Etiket habervs

Kapitalizmin devrimci simgesi

santralistanbul, Küba devriminin önemli aktörlerinden Ernesto Che Guevara’nın Alberto Diaz Korda tarafından çekilen portre fotoğrafının, devrimsel içeriğinden çıkıp hızla üretilen ve çoğaltılan bir tüketim aracı haline gelmesini anlatan, kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. “Korda’nın Objektifinden Che” sergisi, devrimsel içeriğinden çıkıp bir tüketim aracı haline gelen bu portreden, 30’un üzerinde ülkede üretilmiş fotoğraf afiş, film, ses, giysi ve eşyaları bir araya getiriyor. Sergi 2 sene önce İngiltere’nin başkenti Londra’daki Victoria ve Albert Müzesi’nin yanı sıra ABD, İtalya, İspanya, Hollanda ve Portekiz’in önde gelen müzelerinde de ziyaretçilerle buluşmuştu.En çok kopyalanan fotoğrafKüratörlüğünü Trisha Ziff’in üstlendiği ve Riverside Kaliforniya Üniversitesi’ne bağlı UCR/Kaliforniya Fotoğraf Müzesi tarafından düzenlenen sergi, Alberto Korda’nın 1960 yılına ait “Guerrillero Heroico” (Kahraman Gerilla) isimli Che Guevara portresinden yola çıkıyor. Fotoğraf Ernesto Che Guevera’yı devrimci mücadelenin evrensel bir sembolü haline getirirken, aynı zamanda bir tüketim ikonuna da dönüştürdü. Fotoğraf tarihinin en çok kopyalanmış imgesi olarak kabul edilen bu ikon fotoğraf, on yıllardır düzen karşıtı düşünce ve eylemlerin de simgesi olarak kullanılırken bugün aynı zamanda kahve fincanından tişörte, anahtarlıktan kartpostala milyonlarca objeyi süsledi. Alttan çekilmiş, heykel izlenimi veren bir imge olan Guerrillero Heroico, Che’nin Küba hükümetinde tarım ekonomisinden endüstri ekonomisine geçişten sorumlu olduğu sırada, 5 Mart 1960 günü yapılan bir toplu cenaze töreninde çekilmişti. Küratör Trisha Ziff, eski bir moda fotoğrafçısı olan Alberto Korda’nın çektiği bu portreyi, “Korda, sosyalist gerçekçilik döneminde yaygın görülen, efsaneleştirilmiş kahramanlığın görsel dilini kullanmakla birlikte Che’nin klasik, hatta ‘İsavari’ duruşunu vurguluyor. Che’nin gizemli bakışında ise hem kararlılık hem de arzu bir arada izleniyor,” şeklinde tanımlıyor.31 Aralık’ta bitiyor Çok çeşitli öğelerden oluşan bu koleksiyon, fotoğrafın devrim sırasında ortaya çıkışından, hızla üremiş olan günümüzün ticari görünümlerine uzanan çizgisini izliyor. Sergi, Korda’nın Che’sinin, çok çeşitli uyarlamalarla hem en ince yorumlara bile direnen, hem de her tür değişime açık bir simgeye dönüşmesini ortaya koyuyor. Serginin ana fikrine tam da uygun şekilde, sergilenen […]

Nereye gitti o 6 milyon avro?

Meltem Ürüt Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye konuk ülkeliğini tamamladı. Peki Frankfurt’ta ne umduk ne bulduk. Bu sorunun yanıtını fuara katılan yazarlar Pınar Kür, Oya Baydar ve Ayfer Tunç’a sorduk.Fuara katılanlar, yayıncılar en çok Türkiye’nin ulusal standından memnun değildi. Sergilerde fotoğrafı yer almayan yazarlar, Türk bayrağının kullanılmaması, yayıncıların çeviri için yeterli anlaşmalar yapamaması gibi bir çok tartışmalı konu gündeme geldi. İlgi çekici stantlar mı sadelik mi? Stantlar, çok küçük, albenisiz ve tek tip oldukları için eleştirildi. Yazar Oya Baydar, Türkiye’ye ayrılan 500 metrekareyi iyi kullanamadığı görüşünde. Ama bu eleştiriyi süs püs eksikliğinden değil de stantların yayıncıların ilgisini çekecek biçimde hazırlanmamasına yapıyor: “İtalyan stantları ve benzerleri sadelik içinde nasıl görünür ve çekici olunabilirin iyi bir örneğiydi. Tabii ki rüküş bir gösterişten, panayır havasından kaçınmak gerekiyordu, ama oraya gelen onbinlerce yabancı yayıncının, okurun, kitapla ilgili insanın ilgisini çekebilecek, onları bizim stantların bulunduğu yere yönlendirecek ve asıl orada tutabilecek bir tasarım asla değildi.” “Nereye gitti o 6 milyon euro bilemiyorum” Yazar Pınar Kür de stantların çekici olmadığı görüşünde: “Türkiye için 6 milyon avro harcandı deniyor. Nereye gitti o 6 milyon avro bilemiyorum. Stantlar çok kötüydü. Onur konuğu olmayan ülkelerin yayınevlerinin yaptığı stantları gördüğünüzde sizi çekiyor. Oturacak yer var, bütün kitaplar görülebiliyor, o dili konuşan insan var. Türkiye ise çok zayıftı.” Ayfer Tunç ise çoğunluğun aksine Türkiye’nin stantlarını ve sunumunu beğenmiş: “Ben başkalarının aksine stantların sadeliğinden çok hoşlandım. Belki stant malzemeleri biraz daha kaliteli seçilebilirdi. Onun ötesinde kontrolsüz bir süs püs olmaması benim hoşuma gitti.” “Orası bir millliyetçilik arenası değil” Türkiye’ye ayrılan kısımda, logodan başka Türk kültürünü simgeleyen çok fazla figür yoktu. Türk bayrağının kullanılmayışı kimileri tarafından eleştirildi. Hatta bir grup fuarda bazı stantlara gelip küçük bayraklar dağıtarak bu durumu protesto etti. Ancak yazarlar Türk bayrağının kullanılmasının fuarın amacıyla ilgisinin olmadığını düşünüyor. Ayfer Tunç bayrak fetişizminden uzak kalmamız iyiydi diyor: “Bence bayrak yerine logonun kullanılması, […]

“Frankfurt’ta hamam mı kursaydık?”

