Bir ampul kaç balıkla yanar?

Türkiye Su Meclisi, 22 Mart Dünya Su Günü nedeniyle hazırladığı afişte hidroelektrik santrallerin (HES) neden olduğu doğa yıkımına dikkat çekti. “Bir ampul kaç balıkla yaşar” sorusuyla son yıllarda santral inşaatı, doğal su kaynaklarının kurutulması ve sulama faaliyetleri nedeniyle yok olan doğal alanları ve canlı türlerini hatırlattı. Su Meclisi, yaşamın temel koşulu suyu anayasal güvence altına almak amacıyla Ocak ayında kuruldu. 55 sivil toplum kuruluşu meclis için bir araya gelerek, suyun kamu tarafından sahiplenilmesini sağlayan bir politika oluşturulması ve suyla ilgili yanlış uygulamaların düzeltilmesini sağlama amacıyla yola çıktı. Dünya Su Günü için hazırlanan afişte ise özellikle son günlerde sayısı hızla artan ve daha da arttırılmaya çalışılan HES’lere dikkat çekildi. Dereler üzerinde kurulacak santrallerin sadece canlı türlerine zarar vermediği, bu bölgelerde yaşayan insanları da göçe zorladığı belirtildi. Afişte, ülkemizdeki su kaynaklarının neredeyse tamamına HES kurulması istendiği ancak bu yolla Türkiye’nin enerji ihtiyacının sadece yüzde 5’ini karşılanabileceği vurgulandı. Buna karşılık 2 bin derenin, balıkları ve tüm canlılarıyla santrallere feda edileceği ifade edildi.

‘Halit Ergenç çok benzedi ama Haluk Bilginer daha iyi oynadı’

Atatürk’ü sahnede canlandıranlardan biri de tiyatro oyuncusu Nurseli İdiz’di. HaberVs, “Cumhuriyet Kadınları” başlıklı proje için Atatürk kılığına giren İdiz’e kadın gözünden Atatürk’ü ve Atatürk’ü canlandırmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. Sahnede Atatürk’ü canlandırmak nasıl bir duygu?Şimdi aktörler için öyle büyük bir dezavantaj ki Atatürk’ü canlandırmak yani vardır ya tarihimizde böyle idoller. Hakikatten bir efsaneyi canlandırmak çok zor bir şey. Çünkü hiç kimseyi onun yerine koyamıyorsunuz. Hiç kimseyi ona benzetemiyorsunuz. Çünkü sadece yaptıkları ile değil, fiziği ile de çok etkileyici bir adam. Karizması ve ışığıyla; o ışığı yakalamak bir aktör için çok zor bir şey. Onun için yapılan işlerdeki hiçbir Atatürk’ü aslına benzetemiyorum. Rutkay Aziz, Haluk Bilginer ve Sinan Tuzcu Atatürk’ü canlandırdı. Sizin gözünüzde kim en iyi ifade etti?Tip olarak benzeyen en çok Halit Ergenç oldu ama en iyi oynayan da Haluk Bilginer oldu. O halini tavrını, yaklaşımını yani oyunculuk olarak Haluk’un ki daha iyiydi. Ama fiziki benzerlik konusunda da Halit Ergenç daha başarılıydı. Yapılan projelerde Atatürk’e bakış açılarını nasıl buluyorsunuz?Yani tabi Atatürk’e çok resmi tarihten değil de farklı bir bakış açısından bakmak lazım. Yani onun felsefesini, onun dünya görüşünü, onun devlet anlayışını iyi anlamak iyi araştırmak ve iyi yorumlamak gerekiyor. Yani körü körüne bir takım kişilerle değil gerçekten Atatürk’ün felsefesinin derinliğine inmek lazım. İnildiği zaman yani ne kadar çağdaş, ne kadar aydınlık, bir düşünce adamı olduğunu bir filozof olduğunu görmek mümkün.

Alican Yücesoy: ‘Atatürk’e benzemek yalnızca ayrıntı’

Atatürk’ü bir yabancı daha iyi oynayabilir mi? Veya Atatürk’ü sevmeyen bir oyuncu Atatürk’ü daha iyi canlandırabilir mi? Son denemin beyazperdedeki Atatürk’lerinden biri Alican Yücesoy, bir aktörün Atatürk’ü sevmesinin, tanımasının veya ona benzemesinin oynadığı rolle hiç bir ilgisinin bulunmadığını düşünüyor. HaberVs, “Atatürk olmanın” nasıl bir duygu yarattığını, bir aktörün kariyerini nasıl etkilediğini Alican Yücesoy’a sordu. “Son Osmanlı Yandım Ali” filminde Mustafa Kemal’i canlandırdınız. Atatürk’ü oynamak size neler hissettirdi?Yani güzel bir şey tabi. Ülke için önemli birini, sadece bizim insanımız için dünyadaki bir çok insan için de çok önem taşıyan, herkesin bildiği birini oynamak ya da oynamaya kalkışmak tabi ki gurur verici bir şey. Hele ki ailece seviyorsanız o kişiyi… Ailemin Atatürkçü olduğunu, öyle yetiştirildiğimi de söyleyebilirim. Bu rol size nasıl teklif edildi?Ben Bulgaristan’a tatile gitmiştim. Bir gün konservatuardan arkadaşım Doğacan aradı. “Seni arıyorlar Özen Film’den sürekli” dedi. “Ne için?” dedim. “Bir rol var ama söylemediler” dedi ve aramam için bir numara verdi. Döndüm ama aramayı unuttum. Sonra Latif Akgedik aradı beni. “Seni arıyoruz ulaşamıyoruz nerdesin sen?” dedi, o zaman öğrendim Atatürk rolü için benimle görüşmek istediklerini. Konuştuk, görüştük. Tabii ki bana böyle bir rolün teklif edilmesi beni çok onore etti. “Rolün gerçekleşip gerçekleşmemesi hiç önemli değil. Bu rol için beni düşünmüş olmanız çok hoşuma gitti” dedim. Bir makyaj denemesi yapıldı. Yaşlandırmak için plastik makyaj yaptılar ondan sonra tamam dediler. En son olarak Özen Film’in sahibi Mehmet Soyaslan’la görüştük. Atatürk’ün bir fotoğrafı vardır hepimiz biliriz uzağa doğru bakar. Benden o bakışı yapmamı istedi. “Tamam işte bu bakış” dedi. Sonra da oldu. Kabul ederken bir tereddüt yaşadınız mı?Tabii bazı kaygılarım oldu. Herkesin bildiği birini canlandırmak birazcık güç bir şey. Çünkü herkesin fikir sahibi olduğu birinden bahsediyoruz. Bunlar bıçak sırtı rollerdir. Herkes bir şey söyleme hakkını bulur kendinde. Herkes bilgi sahibi olduğunu iddia eder. Nutuk’u okudunuz mu diye sorarsanız size hayır der. O sebepten […]

