerine yazım’ı kullandım) şekillerinden feragat etmeye katiyen yanaşmıyordu. Beraber sabahladığımız öbür fedakârlar Budak (Akalın) ile Faruk’un (Eren) da ondan aşağı kalır yanları yoktu ve işin berbat tarafı, hepsi bana karşıydı; en azından genellikle. Mesela “yanısıra” nasıl yazılacaktı? Onlara sorarsanız, ayrı: yanı sıra. Ben de, her zamanki rolümü üstlenip itiraz ediyordum: “yanısıra” ile “yanı masa” ya da yanı iskemle veya yanı sıra arasında bir fark yok mu, olmamalı mı sizce? Bir şeyin yanında sıra olduğunu anlatmaya çalışmıyoruz, bir şeyle birlikte başka bir şey de olduğunu demeye çalışıyoruz. İki kelime yanyana gelip herbirinden ayrı başka bir anlam oluşturuyorsa, bitişik yazılmalıdır bence. Diyeceksiniz ki, “Evet ama, bağlamdan çıkar […]

Zamane özgürlüğü ve medya tartışmaları

Böşörtüsü dolayımıyla yürüyen özgürlük tartışmaları, Başbakan Erdoğan’ın bir kısım medyaya öfkeyle yüklenmesi üzerine medyanın özgürlüğü/bağımsızlığı alanına da taşınmış oldu. Gelgelelim, medya, doğrudan kendisini ilgilendiren bu tartışmada da sınıfta kaldı.

Sınırötesi harekât: Bundan sonra ne olacak?

Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1993’te Kürt sorununun sadece askeri tedbirlerle çözülemeyeceği önermesinin doğru olduğunu, fakat PKK’yı askeri açıdan yenilgiye uğratmadan devletin herhangi bir reform yapmasının mümkün olamayacağını söylemişti. Demirel o çıkışını PKK’nın neredeyse bölgenin bazı kısımlarında “kurtarılmış bölgeler” oluşturma aşamasına geldiği sırada yapmıştı ve o nedenle söylediklerine ciddi bir itiraz gelmemişti. İki yıl sonra (1995) Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, PKK’nın askeri gücünde ciddi bir gerilemeye yol açan geniş çaplı harekâtı başladı. Harekâtın dikkate değer bir askeri başarı anlamına geldiğinin iyice belirginleştiği günlerde, o sırada bölgede bulunan gazeteci Hasan Cemal, Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan’ın sözlerini şöyle aktarmıştı: “Apo’nun tepesindeyken, PKK’yı önüne katmış kovalarken, bu psikolojik ortamda ne yapacaksan yapacaksın. Demokrasi paketi mi, demokratikleşme paketi mi, bu havadan istifade neyse çıkaracaksın…” Herkes biliyor, öyle olmadı, “fırsat” kaçırıldı ve ondan sonra da ne fırsatlar kaçırıldı. Geçtiğimiz günlerde başlatılan sınır ötesi harekâtla ilgili olarak iki temel soru var… Bir: Türkiye Cumhuriyeti devleti PKK’nın askeri olarak ağır bir yenilgiye uğratılmasını “fırsat” bilip Kürt sorununa ilişkin bir reform programını uygulamaya sokacak mı? İki: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin giriştiği harekâtın uluslararası kamuoyunda dikkat çekici bir sessizlikle karşılanması ne anlama geliyor? Harekât, Türkiye’nin de içinde bulunduğu geniş bir mutabakatın birinci bölümüne mi işaret ediyor? Uzun yıllardır Kürt meselesinin bütün yönlerini yakından takip eden Ümit Fırat ve gazeteci İrfan Aktan Medyakronik için değerlendirdi… ÜMİT FIRAT ‘Herkes, yapılan mutabakat çerçevesinde davranıyor’ – Harekâta uluslararası tepki çok cılız kaldı. Bu, bir mutabakatı mı ima ediyor? – Bu operasyonla ilgili altının çizilmesi gereken nokta, ABD’nin hem Türkiye’ye hem de Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine belli bir çerçeve çizmiş olmasıdır; şu ana dek Kürtlerden herhangi bir çatlak ses çıkmamasının nedeni de budur. Ne zaman Türkiye çizilen çerçeveyi aşar, ki gidişata bakılırsa böyle bir şey olmayacak, o zaman Kürtler seslerini yükseltir. Bu operasyon daha öncekilere hiç benzemiyor. Daha önceki operasyonlarda Türkiye kimseden icazet almadan Irak […]

