Habervs

Habervs

Siyasette kadının adı yine yok

Siyasi partiler 29 Mart yerel seçimlerinde yarışacak adaylarının listesini il ve ilçe seçim kurullarına teslim etti. Siyasi partilerin kadın adaylara yönelik kota ve benzeri vaatlerine karşın listelerde yer alan kadın aday sayısı yine yok denecek kadar az. Kadınların 10 ilde ve 54 ilçede erkek rakipleriyle yarışacakları bu seçimlerde de belediye başkanlıkları için 2 bin 941 koltuk sayısına karşılık AKP, CHP, MHP, DTP, DP’nin toplam kadın aday sayısı 171 oldu. Bütün bu adayların seçildiği durumda dahi ortaya çıkan yüzde 6’lık temsil olasılığı ise siyasette kadının adı yine yok dedirtiyor. Kadın Girişimciler Derneği’nin (KAGİDER) düzenlediği, “Siyasette kadın: Ne kadar katılıyor ve ne kadar temsil ediliyoruz?” sorularına cevap aradığı toplantıda da siyasette kadın temsiliyetini Türkiye’de yaklaşan yerel seçimler ve Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri ışığında değerlendirildi. Kadın varsa yolsuzluk yok Avrupa Parlementosu’ndan Liberal Parti’nin Danimarka temsilcisi Karin Riss Jorgensen ve Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA-DER) Başkanı Hülya Gülbahar’ın da katıldığı toplantının açılış konuşmasını yapan KAGİDER Başkanı Gülseren Onanç dünya nüfusunun yüzde ellisini kadınların oluşturmasına rağmen, politik liderler arasındaki temsilin hem Türkiye’de hem dünyada, bu oranın çok altında olduğunu söyledi. Yapılan araştırmalarda kadın temsilinin yüksek olduğu yönetimlerde yolsuzluk oranlarının azaldığın belirten Onanç, “Hem de Birleşmiş Milletler gelişmişlik endeksinin de vurguladığı gibi, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilmiş ülkeler, vatandaşlarına daha yüksek bir yaşam standardı sağlayabiliyorlar. Özellikle yerel seçim sürecinde, iktidar partisi AKP elindeki kaynakları daha çok seçim kazanma yönünde kullandı. Bu gücün kadınların biraz daha siyasete katılması yönünde kullanılmasının demokrasi adına önemli bir adım olacaktı” dedi. Kadın aday oranı yüzde 6 KA-DER Başkanı Hülya Gülbahar 29 Mart seçimlerinde CHP’nin 46, DTP’nin 37, AKP’nin 18, MHP’nin 34, DP’nin ise 36 kadın belediye başkan adayı gösterdiğini; bu beş partinin adaylarının toplamının 171 ettiğini belirtti. Bu yıl için belediye başkanlıklarında 2 bin 941 koltuk olduğunu ve bu 2 bin 941’in içinde sadece 171 kadın aday gösterildiğini vurguladı. Her seçim döneminde […]