Meltem Ürüt “Acısıyla tatlısıyla bir Frankfurt Kitap Fuarı’nı daha geride bıraktık” klişesi, geçtiğimiz hafta sona eren bu organizasyonun kendi adımıza en iyi özeti olsa gerek. 60. yılını dolduran fuarı, onur konuğu olmamız nedeniyle doğal olarak, daha çok önemsedik. Hatta bir “milli mesele” olarak algılandık, imkânlarımızı seferber ettik. Öyle ki Kültür ve Turizm Bakanlığı, kendi bütçesini de aşarak 6 milyon avro harcama yaptı. Fuar sonrasındaki genel hava, Türkiye’nin yıllardır beklediği bu şansı başarıyla değerlendirdiği yönünde. Gelgelelim her “milli mesele” gibi, bu fuarı da biraz kendimize benzettik. Ulusal yürütme komitesinin seçimlerine, hatta bizzat Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın aranarak müdahale edildiğini duyduk. Konuşmacı olarak davet edilen yazarların bırakın fuara, Almanya’ya bile gelemediğinin ancak konuşma saati geldiğinde fark edildiğini öğrendik. Stantların ve sunumların sıradanlığını, hatta “bir Türk bayrağı bile asılamadığını” tartıştık. Gerçekten, kaş yapalım derken göz mü çıkarmıştık? İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Yönetmeni Fahri Aral, Türkiye’yi bu fuara hazırlayan ulusal komitenin danışmanları arasında yer alıyordu. Aral, aynı zamanda yaklaşık 500 yıldır yayınlanan Yunan, Ermeni, Arap ve Latin harfleriyle yazılmış Türkçe kitapları içeren bir serginin de Bilgi Üniversitesi adına düzenleyicisiydi. Deneyimli yayıncı, fuarın ve stantların gösterişsizliğine yönelik eleştirilere katılmıyor ve bu tartışmaları kitabın metalaştırılmasına bağlıyor. Fahri Aral, fuarın direktörü Juergen Boos’un da sonuçtan çok etkilendiğini dile getiriyor. Boos, kendisine “Biz kaç yıldır böyle bir şey görmedik. Türkiye kendini çok iyi tanıttı, çok iyi tanıdık” demiş. Aral başka ülkeleri örnek gösterip, onların stantlarda kültürlerini daha iyi tanıttıklarını savunanlara ise şu soruyu yöneltiyor: “Ne yapsaydık biz de hamam mı kursaydık?” Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye adına nasıl geçti? Bu fırsat değerlendirilebildi mi?Aksamalar oldu ama olumlu bir tepkiyle döndük. Sonuçta hazırlıklara biraz geç başlandı, bakanlık bütçeyi geç onayladı ama yaratılan etki oldukça büyük oldu. Fuarın direktörü Juergen Boos “Biz kaç yıldır böyle bir şey görmedik. Türkiye kendini çok iyi tanıttı, çok iyi tanıdık” dedi. Bizimkilerse bir turizm etkinliği olarak […]

İstanbul’un suyu, Santral’ın otoparkı

Santralİstanbul yerleşkesi, İstanbul’un belki de en güzel otoparkına sahip. Tümü granit parke taşıyla döşeli bu alan, bahar ve yaz aylarında önemli kültür ve sanat faaliyetlerine, konserlere ev sahipliği yapabilecek kadar büyük. Otoparkın, 6 Ekim 2008’den itibaren para karşılığı kullanılması planlanıyordu. Ancak 2 Ekim günü, yerleşkenin Kazım Karabekir Caddesi’ne bakan ana girişinin altından geçen İSKİ’ye ait su isale hattının patlaması, bu girişi devre dışı bıraktığı gibi otoparkta paralı uygulanmanın da ertelenmesine neden oldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Teknik İşler Koordinatörü Akın Barlas, Alibeyköy ve Gaziosmanpaşa gibi büyük yerleşimlere içme suyu ulaştıran bu hattaki zaafiyeti iki yıl önce, Santralİstanbul’un altyapı çalışmaları sırasında fark ettiklerini ve İSKİ’ye bildirdiklerini söylüyor. Ancak konunun bürokrasiye takılması nedeniyle geçen süre zarfında bir gelişme kaydedilememiş. Barlas, gerçekte daha kısa sürebilecek yenileme çalışmasının yaklaşık bir aydır devam etmesini konunun birden fazla muhatabının olmasına bağlıyor: “Aynı alandan doğalgaz hattı ve yüksek gerilim kabloları da geçiyor. Bu nedenle sadece İSKİ adına çalışmaları yürüten müteahhit firma değil, İGDAŞ ve BEDAŞ gibi kurumlar da sürece dahil oldu. Bu kurumların hepsini bir araya getirmek ve koordinasyon içinde çalışmasını sağlamak zaman alıyor.” Herşeye rağmen çalışmaların dört gün içinde sona ermesi planlanıyor. Ancak bu, Santralİstanbul girişinin ve otoparkın hemen kullanılabileceği anlamına gelmiyor. Çünkü çalışmanın sürdüğü zeminin tamir edilmesi ve araç geçisine uygun hale gelmesi gerekiyor. Bu çalışmalar İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı kurumlar tarafından gerçekleştirileceği için kesin bir tarih verilemiyor. Barlas, zemin tamirinin gecikmesi durumunda sorunun üniversite yönetimi tarafından çözülmeye çalışılacağını belirtiyor.Haber: Erim Hüner Kurgu: Ertan Önsel 

“Kantinci amca, sana cacık yapayım 50 kuruşa”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde akademisyen ve öğrenci tarafından bugün başlatılan yemekhane boykotu, üniversite genelinde beklenen ilgiyi görmemekle birlikte Kuştepe ve Santral yerleşkelerinde bu hizmeti sağlayan So Cafe’de yemek yiyenlerin geçmiş günlere kıyasla seyreldiği görüldü. Boykot, yemeklerin kalitesiz, lezzetsiz, pahalı olduğu ve yemekhanede yeterli hijyenin sağlanmadığı gerekçeleriyle başlamıştı. Bu eylemi Santral yerleşkesinde So Cafe’nin önünde piknik yaparak destekleyen öğrencilerden biri katılımın azlığını, organizasyon eksikliğine bağlıyor. Bir başka öğrenci, fiyatların yüksek olmasının herkeste aynı etkiyi bırakmadığını “Otto’da bir makarnayı 20 YTL’ye yediği için, So Cafe’de bu makarnaya 6 YTL vermek rahatsız etmiyor” sözleriyle dile getiriyor. Boykota katılmayan Bilgi mensupları, örneğin Hilal Özdemir, So Cafe’yi tercih etme nedenini “Okulda başka yerde sulu yemek yeme şansı olmaması ve abur cuburla öğün geçiştirmek istemediğim için” sözleriyle açıklıyor. So Cafe önünde piknik yapan öğrenciler, katılımın gelecek günlerde artacağını umuyor. Ve tepkilerini davul ve ziller eşliğinde seslendiriyor: “Kantinci amca hadi gelsene buraya, sana cacık yapayım 50 kuruşa…”Haber: Erim Hüner Kurgu: Ertan Önsel

