Hayat karartan Toz

“Zincirin bir ucunda çağın popüler giysisi blue jean ve ünlü markalar, diğer ucunda tozlu kayıtsız atölyelerde ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta ciğerli insanların bedenleri duruyor. Taşlanan kotlar daha pahalı satılırken ciğerlere yapışan tozlarla işçinin hayatı sönüyor. Çok kısa bir süre içinde.” Bu cümleler, aslında çoğu insanın “blue jean” giyerken hiç bilmediği bir sorunu anlatıyor. Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu ve Ethem Özgüven’in yönetmenliğini yaptığı Tozisimli belgesel ise bu cümlelerle sorunu gözler önüne seriyor. Toz, kot kumlayan işçilerin yaşadıkları sıkıntıların yanısıra yakalandıkları sirkozis hastalığının hayatlarını nasıl ölümle kapladığını anlatıyor. Belgeselin yönetmenlerinden Ethem Özgüven, Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin bir belgesel isteğinde bulunduğunu, fakat o zamana kadar işçilerin sıkıntılarını hiç bilmediklerini söylüyor. Hazırladıkları belgeselle ve komitenin de çabalarıyla Türkiye’de uygulanan kot kumlama sisteminin Sağlık Bakanlığı tarafından kısa bir süre önce yasaklandığını hatırlatan Özgüven, “Uygulanan sistem ucuz maliyetli ve hızlı olduğu için tercih ediliyordu, ama artık insanların hayatları üzerinden edinilen kâr sona ermiş olacak” diyor. Çekimleri yaklaşık bir sene süren belgesel, 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde 17 Nisan Cumartesi saat16.00’daPera Müzesisinema salonunda izleyicileriyle buluşacak. Yukarıdaki ekrana tıklayarak filmden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.

A possible rapprochement between the government and opposition?

News,Etc.It came as a respite in the years- long bickering between the ruling Justice and Development Party (AKP) and the opposition Republican Peoples Party (CHP) when Prime Minister Tayyip Erdogan unexpectedly found negotiable a proposal by Deniz Baykal that if the package of Constitutional amendments is broken up into two, the opposition would vote to accept 27 of the 30 amendments in the legislative assembly making a referendum unnecessary.For the remaining three amendments that the opposition objects to, Baykal said a referendum could be held.CHP objects to three of the 30 amendments that are related with the composition of the Constitutional Court, the Supreme Board of Judges and Prosecutors (HSYK) and the party closures. According to the opposition, authorizing the President to elect members to the Constitutional Court, changing the composition of HSYK to which the parliament and the president are given mandates to select members would destruct the independence of the judiciary and politicize it. CHP also objects to the amendment that authorizes the legislative assembly to have the final say about opening cases at the Constitutional Court to close political parties on grounds of violating the Constitution.Baykal addressing President Abdullah Gul made what he described as “a historical proposal” that his party would vote “yes” to 27 of the 30 amendments if Gul openly commits himself to submit only the three controversial changes to referendum. With CHP’s 97 votes in addition to AKP’s 337 members 27 amendments would easily get the necessary two thirds majority and change the Constitution without resorting to a national referendum.To Baykal’s proposal, the response came from Erdogan while he was flying to the United States this week to attend the Nuclear Security Summit in Washington.“Personally I am not against it. I will consult with my friends and authorized committees and give a reply,” […]

Memet Fuat Ödülleri töreni

Yazar ve Yayıncı Memet Fuat, kendi ismiyle anılan ve bu yıl altıncı kez düzenlenen edebiyat ödüllerinin verildiği törende hatırlandı. Memet Fuat Eleştiri/İnceleme, Deneme, Yayıncılık Ödülleri ve ikincisi düzenlenen Memet Fuat Genç Şiir Ödülü’nün kazananları 30 Mart’ta açıklanmıştı. Bu ödüller, 19 Aralık 2002’de hayatını kaybeden Fuat hakkındaki belgesel gösterimi ve söyleşinin ardından sahiplerine verildi. Tören, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santray yerleşkesinde gerçekleşti. Cevat Çapan, Konur Ertop, Nurdan Gürbilek, Uğur Kökden, Hasan Kuruyazıcı, Nilüfer Kuyaş ve Mustafa Öneş’ten oluşan seçici kurul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın verdiği 5 bin TL’lik eleştiri/inceleme ödülünü bu sene ilk kez iki yazar arasında paylaştırdı.Bu ödülün ilk sahibi “Ecinniler’in Gölgesinde” adlı eseri ile Yeşim Dinçer oldu. İ. Erkan Irmak, “Kayıp Destan’ın İzinde ya da Manzaralar’da ‘Yiten’: Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Milliyetçilik, Propaganda ve İdeoloji” adlı yüksek lisans teziyle bu kategoride ödüllendirilen diğer araştırmacıydı. Adam Yayınları’nın 5 bin TL’lik deneme ödülünü, “Tepedeki Yabancı” adlı kitabıyla Şavkar Altınel kazandı. Yayıncılık Ödülü’ne, öncü kitaplar yayımlamakta gösterdikleri süreklilik nedeniyle; Sel Yayıncılık değer görülürken, bu yıl ikinci defa verilen Memet Fuat Genç Şiir ödülünü, “Perdesiz” isimli dosyası ile Didem Gülçin Erdem kazandı. Tören, 2009 Haziran’ında geçirdiği uçak kazasında hayatını yitiren Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzik Bölümü Öğretim Görevlisi ve Arp Sanatçısı Fatma Ceren Necipoğlu anısına, öğrencisi Elif Güngör’ün sunduğu arp dinletisiyle başladı. Ardından Memet Fuat’ın torunu, Bilgi Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü son sınıf öğrencisi Arda Bengü’nün hazırlanmasına katkıda bulunduğu 10 dakikalık kısa belgesel film ile usta yazarın yayıncı yönü vurgulandı. “Toplum dışı edebiyat” Dostları Metin Yasavul, Tuna Baltacıoğlu, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi ve Nazar Büyüm’ün anılarını anlattıkları bu kısa film gösterimi sırasında duygusal anlar yaşandı.Memet Fuat’ı hatırlarken ayrıntılar üzerinde duran, samimi ve yaptığı işi ciddiye alan bir insan olarak tanımlayan arkadaşları, kısa filmde onun edebiyat için duyduğu endişeyi dile getirdiği cümlesini yineliyordu: “Ben edebiyatın bu kadar toplum dışı hale geleceğini bilseydim, edebiyatla […]