Haluk Bilginer: En iyi ama en gerçekçi Atatürk

Haluk Bilginer, üç yıl önce oynadığı İş Bankası reklamında Atatürk’ü canlandırmıştı. Bilginer bu en kısa süreli Atatürk rolüyle belki de en çok konuşulan ve beğenilen oyuncu oldu. Bu görüşü, Atatürk’ü canlandıran diğer oyuncular da paylaşıyor. Gelgelelim “en iyi Atatürk”, Atatürk olmak konusunda en az duygusal isim; Mustafa Kemal’i sadece bugüne kadar canlandırdığı –Tanrı dahil- karakterlerden biri olarak görüyor. Oysa üç yıl önce bu rolü üstlendiğinde “Kendisi de eminiz çok gururlanmıştır” yorumları yapılmıştı. Bilginer’e göre Atatürk’ün tabulaştırılması bir hata. Ve bu hata eğitim sistemindeki aksaklıkların da iyi bir göstergesi. Atatürk olmak, ulu önderin kılığına bürünmek size neler hissettirdi?Burnumda kaşıntı, kolumda kasıntı. Bir gece o yapay burun ile yattım. Nasıl sıkıcı bir şey olduğunu anlatamam. “Ah Atatürk’ü oynadım, çok gurur verdi.” Bunları söyleyenlerin yalancı ve sahtekar inanmayın. Ben Tanrı’yı da oynadım. Bunun için sekiz gün Tanrı’yla mı yaşamam lazım? Neden seri katili oynayan oyunculara ne hissettiklerini sormuyorlar da, Atatürk’ü canlandıran oyunculara bu kadar ilgi gösteriyorlar. Ayrıca neden ulu önder diyoruz? Neden ululaştırıyoruz ulu manitu gibi. Babanıza, annenize ulu diyor musunuz? Aslında Atatürk hakkında bildiğimiz her şey yalan. Ali Rıza Efendi’nin resmi diye bir şey yok. Bize gösterilen resim sahte. Ulu Önder derken çok ayıp etmiş oluyoruz. O da bir insan. Eminim Atatürk yaşasaydı kendine “ulu” denmesini istemezdi. Aslına bakarsanız ülkemizde işleyen dershane sistemi de lüzumsuz bence. Neden liselerde verilmiyor o eğitim de çocuklarımızı ayrıca dershaneye gidiyorlar. Ayrıca başka hangi ülkede kendi dilinden başka yabancı dilde eğitim veriliyor? İşte Atatürk hakkında verilen eğitim de böyle. Aynı Atatürk’ü anlatıp duruyorlar. “1881’de doğdu. Annesi Zübeyde Hanım, Babası Ali Rıza Bey…” Can Dündar bunların hepsini Mustafa filminde anlattı. Biz neden Atatürk filmleri bu kadar çoğaldı bunu sorgulamalıyız. Bu konudaki filmlerin artması da Mustafa’dan sonra oldu. Sorgulanması gereken aslında Atatürk’ü oynarken ne hissettiğimiz değil. Sorgulanması gereken eğitim sistemi. Ben kendi çocuğumu bu eğitim sisteminden uzak tutacağım. Atatürk’ü […]

Sinan Tuzcu: ‘Oyunculuğumu tartıştırabilmek için Atatürk oldum’