Türkiyeli’nin “başkanı” Obama

Haber: Mert ÇimenKameraman: Emre Sayacan Gezegenimizin kaderini etkileyecek seçimlere birkaç gün kaldı. Seçimlerle ilgili anketlerde Demokratların adayı Barack Obama şanslı görünse de, George W. Bush’u iki kez seçme “becerisini” gösteren ABD’lilerin ne yapacağı seçim ertesinde belirlenecek. Yani Cumhuriyetçi John McCain seçilirse sürpriz olmayacak. 4 Kasım günü yeniden çift kutuplu olmaya doğru yönelen dünyanın yeni “kabadayısı”nın kim olacağının belirleneceği seçimler, tüm ülkeleri olduğu gibi Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Siyasetçilerin, sermaye sahipleri ya da ekonomistler kimi desteklediğini ya da kimin başkan olmasının bizim için iyi olacağını her fırsatta dile getiriyor. Bu hengamede, yaşanan küresel ekonomik krizin en ağır faturasını ödeyen sokaktaki insanlar için de ABD’de kimin başkan olacağı önem taşıyor. Biz de kameralarımızı sokağa, mikrofonlarımızı halka tuttuk. Görünen o ki ABD’de ilk kez bir siyahın başkanlığa bu kadar yakın olması Türkiyelileri de heyecanlandırmışa benziyor.

Avrasya Maratonu

Itır ErhartGeçtiğimiz pazar günü dördüncü kez İstanbul Avrasya Maratonu’na katıldım. Bu seneki yarış benim için farklı bir anlam taşıyordu. Yaklaşık dört aydır birlikte hazırlık koşuları yaptığım, Adım Adım Oluşumu’nda (AAO) bir araya gelen 200 arkadaşımla birlikte 30 yıllık organizasyonun ilk yardımseverlik koşusunu gerçekleştirdik. Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’nin Akülü Tekerlekli Sandaye Kampanyası’na destek olmak için kaynak geliştirdik. Sağnak yağmurun altında, caddelerde biriken su birikintilerinin üzerinden atlayarak kimimiz 15, kimimiz 42 kilometre koştu. Amaç hem bitiş çizgisini geçmek hem de ihtiyacı olan omurilik felçlilerini harekete geçirmek, bir bakıma spor ve yardımseverlik kavramlarını bir araya getirmekti. Yardımseverlik koşuları dünyanın pek çok ülkesinde yapılıyor. Koşucular bir yandan seçtikleri bir uzun mesafe yarışına hazırlanırken bir ya da birden fazla sosyal sorumluluk projesi için kaynak geliştiriyorlar. Kanser, MS ya da AIDS araştırmalarına destek vermek, kadına karşı şiddeti, açlığı önlemek için maraton, yarı maratonlar koşuyorlar; triatlonlara, bisiklet yarışlarına katılıyorlar. Sosyal sorumluluk koşuya farklı bir anlam ve amaç katıyor. ABD, İngiltere gibi ülkelerde her maratonda toplanan bağış milyon dolarları buluyor. Biz Adım Adım olarak şu ana kadar 125 bin YTL topladık ve bu rakamın her yıl artacağına inanıyoruz. Tabii toplanan bağışın artması için öncelikle koşucuların sayısının artması lazım. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, 26 Ekim’de koşulan 30. Avrasya Maratonu’nu ve 15 kilometre yarışını 2,141 kişi tamamladı; Londra, Chicago, New York gibi büyük maratonları tamamlayan koşucuların sayısı ise 40 binin üzerinde. Koşucuların sayısı nasıl artar? Koşu kültürü, sonrasında da yardımseverlik koşusu kavramları nasıl gelişir? Öncelikle daha iyi organizasyonlar yapılıp koşunun özendirilmesiyle. Avrasya Maratonu’nun bu seneki sloganı “Bu şehir koşar!” idi. 50-60 bin kişinin koşacağından söz ediliyordu her sene olduğu gibi. Oysa yarışı tamamlayanların sayısı 2 bin kişi civarindaydı. Peki neredeydi bu koşucular? Söz edilen on binlerce “koşucu” bu sene de köprünün üzerinde sigara içiyor, pankart açıyor ve slogan atıyordu. Ertesi gün gazetelere yansıyan da buydu. Maratonda derece yapan Kenyalı atletlerin […]

Kantinde boykot var!

İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde öğrenci ve akademisyenler, perşembe günü gerçekleştirilecek yemek boykotuna hazırlanıyor.

