A Taraf-style of reporting: Journalists on the military list

Aslı Tunç While the city is wrapped in pure whiteness of snow, the dark and evil details of a military takeover plan, Sledgehammer are pouring on us through the daily, Taraf. By now, Taraf has become notorious with its anti-military stance and with leaking the documents on coup d’état plans and misdemeanors of the Turkish Armed Forces (TSK). The newspaper should be given credit for its significant breakthroughs in some of its investigative reporting. For instance, it revealed that four soldiers died when a hand grenade exploded in the hands of one of the privates. The grenade was given to the private by a lieutenant with its pin pulled out and ready to explode at any time, just to punish the soldier for sleeping during his night watch. After Taraf published the excerpts from the hearings of the military court, that lieutenant got arrested. Also Taraf revealed that there have been serious misdoings of security forces causing fatal consequences in the Kurdish-dominated southeastern provinces during the fight against the PKK. We could have never known those horrifying details because the Turkish Armed Forces have always been an untouchable institution in Turkish history. TSK has been presented the man on the street with symbols, marches, intimidating rituals and uniforms. We have been raised by respecting and trusting our military. We had never thought otherwise. In that sense, we definitely owe to Taraf for showing us that no institution is exempt from criticism and the military should stay within its barracks and should not get involved in politics. On the other hand, there are some valuable advices I keep telling myself for years. Those are the lessons I learned during my four-decade of existence: First, nothing is clear cut and simply defined in this country. This does not mean believing in conspiracy […]

Army accused of playing horror games

Niyazi Dalyancı Dogfights over the Aegean would be intensified and if the Greeks fail to shoot down a Turkish air force jet, then a Turkish pilot would do it for them; bombs would be planted in two historical mosques during Friday prayers triggering mass demonstrations by Islamic fundamentalist men wearing beards and women in veil who will attack the Air Force Open Air Museum near the Ataturk airport hurling Molotov cocktails destroying the old aircraft on display there; military maneuvers would be held near the border with Greece leading to a hot confrontation with the Greek army and finally if the Turkish National Assembly does not approve putting the country under martial law the army would takeover the administration. These are the elements of a contingent scenario of war games held at the 1st Army Headquarters in the Selimiye barracks in Istanbul from 5 to 7 March 2003, according to the Taraf newspaper continuing its revelations against the unlawful practices that the Turkish armed forces allegedly indulge in against what they believe as the Islamic oriented government. For three days the newspaper serialized the horror scenario which also included names of bureaucrats and politicians who will be appointed to cabinet posts after the army takeover, also lists of journalists to be arrested and those who would be collaborated with under the new regime. According to Taraf, an officer who was serving at the army headquarters in 2003 gave the newspaper the documents of the war games dubbed “Balyoz,” meaning sledgehammer in Turkish, totaling some 5,000 pages, also including audio tapes of the military seminar at which 162 officers, including top-ranking generals, participated. Journalists of Taraf handed the CDs containing the evidence to Istanbul’s chief prosecutor who announced that he is opening an investigation into the allegations. Meanwhile, retired general Cetin […]

Devlet yarasalara yaramadı

Havran’daki yarasa mağarasını "balçıkla sıvamaya" çalışan DSİ’nin çabası sonuç vermedi. Devletin su işleri, bugünkü açıklamasındaki yalanlara, yeni ve somut cevaplar vermek durumunda.