Dertlerimizin yönetmeni Semih Kaplanoğlu

“Küçüklüğümden beri bu işi yapacağımı biliyordum” sözleriyle giriyor konuşmasına. “İzmir’in açıkhava sinemalarında bir gecede üç film izleyerek büyüdüm. Fransız Kültür Merkezi sayesinde de Yeni Dalga akımı olmak üzere neredeyse bütün Fransız filmlerini ‘hatim ettim’ söyledi. İstanbul’a geldikten sonra getir götür” işlerinden, kamera asistanlığına ve dizi senaristliğine kadar pek çok iş yaptım.” Semih Kaplanoğlu’nun “sıkıcı filmler” yapmasının nedeni çocukluğu mu? Yönetmenin Avrupa’nın en önemli sinema organizasyonlarından Berlin Film Festivali’nde, festivalin en önemli ödülü Altın Ayı’yı kazandığı filmi Bal bugün gösterime giriyor. Bilindiği üzere Bal, Kaplanoğlu’nun Yusuf isimli karakter üzerine yazıp yönettiği üçlemenin son filmi. Üçlemenin ilk filmi Yumurta, 2007 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin en iyi filmi seçilmişti. Kaplanoğlu, üçlemenin ikinci filmi Süt’ü ise 2008’de çekmişti. İlk filmi, 2001’de gösterime giren ilk filmi Herkes Kendi Evinde’den beri benzer eleştiriler yapılıyor. Filmlerindeki sıkca kullandığı uzun planları sıkıcı bulunan Kaplanoğlu, 30 Mart’ta Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde yapılan söyleşinde bu eleştiriyi şöyle cevaplıyor: “Bizi kendimizden koparacak filmler yapmak, filmlerimden çıkınca ‘Oh ne güzel vakit geçirdik bütün dertlerimizi unuttuk’ denmesini istemiyorum. Hayır dertlerimiz var, belki sıkıcı bir iş yapıyorum ama seyirciyi dertlerine geri döndürmek istiyorum.” Kaplanoğlu’na göre herşeyin parçalandığı bir zamanda yaşıyoruz. Parçalıyoruz, parçalanıyoruz. “Ben bütüne inanıyorum” diyor yönetmen. “İnsan üzerine birşey yapıyorsak parçalamamamız gerekiyor. Çünkü uzun planların bizi gerçek zamana yaklaştırdığını düşünüyorum. Ayrıca bu tür sahneleri, filmlerimde zaman kavramını hissettirmek için de kullanıyorum.” Manevi gerçeklik Yönetmen, tarzı hakkında şu açıklamayı da yapıyor: “Oyunculardan aktörlük değil, kendilerini açmalarını isterim. Çünkü hepimizin duyguları hemen hemen aynı. Ve bu durumun insanları birbirine yaklaştıran birşey olduğunu farkettim. Duygular üzerinden filmler yapıyorum ve gerçekçiliği burada yakalıyorum.” Varoluşun sadece insanla anlaşılamayacağını düşünen Kaplanoğlu “sonsuz derecede büyük olanı, sonsuz derecede küçük olanla” anlatmaya çalıştığını söylüyor. Önemli olanın, duyuların ötesinde bildiğimiz ama tanımlayamadığımız yerlere dokunmak olduğunu ve zaten bunu sorgulayarak da sanata yaklaşmaya çalıştığını vurguluyor. “Filmi oluştururken bütün parçalar uyumlu […]

Karakulak hâlâ aramızda!