Bir oyuncunun canlandırdığı karaktere hayranlık duyması, ya da bunun tam tersi, rolün inandırıcılığından kaybettir mi? Zülfü Livaneli’nin çok tartışılan filmi Veda’da Mustafa Kemal’i canlandıran Sinan Tuzcu’ya (33) bu soruyu sormamızın nedeni, film nedeniyle kendisiyle yapılan söyleşilerde Atatürk’e hayranlığını dile getirmesiydi. Tuzcu, Türkiye’deki insanların yedi yaşından başlayarak resmi tarih bilgisiyle kuşatıldığını ancak Atatürk söz konusu olduğunda, hakkaniyet adına bu çizgiden ayrılmasının mümkün olmadığını söylemişti. Diğer taraftan, Türkiye’de çekilen ve içinde Atatürk olan her film sanatsal boyutundan çok, siyasal ve tarihsel açıdan değerlendirilir ve tartışmalar da genellikle bu eksende ilerler. Dolayısıyla Atatürk rolüne soyunan her oyuncuyu, bu tartışmalar arasında kaybolma, oyunculuk performansını tehlikesi bekler. HaberVsmuhabirleri Tuzcu’ya yönelttiği bir başka soruda, performansının bu tartışmalara yenik düşüp düşmediğinin yanıtını aradı. Sinan Tuzcu için “Atatürk olmak” ne ifade ediyor?Ürkütücü bir şey. Kostümle, makyajla ona benzemeye başladığınızı fark edince o bir süre sonra sizin için de bir oyuna dönüşüyor. Aynanın karşısında kendinizi oynar buluyorsunuz. Saç renginiz değişiyor, göz renginiz değişiyor. Normaldeki hareketleriniz, biçimleriniz, konuşma tarzınız, bakışınız hepsi değişiyor. Bir de bunu yaratırken tek başınıza değilsiniz, “Ben bunu böyle oynuyorum ağabey” deme gibi bir şansınız yok yani. Herkes bir fikir belirtiyor oysa siz doğal olmak zorundasınız. Canlandırmanın teknik tarafını düşününce biraz ürkütücü ve zor. Ama aynayla baş başa kaldığınızda acayip keyifli bir şey. Çok gurur verici. Atatürk oynayan kaç kişi var ki Türkiye’de? İşte Rutkay ağabey, Haluk ağabey… Halit Ergenç de var ama daha çıkmadı. Nurseli İdiz, Cumhuriyet Kadınları için Atatürk olmuştu. Bir de Alican Yücesoy var. Alican’la zaten hep ortak oynuyoruz biz. Rutkay ağabeyden, Haluk ağabeyden sonra geliyor olmak Halit için de, Alican için de ve benim için de çok mutlu bir şey. Rolü kabul etmekte bir tereddüt yaşadınız mı?Yaşamaz olur muyum? “Yapamam” dedim Zülfü ağabeye. Çünkü bunun için çok sağlam bir vakte sahip olmanız lazım. Biraz önce saydığım bütün o öğeler. Birinci sınıf bir ekip […]

An imam will sit on every medical ethics board

News,etc. The Ministry of Health had to revise its regulations about the functioning and composition of Board of Ethics in Clinical Research because the earlier one has been repealed by the Supreme Administrative Court upon a complaint by the Turkish Medical Association on grounds that it contravenes the existing laws. The ministry published new regulations last week in the Official Gazette; but this time it seems to lead to more controversy. These boards that usually function within the framework of medical schools but supervised by the ministry are supposed to oversee the ethical rules of medical research, new methods of therapy and new medicine will now include an imam or a graduate of Ilahiyat Fakultesi that corresponds to a Theology School in the Christendom. The earlier version of regulations also included a layman as a member of the board who was defined as “a university graduate who is not a member of professions related to health.” According to the ministry, the inclusion of the imam will represent “the people” on the board and the measure conforms to similar practices in the European Union. “The inclusion of an imam is not directly related to religion. The reason is, men of religion are more disposed to human sensitivities,” said a spokesman for the ministry. However, Islamic circles welcomed the measure saying that an imam on the board would prevent the usage of substances proscribed by Islam in drugs and new therapy methods. According to medical authorities introducing religious concepts into the ethics of medicine “would hamper scientific progress.” “There are expert deontologists on the Ethics Board who are in full knowledge of the moral, legal and scientific aspects of medical research, there is no need for religious counsel,” a spokesman for the Turkish Medical Association said. Since the Supreme Administrative Court repealed […]

Minister’s remarks on homosexuality stirs strong feelings

News,etc. “Are you not concerned that homophobic murders might increase in the society because of the comments made by your minister?” was among the written questions put to Prime Minister Tayyip Erdogan by the Istanbul deputy Mehmet Sevigen following the strong reaction to State Minister Selma Aliye Kavaf in charge of family and women’s affairs who declared at a newspaper interview that homosexuality is a disease that should be cured. Kavaf, one of the women cabinet members was interviewed by the Hurriyet newspaper’s Sunday supplement on various topics including her background as a teacher, her family life, her likes and dislikes. “I believe that homosexuality is a biological disorder, a disease that should be cured. I do not have a positive approach towards the issue of homosexual marriages. We don’t have any work underway regarding this topic at our ministry. Furthermore, we have not received any request to this effect,” said Kavaf during the interview. She also expressed her disapproval of television serials that show couples kissing each other. “When the journalists asked me what I think about couples kissing each other in the serial ‘Forbidden Love,’ I said such scenes are aired in the United States and Europe in coded format. Those who want to watch them buy them using a password. Those scenes may not be important in the morally degenerative sense for 40 or 50 year olds, but they might have different effects on 4 to 10 year olds,” Kavaf commented. The serial she likes most is the controversial “Valley of Wolves” where a group of underground gang supposedly protects Turkey’s national rights through a lot of violence and bloodshed. The serial had caused Israel to protest Turkey last year, when in one of the episodes Israeli agents kidnap Turkish kids and the chief character raids the […]