Küresel krizde medya ve yeniden filler savaşı

Büyük 2008 krizi öncesi yaşanan likidite bolluğunun tüm dünyada yarattığı ekonomik genişleme, birçok sektörde olduğu gibi, reklamcılık harcamalarına, dolayısıyla medya mecralarının genişleyip büyümesine de imkan tanımıştı. Zenithoptimedia’nın verilerine göre, 2006’da 440 milyar dolar dolayında olan dünya reklam harcamaları, büyümenin sürdüğü 2007’de 485 milyar dolara kadar çıkmıştı. İlk yarısı, özellikle Asya’da büyümeyle geçen 2008’de ise reklam harcama temposu düşmekle birlikte 491,5 milyar dolarda kaldı. Bu anlamda, 2006-2007 döneminde yüzde 7’ye yakın artan reklam harcamalarının krizin ABD’de baş gösterip diğer merkez ülkelere ve giderek gelişmekte olan ülkelere yayılmaya başladığı 2008’de ancak yüzde 1,3 arttığı gözlemlendi. Zenithoptimedia, 2009 için reklam yatırımlarının artmayacağını , hatta yüzde 0,2 daralacağını öngörüyor. Bu, 2009’da dünya ekonomisinde, daralma öngören IMF öngörüleri ile tutarlı bir öngörü.Tahminler, reklamda daralmanın en çok Kuzey Amerika’da yaşanacağını ve pazardaki payı yüzde 36’yı bulan Amerika’da 2009 daralmasının yüzde 6’ya yaklaşacağını ortaya koyuyor. Reklamlardaki payı dörtte biri bulan diğer Merkez ülkelerin toplandığı Batı Avrupa’da da 2009 daralması yüzde 1 olarak öngörülüyor. (Tablo-1) Dünyanın tamamında, ama özellikle reklam harcamalarının yüzde 70’inden fazlasının yapıldığı Merkez gelişmiş ülkelerde reklamda daralma, tüm medya bileşenlerine de krizi taşıdı. Yazılı medyadan, elektroniğe, matbaacılıktan reklam-pazar araştırma. halkla ilişkilere, çeşitli kültür endüstrilerine, hatta futbol endüstrisine kadar, reklam gelirleriyle yaşayan sektörlerde , gelir girişi azaldı. Bu gelirin azalmasıyla ve tüketicinin belli tasarruflara gitmesiyle beraber, tüm dünyada, geniş anlamda medya sektöründe de ciro kayıpları yaşanmaya ve sonuçta da personel azaltmalar, ücretten tasarruflar ve tensikatlar hızlanmaya başladı. Resesyondan Şubat 2009 sonuna kadar 3,6 milyon istihdam kaybına uğrayan ABD’de , medya alt sektöründe de 100 binden fazla tensikata gidildi bile. Aynı tablo Avrupa için de geçerli. Hem yazılı medyada hem de elektronikte Avrupa’da ciddi işgücü tasarrufları ve emek üstünden kriz azaltıcı uygulamalara gidilmekte. Kriz ve Türk medyası 2008 öncesi dünyasının likidite bolluğunun rüzgarı ile 2002 sonrası bir büyüme dalgasının üstünde sörf yapıp yıllık yüzde 7’lik büyümelerle lale […]

“Gerçi Rum İsekde Rumca bilmez”