Soyu tükenmekte olan memeliler listesinde yer alan, kedigiller familyasının üyesi karakulak(Caracal caracal)Biyolog Batur Avgan tarafından bir kez daha görüntülendi. Karakulak Türkiye’de ilk kez 2002 yılında yine Avgan tarafından görüntülenmişti. İsviçre Bern Üniversitesi Ekoloji Bölümü’nde “Karakulakların Habitat Seçimi, Beslenme Ekolojileri ve İnsanla Olası Çatışmaları’ üzerine yüksek lisans tezi üzerine çalışan biyolog, bu türü 8 yıl sonra Antalya Düzlerçamı’nda görüntülemeyi başardı. Biyolog Avgan, yaklaşık 17 yıldır Türkiye’de bu türün izini sürüyor. Karakulakların varlığını fotokapan (fotoğraf makinesi tuzağı) yöntemiyle belgeleyen Avgan’ın yeni hedefi, Kaş’taki Kıbrıs Deresi kanyonunda karakulak ve vaşak araştırması yapmak. Avgan iki canlının bir arada belgelenmesi durumunda Kıbrıs Deresi’nin bu konuda dünyada en önemli nokta olacağını düşünüyor. Çobanlardan avcılara, bölgeye hakim birçok kişiyle görüşerek arazi hakkında veri toplayan Avgan, yaz aylarında bölgeye gelerek çalışma yapmak istediğini söyledi. İşinin zor olduğunu belirten deneyimli biyolog “Ancak bölgede karakulak vevaşak postunun bulunması da önemli bir kanıt sayılır” diyor. Sekiz yıl önce Atlasdergisi muhabiri Ali Murat Atay’la birlikte Antalya Güllük Dağı Milli Parkı’nda kurdukları fotokapanla ilk kez karakulak görüntülemeyi başaran Avgan, bu yıl 13 Şubat ve 14 Mart tarihlerinde bu canlıyı tekrar görüntüledi.2005’te Elmalı Çığlıkara’daki dokuz göller bölgesinde vaşak görüntülendiğini, Akseki’den de bu yönde haberler geldiğini ancak elde edilen görüntüleri henüz görmediğini söyleyen Avgan, vaşakla karakulakın birbirine karıştırıldığını belirtiyor. Anadolu’da on binlerce yıldır varolan Karakulak, insan baskısı nedeniyle günümüzde yalnızca Ege ve Akdeniz bölgelerinde blunuyor. Aynı yaşam alanını paylaşan karakulak ve vaşaklar çoğu kez birbiriyle karıştırılıyor. Keklik, çobanaldatan ve üveyik gibi yer kuşlarının yanı sıra tavşan ve tarla faresi gibi kemirgenlerle beslenen iki tür, aynı alanda aynı canlılarla beslendikleri için birbiriyle mücadele ediyor. Avgan’ın çalışması, Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve Düzlerçamı Yaban Hayatı Geliştirme ekiplerinin desteğiyle gerçekleşiyor. Karakulak görüntülemek için ormanda kurduğu fotokapanların zaman zaman çalındığını belirten Avgan, “Tavşan ve dağ keçisi gibi canlıların kaçak avlanması karakulak habitatını zayıflatıyor. Özellikle Afrika’da yırtıcı memelilerin […]

Asap bozucu bir yazı, asap bozucu bir düzen

Dün akşam, iki kat üzerimde oturan komşum, evinde ölü bulundu. 71 yaşındaydı ve yalnız yaşıyordu. Ölümünün ardından günler geçmesine rağmen kimse, kapı komşuları bile öldüğünü fark etmedi. Apartmana dışarıdan hizmet veren kapıcı, üç gündür kapısına çöp bırakmadığını fark edip durumdan şüphelendi. Camdan içeri baktığında, hareketsiz şekilde oturduğunu gördü. Bakkalı çağırdı. İçeri birlikte baktıklarında öldüğünü anladılar. Sonra kapıcı beni aradı. Ben de 155 Emniyet Acil Yardım Servisi’ni.*** Hakkında, ismi dışında çok az şey biliyordum. Sekiz yıldır oturduğum bahçe katına hiç inmemişti. Merdiven inip çıkmakta zorlanıyordu. Ben de onun kullandığı, apartmanın üst girişini çok az kullanıyordum. Ama çok okuyan biri olduğunu biliyordum. Mahallede bir bankta ya da apartmana çok yakın taksi durağının bir sandalyesinde otururken karşılaşıyordum onunla. Bu kısa karşılaşmalarda daha çok, gittiği son filmi, okuduğu son kitabı anlatıyordu. Ve her seferinde hiç inmediği bahçenin ne durumda olduğunu soruyordu.*** Bundan sonra anlatacaklarım, sanırım, benzer bir durumda Türkiye’nin her yerinde yaşanabilecek şeyler. En azından “olay mahali”nin İstanbul Nişantaşı olduğunu belirtmem, neden böyle düşündüğüm konusunda fikir verebilir. *** Apartmana polislerle hemen hemen aynı anda ulaştım. Emniyet görevlileri bu kısa süre zarfında “olay mahali”nde gerekli önlemleri almıştı. Sokak araç trafiğine kapatılmış, apartmanın cephesindeki kaldırım sarı şeritlerle kapatılmıştı. Ancak sokağın trafiğe kapanmasının nedeni daha çok, gelen üç ekip arabasının yolun ortasında durması gibiydi. (Zaten bunun dışında park yeri bulabilmeleri çok zordu. Polisler de, durumun ciddiyetini dikkâte alıp böyle bir zahmete girmediler.) Az sonra mahallenin çilingiri geldi. Kilitli ve anahtarı hâlâ üzerinde olan kapıyı açabilmek için yarım saat kadar uğraştı. Yaklaşık 10 polis bu sırada apartmanın girişindeydi. Bu süreyi, bana sırayla aynı soruları sorarak değerlendirdiler.“Ölen kişi nereli? Mesleği ne? Kaç gündür görmedin? Akrabası var mı? Hiç mi akrabası yok? Çocuğu da mı yok? Ev kendinin mi?” En az dört polis birbirinden bağımsız, sordu. Emniyet ekibinin amirliğini yapan komiser, apartman yöneticisi ve tanık olarak benim de içeri girmemi […]

Pros and Cons of reshaping the broadcasting scene

Aslı TUNÇ For the last four years the government has been working on a bill for regulating radio and television broadcasting services in Turkey. This bill has been promised to finish by the end of 2009 as a part of the country’s bid to harmonize with the EU legislation. However, like the other promises Turkey pledged to the EU, that bill seemed to sit on the shelves of the government for a while. Finally, a few days ago, the draft bill on Radio and Television Broadcasting Services has been announced at a joint press conference by the Deputy Prime Minister Bülent Arınç and Davut Dursun, the president of Radio and Television Supreme Council (RTÜK).In the midst of all the judiciary mess the country is in lately, this draft bill did not attract the attention it deserved. However, I believe if this draft passes through the Parliament (there is no doubt it will), the whole media scene will change drastically. Besides all other regulations, the most controversial amendment is about the increase in foreign investment share. This law permits the foreign investors to own up to 50 % share of a Turkish media company. In the current law, 25 % is the limit for the foreign investors. If Turkey moves forward to the full membership in the EU, limitations on foreign share holding in media companies has to be scrapped two years before joining the EU. Although, there are no restrictions on foreign capital for ownership of radio stations and TV channels, shares of foreign capital in many EU countries are extremely low. For instance, this share is 5 % in Germany, 8 % in Italy, 10 % in Spain, 11 % in the Netherlands, 17 % in Denmark and 19 % in Austria and Greece. Their established economic structure seems […]