AKP puts constitutional amendments on the agenda

News, etc. Prime Minister Tayyip Erdogan closeted with his ministers and legal experts for four hours putting the final touches to constitutional amendments which he said will be negotiated with all the political parties in Turkey. According to AKP sources quoted by the Turkish newspapers the package of amendments will introduce 12 changes regarding the structure of judicial organs and citizens rights. One of the most important features of the package is related to the structure of the Constitutional Court which has been one of the main headaches of Erdogan since his party came to power in 2002. The number of judges at the Constitutional Court will be increased and part of them will be elected by the National Assembly, according to the amendments. Presently, Turkey’s Constitutional Court has 11 judges, all appointed by the President who selects one of the three candidates nominated by the nation’s top judiciary organs like the Supreme Court. The amendments will also grant ordinary citizens to file applications with the Constitutional Court, a right reserved until now to the main opposition party, lower courts or 110 parliament members jointly filing a petition. Closing down of political parties on grounds that their actions have violated the constitution will be adjusted to the norms of Declaration of Venice, according to the draft. The Constitutional Court will not be able to close down political parties unless it is proven that the party is responsible for acts of violence or terror. Another change concerns the structure of the Supreme Board of Judges and Prosecutors (HSYK) which became the centerpiece of controversy between the government and the opposition recently. Prime Minister Erdogan and his ministers have voiced several times their displeasure with the decisions of HSYK which functions as the supervising body of Turkey’s judiciary, dealing with appointments, promotions […]

Yakup Kadri depoda, Memet Fuat evde

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1932’de yayınlanan Yabanromanını, “milli edebiyat devrinin başlangıcı”, hatta “romanımızın ilk başyapıtı” diye nitelendirenlerin sayısı hiç de az değildir. Yakup Kadri bu romanda, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da aydın ve köylü arasındaki kopukluğu ortaya koymak ister. Kimilerine göre bunu yaparken köylüyü olduğundan kötü gösterir. Bu nedenle Yaban, yukarıda bahsedilen “edebi” övgüleri de çok hak etmez. Hakkındaki farklı yorumlara rağmen uzlaşılan gerçek, Yaban’ın Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olduğu. Ve bu ölümsüz eserin el yazması orijinali artık, İstanbul Bilgi Üniversitesi Edebiyat Arşivi’nde yer alıyor. Tıpkı Memet Fuat, Sabahattin Âli, Burhan Belge ve Yakup Kadri’nin diğer evrakı, kişisel eşyaları ve kütüphaneleri gibi. Edebiyat Arşivi, üniversitenin kütüphanesine bağlı birim olarak 2009’da kuruldu. Edebiyatçılardan geriye kalmış kişisel evrakı korumayı, onlar ve eserleri hakkında akademik çalışmalara veri sağlamayı ve bunlar sayesinde yeni yayınlar yapılmasını amaçlıyor. Arşivin ve tasnifinin sorumluluğunu, kendisi de bir edebiyatçı olan Sevengül Sönmez üstleniyor. Eleştirel basım “Eserlerin müsveddeleri, ilk taslakları kıymetli şeyler” diyor Sönmez, arşivin edebiyatçı ve akademisyenler için ne ifade ettiğini anlatırken. Bunun için yine Yaban romanını örnek veriyor: “Yakup Kadri Yaban’ı altı defterde kaleme almış. Romanın bu ilk taslağıyla yayınlanan hali arasında farklar olabilir.” Arşivdeki onlarca taslak edebiyatçılara “eleştirel basım” olarak isimlendirilen yeniden yayın yapma şansı tanıyor. Var olan eserler hakkındaki bu yeni yayınlar, edebiyatçının yaşadığı dönemle bugünün şartlarını karşılaştırmamazı ve eser sahibinin bu değişiklikleri neden yaptığını anlamamızı sağlayabilir. Aynı şekilde arşivdeki bilgi ve belgeler, bugünün anlayışıyla edebiyatçıların daha çarpıcı biyografilerinin yazılmasına yardımcı olabilir. Arşivde neler var? *Yakup Kadri’ye ait, pek çoğu imzalı ve ilk baskı 434 kitap* Leman Karaosmanoğlu’na çoğu imzalı 123 kitap* Servet-i Fûnun eserlerinin tamamı* Tarihçi Mehmed Asaf’ın belgeleri*Akbaba, Akis, Ayın Tarihi, Forum, Hayat, Hürriyet Gösteri, Karagöz, L’illustration, Malumat, Milliyet Sanat, Mizah, PolisMecmuası, Radyo, Resimli XX. Asır, Servet-i Fünun, Sevimli Ay, Şehbal, Tef, Türk Hava Mecmuası, Ülkü, Yedigündergileri*Adalet Ağaoğlu, Fethi Naci, İlhan Berk, Ömer Laçiner, […]

Ölüm Allah’ın emri mi?