Yanlış anlatılan gizemli bir halk: Ezidiler

Meltem Ürüt Ezidi halkı bugüne kadar birçok gazete haberine ve romana konu oldu. Kültürlerini, dinlerini, ibadetlerini içe kapalı yaşayan bu halkla ilgili yazılanların kimi doğru olsa da genelde anlatılanlar hep yanlıştı. Kimi zaman şeytana tapan kimi zaman da ateş etrafında dönen garip bir halk olarak tanıtıldılar. Haklarında, etraflarına çizilen çemberin dışına çıkamamaları, Yezid’in soyundan geldikleri gibi tuhaf rivayetler de anlatıldı, anlatılıyor. Bu rivayetler nedeniyle baskı gördüler, dışlandılar. Türkiye’den örnek vermek gerekirse 70’li yıllarda 80 bin kadar nüfusa sahip Ezidilerden geriye sadece birkaç yüz kişi kalmış durumda. Tüm anlatılanların gerçek dışılığı, çocukluğunda Ezidilerle Diyarbakır’da bir arada yaşamış bir Tarih öğrencisinin dikkatini çekti. Çünkü gerçek hayatta tanıdığı, evine girip çıkan Ezidi dostları, anlatılan tuhaf hikâyelerdekilerden çok farklıydı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih bölümü son sınıf öğrencisi Amed Gökçen, 4 yıldan bu yana dünyanın çeşitli yerlerindeki Ezidi köylerini gezerek bu halk üzerine akademik bir çalışma sürdürüyor. Çalışmaları sırasında Ezidiler hakkında yazılan kitapları okuduktan sonra, “Bu kitaplarda anlatılan Ezidilerle benim tanıdığım Ezidiler arasında neredeyse hiçbir benzerlik yok” diyerek yola çıkan Amed Gökçen’le bu çok “gizemli” olduğu düşünülen Ezidi halkını konuştuk. Yanlış isimden başlıyor Ezidilerle ilgili anlatılan yanlışlar daha bu halkın adında başlıyor. Yaygın olarak “Yezidi” olarak bilinen halkın isminin doğrusu “Ezidi”. Ezidiler kendilerini “Ezda” diye tanıtıyorlar. “Ez” Kürtçede “ben” demek, “Da” ise vermek, yapmak oluşturmak anlamda kullanılıyor. Böylece “Ezda” , “yaratılan, var edilen” anlamına geliyor. Halkın adının “Yezidi” olarak bilnmesiyle ilgili de birçok iddia ortaya atılmış, Emevi hükümdarı Muaviye’nin oğlu, Yezid Bin Muaviye’nin Ezidilerle olan ilişkisi veya Zerdüşt’ün İran’da kurduğu Yezd kenti ve Ezidiliğin ilk o kentte yayıldığı iddiaları gibi. Ancak bunun doğru olmadığını Amed Gökçen şöyle açıklıyor: “Din için bir terim kullanılıyorsa o kullanılan terimin dinin var oluş sebebiyle, kendi felsefesiyle mutlak bir ilişkisinin olması lazım. Ama Yezidi kelimesinin Ezidi felsefesi ve mitolojisinde hiçbir anlamı yok. Yezid kelimesi, Sünni Müslümanların Ezidi Kürtleri aşağılamak için […]

Acemi Prenses terfi etti

Melis Ozan Cnbc-e dizilerini yakından takip edenlerin de hatırlayacağı gibi 12 Kasım 1982 New York doğumlu Anne Hathaway henüz 17 yaşındayken komedi-drama dizisi Get Real ile 1999’da hayatımıza girdi. İlk oyunculuk deneyimi açısından vasat sayılabilecek bir performans sergilediği dizide, canlandırdığı Megan Green karakteriyle yine de seyircinin sempatisini kazanmayı başardı. İri gözleri ve dolgun dudaklarının kattığı güzellik sıkça kullandığı yağmurda ıslanmış yavru kedi bakışlarıyla bütünleşince Megan Green’in yaşadığı aile, arkadaş ve cinsellik üzerine sorunları bir bakıma daha izlenebilir kıldı. New York Gallatin Üniversitesi’nde sahne oyunculuğu eğitimi almasına karşın eleştirmenlerce 17 yaşındaki bu ilk deneyimi çok fazla gelecek vaat etmediği düşünülse de Hathaway aktris annesi Kate McCauley’in izinden gitmekten vazgeçmedi. 2001 yılında Garry Marshall’ın yönettiği Disney yapımı The Princess Dairies’de (Acemi Prenses) başrolde yer alması, Hathaway’in ismini duyurdu, yıldızını parlatan bu filmle yapımcılarının dikkatini çekti. Klasik “çirkin ördek yavrusu”nun prensese dönüşme hikâyesinde yer almak hayran kitlesine büyük katkı sağlasa da oyunculuk açısından fazla çaba gerektirmeyen bir karakteri canlandırması Hathaway’i eğlenceli ama boş filmlerin sıradan aktrisi kategorisine soktu. 2004’te oynadığı iki film, soprano özelliğini gösterip iki şarkı seslendirdiği Disney yapımı Ella Enchanted The PrincessDairies 2: Royal Engagement, kafalardaki bu karışık imajını pekiştirdi. Umutlar azalıyor On beş yaşına kadar, büyüdüğünde rahibe olmayı hayal eden romantik komedilerin masum kızı, 2005’te Havocve Brokeback Mountain filmlerinde sergilediği cesur sahnelerle büyüdüğünü ispatladı. Artık yetişkinlere yönelik filmlerde oyunculuğunu kanıtlamaya çalışan aktris “sanatın talep ettiği ölçüde” soyunmaktan çekinmeyeceğini de göstermiş oldu. “Oldukça sağlam değerlere” sahip olduğunu her röportajında dile getiren Hathaway, özellikle Brokeback Mountain’da eşcinsel kocasıyla arabada seviştiği sahneyle hafızalara kazındı. Sonunda işe yarar film seçmeyi öğrenmeye başladı ve film endüstrisinde Gwyneth Paltrow’u anımsatan bir şekilde vasattan “fena değil”e doğru ilerleyen yıldızlar arasına girdi. Derken 2006’da ticari kaygılarla yapılmış bir Hollywood filmi The Devil Wears Prada’da (Şeytan Marka Giyer) yer aldı. Lauren Weisberger’ın ne bir temeli, ne doğru dürüst sonucu […]