Sokak çocuklarının da artık bir bankası var

Ayçin Kırbaş Hindistan’da gönüllü bir kuruluş tarafından hayata geçirilen Children’s Development Bank (CDB), sokak çocuklarının sosyal hayata kazandırılarak kendi ayakları üzerinde duran sorumlu bireyler olarak yetiştirilmesine katkıda bulunuyor. CDB çalışan çocukların ve sokak çocuklarının sahibi olduğu ve kendi ekonomik kazanımları için işlettikleri bir banka olarak tanımlanıyor. Vizyonu global olarak demokratik bir paylaşım geliştirmek; çalışan çocuklara ve sokak çocuklarına ekonomik inisiyatif, hayatları ve becerileri için eğitim ve geçim seçeneği tanımak olan bu kurum 2001 yılında “Butterflies” isimli gönüllü bir grupla ortaya çıktı. Hindistan’da bin kadar sokak çocuğunun bir araya gelerek kurdukları bu banka çocukların günlük kazançlarını yatırıma dönüştürmeye çalışıyor ve normal bir banka gibi Hindistan’daki çocukların paralarına faiz ödüyor. Bu sayede çocukların paralarını sigara ve diğer zararlı alışkanlıklara harcaması önleniyor ve banka gibi bir takım yasal alışkanlıklar edinmelerine yardımcı oluyor. Faiz yalnızca 15 yaş ve üzerindeki çocuklara ödeniyor ama faiz kazanmak veya çocukların paralarını değerlendirmek resmin sadece küçük bir kısmı. Yetişkinlerin de yardımlarıyla çocuklar tarafından işletilen CDB’de esas amaç çocuklara yararlı iş becerileri kazandırmak…. Bazıları elbette çocukların çalışmasına kesinlikle karşı çıkacaktır. Ancak CDB’deki yetişkinler bu görüşe; “Hindistan’daki ekonomik sistem ve dünyanın diğer yerlerindeki sokak çocuğu sayısındaki artış, başka bir alternatif tanımıyor. CDB çocuklara en azından kendi hayatlarını ve birikimlerini kontrol etme şansı tanıyor” diye cevap veriyorlar. Hindistan dışında Afganistan, Bangladeş ve Nepal’de de yer alan bu türden bankalara HSBC ve Comic Relief gibi güçlü sponsorlar katkıda bulunuyor. Bankanın kuralları 9–18 yaş arasındaki bütün çalışan çocuklar cinsiyet ayrımı olmaksızın CDB’ye katılabiliyor. Hırsızlık yapanlar, yankesiciler ve uyuşturucu kullananlar CDB’nin üyesi olamıyor. Hesap açtırmak için belirli bir miktar zorunluluğu yok. Yalnız her çocuk her gün belirli bir şey yatırmak zorunda bırakılıyor. Bu miktar o ülkenin en küçük para birimi dahi olabiliyor. Uygulamanın bir yandan çocuklara sosyal hayatta bir statü edinme, daha iyi bir hayat sürme ve rüyalarını gerçekleştirme şansı tanırken, bir yandan da onları […]