Avrupa Türkiye’yi Bilgi’den öğrenecek

İstanbul Bilgi Üniversitesi, tek başına girerek kazandığı ihaleyle birlikte Avrupa Parlamentosu’na (AP) danışmanlık hizmeti verecek. 5 yıl süreyle AP tarafından istenen ve belirlenen konularla ilgili çalışmalar ve sunumlar yapacak. IRIS adlı Fransız düşünce kuruluşunun lideri olduğu konsorsiyumda da yer alan Bilgi Üniversitesi, yine aynı kurum tarafından AP’ye danışmanlık yapması için seçildi. Üniversite, hazırladığı tüm raporları IRIS’e gönderecek ve çalışmalar oradan AP’ye iletilecek. Avrupa Araştırmaları Merkezi (CEPS)’ile de daha önce çalışmalarda bulunan Bilgi Üniversitesi’nin, bu kurum tarafından IRIS’e tavsiye edildiği belirtiliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Senem Aydın Düzgit, danışmanlık hizmetinin verilmesinde önemli katkısı olan isimlerden biri. Üniversitenin AB ilişkileri bölümü program koordinatörlüğü görevini de sürdüren ve Avrupa Birliği Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi olan Düzgit, aynı zamanda Avrupa Araştırmaları Merkezinde (CEPS) araştırmalar yapıyor. Senem Aydın Düzgit, üniversite olarak daha önce Avrupa Araştırmaları Merkezi (CEPS)’ile çalıştıklarını ve onlar tarafından IRIS’e tavsiye edildiklerini söylüyor. Düzgit, kendilerinden şu anada kadar sadece Türkiye’nin ilerleme raporu ve ticari ilişkilerle ilgili bir çalışma istendiğini belirtiyor:“Biz AP’den gelen talepler üzerine çalışmalarımızı sürdürüyoruz ve bu çalışmalarda iyisi ve kötüsüyle kendimizi değerlendiriyor ve önerilerimizi sunuyoruz.” İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin vermiş olduğu bu hizmetin AP’nin karar alma mekanizmasında içerden bir katkı sağladığını söyleyen Düzgit, politik olarak değil aynı zamanda akademik görüşlerin de Türkiye- AB ilişkilerini içinde olumlu yönde etkileyeceğinin altını çiziyor. Bilgi Üniversitesi danışmanlık çalışmalarını sadece uluslararası ilişkiler ve Avrupa Birliği Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde çalışmakta olan akademisyenlerle değil okulda görev alan tüm akademisyenlerle sürdürecek. Örneğin medya ile ilgili bir rapor istendiğinde, bunun medya bölümünde çalışan akademisyenlere danışılarak hazırlanacak. Ekonomi, kültür veya istenen herhangi bir konu için de aynı yönteme başvurulacak. Ayrıca Bilgi Üniversitesi’nin danışmanlık adı altında yapmış gerçekleştirdiği çalışmalar yayın niteliği de taşıyacak. Tüm raporlar sunumlar çalışmalar AB’nin kendi web sitesinde de yayınlanacak.

‘Avken yem olduk’

Gazeteci Hrant Dink, öldürülüşünün 3. yıldönümünde anıldı. Dink’in kurucusu olduğu Agos gazetesinin İstanbul Şişli’deki bürosunun önünde yapılan anma törenine katılan yaklaşık üç bin kişi, suikastın gerçek faillerine ulaşılamamasını eleştirdi.Cinayetten 3 yıl sonra oğul Hrant Dink, ilk kez basının önünde sert bir konuşma yaptı. “Bu ülkede babası üç yıl önce öldürülmüş birisi olarak ağlayamıyorum” diyerek başladığı konuşmasında Arat Dink, babasını öldüren asıl faillerinin gizlendiğini belirterek, “Duruşmalarda bizimle dalga geçen çocukar yalnızlar mıydı? Üç yılda adalet adına ne oldu? Hesabı sorulcak 3 yıl daha eklendi. 100 yıl önce avdık, şimdi yem olduk” dedi.“Buraya bir kuş konmuş…”Öğle saatlerinden itibaren, Şişli Halaskargazi Caddesi’ndeki Agos gazetesi binası önünde toplanmaya başlayan vatandaşlar, Dink’in öldürüldüğü yeri de daha önce olduğu gibi yine karanfiller ve mumlarla donattı. Anma törenine katılanlan, Hrant Dink’in ”Tek yolumuz bir arada yaşamayı savunmak olmalı. Bu yol, hem aklın, hem vicdanın gereği” sözlerinin yazılı olduğu bir pankart önünde mumlar yakılarak, karanfiller bıraktı. Ellerinde “Hrant için adalet için”, “Katiller tanıyoruz” yazılı dövizler taşıyan vatandaşlar, “Faşizme inat kardeşimsin Hrant”, “Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeniyiz”, “Katil devlet hesap verecek”, “Hrant’ın katili Ergenekon devleti” sloganları attı. Dink’in öldürüldüğü saat 15.00’te saygı duruşuyla devam eden törende yönetmen Sırrı Süreyya Önder yaptığı konuşmada, tehditler altında Dink’in nasıl hedef hale getirildiğini anlattı. Konuşmasına “Altına girmek için cevahir ömrünü feda ettiğin Anadolu topraklarının çocuklarına, henüz küçücük bebeklerken anlatılan bir masal vardır. Çocuğun minicik avcunun tam ortasına yetişkin bir parmakla basılır ve ‘Buraya bir kuş konmuş..’ diye başlar. Sonra devam edilir. O minicik parmaklar tek tek, bir güvercinin nasıl katledildiğine dair ayrıntılı bir ‘operasyona’ suç ortağı yapılarak anlatılır. “Bu tutmuş’ denilir önce. ‘Bu tüylerini yolmuş’ denir ardından. ‘Bu pişirmiş’ dedikten sonra, ‘Bu yemiş’ diyerek masalın vahşet boyutu iyice ballandırılır. Adını serçeden alan en küçük parmak ‘Hani bana hani bana?’ diyerek ağlamaktadır masalın sonunda…” diye başlayan Önder, “Bu ülkeyi kocaman bir avuç olarak düşün sevgili […]