Teknoloji ve tıp alanındaki yenilikler sayesinde hayatımızda çok büyük değişiklikler gerçekleşiyor. Gelişen ilaçlar, solunum cihazları, yaşam üniteleri ve daha niceleri sayesinde ölüm, kimi zaman randevularını erteleyebiliyor. Yaşam süresi belki uzuyor ama yıpratıcı ve iyileşme umudu olmayan uzun bir hastalık süreci kimi zaman hayata karşı tahammülü kalmayan insanların ötanazi talebinde bulunmasına neden olabiliyor. Ancak bu tür hastaların ölüm istekleri çoğu ülke tarafından kabul edilmiyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Çağdaş Hukukçular Kulübü tarafından gerçekleştirilen “Ötanazi” başlıklı panelde biraraya gelen hukukçular, yaşam hakkından vazgeçmenin hukuka aykırı bir eylem olmadığını, fakat Türkiye ve daha birçok ülkede bu talebin reddedildiği belirtiyorlar. “Din, çoğu toplumda en büyük dayanak ve bu sebeple de yaşamın Tanrı tarafından sonlandırılması gerektiğine inanılıyor” diyen İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sibel İnceoğlu, yaşamın dokunulmazlığı ve kutsallığına karşı niteliğinin de çok önemli olduğunu söylüyor. Bireyin yaşamıyla ilgili karar verme hakkına sahip olduğunu vurgulayan İnceoğlu, sadece Hollanda ve Belçika vatandaşlarının ötanazi hakkı bulunduğunu belirtiyor. Tabii bu hakkı kötüye kullanmak isteyen hasta yakınları ve hekimler için de bir takım sınırlayıcı hükümler bulunuyor. Hastanın talebi, ümitsizce acı çekmesi gibi nedenlerin sonucunda hekimin de onayı alınarak ötanazi kararı verilebiliyor. Herhangi bir kuşku durumunda ise savcılığa bildiriliyor ve denetleme başlıyor. İnceoğlu, Türkiye’de ötanazi ile ilgili herhangi bir kararın alınmadığını ve maalesef özel yaşam dendiği zaman akla sadece “gizlilik” kelimesinin geldiğini vurguluyor. Zira özel hayata ait haklardan birini de ötanazi oluşturuyor. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Şefik Görkey, bir hastanın beyin ölümü gerçekleştiği zaman hekimin durumu sorgulamaya başladığını, çünkü hasta yapay olarak yaşasa bile artık bilincinin bulunmadığını anlatıyor. Hekimin temel kaygısının hastaları iyileştirmeye çalışmak olduğunu belirten Görkey, Türkiye’de hekimin bu desteği kesmek gibi bir hakkının da olmadığını söylüyor. Türkiye’de beyin ölümü gerçekleşmiş bir hastanın yaşam destek ünitesinin sadece ailesi tarafından kesilebildiğini belirten İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ragıp Barış Erman ise bu […]

Neden blog yazıyoruz?

Bloglar, yani internet günlükleri hızla büyümeye devam ediyor. Aklımıza gelebilecek her konuda görüş ve bilgilerin yer aldığı milyonlarca bloga her gün binlerce yenisi ekleniyor. Blog yazarlığı günümüzde gazete-dergi yazarlığı gibi ayrı bir kategori haline gelmiş durumda ve bloglar neredeyse “bağımsız gazeteciliğin geleceği” olarak görülüyor. Dünyanın en büyük blog indeksleme ve arama motoru Technorati ’nin verilerine göre 2002-2009 arasında 66 ülkeden 1,2 milyonun üzerinde blog yazarı Technorati’ye üye olmuş. 81 ayrı dilde yazılan kayıtlı blog sayısı ise 133 milyonu aşıyor. Technorati, blogların oluşturduğu bu evrene “Blogosfer” adını veriyor. Blogosfere günde 900 bin yeni makale ekleniyor ve dünyada 346 milyon kişi blogları izliyor. Technorati’nin 2009’da gerçekleştirdiği araştırmaya göre blog yazarlarının yüzde 70’i bu işi kişisel tatmin için yaptığını söylüyor. Yazarlar buradaki başarılarını da günlük ziyaretçi sayısı, RSS abone sayısı, kendilerine verilen bağlantı sayısı veya yazılarına yapılan yorumların çokluğuna göre belirliyor. Blog yazarlarının değindiği konular ise kişisel düşünceler (yüzde 45), politika (yüzde 32) haberler (yüzde 30), bilgisayarlar (yüzde 28), iş yaşamı (yüzde 25) müzik, (yüzde 24) seyahat (yüzde 20), din ve ruhani konular (yüzde 19), bilim (yüzde 19), sinema (yüzde 19), çevre (yüzde 17), ekonomi (yüzde 16), sağlık (yüzde 16), televizyon (yüzde 16), ailevi olaylar (yüzde 14), sürdürülebilirlik (yüzde 10), spor (yüzde 10) ebeveynlik (yüzde 10), mali konular (yüzde 8), oyunlar (yüzde 8) ve ünlülerden (yüzde 7) oluşuyor. Üçte ikisi erkek olan blog yazarlarının yüzde 60’ı 18-44 yaş arasında ve yüzde 75’i de üniversite mezunu. Technorati araştırmasına katılan yazarlar “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna da ağırlıklı olarak “internet ortamında fikirlerimi söylemek için” (yüzde 71) diye yanıt veriyor. Yüzde 68’i deneyimlerini paylaşmak, yüzde 49’u ise benzer düşüncedeki insanlarla bağlantı kurmak için blog yazıyor. Diğer nedenler ise şöyle sıralanıyor:Aile ve arkadaşlarla sürekli bağlantıda kalmak (yüzde 24), işim için yeni müşterilen edinmek (yüzde 24), medya sahibi olmak (yüzde 22), özgeçmişimi zenginleştirmek (yüzde 19), gelir sağlamak veya gelirimi artırmak […]