İş dünyası ‘işsizlik’ sinyali veriyor…

Uluslararası finans piyasalarında başlayan olumsuz beklenti dalgasının yakında reel sektörü etkilemesinden ve işsizlik dalgası yaratmasından kaygı duyuluyor. Geçtiğimiz hafta “Kurumsal Risk Yönetimi ve 2008 Öngörüleri” başlıklı bir rapor yayımlayan Türk Sanayici ve İşadamları Derneği TÜSİAD, uluslararası finans piyasalarındaki dalgalanmanın reel sektörü tehdit edecek boyutlara ulaştığını, bundan etkilenecek ülkelerin başında da Türkiye gibi gelişmekte olan piyasaların geldiğine dikkat çekti. Hazırladığı raporda 2004-2007 arasında istihdamın sürekli arttığını ifade eden TÜSİAD, 2007’nin son çeyreğinde ise bu eğilimin tersine döndüğüne vurgu yaptı. Raporda Türkiye ekonomisindeki mevcut eğilim “istihdamın artmasına olanak sağlayacak bir yapıdan uzak” olarak niteleniyor. Raporda hükümete de ekonomi yönetiminde yeni bir vizyon ortaya koyması ve reform hamlesi başlatması çağrısı yapılıyor. Önceki hafta da İstanbul Sanayi Odası (ISO) üyelerinin 2007’nin ikinci yarısı için yanıtladığı “Ekonomik Durum Tespit Anketi”nin sonuçları yayımlanmıştı. Anket, geçtiğimiz 6 aylık dönemde sanayiciler açısından bazı göstergelerin negatife döndüğünü ortaya koymuş, İSO başkanı Tanıl Küçük hükümete, “Türbanla uğraşmayı bırakı, ekonomiye dönün” çağrısı yapmıştı. İstihdamdaki düşüş ve yükselen işsizlik tehlikesiyle ilgili bir uyarı da geçtiğimiz hafta iktisatçı Mustafa Sönmez’den geldi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan verilerin uluslararası standartlara uygun olmadığına dikkat çeken Sönmez, mevcut işsizliğin açıklanan rakamların daha üzerinde olduğunu ve Türkiye’yi “hiper işsizlik” tehlikesinin beklediğini öne sürdü. Sönmez’in değerlendirdiği işsizlik verilerine göre Türkiye’de işsizlik oranı resmi verilerdeki gibi yüzde 12 değil, yüzde 20’ye ulaşıyor ve 2008’de yaşanacak krizin etkileriyle Türkiye’deki işsizlik düzeyi “hiper” düzeylere gelebilir. Mustafa sönmez’in araştırmasından bazı satırbaşları şöyle: – Yüzde 10’luk resmi işsizlik bile Türkiye’yi yüzde 8 dolayındaki AB işsizliğinin ve yüzde 6,6’lık OECD işsizliğinin üstünde gösteriyor. – TÜİK’in hanehalkı işgücü anketlerinde, 49 milyon civarındaki 15 yaş üstü nüfusun ancak 23 milyonu işgücü sayılıyor. Bu da her 100 kişiden 48-49’unun çalışmak istemesi demek. Oysa işgücüne katılma oranı OECD’de ve AB’nin 15 üyesinde yüzde 65’in üzerinde. – Türkiye’de açıklanan işsiz sayısı 2 milyon 350 bin ve resmi işsizlik […]