Having a transnational marriage in Turkey

Annika Sehn Globalization, relationships with western countries and the increasing migration are big issues in the political arena in Turkey nowadays. A term which comes along with it is the marriage migration. On the one hand the world grows closer, which means more people who work or travel abroad, get in contact with the inhabitants of the countries where they work and live and naturally some fall in love with the locals. On the other hand the gap between the poor and the rich widens, especially the difference between poor and rich countries, which is the breeding ground for arranged marriages to get a working permission or to legalize slave trade. But apart from these rather serious problems, a bi-national marriage can be the only solution for couples to stay together, where borders and visa registrations would otherwise make it impossible. Sarah Horton, who recently married her Turkish boyfriend, gives this rather complicated question a face. “Of course I’m also scared, it could change my whole life, it could also ruin it,” she admits referring to her recent marriage, “but, I guess, it lies in the nature of intercontinental romance.” Sarah got to know her boyfriend, who became her husband lately, during an exchange program, which she did at the end of high school. Since then, they’ve been a couple, even though most of the time they had to cope with the long distance between them; namely the distance between the United States and Turkey. When Sarah came back to study in Istanbul another year in autumn 2009 they decided to marry. “We’ve been together for three years now, and I don’t feel it’s over yet. I hate to say that it was for the green card. But since I know that I don’t have the possibility to stay in […]

Art’ure against Art, Retrospective of Yuksel Arslan

Ferhat Jak Icoz On a rainy fall day, with a friend we decided to spend our two-hour break at the Contemporary Arts Museum of SantralIstanbul, without knowing what was expecting us. My friend commented to persuade me that ‘the exhibition is quite striking, interesting, and even mind-blowing’. As we approached to the end of our break, we were able to be done only with the first floor (top floor) of the exhibition, so I decided to come back for a more extensive and intensive exploration of Yuksel Arslan. Yuksel Arslan, 76 year old artist, a controversial and intellectually futuristic figure, has exiled himself to Paris 40 years ago. During these 40 years, his fame flourished as an artist, however he remained quite mysterious for Turkish art-lovers. And after such a long exile, Arslan came back home, to Halic, where he was born, and now, where he has his retrospective exhibition, at the Contemporary Arts Museum of SantralIstanbul. Doubtlessly, media loved the Turkish-drama like story of this man, who left his hometown as a poor, unknown artist, and is making a homecoming as an artist of international fame, after proving himself to be one of the most important art figures in the world. Indeed, there is no need to barely mention about Arslan’s biographical story, as the exhibition arranged in a way, that you both learn about the biography of Arslan, witnessing the processes and evolutions, and sometimes revolutions, Arslan underwent, as an artist. On the first floor of the exhibition (third floor), childhood and adolescence years of Arslan come up. As a child of factory worker from Anatolia, who fought at Balkan, Independence and WWI wars, he grew up in Eyup, where cemeteries dominate the view. Hence, gravestones were like toys to Arslan. Another great interest of Arslan’s was sexuality […]

Three questions to Richard Reid, former Regional Director of UNICEF

Manon Loisel At first glance, it’s easy to see that Richard Reid is passionate by the energy and promise that dealing with children gives him. Before I could ask any questions, he said “Can I ask you a few questions lady? What are you studying? Why do you want to be journalist? … Ah, that’s interesting!”. No need to ask him the reason why he chose to work for UNICEF for 26 years, it’s obvious that children and youth in general are a central concern for him. The curiculum vitae of Richard Reid is impressive. This teacher of International Relations and Humanities at Bilgi University worked for the United Nations Children’s Fund (UNICEF) for 26 whole years. He has been Country Director in Nigeria, Turkey, Regional Director of the Middle East and North Africa and also of former socialists countries. He has worked for cease fires to protect children in war zones like Lebanon, Sudan, Bosnia, Chechnya, or Iraq, and was named “UN Hero” at the 50th anniversary of the UN, in 1995. This kind of life can not be summarised in one article, but let’s try to know more about his exceptional career. “How did you get into development work? -I studied in journalism school in California. But I stopped quickly because I couldn’t be a fast writer. I was writing for local newspapers but I was not able to work on tight deadlines. Then I postponed a scholarship and went to Pavia in Italy for one year. I fell in love with Italy. I already knew that I wouldn’t stay in the US. After teaching journalism for two years, I became the director of the Robert College – now Bogazici University – in Istanbul. The boys’ school, which was a good one : Orhan Pamuk and also Tosun […]