UNESCO’nun (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) 19 Şubat’ta yayınladığı Tehlike Altındaki Diller Atlası (Atlas of the World’s Languages in Danger) dünyanın çeşitli ülkelerinden toplam 33 dilbilimci ve editörün katkısıyla hazırlandı. Araştırmaya göre, Türkiye’de yok olduğu kabul edilen dillerden biri “Cappadocian Greek” yani Kapadokya Yunancası. 2005 yılında Yunanistan’da tekrar keşfedildiği savunulan bu dil hakkında henüz bir yayın yok. Öte yandan nüfus mübadelesinden önce Orta Anadolu’da Rumlar tarafından konuşulan, ancak Yunan harfleriyle yazılan Türkçe’nin (Karamanlıca), Türkçe bilmeyen araştırmacılar tarafından sık sık Yunanca ile karıştırılması, “Kapadokya Yunancası” olarak isimlendirilen bu dilin Karamanlıca olma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Keşif olarak sunulan bu dil gerçekten de Yunanca değil ise, bilgisizlikten doğan bin yanlış ya da siyasal bir çarpıtma söz konusu. Atlastaki notlar Atlas’ın Türkiye bölümündeki araştırmada imzası bulunan, Helsinki Üniversitesi Fin-Ugur Dilleri Kürsüsü Öğretim Üyesi Tapani Salminen “Kapadokya Yunancası”yla ilgili şu notları düşüyor: “Nüfus mübadelesi öncesinde Orta Anadolu’daki Kapadokya bölgesinde, özellikle Konya Sille’de, Kayseri civarı ve Faraşa’da konuşuluyordu. Mark Janse and Dimitris Papazachariou 2005 yılında Yunanistan’da bu dili konuşanları keşfedene kadar Yunanca’nın bir lehçesi olan Kapadokya Yunancası’nın yok olduğu sanılıyordu.” Üniversitenin sitesinde yer özgeçmişine göre Avrupa ve Kuzeybatı Asya’da tehlike altındaki diller, Salminen’in uzmanlık konuları arasında yer alıyor. 47 yaşındaki dilbilimci UNESCO’nun 1993’te yayınladığı Avrupa’da Tehlike Altındaki Diller Raporu’nda (UNESCO Red Book Report on Endangered Languages: Europe)da derleyici olarak görev aldı. Dil kâşifleri Yine üniversite sitesindeki yayın listesine göre Salminen’in doğrudan Türkiye ya da Türkçe ile ilgili bir yayını bulunmuyor. Atlasta “Kapadokya Yunancası” olarak isimlendirilen dilin Türkiye’de kaybolduğu ve Yunanistan’da ise “son derece tehlikede” olduğu bilgisi iki akademisyenin 2005’te yayınladığı makaleye dayanıyor. Bu isimler o tarihte Ghent Üniversitesi (Belçika) öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mark Janse ve Patras Üniversitesi’nden (Yunanistan) Dr. Dimitris Papazachariou. Janse ve Papazachariou, popüler ve bilimsel yayınlarda 1960’larda yok olduğu kabul edilen “Kapadokya Yunancası”nı yeniden keşfeden ikili olarak anılıyor. Mark Janse şu […]

“Kapadokya Yunancası bir uydurma”

19 Şubat’ta UNESCO tarafından yayınlanan “Tehlike Altındaki Diller Atlası” Türkiye’de 18 dilin kaybolmaya yüz tuttuğunu ya da kaybolduğunu belirtiyor. Lazca, Zazaca, Batı Ermenice, Süryanice, Pontus Yunancası gibi dillerin yanı sıra listede bir dil dikkat çekiyor: Kapadokya Yunancası (Cappadocian Greek). Kaybolmuş diller kategorisine giren lisanın Nevşehir, Konya, Kayseri civarında yaşamış Rumlar tarafından konuşulduğu ve yok olduğu belirtiliyor. Kapadokya bölgesi üzerine romanları ve araştırmalarıyla tanınan Yazar Gürsel Korat, böyle bir dilin var olmadığını, Rumlar tarafından konuşulan Karamanlıca olduğu görüşünde. * BU MUAZZAM İBADET[hâne]… [devle]TLU PADİŞAH SULTAN [Mahmud]…… ASRINDA KAYSERİ KÂHİNİ FAZIL[e]TLU PAYİSİOSUN KEHENETİNDE, ÇİLEPOĞLU (ÇELEBİOĞLU?) HACI MURAT KALFANIN RESMİ İLE, VE BU KÖYDE İKAMET EDEN CÜMLE MÜMİNLERİN GANİ İMDADİ İLE, MUKADES TESLİSİN İSMİNE BİNN SEKİZ YÜZ OTUZ BEŞ SENESİNDE MÜCEDDİDEN İHYA OLUNUP SEPREMBİRİOS’UN (eylül) SEKİZİNDE TAKDİSLENDİ. 1835MEZKÛR HACI KALFANIN HAYRATİDİR Korat’la UNESCO’nun bu çalışması ve Karamanlıca hakkında konuştuk. Kapadokya Yunancası doğru bir isimlendirme mi?11. ile 12. yüzyıllarda Kapadokya’da Yunanca vardır. Ancak o dönemde yaşayanlar zaten Roma’nın (Bizans) ve bıraktıkları eserlerde de Yunanca’ya rastlanır. Biz bunu Rumca (Roma dili, Romaikos) olarak adlandırırız. Ancak o dil zamanla birçok nedenle Türkçe’ye dönüşmüştür. UNESCO’nun Kapadokya Yunancası dediği dil “Rumların konuştuğu dil” anlamına gelen Karamanlıca’dır. Karamanlıca nedir?Karamanlıca, Yunan harfleriyle yazılan Türkçe’dir. Kapadokya civarındaki Hıristyanlar tarafından konuşulmaktaydı. Ortaçağ’da yazı dinsel aidiyeti gösterir. 15. yüzyıldan beri var olan bu dil 19. ve 20. yüzyıllarda Türkiye’nin bu bölgede yaşayan halkı Yunanistan’a göndermesiyle fiilen sona erdirildi. Nüfus mübadelesinden sonra bir süre yazışmalarda kullanılsa da dili bilen kişilerin ölmesiyle tamamen ortadan kalktı. “Rum halkın anadili Yunanca değildi” Araştırmalarınızda Kapadokya bölgesinde yaşayan Rumların Yunanca bilmediklerine değiniyorsunuz. Konuyla ilgili Türk ve Yunan tezlerini karşılaştırır mısınız?Kayseri, Nevşehir, Tokat, Amasya, Niğde gibi illerde yaşayan Rum halkı Türkofon yani sadece Türkçe konuşan bir topluluk. 1839’dan sonra milliyetçi hareketlerin başlamasıyla beraber bölgedeki ruhban okullarında, kiliselerde Yunanca öğretilmeye başlandı. Ancak öğrenilen Yunanca basit, sıradan bir Yunanca’dır. Kapadokya Yunancası diye […]