Tekel satıldı

Tekel’in sigara bölümünün satışıyla ilgili ihale bugün saat 15:00’te Hilton Oteli’nde başladı ve kısa süren bir açık artırmadan sonra Tekel Sigara bölümü 1 milyar 720 milyon ABD Doları karşılığında British American Tobacco (BAT) şirketinin oldu. İhale sonucunda Türkiye’de sigara pazarında yüzde 34’lük paya sahip TEKEL’in yüzde 8 paya sahip BAT’a satılmasıyla BAT’ın Türkiye’deki pazar payı yüzde 42’ye yükseldi. Böylece BAT yüzde 43’le Türkiye’de pazar lideri olan Philip Morris’le başa baş noktaya gelmiş oldu. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB), teklif vermenin son günü olan Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Tekel Sigara’ya Limak-PI Turkey, profesyonel Türk yöneticiler ve Cinven’in oluşturduğu Strand Investment, British American Tobacco (BAT) ve CVCI-Doğan Holding -Tütsab gruplarının teklif verdiğini açıklamıştı. Tekel’in ilk ihalesinde 1,1 milyar dolarla en yüksek teklifi veren JTI’ın pazar payı ise yüzde 10 düzeyinde kaldı. Türkiye’deki sigara üreticileri ve pazar payları şöyle: Philip MorrisMarlboro, Parliament, Chesterfield, L&M, Lark, Muratti, Bond Street, TürküTürkiye pazar payı %43Dünyadaki pazar payı % 17 BAT + TEKELKent, Dunhill, Lucky Strike, Pall Mall, Viceroy Davidoff, WestSamsun, Maltepe, Tekel 2000, Tekel 2001, Ballıca, BaharTürkiye pazar payı % 34+8= %42Dünyadaki pazar payı 12% JTICamel, Salem, Winston, Monte Carlo, MoreTürkiye pazar payı % 10Dünyadaki pazar payı % 11 Tekel’in fabrikaları hangi marka sigaraları üretiyor?İstanbul: Samsun ve MaltepeTokat: Samsun, Kutulu Maltepe, Tekel 2000, Tekel 2001, BaharSamsun Ballıca: Tekel 2001, BallıcaAdana: Samsun, MaltepeMalatya: Samsun, MaltepeBitlis: Kutulu Maltepe, Samsun

Fleet Sokağı’ndan korkunç bir müzik yükseliyor!

Özgecan Okay “Müzikal korku filmi de olur mu?” demeyin. Tim Burton yaparsa olur. Film kısaca Sweeney Todd adıyla kötü bir üne sahip Benjamin Barker’ın komedi, dram ve gerilim dolu hikâyesini anlatıyor: 15 yıl boyunca haksız yere hapis yatan Todd, intikam yemini ederek İngiltere’ye geri döner. Kötülük konusunda kendisinin tam bir kopyası olan kiracısı ve aşığı Mrs. Lovett ise suç ortağı olur. İşte bundan sonra Fleet Sokağı’ndan korkunç kokular yükselmeye başlar. Bu ikiliye dikkat! Tim Burton filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Johnny Depp şeytan berber Sweeney Todd rolünde karşımıza çıkıyor. Donuk ve uğursuz bakışlarıyla kini, sesi ve yorumuyla da korkuyu iliklerimize kadar hissettiriyor. Sweeney Todd’un suç ortağı Mrs. Lovett karakterini ise Fight Club’taki Marla karakteriyle de hatırladığımız Helena Bonham Carter oynuyor. Mrs. Lovett , Todd’un kurbanlarından turta yapan bir kadıncağız! Karanlık karakterleri canlandırma konusunda birbirlerinden aşağı kalmayan Depp ve Carter kesinlikle harika, daha doğrusu korkunç bir ikili olmuşlar. Broadway’den sinemaya Sweeney Todd beyaz perdeye aktarılmadan önce de büyük ses getiren bir müzikaldi. Oyun yazarı Christopher Bond’un, İngiliz yazar Hugh Wheeler’ın aynı isimli kitabından sahneye uyarladığı müzikalin şarkı sözlerini ve müziklerini Amerikalı kompozitör Stephan Sondheim yazmıştı. Eser, 1979’da Broadway’de sahnelendi ve sekiz dalda Tony Ödülü kazandı. Bunlardan biri de en iyi müzik dalındaydı. Gösterinin komedi, drama ve korku unsurları Sondheim’ın film müziğini andıran çalışmalarıyla bütünleşti. Dünyada yüzlerce kez sahnelenen müzikal son olarak kısa süre önce tekrar New York’un tiyatro izleyicisiyle buluştu. Müzikalle korku sinemasını birleştiren bir film yaratma imkânını çok heyecan verici bulan Burton, en favori müzikal olarak Sweeney Todd’u gösteriyor. Film, en iyi erkek oyuncu, sanat yönetmeni ve kostüm tasarımı olmak üzere üç dalda Oscar’a aday gösteriliyor. Kimdir bu Tim Burton? Filmleri iple çekiliyor. Eskileri bile binlerce kez izleniyor. Facebook’ta adına 460 tane grup mevcut ve 6 bin 476 “fan”ı var. Kimdir bu Tim Burton? Burton, küçük yaşlarda çizim yapmaya başladı, bir Disney […]