Smoking ban or business as usual

Annika Sehn From 19 July 2009, one of the most stringent smoking bans of all Europe became fully effective in Turkey. Since then it is much harder for stressed workaholics in the office, for the depressed unemployed in the “kahvehane” and for the nonchalant party animal at the favourite bar to have a good smoke. Also the to puff on the famous cigarette with coffee, the one after dinner or the other one, which goes along so well with playing cards or backgammon means, you have to be outside or at home. Even the traditional nargile, the water pipe, which was a feature of the Ottoman culture for 400 years is included in the ban, to the annoyance of many consumers. “For me it’s impossible to have a good conversation without smoking nargile,” Doğucan, 23, a guest in “Marakeş”, located in Kadiköy, complains. “In Belgium people meet to drink beer and here it’s the water pipe, which gathers people together. It’s part of our culture.” Also in the “kahvehane”, where mostly men go to drink tea, play cards or backgammon and chat, smoking was more than a habit, if not an essential part of the coffee house tradition. Therefore, it has been the owners of these places, who came up with the loudest protest. Nearly 160 coffee shop owners, who light up in protest in the Marmara province Kocaeli at the beginning of August 2009 or a 10,000 strong rally in Ankara demanding the relaxation of the regulations by allowing separate “smoking sections” in coffee houses and bars are the most well known actions. But somehow more interesting than the question whether the ban led to a drop in business, is how the ban is enforced or even if it is enforced at all. An article in “Todays zaman” one […]

Barak’s visit defuses tensions between Turkey and Israel

News, etc. Israeli Defense Minister Ehud Barak’s visit to Ankara over the weekend somewhat relaxed the confrontation between the two countries that flared up last week when the Turkish ambassador to Jerusalem was snubbed by Israeli officials who summoned him to protest a television serial aired in Turkey. Although President Abdullah Gul, Prime Minister Tayyip Erdogan and Chief of Staff General Ilker Basbug absented themselves from the capital, Barak, Turkish Foreign Minister Ahmet Davutoglu and Oguz Celikkol, the Turkish ambassador to Israel gave warm photo-ops for the journalists during the visit. Barak said Israel’s Deputy Foreign Minister Danny Ayalon had “expressed his apologies for the improper behavior” shown to Celikkol last week and emphasized that the relations between the two countries will continue “according to universally accepted diplomatic rules.” Barak also met with his Turkish counterpart, Vecdi Gonul and after the meeting the Turkish minister said during their deliberations they reached complete agreement of opinion that the tensions and confrontations in the Middle East should be eased for the sake of stability and peace in the region. Reminding that Turkey was one of the first countries that extended recognition to the state of Israel, Gonul said, “Cooperation between our two countries in many fields is continuing on a satisfactory level.” “In the field of defense cooperation we have completed 13 projects and six more projects are still continuing,” said Gonul. He listed some of the projects as the modernization of F4 and F5 Turkish Air Force fighter aircraft and M60 Turkish Army tanks. Turkey’s plans to develop unmanned reconnaissance planes with Israel have also reached a new phase, Turkish defense minister said. He explained that certain systems on these planes are jointly manufactured by Israel and Turkey. Answering a question by an Israeli reporter that Iran’s nuclear plans are creating […]