New Yorklu müzik “idarecileri” turnede

Melis Ozan “The Management” yani MGMT, Brooklyn New York’lu Andrew Van Wyngarden ve Ben Goldwasser’ın Connecticut’taki Wesleyan Üniversitesi’nin yöntembilim kokan kampusunda mistik paganizm etrafında yollarının kesişmesiyle oluşur. Ders aralarında sohbet ederken ilgi alanlarının benzerliklerini fark eden Andrew ve Ben dünya görüşleri ve akımların dışında müzikte de aynı grupları sevdiklerini keşfederler. “Grup kurmak gibi bir niyetimiz yoktu” diyen Ben’e göre tek amaçları birbirlerine beğendikleri müzik türlerini göstermektir. Daha da ileri giden Andrew, bilgisayarları ve turn table’ları eşliğinde kaydettikleri müziğin, her türün en kötü örneğini yaratmaya çalışmalarıyla oluştuğunu ve anlamadıkları bir şekilde beğenildiğini itiraf ediyor. “İnsanların bizi sevmeye başlaması şans eseri oldu” diye de ekliyor. 2008 Ocak’ta, Columbia Records’dan ilk albümleri Oracular Spectacular’ı piyasaya süren ve isimleri The Management and Homocity’den Homocity’yi çıkarmak zorunda kalan grup, İngiltere müzik listelerinde on ikinci sıraya kadar yükseldi.Bu albümden çıkan single’ları Time to Pretend, Electric Feel, Kidsve Time To Pretend parçasına ek olarak sınırlı sayıda çıkarılan single’ları Metanoiaile Amerika, Avustralya, Kanada, Japonya ve İngiltere’de çeşitli festivallerde sahne alıyor. 4th Dimension Transition parçasında gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmayı ihmal etmeyen MGMT torunlarımıza miras bırakacağımız MP3’lerin şimdiki çizik plaklar gibi değerleneceğini iddia ediyor. Kalıplara sığmayan bir tür Kulağa hippi ritimleri fısıldayan Ween ve nostaljik bir tarzı olan Arcade Fire ile kıyaslanmaktan hoşlanmadıklarını belirten grup üyeleri Panda Bear ve Beach House’a olan hayranlıklarını da saklamıyor. Albümlerinde indie-rock, psychedelic pop ve elektronik müzik tarzlarını harmanlayan MGMT’ın, müzik tarzlarına ilişkin sorulara verdiği yanıt ise albümlerinin kendilerine özgü olduğu şeklinde. 1960’larda LSD kullanımıyla birlikte anılmaya başlanan ve uyuşturucu etkisi altında görülen sanrı özellikleri barındıran psychodelic müzik, albümün tamamında en yoğun hissedilen tür denilebilir. Halüsinasyon nedeniyle ortaya çıkan birbirinden kopuk imajlar, parlak renkler, sürrealist sözcükler ikilinin hem müziğine hem şarkı sözlerine yansıyor. Elektronik ritimleri Brezilyalı grup Cansei de Ser Sexy kadar keskin olmayan, popüler müziğin eğlenceli özelliklerini kullansa da punk ezgileri de yok sayılamayacak […]

Futbolun ırkçılık karnesi

Volkan Ağır Avrupa futbolununun kronikleşen sorunu bu kez Vicente Calderon’da kendini gösterdi. Atletico Madrid’le Marsilya arasında oynanan Şampiyonlar Ligi maçında Madridli taraftarların yaptığı tezahüratlar sonrası ırkçılık yine yeşil sahaların gündemine oturdu. Yaşananlardan sıkıntı duyan İspanyol Luis Garcia, “Artık herkes İspanyolların dünyadaki en kötü millet olduğunu düşünecek. Oturup düşünmek ve ülkenin imajını düzeltmekte yarar var” açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Garcia endişelerinde oldukça haklı. Çünkü bu olay son birkaç yıldaki İspanyol tabanlı ırkçı sorunlardan sadece biri… Bknz İspanya Barcelona’nın Kamerunlu yıldızı Samuel Eto’o, Şubat 2006’daki Real Zaragoza maçında ırkçı tezahüratlar sonrası sahayı terk etmek istemişti. Ancak Ronaldinho ve Larsson tarafından ikna edilen futbolcu oyundan çıkmadı, bir golün asistini yaptı. Goller sonrası tüm futbolcuların Eto’o’ya gitmesi de ırkçılığa karşı omuz omuza verilmesi gerektiğine güzel bir örnekti. Birçok farklı etnik kökeni içinde barındıran İspanya’da Athletic Bilbao da Bask kökenli olmayan futbolcuları kadrosunda bulundurmayarak farklı ırklara kapalı bir tutum sergiliyor. Kökleri “Napolyon Savaşları” ve Darwinizm’e dek uzanan ırkçılık olgusunun spor ve futbolla tanışması faşist liderler Mussolini ve Hitler dönemlerine denk geliyor. Mussolini’nin desteklediği Lazio, “gestapo”ları anımsatan SS (aslında Societa Sportiva anlamına gelen) takısını değiştirmeyip kulüp politikasını açıkça gösterdi. Bu duruşunu devam ettirmekte olan kulüp, 2001’de kadrosuna babası İtalyan olan siyahi Liverani’yi katana dek siyah tenli oyuncu bulundurmuyordu. Bu tutumları da “Tüm Lazio taraftarları ırkçı değildir ama tüm ırkçılar Lazio taraftarıdır” sözünün oluşmasına yol açtı. Mussolini mirası İtalyan Paolo Di Canio da 2005’te Lazio’da oynarken bir maçta gol sevincini faşist selamıyla kutlayarak yeşil sahalarda politik görüşünü açıklamaktan çekinmedi. Aynı yıl Messina’da forma giyen Fildişi Sahilli Marco Zoro, ırkçı tezahüratlara dayanamayarak Eto’o’nunkine benzer bir tepki göstermişti. Hitler Almanya’sının “saf ırk” politikası ise günümüzde ütopik kaldı. Zira bugün Almanya Ulusal Futbol Takımı’nda “safkan” bir Almana rastlamak pek mümkün değil. Polonya, Brezilya, Gana asıllı oyuncular çoğunlukta… Bu futbolculardan Gana asıllı Asamoah, 2006’da oynanan Hansa Rostock (am.) sınavında ırkçı tezahüratlara […]

Siyasal Kimliklerin Oluşumu

Siyasalın belli bir ideolojik formun mutlak hakimiyeti lehine toplumsal pratik sahasında çekilmesi meselesi günümüz siyaset felsefecilerinin en fazla üzerinde durdukları mesele haline geldi. İnsan toplumsal yaşamını ve dolayısıyla bireysel varoluşunu kurmada temel etkinliği olan siyasal faaliyet, artık belli bir formun ezel-ebed kendini cari kıldığı ve bireysel varoluşun temel unsurlarından biri olarak kimliklerin nihayi kapanımını sözde mümkün kılan bir tamlığı beraberinde getirdiği iddiasıyla karşımıza çıkan günümüz reel-politik anlayışın dümensuyunda neredeyse kendi kendini imha etti. Ernesto Laclau’nun derleyiciliğinde hazırlanan bu kitap da, tam da yukarıda iddia edilenin aksine bir konumdan, toplumsalın nihai kapanımsızlığı ve kimliklerin ilanihaye tamlığa direnen karar-verilemez yapısı üzerinden sonuşmaz bir siyasal etkinliğin mümkünlük koşulları üzerine odaklanıyor. Ayrıca kitap, sonsuzcasına çoğalmaya açık partikülarizmlerle, evrensel değerlerin gerilemesi arasındaki ilişkinin, kıymeti kendinden menkul bir evrensellik ideasından hareketle her türlü partikülarizme düşman olmak ya da tersine belli bir partikülarizmin tamlığı uğruna her türlü farklılığa düşman bir dışa kapalılık cenderesinden nasıl kurtarılabileceğine dair de çeşitli açılımlar içeriyor. Sonuç olarak bu derlemedeki makalelerin büyük bir kısmı, bölünmenin, sonsuzca parçalanmışlığın giderilmesi mi yoksa bunları mümkün kılan karar-verilemez zeminin korunup, bunların makul bir biçimde bir arada yaşamalarının ve dolayısıyla nihayi siyasal etkinliğin mümkünlüğü açısından belli bir aralık/yarık’tan beslenen bir tahayyülü tanzim etmeye çalışıyor.