Protestocunun performansı

Nur Toprakoğlu Ressam ve müzisyen Asaf Zeki Yüksel, kendini performans sanatçısı olarak tanımlıyor. Türkiye’de yaşayan biri için hayli ilginç performanslara imza atmış. İlk performanslarını 1989’da icra etmeye başlayan Yüksel’in en dikkat çekici işlerinden biri, kendini İsa Peygamber kılığında Ayasofya Camii’nde çarmıha germesi. Zaten o görüntüler zamanın gazetelerinde de kullanılmış. Peki, neden kendini çarmıha germiş? Amacı, o günün koşullarında, düşüncelerinden dolayı cezalandırılan gençlerin durumunu protesto etmekmiş. İşin cesaret kısmına gelince, tahmin edebileceğiniz gibi, Ayasofya’da çalışan polis memurları Yüksel’i durdurmaya kalkışmış, ama o ve birkaç arkadaşı bu durumdan hiç yara almadan kurtulmuş. Artık sanata saygı mı dersiniz, yoksa deli sanılmanın avantajı mı bilinmez… Bu kadarla da kalmamış Yüksel’in imza attığı işler. Türkiye’de yaptığı performansları İsveç’te de icra etmesini isteyen bir grup sanatçıyla oraya giden Yüksel, sokaklarda 12 saat çıplak dolaşmaktan tutun da bir market arabasında çıplak olarak paketlenip bir tavuk gibi kasadan geçirilmeye kadar pek çok akıl almaz işe soyunmuş. Peki derdiniz neydi neden soyup tavuk gibi paketlediler sizi diye sorunca, Yüksel, “O zaman İsveç’te Migros diye zincir marketler vardı. Onları ve aşırı tüketimi protesto etmek için yapmıştık bu performansı” diyor. Sokaklarda soyunup gezmek mümkün olsa da, İstanbul gibi keşmekeşin hakim olduğu bir şehirden sonra İsveç’te kısa bir süre sonra sıkılan Yüksel, tası tarağı toplayıp vatan topraklarına geri dönmüş. Sonra da ver elini Amerika demiş. Orada İtalyan bir ressamın yanında sokak resimleri yapmaya başlayan Yüksel, bu işte epey uzmanlaşmış. Türkiye’de sosyal sanat henüz yaygınlık kazanmadığı için yaptığı duvar resimleri restoranların, alışveriş merkezlerinin ve tatil köylerinin duvarlarını süslüyor maalesef. Geçimini resim dersleri vererek sağlayan Yüksel, çok sevdiği resim yapmak dışında müzikle de uğraşıyor. Dinar Bandosu adlı grupta kendi yaptığı müzik aletlerini çalan Yüksel, performanslarına artık galeri ve sergi salonlarından çok sahnede devam ediyor.Kendi yaptığı müzik aletleri deyince aklınıza gitar ya da davul gibi bir enstrüman gelmesin. O daha çok elektrikli süpürge borularından ya […]

Nazım Hikmet Sergisi İstanbul’da

19 Ocak – 22 Mart 2008 tarihleri arasında açık kalacak sergide Nazım Hikmet’in daktilosundan, takım elbiselerine, plaklarından oyuncaklarına kadar birçok kişisel eşyası ilk kez şairin sevenleriyle buluşuyor. Özel belgeleri, imzaladığı kitapları ve el yazmalarının da bulunduğu sergide yer alan eşyalar, şairin eşi Vera Tulyakova ile paylaştığı ve son yıllarını geçirdiği Moskova’daki evinden getirildi. M. Melih Güneş’in küratörlüğünde hazırlanan serginin detayları için haberimizi izleyebilirsiniz.