Kendi toprağında yabancı olmak

Nostaljik bir öğe ve orta sınıf bir köken arayıcılığının baş ağrıtmayan, renkli ve bol hatıratlı figürü olarak karşımızda duran mübâdele, içi boşaltılmış kültürel bir biblo olarak bizlere sunuluyor. Peki, bizler mübadeleye ilişkin neler biliyorduk? Gelenler ve gidenler mübâdelenin sebeplerini biliyorlar mıydı? Mübâdele, iki halk arasındaki husumete son vermek amacıyla mı yapılmıştı? Mübadil yemeklerine ve kültürüne, anne ve babalardan kalma hatıralara, solmuş fotoğraflara, sayıları belli belirsiz kahramanlık öykülerine, komşu köylerdeki gezilere, birkaç aşk acısına sıkışan bir mübadil anlatısıyla donatılmış dağarcığımızın yeni bilgilere kavuşması için, mübadelenin üzerinden 70 yıl geçmesini bekleyecektik… Güncel siyaseti analiz eden kitaplar “Yeniden Kurulan Yaşamlar”, “Ege’yi Geçerken” ve “Diplomasi ve Göç” gibi ‘mübâdele çalışmalarının ardından, yine İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan kısa bir süre önce çıkan İki Kere Yabancı da bu uzun bekleyişin yarattığı toz bulutunu dağıtmayı amaçlıyor. Mübâdelenin gerçek ve dillendirilen sebeplerini karşılaştırmayı ve buradan elde edeceği sonuçlarla günümüzün siyasal durumunu daha iyi tahlil edebilmeyi amaçlayan bu kitaplar Türkiye’deki “mübâdele çalışmaları” için önemli birer kaynak olmaya aday. Anlaşılabilir sebeplerden dolayı her iki devletin de mübâdeleden beklentileri farklı olduğu için mübâdele araştırmalarının en önemli ayağının Clark’ın adı geçen araştırmaları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mübadele hayali öykülerle beslendi Mübadeleden beklentilerini karşılamak için her iki devlet de efsanelerin, kahramanlık öykülerinin, olmamış katliamların, bahsi edilmemiş hırsızlık ve talan öykülerinin oluşturulmasında ve yaygınlaştırılmasında muazzam bir çaba gösterdi. Bu çabaları Bruce Clark İki Kere Yabancı’da şöyle açıklıyor:“Okullarda, konferans salonlarında ve ordu barakalarında her iki ülkenin gençlerine zorunlu mübadele, mutlu sonla biten bir kahramanlık öyküsü olarak anlatılıyor. Türkiye resmi tarihinde yabancı çıkarlara hizmet ederek kendisini lekelemiş Ortodoks Hıristiyan azınlığın bu topraklardan çıkması, ülkenin kurtuluşu ve modernleşme sürecinde zorunlu bir duraktır. Ortodoks Yunan devleti için ise Türkiye’nin dindaşlarını yurt dışı etmesi sonucu bu insanların anavatan Yunanistan’ın bağrına basılması mutlu sonla biten trajik ama asil bir hikâyedir.” Mübadale ulus-devlet yaratmanın aracı Bruce Clark, Türkiye ve Yunanistan’ın ulusal […]