Bu kafaya bu para fazla

Bu ihale sayılmaz! Dile kolay… Bizler bilgisayar başında, milyonlarca insan televizyon başında, muhabirler de iş başında Digitürk’le Türk Telekom’un tam 169 kez fiyat arttırdığına tanık olduk, geçtiğimiz gürkü 2010-14 TFF Süper Lig ve TFF 1. Lig medya hakları ihalesinde… A, B ve C paketlerini kapsayan ihalelerdeki asıl büyük çekişme, Süper Lig maç yayınlarını kapsayan A paketi için yaşandı ve sekiz yıldır yaptıkları yatırımı çöpe atmama gayreti içinde bulunan Digitürk, Türk Telekom’la beraber koştuğu ve bir nevi “sidik yarışı”na dönen fiyat arttırma maratonunu kazandı. Neden mi “sidik yarışı” gibi kulak tırmalayıcı bir benzetme yaptık? Bunu ihalenin galibi Digitürk’ün Genel Müdürü Ertan Özerdem de üstü kapalı bir şekilde dile getirdi zaten, ihale sonrası televizyonlara röportaj verirken. Özerdem, noktası virgülüne dokunmadan şöyle dedi: “Bugün Türkiye’nin futbolunun ekonomik gerçekleri, bu parayı bence tam hak edecek durumda değil, çünkü geçen dönemden bugüne Türk futbolunda ne kalite ne de başarı olarak yüzde 126’lık bir iyileşme oldu. Kaldı ki son 6 ayda Avrupa’da yapılan ihalelerde yüzde 10-15 civarında artış olurken, Türk futbolunda yüzde 126’lık artış olması, üstelik dolar bazında olması çok ilginç bir durum!” Yani Digitürk, şu an elinde bulundurduğu 800 bin abonesinin büyük çoğunluğunu ve ciddi bir prestij kaybetme riskine girmek yerine bu “sidik yarışı”ndan galip çıkmayı yeğledi. Kendilerince haksız da bir risk değil tabii ki… Ama ya futbolumuzun maddi değerinin 2008’e göre yüzde 126 artmasının inandırıcılığı hakkındaki şüpheler? Daha yalın bir dille, 2008’den bu yana Misak-ı Milli sınırları içinde oynanan futbolun kalitesinin yüzde 126 arttığı yalanını kim söyleyebilir rahatça? Tamam, değerinin bu derece artmasının kulüplere geri dönüşü elbette kısa vadede çok olumlu olacak. Buna kimsenin diyecek lafı bile olamaz, ancak burada geçmişle bağlantı kurma zorunluluğu hissediyorum kendimde… 1998’de Ayhan Akman’ın Gaziantepspor’dan Beşiktaş’a 8,7 milyon dolara, 2000’de Bülent Akın’ın Denizlispor’dan Galatasaray’a sekiz milyon dolara transfer olduğunda ödenen bu paralar ne kadar gerçekçiyse, Digitürk’ün 2014’e kadar Süper […]

Minare tepesinden kültür başkenti

“Bu akşam olmaz, yarın sabah gelin” diyor bekçi. “Ama gösteri bu akşam” diye cevap veriyoruz. “Olsun siz yine de yarın gelin. Yarın çekersiniz ne gösterisiyse. Hem hava daha güzel olur” diyor. Ne yapıp ettiysek, caminin bekçisine o akşam İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti açılışının gerçekleşeceğini anlatamıyoruz. “Kardeşim ne işiniz var bu havada minarenin tepesinde”. “Öyle deme bekçi ağabey, İstanbul 2010 enerjisi bu akşam Haliç’ten tüm dünyaya yayılacak!” Minareye çıkmak için iznimiz var oysaki. Haliç, İstanbul 2010 açılışının merkezi ve en renkli olması beklenen mekanı. Galata Kulesi, Pierre Loti tepesi derken fotoğraf çekimi tüm Haliç’e hakim olduğunu bildiğimiz bu camiyi seçmiştik. Ama bu önemli akşamda, kulübesindeki küçük televizyondan Habertürk’teki Basın Kulübü’nü seyretmeyi tercih eden 55 yaşındaki bekçiyi inandırmak mümkün değil. Belli ki İstanbul 2010 enerjisinden nasibini almamış. “Bak bekçi ağabey. İstanbul 2010 AKB o kadar önemli bir etkinlik ki, bu işi alnımızın akıyla yaparsak Avrupa Birliği’ne girmemiz bile kolaylaşacak. Hem biliyor musun İstanbul, AB üyesi olmayan bir ülkenin bu ünvana layık görülen son şehri. Bize inanmıyorsan devlet büyüklerine inan: Bu akşam için senin, benim ödediğim vergilerden 8,5 milyon TL harcadılar. İki yılda toplam 500 milyon TL harcanmış olacak. Bizim yararımıza olmasa harcarlar mı bu kadar parayı? Gözünü seveyim, aç şu minareyi.” Bekçi ikna olmasa da halimize acıyıp yumuşuyor. Fakat bir sorun daha var: Uzun süredir kullanılmayan minarenin anahtarı da yok ortalıkta. Bekçi, “Ben size avluda güzel bir yer göstereyim, orada yapın çekimininizi” diyor. Başka çaremiz yok. Kutlamanın başlamasına dakikalar kaldı. Tripotlarımızı kurup, bekçinin gösterdiği yerde bekliyoruz. İkinci bekçi Bu kışın en soğuk İstanbul’una yağmur yağıyor. Tarkan Taksim’den “kuzu kuzu” seslenmeye başlıyor ama Haliç’te biz, kuzu kuzu ıslanmaktan başka bir şey yapamıyoruz. O sırada “Eyüp sahili muhabiri”miz Güventürk Görgülü arıyor. Güventürk, “enerji paylaşım” gecesine hanımı, 8 yaşındaki kızı ve kızının okul arkadaşıyla katılıyor: “Burası çok kalabalık ama halk huzursuzlanmaya başladı” diyor Güventürk.“Korkutma […]