Engelli kariyer

Galatasaray Rotaract Kulübü‘nünün öncülüğünde, 2 Nisan 2010’da gerçekleştirilen Engelliler Kariyer Günü, işverenle engellileri biraraya getirdi. Beşiktaş Belediyesi, Türkiye Omurilik Felçliler Derneği ve yenibiriş.com’un desteklediği etkinliğe 85 engelli ve 22 firma katıldı.Beşiktaş Evlendirme Dairesi’nde HaberVsmikrofonuna konuşan Galatasaray Rotaract Kulübü Başkanı Fatih Taşkın, amaçlarının kariyer günü gibi organizasyonları çoğaltmak ve engellileri kariyer konusunda bilinçlendirmek olduğunun altını çiziyor. Engelliler ise, gerçek engelin insanların zihinlerinde olduğunu ve kendilerine şans tanındığı takdirde her işi başarabileceklerini belirterek, kendilerine olanak verilmesini istiyorlar. Kariyer Günü, işverenle doğrudan görüşme imkanı bulan engellilerin büyük bölümü için iş olanağı yaratmış görünüyor. Beşiktaş Belediyesi’nden gelen ilk bilgilere göre 15 engelli iş sahibi oldu. Ancak görüşmeler sürüyor ve sayı artıyor.

Kurgusal duruşma, gerçek ödül

Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin, Ankara Üniversitesi ve Ankara Barosu‘nun ceza hukuku alanında düzenlediği Mahmut Esat Bozkurt Kurgusal Duruşma Yarışması‘nı kazandığını geçtiğimiz hafta öğrenmiştik. Gülşah Güven, DilanIşık, Ali Sina Yurtseverve Gökhan Özvardar‘dan oluşan Bilgi ekibi, bu yıl ikincisi düzenlenen yarışmada, kendi üniversitelerinin hukuk bölümlerini temsil eden 12 takımı geride bıraktı. Üçüncü sınıf öğrencilerinden oluşan bu ekip, 28 Mart’ta gerçekleşen final duruşmasında, hâkim ve savcı stajyerlerinden oluşan takıma karşı başarı sağladı. Bilgi takımının “teknik direktörü”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Onur Kemal Kerman, HaberVs‘nin bu kurgusal yarışmaya dair sorularını cevapladı. Kurgusal duruşma nedir?Farazi dava ya da duruşma yarışması ceza hukuku alanında yapılıyor. Öncelikle bir olay yayınlanıyor. Ankara Üniversitesi’ndeki hocalar bir olay hazırlıyorlar. Ondan sonra o olayı yayınlıyorlar ve belli tarihler veriyorlar dilekçeleri hazırlamak için. Önce işin bir yazılı aşaması var. Yazılı aşamasında şöyle oluyor: Normal ceza mahkemesinde olduğu üzere her takım verilen olaya ilişkin yazılı bir iddianame hazırlıyor. Suçları tespit ediyor ya da muhakeme sürecine ilişkin herhangi bir aksaklık varsa onu tespit ediyor. Onlara ilişkin bir iddianame hazırlıyor. Bir de savunma dilekçesi hazırlıyor. Yani adeta ceza mahkemesindeki iki taraf gibi iki dilekçeyi de hazırlıyor. Daha sonra hazırladıkları dilekçeleri belirlenen tarihe kadar gönderiyorlar.Peki, öğrenciler dilekçeleri gönderdikten sonra ne oluyor?Daha sonrasında gönderilen dilekçeler değerlendiriliyor. Yani yazılı aşamada da bir eleme söz konusu. Katılan 12 takımdan sekizi katılmaya uygun bulundu. Yazılı aşamadan geçen takımlar sözlüye kalmaya hak kazanıyorlar. Tabii biz yarışmaya katılacağımız açıklanmadan önce çocukları sözlü aşamaya hazırlamak için sunum hazırlıkları yapıyorduk. Dört tane öğrencimiz vardı. Katılan öğrenciler üçüncü sınıf öğrencileri dolayısıyla aslında şöyle bir şey de var; Ceza Özel Hükümler dersi vardır bizde üçüncü sınıfın ikinci döneminde verilir. Bu öğrenciler o dersin hepsini görmemişler, dördüncü sınıfta verilen Ceza Muhakemesi Hukuku dersini ise hiç almamışlar. Fakat kendileri hazırlandılar. Yarışmanın da ertelenmesi ile yaklaşık sekiz ay boyunca hazırlandılar. Yaz tatili dâhil olmak üzere evlerine gitmeyip […]

Chatroulette’de bir gece

Üç kadın, kullanıcılarının yüzde 14’ünün “ekranda görmek istemeyeceğiniz hareketler yaptığı” Chatroulette’i merak etti; bir cumartesi gecesini internette geçirdi.