Başörtüsü tartışmaları: Dört bildirinin tam metni

“ÜNİVERSİTEDE ÖZGÜRLÜKLER” KAMUOYUNA DUYURU1 Şubat 2008 “Öğretim üyeleri olarak bizler kılık-kıyafet konusunda yıllardır uygulanan politikaları ve son günlerde yapılan tartışmaları yakından ve kaygıyla takip ediyoruz. Üniversitelerin düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar olduğunu düşünüyoruz. Üniversitelerimizin çağdaş, uygar toplumlara yaraşır biçimde, özgürlüklerle ve bilim üretimiyle anılmasını istiyoruz. İstisnasız her demokratik ülkede olduğu gibi üniversitelerimizde de kılık-kıyafet serbestliğinin; hiçbir din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere tanınması gereğine inanıyor; aksi yöndeki tüm düzenleme ve uygulamalara bir an önce son verilmesini talep ediyoruz.Kamuoyuna saygıyla duyurulur.” Şaban Çalışİhsan Dağı Gericiliğe izin vermeyelim!4 Şubat 2008 Gerici ve liberallerin “türbana özgürlük” ittifakı Türkiye üniversitelerinin yüz karasıdır!Türbanın neyi örttüğünü görmemekte ısrar eden, türbanı özgürlükler zemininde ele almakta direnenlere aydınlanmacı, kamucu ve yurtsever akademisyenler olarak sesleniyoruz: Türban bugünün Türkiyesi’nde “bireysel özgürlük” konusu değildir. Türban AKP’nin gericiliğini-piyasacılığını örtüyor, türban ABD emperyalizmini, ABD’nin AKP eliyle Türkiye’yi İslam cumhuriyetine dönüştürme sürecini örtüyor. Üniversitede türbana izin vermeyeceğiz; biliyoruz ki türban aklın ve kadının esaretidir, gericiliğin hakim kılındığı yerde bilim yapılamaz. Ülkemizi ve üniversitemizi gericiliğe teslim etmeyeceğimizi ilan ediyoruz. Hem özgürlük hem laiklik8 Şubat 2008 Dayatmaları reddediyoruz: Özgürlüklerimizden de laiklikten de taviz vermeyeceğiz!Üniversitelerde öğrencilerin kılık kıyafetlerinden dolayı ayrımcılığa ve baskıya maruz kalmadan eğitimlerini sürdürme hakkını savunuyoruz. Bununla beraber, bu sorunun tek başına ve hukuku zorlayan yöntemlerle gündeme getirilmesinin, ülkemizde giderek yükselmekte olan muhafazakarlaşma eğilimini ve kutuplaşmayı pekiştirmesinden kaygı duyuyoruz.Kılık kıyafet özgürlüğünü sağlayacak düzenleme, toplumun farklı kesimlerinin özgürlük taleplerini kapsayan bir genel demokratikleşme programı içinde ele alınmalıdır. Bu programın, öncelikle şu unsurları içermesi gerektiğini düşünüyoruz: “Ötekilerin” fiilen baskı ve ayrımcılığa maruz bırakılmalarına karşı açık yasal yaptırımlar getirilmesi, 301. maddenin derhal kaldırılması, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması, akademik özgürlüklerin güvence altına alınması, Kürt, Alevi ve gayrimüslim yurttaşların eşit hak istemlerinin karşılanması, emekçilerin sendikal […]