En küçük adam

Şu an saat 01:33. Açıkçası bu saatte yazı yazacak bir havada olmasam da, televizyonda gördüklerim karşısında sınırları zorlamadan birkaç şey söylemek istiyorum. Sınırları zorlamadan diyorum çünkü izlediğim şey neticesinde sakince bir şeyler yazıp çizmek gerçekten çok zor. Beyazıt Öztürk, çoğu yetişkin tarafından ‘’oğlumuz gibi görüyoruz’’ denilerek sevilen bir insan. Okan Bayülgen’in “kötü çocuk” olduğu dünyanın “iyi çocuğu”. Eğer iyi insan olmak, programına çıkardığı ve doğuştan hasta olan bir insan ile dalga geçip onun üzerinden reyting almak ise, ben kendi adıma iyi insan olmak sıfatını şu andan itibaren reddediyorum. Dünyanın en kısa boylu insanı Ping Ping ile en uzun insanı Mardinli Sultan’ı programına çıkarıp onlar üzerinden reyting alma çabası, beni hem bir iletişim öğrencisi olarak, hem de insan olarak utandırıyor. Televizyon karşısında yerin dibine giriyorum. Sadece Beyazıt Öztürk için değil, o insanların haline gülen seyirciler adına da utanıyorum. Merak ettiğim en önemli şey, eğer Beyazıt Öztürk bir gün baba olur ve kendi çocuğu böyle doğarsa bu günleri hatırlayıp hatırlamayacağı. O para hırsı bürümüş gözlerin altından atılan sahte gülücükler, seyircilerin çirkin kahkaları ve bu korkunç ortamda iki hasta adam. Bugün orada dünyanın en kısa adamı vardı. Evet gerçekten çok küçüktü ama emin olduğum tek şey ne kadar küçük olursa olsun, Beyazıt Öztürk’ün küçüldüğü kadar küçülmesinin imkânsız olduğu. O insanlar programa çıkmak için para almış olabilirler ya da daha önce espriler planlanmış olabilir. Ne olursa olsun o insanlar hastalar ve Beyazıt Öztürk hastalık üzerinden reyting kazanmaya çalışıyor. İşte bu yüzden hiçbir şey bu şovda görevli insanları ve oradaki izleyiciler haklı çıkarmak için bir neden olmamalı ve olamaz.

Sulukule’nin altı

Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, 13 Ocak’ta yayınladığı “Sulukule’de Yenileme Projesi ve Arkeolojik Kalıntılar” başlıklı duyuruda şunu söylüyor:“Yıkımların ardından çok büyük bir hafriyat yapıldığı ve bu hafriyat içinde çok miktarda -olasılıkla Bizans Dönemi’ne ait- kırık mimari kalıntı parçaları bulunduğu gözlenmiştir. Bu kalıntı parçaları, bu alanda kültür varlıklarının açıkça tahrip edildiğinin kanıtlarıdır.”Arkeologlar, bugüne kadar belediye görevlileri, inşaatçılar ve dozerlerden başkasının uğramadığı bu alanda yüzlerce yıllık kültürel eserlerin tahrip edildiğini söylüyor.Dikkat ederseniz söz konusu tahribat, mevcut yapıların yıkımı esnasında yapılıyor. Gözle görülür, somut yapılar yok ediliyor. Peki ya görünmeyenler?Söz konusu alan, İstanbul’un tarihi merkezinin son sınırlarını çizen -Theodosius- kent surlarının hemen dibinde. En düşük ihtimalle en az 1000 yıldır, kesintisiz yerleşim gören bir bölge.Dahası da var: Bizans dönemi uzmanlarına göre, antik kaynaklarda ismi geçen, o bölgede bulunduğu bilinen ama kesin yeri tespit edilemeyen yapılar da büyük ihtimalle Sulukule’nin altında yatıyor. Örneğin İmparator Iustinos’un Deuteron Sarayı.Sulukule’nin yasalarla da belirlenmiş bir statüsü var: Kentsel ve tarihi sit alanı. Kanunlara göre devlet, bu alanda saklı kültür varlıklarını tespit etmeden ve bunları koruyucu önlemleri almadan önce -klişe tabirle- buraya “bir çivi bile çakılamaz”. Tüm bunların özeti işe şu: “Sulukule’de arkelojik araştırma ve kazı yapılması gerekiyor.”Alanda şimdilik -sadece- toprak üstündekileri tahrip etmekle meşgul dozerler dolaşıyor. Toprak altına ne olacağını yakın zamanda göreceğiz. Çünkü inşaat hazırlıkları tamamlandı.