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali açılışı

Sinemaseverlerin takip etmekten büyük keyif aldığı İstanbul Uluslararası Film Festivali, 29 kez, dün akşam Lütfi Kırdar Sergi ve Kongre Sarayı’nda düzenlenen ödül töreni ile başladı. Törenin açılış konuşmasını, İKSV Yönetim Kurulu başkanlığını amcası Şakir Ezcaçıbaşı’ndan devralan Bülent Eczacıbaşı yaptı. Eczacıbaşı, geçmişten günümüze festivalin değişiminden ve öneminden söz etti: “Festival, 1982 yazında bir ‘film haftası’ olarak izleyicisiyle buluşmasından ve 1989’da bugünkü adını almasından bu yana geçen süre içinde büyük atılımlar gerçekleştirdi. Festivalimiz bugün, özgün programında gösterilen filmlerin niteliği ve çeşitliliği ile olduğu kadar, uluslararası film endüstrisinin nabzını tutan yenilikçi yaklaşımı ile de ülkemizdeki öncü konumunu koruyor. Bir taraftan da Avrupa’nın önde gelen film festivalleri arasında yer almış bulunuyor.” Ezcazıbaşı’nın konuşması sık sık, protesto alkışlarıyla kesildi. Ancak tepki gösterilen Eczacıbaşı değil, 28 yıldır festivalin en önemli mekânı olan Emek Sineması’nın kapalı olmasıydı. Balkon bölümünde yer alan bu grup, hazırladıkları bildirileri, salonun alt bölümüne attılar. Gürültü çıkararak Emek Sineması’nı geri istediklerini belli eden seyirciler salondan dışarı çıkarıldı. Eczacıbaşı, Emek Sineması’nın sinemaseverlerin gönlünde özel yeri olduğundan ve kültür birikimimizin önemli simgelerinden biri olduğundan söz etti ve ekledi: “Emek Sineması’nın en kısa sürede yenilenerek mevcut 863 koltuğu ve aynı konumuyla kentimizin kültür-sanat yaşamına geri kazandırılacağını umuyor ve bekliyoruz.” Festival sponsoru Akbank’ın Genel Müdürü Ziya Akkurt ise konuşmasında sinemanın evrensel bir sanat olarak ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldırdığını belirterek “Sinema sanatı tüm insanlığı ortak bir duygu etrafında buluşturmayı başarıyor. Hangi milletten olursak olalım her filmde kendimizden bir şeyler buluyoruz. Sinemanın hayatı, hayalle buluşturan sınırsız bakış açısı bizi kendine bağlıyor” dedi. Film Festivali’ne altı yıldır sponsorluk yapmaktan gurur duyduklarını söyleyen Akkurt, Türkiye’de sinemanın ve diğer kültür sanat ekinliklerinin bir tutkuya dönüşmesinde büyük payı olan değerli duayen, büyük sanatsever Şakir Eczacıbaşı’na saygı ve şükranlarını sunarak sözlerini noktaladı. Konuşmaların ardından festival sponsorlarına ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na, teşekkür plaketi verildi. Plaketleri, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay […]

İskele cenneti Kınalıada

İstanbul Kınalıada’da inşaat izni alınmadan yapılan motor iskelesi, ada halkının karşı mücadelesine ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun durdurma kararına rağmen tamamlanma aşamasına geldi. Halk ve esnaf, yasal gereklilikler yerine getirilmeden inşa edilen bu iskeleye, yanlış yer seçildiği ve ada sahilini çirkinleştirdiği gerekçesiyle karşı çıkıyor. Adalar Belediyesi dün yaptığı yazılı açıklamada, iskelenin yapıldığı alanın mülkiyetini elinde bulunduran İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB), inşaattan da sorumlu olduğunu iddia etti. İBB ise iznin, 2 Kasım 2009’da Adalar Belediyesi tarafından verildiği görüşünde. Kınalıada’ya yeni bir iskele yapılması geçtiğimiz kış, İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş.’nin (İDO), Adalar’a yapılan vapur seferlerini azaltmasıyla gündeme geldi. İDO, ekonomik olmadığı gerekçesiyle, İstanbul’un Adalar’a en yakın iskelesi Bostancı’dan yapılan seferleri kaldırarak ulaşımı motorlar vasıtasıyla sağlamaya başladı. Acil deniz, acil iskele! Vapur seferlerlerinin iptal edilmesinden sonra, Bostancı ve Adalar arasındaki ulaşım Mavi Marmara Motorlu Taşıt Kooperatifi’nin tekneleri tarafından yürütülmeye başlandı. Mavi Marmara, geçtiğimiz kış Büyükada, Heybeliada ve Burgazada’da kendi motorları için birer iskele inşa etti. Son olarak, Mart ayı başında Kınalıada iskelesinin yapımına başladı. Ancak sahil şeridi diğer üç adaya kıyasla çok daha dar ve bu daracık sahilde hali hazırda üç iskeleye sahip olan Kınalıada’da, inşaat tepkiyle karşılandı. (Diğer üç iskele: Vapur iskelesi, deniz otobüslerinin kullandığı İDO iskelesi ve balıkçılık kooperatifinin kullandığı yük iskelesi.)Muhtar Şahin: “Gücümüz yetmedi” İskele inşaatını durdurmak için yasal her türlü mücadeleyi yaptıklarını belirten Kınalıada Muhtarı Hüseyin Şahin, resmi kurumların ilgisizliğinden şikayetçi: “Son olarak 250 imzalı dilekçe verdik. Üç iskelenin bulunduğu bir yerde, bir dördüncüsünün yapılması istemedik. Ama gücümüz yetmedi. Kaldı ki diğer üç iskelenin de hâlâ ruhsatı yok.” Adalar Belediyesi’ne göre Mavi Marmara bu iskeleleri, İstanbul Valiliği’nin Kasım 2002 tarihli genelgesine dayanarak inşa ediyor. “Kent içi ulaşım hizmetlerinde denizin payının acilen artırılması” hakkındaki bu genelge, “mevcut deniz coğrafyasından, bu alanda hizmet veren ve vermek isteyen girişimcilerin daha fazla ve etkin şekilde yararlanmasını sağlamak üzere” bir dizi uygulamayı […]