Kurdish speech at the Parliament triggers debate

February 21 is the International Mother Tongue Day, said Ahmet Turk, the leader of the Democratic Society Party (DTP) addressing his party’s parliamentary group meeting at the Turkish National Assembly. “Everybody should be able to use his mother tongue freely,” he went on in Turkish. DTP leader then switched on to Kurdish and TRT 3, the official channel that broadcasts from the Turkish Parliament live switched off Turk’s image and voice from the air. Actually Turk, whose party is in a neck-to-neck race in the Kurdish provinces of Turkey with Prime Minister Tayyip Erdogan’s Justice and Development Party (AKP) was making a clever countermove against Erdogan’s recent policies to woo the Kurds. In his election rallies in Diyarbakir and other southeastern Turkish provinces Erdogan has been using the opening of TRT 6, an official television channel broadcasting in Kurdish, saluting the crowds using few Kurdish words like “I wish all the good for you,” etc. Actually, on the day TRT 6 began its Kurdish broadcasts, Erdogan appeared on the screen with a speech that he finished off in Kurdish. Recently, Erdogan announced that his government was in touch with the widow of popular Kurdish singer Ahmet Kaya who died in Paris in exile in 2000, to bring his remains back to Turkey. “If the prime minister is talking in Kurdish why can’t I?” asked Turk. Pointing out that several mayors and even some parliament members were penalized because they spoke in Kurdish, Turk said, “Does that mean that the Kurdish language is free to use for the government members but it is prohibited for the Kurds?” After stopping Turk’s speech in Kurdish, a TRT announcer appeared on the screen saying that using any other language than Turkish under the roof of the parliament is prohibited. “There is no legal sanction […]