Avrupamerkezcilik ve İslamcılığın Doğuşu

Din temelli siyasal kavrayışların yükselişi günümz dünyasının temel fenomenlerinden biri artık. Akıl almaz bir cevvallikle dini toplumsal yaşamın, “kamusal” sahanın dışına itip son derece sorunsuzca yaptığı kamusal-özel ayrımıyla özel alanın konusu olarak telakki edip baskılayarak iş gören modern zihniyet, bu yükselişteki payının pek de farkında değil. İktidarın ve gücün kaynağını yere indirmek çabası muazzam bir maneviyet boşluğu yaratmış, yeni din namzeti pozitif bilimler kafi ilgiyi görmemiştir. Böylelikle modern zihniyet, özellikle Batı’da cisimleşmiş şekliyle, kendi önkabullerinin enikonu dinsel göndergelerinin farkında olmaksızın kendi anlayışı tek cari anlayış olarak dayatmaktadır. Bunun sonucu bilhassa İslam’ın farklı bir medeniyet anlayışının temsilcisi olma iddiasının ciddi bir siyasal talep haline gelmesidir. S. Sayyid’in bu çalışması işte bu türden bir alternatif olarak İslamcılığın aslında üçüncü dünyanın kurtuluşçu hareketlerinin asri kılığı diyerek değerlendirmesi bakımından özgün bir yaklaşımı ifade etmektedir. Batının kahredici hegemonyasını tavsatmaya muktedir, bambaşka bir algı, muhakeme dünyası ve epistemolojik evreni ifade eden İslamcılığın, işte bu özellikleri nedeniyle irtica etiketiyle damgalandığını, ve Türkiye’deki Kemalist deneyimin işte bu türden bir İslamcılık karşıtlığının buna benzer hareketlere ilham veren bir genel örnek, onların feyz aldığı bir şemsiye ideolojik form olarak görülmesi gerektiğini belirtiyor Sayyid. Bütün bu teorik argümantasyonu kurarken söylem çözümlemesi ve post-yapısalcı teorik öncüllere gönderme yapan Sayyid, böylelikle bu teorik öncüllerin ham malzemenin işlenmesinde kilit bir rolünü de vurgulamış oluyor.

İki Yakın Halk İki Uzak Komşu

“Bugün her iki tarafta, “Türk” ve “Ermeni” kelimelerinin yanyana gelmesinden rahatsız olan, sessiz çoğunlukların kaderini bloke eden marjinal milliyetçi kesimler var; ve ne yazık ki bugüne değin hep bu kesimler, sorunun seyrinde belirleyici rol aynadılar. Türk-Ermeni diyaloğundan bahseden ve bu yönde çaba harcayan birçok girişim, her iki tarafın bu uç kesimlerince sürekli baltalandı. Her biri diğerinden beslenen ve aslında ancak birbirlerinin varlığıyla ayakta kalabilen aşırı milliyetçi kesimlere gayrı maydan boş bırakılmamalı” (s. 33) TESEV’in Dış Politika Programı projelerinden birinde kullanılmak üzere Hrant Dink’ten yazılması istenen fakat sonrasında yayınlanmayan metin ailesi ve dostları tarafından kurulan Hrant Dink Vakfı tarafından yayınlandı. Kitabın içeriğine ilişkin söylenecek herşeyin Hrant’ın belirttiği şu cümle kadar anlamı yok; “Onlar ‘Türk’ ve ‘Ermeni’ sözcüklerini birlikte kullanmaktan kaçınsalar da, kader bu iki milleti aynı coğrafyada birbiriyle yan yana yaşamaya mecbur kıldı. Başka çıkar yol yok.”

Hükümet deprem için vergi topluyor, başka yere harcıyor

Erhan ÜstündağBianet.org Dokuz yıl önce geçici “deprem vergisi” olarak konulan ve hükümetin 2003’te kalıcı hale getirdiği Özel İletişim Vergisi sayesinde bu yıl tahminen 4 milyar 635 milyon YTL toplanacak. Ancak uzmanlar deprem için toplanan paraların başka alanlara harcandığını, harcamaların Sayıştay denetimi dışında bırakıldığını söylüyor. 17 Ağustos’taki Marmara Depremi’nin ardından Bülent Ecevit’in başında olduğu koalisyon hükümeti bir dizi vergi içeren bir yasal düzenleme oluşturmuştu. Tasarı 25 Ağustos’ta Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşüldü ve bazı maddeleri değiştirilerek kabul edildi. Fakat gelen tepkiler ve o tarihte insanların yaptığı bağışları engellememesi için tasarı askıya alındı. Uluslararası Para Fonu (IMF) heyetiyle yapılan görüşmelerin ardından kasımda tasarı Meclis gündemine tekrar getirildi ve yasalaştı. Bu sırada 12 Kasım Düzce Depremi de göz önüne alınarak yasanın kapsamı genişletildi. 26 Kasım 1999’da yürürlüğe giren yasada Özel İşlem Vergisi ve Faiz Vergisi adıyla iki vergi daha eklenmişti. Gerekçesinde, yeni vergilerin depremin yol açtığı zararın sürdürülen “ekonomik istikrar programını” aksatmamasını amaçladığı söyleniyordu:“Bölgede meydana gelen ciddi boyutlardaki tahribatın ve zararın giderilerek hayatın mümkün olan en kısa sürede normale dönüştürülmesi, hükümetin temel amacıdır.” Bütçe açığını kapamak için Yasa, o yıla mahsus olmak üzere gelir, kurumlar, motorlu taşıtlar ve emlak vergilerinin iki kez ödenmesini öngörüyordu. Depremden etkilenenler bunun dışında tutulmuştu. Özel İletişim ve Özel İşlem vergilerinin süresi ise Aralık 2000 olarak belirlenmişti. 1999-2001 arasında deprem için halktan 4 katrilyon 113 trilyon liralık vergi toplandı ve bunun 3 katrilyon 171 trilyon lirası belirtilen amaca uygun harcandı. Daha sonra bu vergilerin süresi her yıl yeniden uzatıldı. Anayasa Mahkemesi aldığı kararla bu durumu ortadan kaldırınca Aralık 2003’te Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti bir kanun değişikliğiyle Özel İşlem Vergisi’ni kaldırdı fakat Özel İletişim Vergisi’ni kalıcı hale getirdi. Maliye Bakanlığı verilerine göre 2007’de 4 milyar 211 milyon YTL Özel İletişim Vergisi toplandı. Bu rakamın 2008’de 4 milyar 635 milyon YTL’ye çıkması hedefleniyor. Bütçenin yaklaşık yüzde 2,2’si buradan […]

Behemehal lağvedilmeliler!