“İçi yanan” Hasan Cemal’e Fenerbahçeli cevabı

Gökhan Tan Kendini “radikal Galatasaray taraftarı” diye tanımlayan gazeteci Hasan Cemal, Fenerbahçe’nin pazar gecesi Ali Sami Yen Stadyumu’ndaki galibiyeti sonrasında şöyle söylüyor: “Bu yenilgiden sonra bana şampiyonluk kupasını getirsen dahi, şunu iyi bil, yine belki sevinirim ama kendini kolay affettiremezsin. Yaşadığım düş kırıklığı o kadar derin çünkü…” Oysa tarih ve Hasan Cemal’in bizzat kendisi bize aksini söylüyor. ***HaberVs’nin, altyazı çevirileriyle ilgili bir haberinde görüşüne başvurduğu çevirmenlerden biri, karşılaştığı eleştirilere karşı şu örneği veriyordu: “Her kıraathaneden bir teknik direktör çıkaran bir milletiz biz. Bu Türk halkının bir tavrı.” Çevirmenin varmak istediği nokta elbette futbol hakkında yapılan yorumlara parmak basmak değildi. Ama üzerine Türkiye’de üzerine en kolay yorum yapılan konunun futbol olduğunu belirtmesiyle akılda kalıcıydı. Konuşulan, yazılan şeylerin içeriğine bakılınca, bırakın kahvehaneyi, basının bizzat kendisi bu durumun ispatı. Aşağıda, Hasan Cemal’e verdiğim cevap da bu “kolay” yazılardan biri. ***Cemal’in kendi gazetesi Milliyet‘te yazıya attığı başlık “, 4-0’a bozgununa rağmen o da, şampiyonluğa ta Washington’dan seviniyor, Fenerli dostlarla dalga geçmekten kendini alamıyordu: Galatasaray’ın şampiyonluk sevincini Washington’da, televizyon başında yaşadım.…Bir Galatasaraylı olarak kendilerine yürekten teşekkür ediyorum. Bir Galatasaraylı olarak göğsüm kabardı. Galatasaraylılık ruhunu bir kez daha iliklerime kadar hissederken gözlerim yaşardı.…Fenerli dostlara gelince …Geçmiş olsun! Ne kadar da kendilerinden emindiler bu sezon… Ama son anda iki kupa da uçtu gitti. Dünyanın sonu değil! Üzülmeyin bu da geçer.Son söz:Bir de şu 4-0 olmasaydı! En güçlü aday, hâlâ, Galatasaray Ligin zirvesindeki dört takımın gelecek 7 haftadaki maçlarını ve şu anda puan tablosunun tepesindeki Bursaspor’un zirve tecrübesizliğini dikkate aldığımızda, şampiyonluk için en güçlü adayın, hâlâ, Galatasaray olduğunu düşünüyorum. Ve inanın bu yenilgi, kötü futboluna buir maçlık bahane bulan Fenerbahçe’nin şampiyon olma ihtimalini daha da azaltıyor. Yakın gelecekte, Galatasaray’ın Kadıköy’deki ilk galibiyetinden sonra sanıyorum kimse Fenerbahçe’yi “10 yıl boyunca Galatasaray’a yenilmeyen takım” diye anmaz. Ama Fenerbahçe’nin 10 yıl boyunca lig şampiyonluğu yaşayamaması, ki umarım olmaz, hafızalarda kalıcı tortu […]

Çınarın dibindeki hazine

İstanbul Ümraniye’de mahalle sakinlerinin çabalarıyla yayınlanan Çınardibi dergisi, üç yıldır kendi yağıyla kavruluyor. Özellikle çocukların katkısıyla hayat bulan dergi, “Yozlaşmaya karşı kültürü, yalnızlaşmaya karşı toplumsallaşmayı” amaç ediniyor. Dergi, bir grup gönüllünün bir araya gelmesiyle oluşan Çınardibi Kültür Merkezi çatısı altında yayınlanıyor. Mahalle inisiyatifi olarak çalışan Çınardibi Kültür Merkezi, dergi yayınının dışında kadınlara okuma yazma öğretmek, mahalle sakinlerini tiyatro ve sinemayla tanıştırmak, futbol, basketbol takımı kurmak, gitar, bağlama, ingilizce ve matematik kursları açmak gibi faaliyetlerde de bulunuyor. Kadınların toplum içindeki rolünün artırılması için çalışan dernek üyeleri, yola çıktıkları ilk zamanlarda önyargılarla karşılaştıklarını, çeşitli tepkiler aldıklarını, bazı öğretmenleri ve aileleri ikna etmek için çaba sarfettiklerini anlatıyorlar. Derginin çıkış amacının kendini ifade etme kanalı bulamayan sıradan insanlar için bir platform yaratmak olduğunu belirten gönüllüler, çocukların konuya büyüklerden daha fazla ilgi gösterdiklerini söylüyor. Derginin editörü Devrim Boran, bu projeyi hayata geçirmeden önce çok yoğun çalıştıklarını, ancak çocukların katılımını ve havesini görmenin her türlü yorgunluğa değdiğini ifade ediyor. . Kendi mahallesinde ortaya çıkıp tüm Ümraniye’ye yayılmaya başlayan Çınardibi dergisi, yok olmaya yüz tutmuş “mahalleli” kavramını korumaya çalışırken, çocukların sosyalleşmesi adınada önemli işler yapıyor.