Amerika’nın son yabancısı: Sean Penn

Aktör Robert de Niro, geçtiğimiz gece gerçekleşen 2008 Oscar Ödül Töreni’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü adayı Sean Penn’i şu sözlerle anlattı: “Bunu nasıl başarıyor? Her rolde kendini öyle yok ediyor ki karşımızda Sam adında bir adam, Gizemli Nehir’den Jimmy Markum, sörfçü Spicoli, Ölüm Yolunda yolunda bir adam veya Harvey Milk oluveriyor. Sean aynı bağlılığı ekran dışındaki hayatında da -insan hakları için çalışırken, dünya liderlerine saygılı bir şekilde önerilerde bulunurken, paparazzilerle kibarca (!) uğraşırken de- gösteriyor…” Ve Niro hemen ardından ekledi; “Bu gece önemli olan büyük bir aktör olmak, hayatta önemli olan ise büyük bir insan olmak. İşte benim arkadaşım, Sean Penn…” 1960 Kaliforniya doğumlu Amerikalı aktör Sean Penn 1982 yılında Fast Times at Ridgemont High filminde Jeff Spicoli karakteriyle eleştirmenlerin ilgisini çekti. John Schlesinger’ın 1985 yapımı politik-drama The Falcon and the Snowman’da canlandırdığı uyuşturucu bağımlısı ajan karakteriyle başarı basamaklarını yavaş yavaş tırmanmaya başlayan Penn, 1985-1989 yılları arasında Madonna’yla olan evliliği ile de sadece eleştirmenlerin değil magazin basınının da yeni gözdesi haline geldi. Asi tavırları ve sıra dışı evlilik hayatlarıyla basına bol bol malzeme çıkaran çift, birlikte rol aldıkları Shangai Suprise filminin başarısızlığının ardından boşandı. Oyuncu en iyi çıkışını 1988 yılında Brian de Palma’nın yönettiği Casualties of War (Savaş Günahları) filmiyle yaptı. Michael J. Fox’la başrolü paylaşan aktör, Vietnamlı bir kızın kaçırılıp Amerikan askerlerince tecavüz edilmesini ve Vietnam halkına yapılan işkenceleri konu alan bu filmle, hem kariyerindeki ilerlemenin hem de politik duruşunun sinyallerini verdi. Robert de Niro ve Demi Moore ile birlikte yer aldığı We’re No Angels filmiyle de ciddi duruşunun yanı sıra kara mizahla da başa çıkabileceğini kanıtlamış oldu. 1991 yılında yeteneklerinin oyunculukla sınırlı olmadığını kanıtlamak istercesine yönetmenliğe soyunan Penn, Bruce Sprigsteen’in Highway Patrolman adlı parçasından esinlenerek yazıp yönettiği The Indian Runner’da birbirine tamamen zıt iki kardeşin öyküsünden yola çıkarak kasaba halkının yalnızlığını ortaya koyuyordu. Yönetmenliğe iyice ısınan Penn, […]

Türkiye’de 18 dil yok oluyor

2008 yılını “Uluslararası Diller Yılı” ilan eden Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 19 Şubat’ta yayınladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası” (Atlas of the World’s Languages in Danger) mevcut 6700 dilin 2400’ünün yok olma tehdidi altında olduğunu belirtiyor. Bu atlasa göre Türkiye’de 18 dil kaybolma tehlikesi yaşıyor. UNESCO, 21 Şubat Dünya Anadil Günü nedeniyle yayınladığı duyuruda bu yılın, sadece dil çeşitliliğinin kutlanması için değil, yeryüzündeki tüm dillerin ve özellikle de kaybolmaya yüz tutanların tanıtılması ve korunması için bir şans olduğunu vurguluyor. Kurum bu amaçla ve 33 dil bilimcinin katkısıyla oluşturulan atlasta dünya dillerini, karşı karşı olduğu tehlike seviyelerine göre beş gruba ayırıyor. Ermenice “açıkça tehlikede” Bu sınıflandırmaya göre kaybolma tehlikesini en az hisseden diller “güvensiz” (unsafe) olarak nitelendiriliyor. Bir dilin bu kategoride yer alması “çocuklar tarafından da konuşulmasına rağmen bazı alanlarda kısıtlanması” anlamına geliyor. UNESCO’nun çalışmasında Abhazca, Adığece, Çerkesçe (Kabartayca) ve Zazaca Türkiye’de “güvensiz” olarak nitelendirilen diller. “Açıkça tehlikede” (definitely endangered) seviyesinde değerlendirilen ikinci grupta Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romanca, Süryanice ve Ermenice (Batı) yer alıyor. Bu dillerin kaybolma tehlikesine gerekçe olarak “çocuklar tarafından anadili olarak öğrenilmemesi” gösteriliyor. “Ciddi anlamda tehlikede” (severely endangered) kategorisi genelde toplumun en yaşlı nesli tarafından konuşulan, orta nesil tarafından anlaşılabilen ancak kullanılmayan ve çocuklara öğretilmeyen dilleri içeriyor. Gagauzca, Ladino ve Turoyo bu kategoride değerlendiriliyor. “Son derece tehlikede” (critically endangered) kategorisine Türkiye’den giren tek dil Hertevin. Bu dilin sadece en yaşlılar tarafından, nadiren kullanıldığı kabul ediliyor. “Kaybolmuş” (extinct) diller Kapadokya Yunancası ve Ubıhça, adı üzerinde, dünyada tek bir kişi tarafından bile konuşulmuyor. ZazacaÖzellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da konuşulan Zazaca, Irak ve İran’da da yoğun kullanılıyor. UNESCO atlasında Türkiye’de yaklaşık 2 milyon kişi tarafından konuşulduğu belirtilen buna rağmen “güvensiz” kategorisinde değerlendiriliyor. Yazım kuralları Frankfurt Üniversitesi Zaza Dili Enstitüsü tarafından belirlenen Zazaca, Hint Avrupa dil ailesine üye ve üç farklı lehçeye sahip. Kuzey Zazaca Erzincan, […]