Fransa’da Türk olmak

Yeni ve daha iyi bir yaşam için boydan boya Avrupa’yı aştılar. “Biraz para biriktirelim, döneriz” dediler. Eninde sonunda bir ev, bir traktör, bir otomobil parası. Sonra yine memleket toprağı. Ama iş o kadar kolay değildi. Ne göçmenler, ne de onları ağırlayan ülke için. Yıllar geçti, göçmenler işçi yurtlarındaki tek göz evlerine, varoşlara, gönüllü sürgüne alıştılar. Sevdiler, evlendiler, çocukları büyüdü, yeni işlere girdiler, işten çıkarıldılar. İş kurdular, ev aldılar, delikanlılar, genç kızlar evlendi, onların da çocukları oldu. İlk gidenler emekli kahvelerinde buluşmaya başladılar, ölenlerin cenazeleri döndü memlekete. Kimi yasal, kimisi kaçak yolla 1970’lerde Fransa’ya giden Türklerin ortak öyküsü bu, özetle. “O insanların yaşamlarını izledim, gördüm, paylaştım” diyor serbest fotoğrafçı Ahmet Sel. Çünkü Sel de, fotoğrafladığı insanlardan biriydi. 1980’den sonra “hayatını kurtarmak için” siyasi göçmen olarak gitti Fransa’ya. Muhabirlik yaparak, ajanslarda ve televizyon kanallarında çalışarak kazandı hayatını. Kesintilerle 30 yıl kaldı bu ülkede. Ve yurda dönüşünde, gurbeti paylaştığı, çok şey öğrendiğini söylediği insanları “Demir Atanlar” sergisinde bir araya getirdi. Sergi’nin İstanbul Fransız Kültür Merkezi’ndeki ilk ayağı dün sona erdi. Ama kuruluşun İzmir’deki merkezinde 22 Mart’ta yeniden açılacak. “Avrupa’ya adapte olan baba yiğit” Fransa’da Türk olmanın, o ülkede yabancı olmaktan farkı yok Ahmet Sel’e göre. Srilankalı ya da Kolombiyalı olsanız da durum aynı. “Çünkü kendi memleketinde değilsin. Genelde bu toplumlar çok eski ve yerleşmiş toplumlar. Bu nedenle Avrupalı toplumlara tümüyle adapte olmak çok zor. Yani öyle bir baba yiğit yok. ‘Ben buraya tam adapte oldum, çok güzel yaşıyorum, herkes beni tamamen kendisi gibi saymaya başladı ve ben onlardan biriyim demek’ çok zor.Sel, “adaptasyon” konusunda ikinci, üçüncü kuşakların daha şanslı olduğunu söylüyor. “Çocuklar büyümeye, torunlar doğmaya ve yetişmeye başladığı zaman oranın eğitim sisteminden geçmiş oldukları ayrıca çaba sarf etmeleri gerekmiyor” diyor. Tabii bunun için kendi ailelerinden de özgürleşmeleri, evdeki baskıya direnmeleri gerektiğini dile getiriyor. Örneğin bazıları eşlerini sadece memleketteki köylerinden seçmek durumunda kalıyor. Çoğu, […]

Sarnıçta unutulan başkan

da, HaberVs’nin Fatih Belediyesi’nden edindiği bilgiyi doğruluyor. O zaman “Ek binanın altında tarihi bir sarnıç bulunuyor. Seçilirsem ilk işim belediye binasını yıkmak” diyen Er, “Belediyenin sonradan yapılan ek binası yıkılacak ve yeşil alan düzenlemesi gerçekleştirilecek” vaadinde bulunuyor. Eski başkan aynı söyleşide, sarnıç için rölöve, restitüsyon projeleri hazırlandığını, Koruma Kurulu’nun projeleri onayladığını hatta restorasyon projesinin ihalesinin de yapıldığını duyuruyor. Vatangazetesine verdiği röportajdan da anlaşılacağı gibi Eminönü Belediyesi’nin Fatih’e dahil edilmesinden sonra Nevzat Er, partisi AKP tarafından Fatih belediye başkanlığına aday gösterilmeyi beklemişti. Bu isteğini ve projelerini de basınla paylaşmış, ancak AKP tercihini, şimdiki başkan Mustafa Demir’den yana kullanmıştı. Belediyenin sitesindeki haberden anlaşıldığı kadarıyla Kadir Topbaş, bugün gerçekleşen törende de, yıkım ve restorasyon projelerini hazırladığını, kurula onaylattığını ve ihaleyi sonuçlandırdığını söyleyen Nevzat Er’in adını anmayı unuttu.

Pippa’ya Mektubum

Barış mesajı vermek amacıyla ülkesi İtalya’dan yola çıkan ve otostopla Orta Doğu’ya gitmeye çalışan Pippa Bacca’nın ölümünün ardından tam iki koca yıl geçmiş. Bu bize, ölümlerin ardından zamanın ne kadar pervasız ve hızlı geçtiğine dair minik bir kanıt. Bingöl Elmas bu hızlı geçişe “biraz yavaş”, son sürat hafıza kaybına “dur” demek isteyenlerden sadece biri. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Pippa’ya Mektubum filmi bunların bir tezahürü. Her bir çerçevesinde ayrı kadınlar, ayrı hikâyeler barındıran bu film Pippa’nın yolculuğunun sembolik bitişi için hazırlanmış. Film Pippa’nın öldürüldüğü Gebze’den başlayıp Suriye sınırında son buluyor. Bingöl Elmas (yönetmen, kameraman, oyuncu), erkeklerin en “erkek” olduğu boyuta, TIR şoförlerinin dünyasına elinde kamerası, siyah gelinliği ve arkasında onu takip eden ekip arkadaşları ile giriş yapıyor. En başlarda hâkim duygu ne tepki vereceğini bilememek olsa da konuştukça açılıyor şoförler. Pek çoğu onu siyah elbiseyle otoban kenarında gördüğünde hayat kadını sandığını itiraf ediyor. Otele gitmeyi teklif edenler de oluyor, bu otostopun çok tehlikeli olduğunu, “çocuk yapıp yuva kurması gerektiğini” söyleyenler de. “Ahlak” kelimesini ağzından düşürmeyen bizim gibi bir toplumun taşralarında aslında insanların ne kadar farklı yaşadığını, ahlak anlayışının kilometreden kilometreye değişebileceğini fark ettiriyor film. Ve en çok, en üzücü olarak da kadın hareketi, kadınların özgürleşmesi, mutluluğu, hakları adına daha kat edilecek uzun uzun yolların var olduğunu hissettiriyor. Hatay’daki köylü kadının kendisi ve kadınlar için sadece “bir bulut kadar özgür olmayı istediğini” yüzümüze çarpıyor. Pippa’ya yazılan mektup, kadın olmanın ve olduğun gibi kendini koruyarak hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu hissettiriyor iliklerinize kadar. Bingöl Elmas ekibiyle birlikte söyleşiye geldiğinde, bunun sembolik bir yolculuk ve devam olduğunun tekrar tekrar altını çiziyor: “Amacımız ‘Bakın bu yolculuk böyle de olabilirdi’ demek değildi. Pippa ve ben kesinlikle farklı koşullar içerisindeydik. O geldiği bu ülkenin diline de kültürüne de yabancıydı, yani minik bir tebessüm de onun yanlış algılanmasına sebep olabilirdi, ben insanlarla konuşarak ortamı yumuşatma olanağına sahiptim. […]