Üç boyutun her boyutu

Avatar’ın dünya genelinde 2,4 milyar dolarlık bilet gelirinden sonra üç boyutlu filmler Hollywood için yeni bir çıkış noktası olmaya başladı. En son Clash of the Titans (Titanların Savaşı) filmi de pastadan lokma kapmak için gösterim tarihini ileri atma pahasına 3-D’ye çevirildi. Ancak şimdilik Amerika’da bile bu durumu karşılayacak sinema altyapısı yok. Amerika ve Kanada’da mart ayı sonunda sayısı 4 bine yaklaşması beklenen üç boyutlu sinema salonları, bu yıl gösterime giren ve girecek olan, aralarında DreamWorks’den Shrek Forever After, Disney’den Alis Harikalar Diyarında ve Toy Story-3‘ün de olduğu 19 adet üç boyutlu filmin hakkını verebilecek kapasiteye sahip değil. Her büyük sinemada en fazla 2 veya 3 adet üç boyutlu salon bulunduğu için sinema sahipleri aynı anda vizyona giren üç boyutlu filmler arasında tercih yapmak zorunda kalacak. Büyük şirketler de eskiden olduğu gibi yine normal versiyonları da üç boyutlularla birlikte vizyona sokmak zorunda kalacak. Üç boyutlu salonlarının maliyeti yüzlerce sinamadan oluşan zincirler hesaba katıldığında hiç de azımsanacak gibi değil. Bir sinema perdesini üç boyutlu sisteme çevirmek yaklaşık 70 bin dolara mal oluyor. Ancak buna rağmen Amerika’nın ünlü sinema zinciri Regal Entertainment’ın başkanı Amy Miler, seneye bu maliyetin tartışma konusu dahi olmayacağını ve değişimin hızla gerçekleştirileceğini söylüyor. Geçtiğimiz günlerde çıkan haberlere bakılırsa Türk sineması da üçüncü boyuttan geri kalmaya pek niyetli değil. 2011 sonunda vizyona girmesi planlanan “Çadır” adlı ilk üç boyutlu Türk filminin çekimlerine başlandığı belirtiliyor. Çanakkale Savaşı’nı konu eden filmin 10 milyon dolara mal olması planlanıyor. 3 boyutlu görüntü nasıl oluşuyor İnsan gözü saniyede 24 kareyi akıcı olarak algılıyor. Üç boyut duygusunu yaratabilmek için çok yüksek hızda saniyede gözün görebileceğinden fazla kare geçiyor. Filmler çekilirken çift kamera kullanılıyor biri sağ göz için diğeri sol göz için görüntü kaydediyor. Takılan gözlükler sol göze farklı kareyi sağ göze farklı kareyi gösteriyor bu sayede gözlerimiz iki ayrı açıdan görüntüleri yakaladığında derinlik kazanıyor. Diğer yandan […]

Havlayan köpek ısırır mıydı?

Vizyona taze girmiş, başarılı bir Türk filmi var elimizin altında: Kara Köpekler Havlarken. İsmi pek çekici gelmese de kulağa, içinde sakladıklarını görmeye değer. Mehmet Bahadır Er filmin hem senaryosunu yazmış, bir de dayanamayıp (Maryna Gorbach’la birlikte) çekivermiş. Bu, Marmara Üniversitesi çıkışlı, pek çok kısa filmi de beğeniyle karşılanan genç yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. Ana fikirlenmeleri şiddet, şiddetten korunma ve kollanma yolları, ekonomik problemler üzerine olan film Ankara Film Festivali’nden de 4 ödülle dönmeyi başarmış. Hızla ve mütemadiyen yükselen gökdelenlerin arasında boğulmuş sanayi mahallesinde bellerini doğrultmaya çalışan bıçkın delikanlılar Selim ve Çaça’nın hikâyesi aslında pek de yabancı olmadığımız bir “kendi işinin patronu olma isteği” ekseninde ilerliyor. Otoparkçı olmaya özenen kuşçuların ve kafeslere koydukları kuşların kaderi, içinde yaşadıkları mahalleyle paralel ilerliyor: Sürekli bir sıkışma, kendini bulamama, sıyrılmak isteme hali film boyunca seyirciyi sarıp sarmalıyor. Filmin barındırdığı her şey, göz ucuyla gördüğümüz belki de görmezden geldiğimiz şeyler: Minik bir mahalle, kanı kaynayan gençler, onları yönlendiren onlara akıl veren “mahalle abileri”, itiş kakışları, modifiye arabalar ve ucu bucağı olmayan hayaller -en çok da hayaller-. İstanbul’u yenmeye gelen ama kendini, içinden çıkamadığı mahallenin “kralı” olma hevesine kaptıran iki genç adamın hikâyesi bu. Bu adamlar bol bol umut eder, “inşallah, kısmet” kelimelerini ağızlarına pelesenk ederler; güvenlik taramalarında ekstradan aranırlar. Hayat daha bir gaddar, daha bir zordur Selim ve Çaça için. Minik açıklar bulup oradan sıyrılıp kaçmaktır nihai arzuları. Öyle büyük şeyler de değildir istedikleri, “kendi işleri” olsa yeter onlara. Şiddet şiddeti getirir, bitmek bilmeyen mahalle kavgaları çevirir etrafımızı. İşler hep göründüğünde daha “organize”dir ve organizasyona dahil olmak her babayiğidin harcı değildir. Sopalarla oynayan çocuklarla, mafyöz bağlantılarla, mahalle kavgalarıyla, “counter strike” oyunuyla alttan alta şiddet hissi, duygulanımı verilir başarılı bir şekilde. Güvenlik kameraları eşliğinde asla tam, kolektif bir güvenlik sağlayamadığımız alışveriş merkezi korunaklı ve mutlu olmanın en göze çarpan sembolü haline gelir. Bir an durur ve […]