Bülent Korkmaz, Polat korkar mı?

) Şampiyonluk, teknik adamına güvenmeyen ve takıma müdahale eden yönetimin davranış biçimini temize çıkardı. Başarı, işine saygı talep eden Karl Heinz Feldkamp’ı haksız, teknik direktörlüğe soyunduğunu açıkça söylemeyi beceremeyen yönetimi haklı gösterdi. Velhasıl futbol kurumunu zedeleyen bu şampiyonluk Galatasaray yönetimini gerektiğinde “sahaya inme” konusunda daha da cesaretlendirmiş gözüküyor. Dereyi geçerken at değiştiren… Galatasaray’ın bu sezonki başarısızlığı –eğer gerçekten bir başarısızlık var ise- Michael Skibbe’ye mi ait? Skibbe sadece -Rıdvan Dilmen’i bile isyan ettiren- Kocaelispor maçı sonrasında değil, sezon başından beri aynı nedenlerle, aynı şekilde eleştiriliyor. Genel kanı, tek başına teknik direktörlük deneyimi 1,5 sezonu geçmeyen ve takım üzerinde otorite kuramayan Skibbe’nin, tarihinin en iyi kadrolarından birine sahip Galatasaray’ın ağırlığını taşıyamayacağıydı. Peki, hemen tüm spor kamuoyu bu görüşü paylaştığı bu görüşe inatla direnen kimdi? Bu işten, yani takım yönetmekten anladığını düşünen Galatasaray yönetimi. Sezon başında “Skibbe’nin arkasındayız” klişesini tekrarlayan yönetim, kamuoyundan talep ettiği saygıyı gösterme potansiyeline sahip olmadığını bu son günde de ispatlamış oluyor. Tıpkı geçtiğimiz sezon gibi. Özetle Adnan Polat yönetimi, son iki sezonda ikinci kez girdiği samimiyet sınavında da aynı notu aldı. Bordeaux maçı kaybedilirse? Galatasaray, üst üste iki sezondur son düzlükte at değiştiriyor. Ve şimdi, sezonun en önemli karşılaşması, UEFA Kupası’nda oynanacak Bordeaux maçı öncesinde, Bülent Korkmaz göreve getirildi. Korkmaz, 2009-2010 futbol sezonunun sonuna kadar anlaşma imzaladı. Umarız perşembe akşamı işler yolunda gider ve kulüp, teknik adamlık konusunda umut vaat eden bu sembol futbolcusundan uzun süre faydalanır. Ya Bordeaux karşılaşması kaybedilir ve takım UEFA Kupası’ndan elenirse? Yönetim bu kritik günde aldığı hayati kararın arkasında durabilecek mi? Muhtemel bir yenilginin sorumlusu olarak görülemeyecek Bülent Korkmaz’ın en az lig sonuna kadar takımın başında kalabileceğini tahmin etmek zor değil. Peki dünkü teknik direktörüne üç gün daha tahammül etmeyi istemeyen, sırf bu karşılaşmaiçin hamle yapan, “futboldan, futbol adamlarından daha iyi anlayan” yönetim başarısızlığının diyetini ödeyebilecek mi? Ödemeli ve Bordeaux karşılaşması kaybedilirse istifa […]