Ayasofya yerinde. Sulukule nerede?

İstanbul 2010 Kültür Başkenti (AKB) resmi açılışı için, İstanbul’un dört bir yanı büyük etkinliklere sahne oluyor. Yarın, 16 Ocak Cumartesi akşamı, ses, ışık, müzik, tiyatro, İstanbul’un pek çok semtinde ayrı ayrı gösteriler var, AKB Ajansı’nın deyişiyle “2010 enerjisi İstanbul’a yayılacak…” Hazırlık çalışmaları 2000 yılında başlayan ve resmi olarak 2006 sonunda kesinleşen Avrupa Kültür Başkenti projesinin organizasyonu, özel bir yasayla oluşturulan AKB Ajansı tarafından yürütülüyor ve bu hazırlıklar için de ciddi bir kaynak ayrıldı. Bürokratların ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin birlikte çalışacağı bir model olarak ortaya konulan AKB Ajansı, kurulduğu 2007 Kasım’ından beri pek çok tartışmaya ve istifaya sahne oldu. 2008, 2009 ve 2010’u kapsayan üç yıl için toplam 500 milyon liralık bir kaynağı yöneten/yönlendiren AKB Ajansı, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, başta hedeflenen bürokrat-sivil işbirliği konseptinden giderek uzaklaştı ve sonunda yerel/merkezi hükümet güdümünde bürokratik bir yapıya büründü. 16 Ocak’taki açılışın içeriğinin oluşturulmasından da sorumlu AKB Ajansı Büyük Etkinlikler Koordinatörü Serhan Ada, Kasım ayı başındaki istifasının ardından, ileriki uygulamalar için emsal oluşturabilecek bir yapının Ankara’nın kaynak dağıtımına müdahaleden vazgeçmemesi nedeniyle nasıl işlemez hale geldiğini şu sözlerle anlatıyordu:“2010 AKB Ajansı özerk. Ama karar sürecinin içinde parayı dağıtan, Ankara’nın kendisi ve onun iki dudağı (Maliye Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı) olduğu sürece gerçek bir özerklikten bahsedilemez.” (11.11.2009 HaberVs) AKB Ajansı’nın internet sitesinde, “İstanbul’a katkılar” başlığı altında belirtildiğine göre İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti, “İstanbul’un tüm potansiyelinin ortaya çıkacağı, her kesimden İstanbullunun katılacağı, sahipleneceği, kültür ve sanatın tüm görkemiyle yaşanacağı büyük bir katılım projesidir.” İstanbul 2010 projesinin, sivil-bürokrat işbirliği için bir emsal oluşturması bir yana, geçtiğimiz iki yıl boyunca AKB Ajansı’nın dediği gibi İstanbulluların katılacağı ve sahipleneceği bir projenin ortaya konulduğunu söylemek gerçekten güç. “Sahiplenmek” bir yana, İstanbulluların büyük bir çoğunluğu Avrupa Kültür Başkenti’nin ne olduğunu dahi anlayabilmiş değil. Hatta 2010’un resmi açılışı için hazırlanan ilanlar ve reklam filmleri bile sanki olayın daha iyi anlaşılması için değil, […]