Dünkü ve bugünkü icraatlarına bakarak ne kadar sendika, meslek örgütü, vesaire varsa “behemehal lağvedilmeli” bilahare yeniden yapılanıp örgütlenmelidir. Ümit Bayazoğlu Son sözü en başta söyleyerek açalım konuyu: Dünkü ve bugünkü icraatlarına bakarak ne kadar sendika, meslek örgütü, vesaire varsa “behemehal lağvedilmeli” bilahare yeniden yapılanıp örgütlenmelidir. Aylardır dilimdeydi bu, cesaret edip ortaya çıkaramıyordum. Ta ki, BirGün yazarlarından şair, avukat Akif Kurtuluş’un, kendine demokrat sendikaların foyasını ortaya dökün yazılarını okuyuncaya kadar. Bir memleket düşünün; 30 senedir orada tek grev olmamış, öyleyse bu memlekette her şey güllük-gülistanlık. İş barışı kurulmuş, alan razı, satan razı. İşler tıkırında. Sosyal haklar garanti, sigortalar tamam, iş güvenliği sağlanmış, sağlık hizmetleri şahane. İşçiler patronları seviyor, patronlar işçileri. Öyleyse sendikalara ne lüzum var? Bir memleket düşünün ki, orada seçim yapılıyor fakat partilerin seçim bildirilerinde işçi haklarına dair tek vaat yok. Demek ki bu ülkede sınıf çelişkisi bitmiş. Ekonomik demokratik örgütlenmeye gerek kalmamış. Öyleyse sendikalara ne lüzum var? Fakat bakıyoruz, bu memlekette bakkaldan çok sendika tabelası var. Ve her birinin önünde makam arabası bir Mercedes. Kurtuluş, bu konuya dair iki yazı yazdı. Bunların ilkinden yeni bir şey öğrendim; hani seçimlerde % 10 barajı var ya, meğer bu baraj yalnız parlamenter temsilin değil, emeğin de önünü tıkayan bir illetmiş. Hafıza tazelemek ve benim gibi bilmeyenleri uyandırmak için Kurtuluş’un 17 Ağustos 07 tarihli yazısından aynen naklen: “…benzer bir baraj, bu yirmi beş yıl boyunca, işçilerin toplu pazarlık yapabilmesi önünde önemli bir engel olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü bir işyerinde çalışan işçinin yarısından fazlasını üye yapmanız yetmiyor, daha önce, o işkolunda çalışan toplam işçinin en az % 10’unun üyeniz olması şart. ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) bu süre boyunca, Türkiye’yi sayısız kereler uyardı, bu nedenle kara listeye alınması gündeme geldi. Son olarak Haziran toplantısında ILO, kendi içinde çok önemli bir aşamayı işaret eden, Türkiye’ye araştırma yapmak üzere bir heyetin gönderilmesi kararı aldı ve örneğin seçim […]

Bu memlekette sol ne zaman siyaset yapar?

Cemil Ertem Orta öğretimden sonra üniversitelerde güz dönemini bitiriyorlar. Birçok üniversite şimdilerde “çan eğrisi” diye bilinen bir değerlendirme sistemi uyguluyor. Bu sınıf düzeyini öne çıkararak öğrencileri değerlendiren bir sistem. Örneğin o sınıfta en yüksek not 100 üzerinden 60 ise AA alıp geçenler bu not ortalaması seviyesinde belirleniyor. Eğer bilgisayar programına, tersine bir kayıt konmamışsa 100 üzerinden örneğin 40 alanda o dersten geçebiliyor. Bu sistem eğer sınıf homojense yararlı olabilir. Yani eğitimin düzeyini sınıfa göre ayarlayabilirsiniz. Ancak gerçek tabii ki böyle değil. Hayat gibi eşitsiz. Dolayısıyla iyi liselerden gelen ve üniversite okurken bir işte çalışmak zorunda olmayan çocuklar sınıf ortalamasını yükseltip zayıf arkadaşlarını zorluyorlar hatta okulu bırakmalarına bile yol açabiliyorlar. Böyle bir sistemin uygulandığı bir okulda acaba daha adil bir dünya isteyen öğrenciler aşağıdaki sorulara ne yanıt verirler? 1) Sınavlarda çan eğrisinin uygulandığını biliyorsun, doğudan zayıf liselerden gelen ve çalışmak zorunda olan arkadaşlarını gözetmek adına kritik derslerde sınıfın not ortalamasını düşürmek için vasat kâğıt vermek uygun ve adil bir davranış olur mu? 2) Eğer bu davranış uygunsa bu senin aklına geldi mi ve uygulamak için diğer arkadaşlarını uyardın mı? 3) Bu davranış uygun değilse bile ortada bir eşitsizlik olduğu açık. Sen bunu gidermek için neler yaptın ya da yapmayı düşünüyorsun? Bu soruların olduğu bir anket yapılmış; yaklaşık yanıtlar şöyle: Birinci sorudaki önerilen çözüm ya hiç akla gelmemiş ya da uygun bir davranış olarak görülmüyor. İkinci soruya gelen tüm yanıtlar olumsuz. Üçüncü soru da ise yanıtlar kopyalanmış gibi: Böyle bir eşitsizliği biliyorum ama bunu gidermek bizim değil, devletin (üniversitenin) işi. Biz zaten yalnız bu alanda değil, hayatın bütün alanlarında eşitsizliği kaldırmak için mücadele veriyoruz. Dolayısıyla böyle bir şeye gerek yok. İYİLER- KÖTÜLER Tabii burada eşitsizliği gidermek adına, vasatı savunmak ve iyileri de kötüler seviyesine getirmenin yanlış olduğu söylenebilir ki doğru, buna katılıyorum. Burada yapmamız gereken herkesi en iyinin yanına götürmek için çaba […]