2010’un ilk itirafı

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı yönetiminin başarısız olduğuna dair ajans içerisinden ilk eleştiri, İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili’den geldi. AKB Ajansı Yürütme Kurulu başkan vekilliğini de yürüten Bilgili “Devlet, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları olarak birlikte yönetimi başarmamız gerektiğini hep söyleriz. Ama 2010’da bunu gereği gibi başaramadık. Küçük sarsıntılar olsaydı doğal karşılardım. Ama bu yaşadıklarımız normal değil. Açık yüreklilikle ifade edeyim” itirafında bulundu. Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili önceki akşam, Kültür Yönetimi programının davetlisi olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, “İstanbul’un kültür ve sanat açısından konumu”nu değerlendirdi. Bilgili özetle, “İstanbul’un, kültür ve sanat açısından küresel ölçekte merkez olmasını sağlayacak bir politikanın bulunmadığı”nı söyledi. “Kent siyaseti” olarak isimlendirdiği yol haritasının çizilmediği sürece İstanbul’un “izlenen değil, izleyen” konumda kalacağını düşünüyordu. Kent, dünyada bugün bulunduğu konumu ise bilinçli bir politika sonucunda değil, kendi geneksel ve tarihsel dinamikleriyle kazanmıştı. İstanbul’un kültür ve sanat alanındaki politikasızlığından yakınan kültür ve turizm müdürüne, Ankara’nın, kentin kültür hayatıyla ilgili icraatlarıyla ilgili ne düşündüğünü sordum. Bunlardan ilki, başlangıcından beri yönetiminde bulunduğu 2010 Ajansı’yla ilgiliydi. Üst üste istifa eden yürütme kurulu üyeleri, “bürokrasinin sivillere çalışma olanağı tanımadığı”ndan yakınmıştı. Bu görüşe göre Ankara zaten İstanbul için bir politika belirlemiş ve sivil toplumun bu politikaya katkıda bulunmasına izin vermemişti.“Siviller de sabırsız” Müdür Bilgili, bu soruya giriş paragrafında değindiğim cevabı verdi. Akademisyen olduğunu vurguladı ve kimi resmi toplantılarda çalışma arkadaşlarının “Akademisyen yönün ağır bastı, devleti kötülemeye başladın” uyarısında bulunduğunu dile getirdi. “Ama 2010 örneğinde sivil kanadın sabırsız davrandığını da dikkate almalıyız” dedi: “Sadece devlete yüklenmemek lazım. Ben de Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi olarak 2010’da devleti temsil ediyorum. Ankara’nın da hataları oldu. Ama bu işi toplu şekilde analiz edip, pozitif yararlar çıkarmanın doğru olduğuna inanıyorum. Keşke böyle olmasaydı, sonuç bu.”“İyi bir algı yaratılabilseydi, 2010 modeli devam edebilirdi” Salonda bulunan bir koruma kurulu üyesi Bilgili’ye, 2010 sona erdiğinde […]

Metin Şentürk’ün vakfı

Metin Şentürk, sanatçılığı kadar sosyal ilişkileri ve mizah gücüyle de zaman zaman gündeme gelen bir isim. Geçtiğimiz günlerde Şentürk’ün Dünya Engelliler Vakfı’nı kurduğu haberi gazetelerde çıkınca pek çok kişinin yüzünde bir gülümseme belirmesi pek boşuna değil. “Hayatın seninle dalga geçmesine izin vermeden sen onunla dalga geç” diyerek özetlediği mutluluk formülünün dalga dalga yayılmasının bir sonucu olsa gerek bu gülümseme… Bu aralar TRT-1’de kendi hazırladığı “Eğlence Pazarı” adlı programı her pazar canlı olarak Doğa Rutkay ile beraber sunan Metin Şentürk, bir yandan da Dünya Engelliler Vakfı’na (DEV) başkanlık yapıyor. Dünyadaki ve Türkiye’deki engelli insanların eğitim, kültür, sosyal, sağlık ve sportif yönden gelişmesi ile tüm halkın yardımlaşma ve dayanışmaya özendirilmesi gibi maddeler vakfın kuruluş amaçlarında yer alıyor. Şentürk, Türkiye’de engellilere bakış açısının zaman içinde değiştiğini, önceden düşünüp de yapamadığı projeleri artık hayata geçirmeye başladığını söylüyor. Vakfın oluşum aşamasında çeşitli fizibiliteler, araştırmalar yaptıklarından, bütün bunların sonucunda da bu vakfı kurmaya ve Dünya Engelliler Birliği’ni Türkiye’de oluşturmaya karar verdiklerini anlatıyor.Dünya Engelliler Vakfı diğer vakıflardan farklı “Dünya Engelliler Vakfı’nın diğer projelerden veya diğer vakıf ve derneklerden ayrılan noktası bir düşünce ve proje kuruluşu olmasıdır” diyor Şentürk. Diğer vakıflar gibi organizasyonlar yapmak, para toplamak, para dağıtmak ya da çeşitli medikal yardımlarda bulunmak gibi çalışmalar içinde bulunmayı düşünmediklerini söylüyor. Sanatçıya göre bunları yapan yeterince kurum var. DEV’in daha ziyade Dünya engelliler tatil köyünü burada kurmak, geriatri merkezleri, omurilik şifahane ve rehabilitasyon merkezleri kurmak gibi hedefleri var. “En önemlisi Dünya Engelliler Birliğini bu vakıf bünyesinde burada kurmak istiyoruz” diyor ve ekliyor “Başlıca önemsediğimiz şey engelsiz sokaklar, mahalleler ve şehirlerin projelerini üretip bir orkestra şefi gibi bunun organizasyonunu sağlamak. Hem kendi ülkemizde hem de gelişmekte olan ülkelere bir bilgi bankası kurarak bunları sağlamak istiyoruz.” “Vakfımızı değil, vakfımızın projelerini Cumhurbaşkanlığı himayesine vereceğiz” Dünya Engelliler Vakfı Metin Şentürk, Necdet Öztürk, Fulya Şentürk ve Mustafa İlrak tarafından kurulan DEV’de Şentürk başkan ve […]