Diyarbakır’da Bursasporlu yabancı

2010 yılıydı… O dönem Türkiye’de, Bursaspor’da forma giyiyorum. Ülkenin bir ucundan bir ucuna deplasmana gitmiştik. Rakip Diyarbakırspor’du. …Tam hatırlamıyorum ama, ülkede durum bir hayli karışıktı. Bir nevi iç savaş durumu vardı sanırım. Kürt ve Türk halkı arasındaki gerilim futbola bile bulaşmıştı. Neyse, ligin ilk yarısında bizim taraftar Diyarbakırspor taraftarına yönelik bazı ırkçı tezahürat yapmışlar. Tabii ben anlamıyorum ne dediklerini. Biz de ikinci yarıda onların sahasında maç yapacağız ama havaalanına iner inmez polisler karşıladı bizim kafileyi ve kalacağımız otele onların eşliğinde sanki birer suçluymuş gibi gittik. Odamda uyumayı planlıyorum normal olarak ama imkan var mı? Cama doğru gitmemle, otelin hemen önünde patlayan havai fişekleri, otele doğru atılan taşları görmem ve tekrar yatağıma doğru yönelmem bir oldu. Ertesi gün maçın oynanacağı stada da yine iki polis otobüsüyle gittik. Ben de gerilmiştim ama pek de belli etmiyordum bizim çocuklara. Sahaya ısınmak için çıktığımız anla birlikte yoğun bir tezahüratla karşılaştık ama maçın başlamasına saniyeler kala Bulgar kalecimize kale arkasından taşlar atılmaya başlandı. Sonra hakem maçı başlattı. Stadı dolduran insanların gözlerindeki öfke 50 metreden bile fark ediliyordu adeta. Neden böyle öfke ve kin dolu olduklarını çözemedim normal olarak ama maç iyice çığrından çıkmaya başlamıştı. 15-16. dakikalardaydık… Bizimkilerden biri korner kullanmak için köşeye gelmişti. Hemen arkalarında duran emniyet görevlilerinin kalkanlarını aşan bir taş, yan hakemlerden birine isabet etti ve hakem yere yığıldı. Önce hakem dörtlüsü soyunma odasına gitti, sonrasında biz. Formalarımızı hızlıca çıkartıp eşofmanlarımızı giydik tekrar ve geldiğimiz gibi iki polis otobüsüne binip stattan çıkarıldık. Otobüsün camlarından içerisi gözükmüyordu ama etraftaki insanlar, bizim Bursasporlu futbolcular olduğumuzu, önümüzde bize eskortluk eden polis arabalarından anlamıştı. Oturduğum cama kocaman bir taş isabet etti ve cam tuzla buz oldu. Sonra kendimi koridora attım. Herkes otobüsün koridoruna sığmaya çalışıyordu. Aracın içindeki emniyet görevlisi, şöföre “Çabuk çabuk, daha hızlı sür” diye bağırıyordu. İlerlediğimiz her metrede onlarca taş fırlatıldı otobüse. Sanıyorum taşı atanlar […]

DSİ Antalyalıya ‘suyun tapusunu’ sordu

Yusuf Yavuz Antalya’nın Finike ve Kumluca ilçelerinde yaşayan 100 bini aşkın nüfusun tek su kaynağı Alakır Nehri üzerinde projelendirilen sekiz hidroelektrik santral (HES) bölge halkını ayağa kaldırdı. Su kaynaklarının ellerinden alınmasına tepki gösteren sekiz köy, birleşerek dava açmaya hazırlanıyor. Köylüler, 3 Mart’ta Türkiye Su Meclisi ve çevre örgütü temsilcileriyle bir araya gelerek bölgenin merkezi konumundaki Karacaören köyünde bir toplantı düzenlendi. Grubun sözcüsü Mehmet Başar, Alakır Vadisi’ndeki su kaynaklarının bölge halkı için yaşamsal öneme sahip olduğunu belirterek hukuk mücadelesi başlatacaklarını açıkladı. Başar, Alakır’da yapılması istenen sekiz HES’in, Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) yönetmeliğinden muaf tutulduğu bilgisini verdi. Oysa 2003’te yayınlanan bu yönetmelik, gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olumlu ya da olumsuz etkilerinin belirlenmesini ve gereken önlemlerin alınmasını zorunlu tutuyor. 3 Mart’ta Alakır Vadisi’ne gelen “Antalya Isparta ve Burdur Dereler Gönlünce Aksın Platformu” üyeleri, bölgede inşaatı devam eden ve başlama aşamasındaki HES projelerini inceledi. Karacaören Köyü Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Mehmet Başar’ın ev sahipliği yaptığı inceleme gezisine, Türkiye Su Meclisi Yürütme Kurulu Üyesi ve TTKD (Türkiye Tabiatını Koruma Derneği) Antalya Şube Başkanı Hediye Gündüz’ün yanı sıra, Türkiye Ormancılar Derneği Antalya Şube Başkanı Gürel Şirin, Gömbe Belediye Başkanı Hasan Toker, Orman Kooperatifleri Birliği yöneticisi Hikmet Yılmaz ile Manavgat, Elmalı, Finike ve Kumluca’dan çok sayıda çevre gönüllüsü katıldı. Suyun belgesi İnceleme gezisinde HES inşaatları sırasında çok sayıda kızılçam ağacının kesildiğini, birçoğunun da iş makinelerinin çalışmaları sırasında yıkıldığı belirleyen çevreciler, bölgedeki ağaç kıyımını protesto ettiler. Ardından bölge halkıyla Karacaören köyünde bir araya gelen platform üyeleri, Alakır Nehri üzerine yapılacak HES’leri değerlendirdiler. Toplantıda söz alan Büyükalan köyü Muhtarı Zeki Kahraman, bölgedeki su kaynaklarının 1930’lu yıllardan bu yana kullandıklarını ancak HES projelerinin uygulanmaya başlanmasıyla kadim hakları olan su kaynaklarının kullanımına izin verilmeyeceğini söyledi. Suyla ilgili taleplerini DSİ yetkililerine ilettiklerini söyleyen Kahraman, “suyun kullanım hakkının size ait olduğunu gösteren belgeniz var mı?” yanıtını aldıklarını anlattı. Diğer köy muhtarları da […]