Artık DHKP-C’nin “dayı”sı yok

Medyakronikinfo@medyakronik.com Yıllardır aranan, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (DHKP-C) örgütü lideri Dursun Karataş kanser tedavisi gördüğü Hollanda’da dün (11 Ağustos) öldü. Hakkında daha önce de çok defa ölüm haberleri çıkan ancak yalanlanan Karataş’ın hayatını kaybettiği örgüt tarafından açıklanan bir bildiriyle doğrulandı. Karataş’ın ölüm haberini “Komutanımız, önderimiz, dayımızı yitirdik” başlıklı uzun bir bildiriyle duyuran örgüt yaptığı açıklamada, “Önderimiz 10 yıldır kanser tedavisi görüyordu. Hastalığı bir günde ortaya çıkmadı. Ağır işkencelerin, uzun tutsaklık yıllarının, onlarca kez girilen açlık grevlerinin, ölüm oruçlarında geçirilen tüberkülozların, sürgün yıllarındaki zorlukların; kısacası, faşizmin ve emperyalizmin baskı ve kuşatması altında geçirilen 38 yılın sonucuydu sağlığını kaybetmesi. Son 6 güne kadar da görevinin başındaydı. Kendi ölümü dahil, her şeyi planladı” ifadeleri kullanıldı.Cenaze töreni İstanbul’da Dursun Karataş’ın avukatları Taylan Tanay, Barkın Timtik ve Ebru Timtik ile ağabeyi Neşat Karataş ile birlikte buün (12 Ağustos) TMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde bir basın toplantısı düzenledi. Avukat Tanay, Dursun Karataş’ın dün saat 05.00’te Hollanda’da hayatını kaybettiğini belirterek, ailesi ve avukatları olarak cenazenin Türkiye’ye getirilmesi için girişimlere başladıklarını söyledi. Dursun Karataş’ın İstanbul’a gömülmesi konusunda ailesinin karar verdiğini belirten Tanay, “Henüz takvim net olmadığı için net şeyler söyleyemiyorum, ama adli işlemler devam ediyor. Onlar netleştiğinde kamuoyuyla ilk elden paylaşacağız. Karataş’ın ölüm nedeniyle ilgili Hollanda adli makamların işlemleri devam ediyor” diye konuştu. Karataş’ın vatandaşlığının kaybettirilmediğini, defin konusunda Türkiye’deki bürokrasinin hem de adli teşkilatın çıkaracağı bir sorun olmadığını ifade eden Tanay, “Bu nedenle Türkiye’de herhangi bir adli teşkilata ya da bir sivil bürokrasiye bu açıdan başvuru şartımız yok. Böyle bir durum içinde değiliz. Zaten burada defin konusunda herhangi bir problem yok. Anadolu insanının gelenekleri çerçevesinde kendisi defnedilecektir. Ailenin aldığı karar budur. Umarız bu bir gerilim konusu yapılmaz” diye konuştu. Hakkında açılan tek dava var Dursun Karataş hakkında Türkiye’de görülen Dev-Sol ana davası bulunduğunu, bu davanın Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürdüğünü, 2004 yılında Yargıtay’ın bozması sonucunda […]

Tersanede işçiler kobay oldu: 3 ölü

Medyakronikinfo@medyakronik.com Peş peşe yaşanan ölümlerle gündemde olan Tuzla’da bu kez biri mühendis üç kişi öldü, 16 işçi de yaralandı. Tuzla’da faaliyet gösteren Gemi İnşa Sanayi ve Ticaret A.Ş. (GİSAN) Tersanesi’nde denemesi yapılan filika, içinde 19 işçiyle denize indirilirken, halatından kurtulup suya düştü. Camı patlayan ve içi su dolan kurtarma salındaki üç işçi boğularak veya ezilerek ölürken, 16’sı yaralı olarak kurtarıldı. Liman, Tersane, Gemi Yapım ve Onarım İşçileri Sendikası (Limter-İş) denemelerde kum torbalarının kullanılması gerektiğini belirterek, insanların birer kobay gibi denize indirildiğini öne sürdü. Kum torbası yerine işçi Tuzla’da faaliyet gösteren GİSAN Tersanesi’nde yapımı bitirilen bir petrol tankerinin kurtarma filikası için bugün (11 Ağustos) test inişi yapıldı. “Galata” adlı bir firmaya ait olan 12 bin 500 grostonluk tankerin filikasında kişilerce ağırlık denemesi anlamına gelen “klas kontrolü” yapılmak istendi. Normalde içine kum torbaları yerleştirilerek filikanın denize doğru indirilip kaldırılmasıyla yapılan deneme için üzeri ve çevresi kapalı haldeki filikaya 19 işçi bindirildi. Denemeler sırasında halatlardan birinin kopması sonucunda filika yaklaşık 10 metre yükseklikten denize sert bir biçimde düştü. Düşmenin şiddetiyle filikanın camları patladı ve içine su doldu. Su üzerinde ters dönen filikada yaşanan can pazarında emniyet kemerleri bağlı halde oturan ve çıkabilmek için suyla boğuşan işçilerden 19 yaşındaki boya teknisyeni Emrah Varoğlu, 36 yaşındaki Ramazan Ergün ve 25 yaşındaki Ramazan Çetinkaya, boğulma veya ezilme sonucunda öldü.Filikada bulunan ve yaralanan 16 işçi ise denize atlayan arkadaşları tarafından yaralı olarak kurtarıldı. Yaralı işçiler, tersane içinde ilk müdahaleleri yapıldıktan sonra hastaneye kaldırıldı. Kazadan sonra tersaneye çok sayıda itfaiye, polis ve sağlık ekibi sevk edilirken 16 yaralıdan 14’ü Kartal Lütfü Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne, ikisi de GİS-BİR Tıp Merkezi’ne kaldırıldı. Kazada yaralananların Tayfun Kemer, Arif Türker, Sefer Karaca, Sabri Çakır, Nüfer Koparman, Murat Özdemir, Ersin Kesik, Mercan Bereket, Efkan Ceyhan, Saadettin Topcin, Onur Daryol, Kaan Akyıldız ve Serkan isimli işçiler oldukları öğrenildi. Yaralıların çoğunun ayakta tedavi […]