Kameramda cin var: Paranormal Activitiy

Paranormal Activity2007 yılında İsrail asıllı yönetmen Oren Peli tarafından çekilmiş, bağımsız bir korku filmi. Meraklısının “sokak”tan temin edip çoktan seyrettiği film Türkiye sinemalarında bugün gösterime giriyor olsa da, dünyada ikinci bir Blair Cadısı (Blair Witch) fırtınası kopartttı. El kamerasıyla çekilen korku filmi fenomenini yaratan Blair Witch Project, mütevazı bütçesiyle de takdir toplamıştı. (Bu seriyi Halka[The Ring] ve Ölüm Çığlığı [REC] filmleri izlemişti.) Şimdi 1999’da çekilen o ilk filmin dörtte biri bütçeyle gerçekleştirilen son halkasıyla karşı karşıyayız. Devamını artık siz düşünün… Paranormal Activity’nin kahramanı genç çift, başlarına musallat olan bir tür şeytanla mücadele etmeye çalışıyor. O “bir nevi şeytan”, baş karakter Katie’yi (Katie Featherston) sekiz yaşından beri tanıyor. “Bir nevi şeytan” geceleri kızın kulağına fısıldayarak onu uykusuz tutuyor, sesler çıkartıp rahatsız ediyor, hatta işi ayağından tutup sürüklemeye kadar götürüyor. Katie’nin “ben herşeyi hallederim bebeğim” kalıplı erkek arkadaşı Micah (Micah Sloat) meseleyi kavrayamamış olsa da durumu toparlamaya çalışıyor. Söz konusu doğa üstü varlığın ne olduğunu anlama isteği Micah’a bir kamera aldırıyor ve o kamera sayesinde biz de sevimli banliyö evinde neler olup bittiğine şahit oluyoruz. Jenerikte karşılaştığımız “Katie ve Micah’ın anısına” yazısı filmde yaşananların gerçok olduğu izlenimini yaratıyor. Ve -benzer örneklerde de sabit olduğu üzere- gizli kamera, bu duyguyu pekiştiriyor. Film sinema severleri de ikiye bölmüş durumda. Kimileri sinemadan titreyek çıktıklarından bahsediyor, kimi ise aradığını bulamadığından, böyle ucuz bir film için harcadıkları para ve zamana acıdıklarından bahsediyorlar. Ancak hemfikir olunan bazı noktalar var: Paranormal Activity’nin sinema salonlarının karanlık ortamını çok iyi kullandığı ve yönetmen Oren Peli’nin bir korku filmini korkunç yapan teknikleri çok iyi çözdüğü. Çünkü film bir efsanenin ya da hikâyenin peşinden koşmuyor. Sıradan bir çiftin, hepimiz için bir güven ortamını çağrıştırabilicek huzurlu ve güzel evlerine, sıcacık yataklarına “bir nevi şeytan” katarak seyirciyi yavaş yavaş ele geçiriyor. Yalın çekimlerle tetiklenen gerçeklik duygusu, basit efektler ve başarılı kurguyla sizi içine alıyor. Yönetmen […]

Medyanın güvencesi toplumdaki çoğulculuktur

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Medya Özgürlüğü Temsilcisi Miklos Harastzi’yi ağırladı. Avrupa AGİT bağlamında basın özgürlüğünün tartışıldığı “Medya Özgürlüğü” başlıklı konferans Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin girişimiyle 13 Ocak Çarşamba günü Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde medya özgürlüklerinin hala çok kırılgan olduğunu belirten Harastzi, pek çok ülkede televizyon kanallarının hükümetlere yakın grupların elinde bulunduğunu, yazılı basında çalışan gazetelerin ve gazetecilerin de yine hükümetler tarafından taciz edildiğini söylüyor. Harastzi, batı Avrupa’da da medyada tekelleşme sorunu yaşandığına değinerek medyada çoğulculuğun sağlanmasının önemli olduğunu belirtiyor. Dünyanın en geniş kapsamlı güvenlik örgütü AGİT’e katılırken imzaladıkları geniş kapsamlı bazı taahhütlere medya özgürlüğü ile ün salmış ülkelerin bile uymadığını dile getiren Harastzi, Türkiye’nin son 20 yılda önemli yol aldığını düşünüyor. Türk Ceza Yasası’nın 301’inci maddesi gibi bazı yasa maddelerinin ve bunların uygulamalarının medya üzerinde bir tehdit oluşturduğunu ve otosansüre yol açtığını belirten Harastzi, hükümetin de medya ortamının özgürleştirilmesi konusunda çok istekli olmadığını düşünüyor. Harastzi’nin ardından konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim görevlilerinden Yaman Akdeniz de internet erişime engel konulmasını çağ dışı bulduğunu belirterek 5651 numaralı kanunda AGİT standeartlarına uygun bir düzenleme yapılması çağrısında bulundu. Harastzi ise hükümetlerin ulusal ölçekte internete kısıtlama getirme isteklerinin yanlış olduğunu belirterek medya ve ifade özgürlüğünün en önemli güvencesinin toplumdaki çoğulculuk olduğunu söyledi.