atv-Sabah’ta greve devam

Çalık Holding’e ait Turkuvaz Medya grubuna bağlı atv, Sabah gazetesi ve dergi çalışanı 10 gazeteci grev önlüklerini yeniden giydi. Gazetecilerin geçen yıl 13 Şubat’ta başlattıkları grev 16 Temmuz’da mahkeme tarafından durdurulmuştu. Ancak Yargıtay 9’uncu Hukuk Dairesi’nin, yapılan itirazı yerinde görerek yerel mahkemenin kararını bozması ve yerel mahkemenin de bu bozma kararına uyması üzerine İstanbul Balmumcu’daki atv-Sabah binasına bugün (4 Mart 2010) yeniden “Bu işyerinde grev vardır” pankartı asıldı. atv-Sabah grubunun TMSF’ye devredilmesi sonrasında sendikal örgütlülük çalışması yapan ve yetki çoğunluğuna da ulaşan gazeteciler işverenin tehditleriyle sendikadan istifa etmişti. Tahditlere aldırmayanlar ise çeşitli gerekçelerle işten çıkarılmıştı. Atılanların tümü açtıkları işe iade davasını da kazanmıştı.

‘Asrın projesi’ Marmaray’da kölelik

Marmaray projesi kapsamında gerçekleşen arkeolojik kazıların en büyük ve en önemli istasyonu Yenikapı hareketli bir gün yaşadı. Çalışma koşullarını düzeltilmesi ve işten çıkarılanların geri alınması talebiyle 49 gündür eylemde olan Marmaray işçileri İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadır Topbaş’ın alanı ziyareti sırasında şantiyeyi işgal etti. Başkan Kadir Topbaş, İstanbul Metrosu ve Marmaray arkeolojik kazılarının eş zamanlı devam ettiği Yenikapı’ya, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’yla İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında imzanalacak protokolün imza töreni için gelmişti. Bu protokolle alanda yapılan tüm çalışmaların bir master plan çerçevesinde sürmesi hedefleniyordu. Topbaş’ın ziyareti sırasında, aylardır maaş alamayan ve bu duruma itiraz ettikleri için bir kısmı daha önce işten çıkarılan işçiler de eylemde bulundu. Yaklaşık 40 işçi alana girerek şantiyeyi işgal etti. “Ölmek var dönmek yok”, “Gün gelecek devran dönecek, patronlar işçiye hesap verecek”, “Marmaray işçisi köle değildir” sloganları attı. İşçilerden Yüksel Topal kendini yakmak istese de arkadaşları ve polis tarafından engellendi. Topbaş eylem üzerine şantiyeden ayrıldı. Bu sırada alana, işçilere destek vermek isteyen Barış ve Demokrasi Partisi Milletvekili Sabahat Tuncel geldi. Tuncel’in işveren temsilcileriyle yaptığı görüşme sonrasında işçilerin taleplerinin değerlendirileceği sözü verilmesi üzerine işgal eylemi sona erdi. “Asrın projesi” olarak sunulan Marmaray projesinde, taşeron şirket Polat Deniz İnşaat’a bağlı çalışan ve 16 Ocak’tan bu yana eylemde olan işçiler yaklaşık iki aydır taleplerini devlet yetkililerine ve projeyi üstlenen firma yönetimine ilettiklerini ancak bir sonuç alamadıklarını dile getirdi. İşçilerden Rıfat Yeşilyurt, 49 gündür düzenli maaş alamadıklarını belirterek, SSK primlerinin eksik yatırıldığını bazı sosyal haklardan yararlandırılmadıklarını öne sürdü. Yeşilyurt, inşaat sahasında kullandıkları çizme, yelek ve kasket paralarının da işveren tarafından maaşlarından kesildiğini söyledi. Eyleme destek veren DİSK’e bağlı Tekstil-Sen Genel Sekreteri Beycan Taşkıran da 16 Ocak’tan bu yana Çalışma ve Ulaştırma Bakanlıkları ile DLH (Demiryolları, Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü) ve ilgili şirketlerle görüştüklerini ancak sorunu çözmek için bir girişimde bulunmadıklarını söyledi.