Tanrı savaşlarında slogan yarışması

. Bunun yanı sıra dinlerin gereksizliğini savunduğu “Tanrı Yanılgısı” adlı kitabını Türkiye’de yayınlayan yayınevi sahibine “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” iddiasıyla dava açıldı ancak mahkeme, “Kitap yasaklamanın düşünce özgürlüğünü özünden sınırlayacağı” gerekçesiyle iddiayı reddetti. Tanrı var, Tanrı yok İngiltere’de yaşanan otobüs krizine bir tepki de İspanya’dan geldi. Madrid’de Papaz Rubiales öncülüğünde başlatılan kampanya için gerekli 2 bin avro ise inanlardan toplanan bağışlarla sağlandı. “Tanrı kesinlikle var, inanın ve hayatı yaşayın” sloganıyla verilen reklamlara karşılık bu defa da İspanya Ateistler ve Özgür Düşünenler Birliği’nden (UAL) cevap geldi. Katalan dilinde aynı Londra’daki gibi “Tanrı muhtemelen yok, siz dertlenmeyi bırakıp hayatın tadını çıkarmaya bakın” ilanı veren grup Madrid sokaklarını da otobüsler üzerinde Tanrı savaşlarına çevirdi. The Guardian’dan slogan yarışması İngiltere ve İspanya “Tanrı var mı yok mu?” diye tartışırken en yaratıcı fikirlerden biri İngiliz The Guardian gazetesinden geldi. Gazetenin internet sitesinde açtığı “En iyi otobüs sloganı yarışması” adlı bölüm tüm dünyadan The Guardian okurlarına kendi otobüs sloganlarını bulma fırsatı yaratıyor. Kampanyanın tanıtım yazısında “İnananlar ve inanmayanlar kendi savunduklarını sloganlarıyla duyurdular. Ama her iki tarafın da sloganından tatmin olmayanların çoğunlukta olduğunu gördük. İşte şimdi sıra sizde. Kendi inandıklarınız doğrultusunda otobüs sloganlarınızı bize gönderebilirsiniz” diyen gazete kampanyalarının Ateist otobüs kampanyası ya da İngiltere Humanist Derneği ile hiçbir bağlantısının olmadığını da vurguladı. İşte en yaratıcı otobüs sloganlarından örnekler: * Gandalf muhtemelen gerçek çünkü o da herkesin okuduğu uzun eski bir kitapta geçiyor. * Hristiyanların Tanrısı otobüs gibidir. Yıllarca birisinin gelmesini beklersiniz sonra üçü birden gelir. * Bilim sizi aya uçurur. Din sizi Amerikan gökdelenlerine uçurur. * Ölüm sadece hayatın eksikliğidir o yüzden endişelenmeyin. * Şu an otobüsün sağ tarafındaki sloganı okuyorsun. * Muhtemelen iş yok. Şimdi endişelenmeyi bırak ve güzel bir uyku çek. * Tam şu an otobüsü kaçırıyorsun, kahretsin! * Dinin dünyayı yönettiği, Tanrı’nın sözünün kanun sayıldığı günler vardı. Bugün o günlere karanlık çağ diyoruz. […]

“Run Lola, Forrest, Itır, Run”

When I started training for marathons and raising money for NGOs about five years ago I got interesting reactions from many of my friends: “Please don’t run, you’ll hurt yourself?”, “If you have problems, you can talk to me”, “Will you go to the next Olympics?”, “Sure I’ll contribute to your campaign, but you don’t need to run 42km”. I knew that both amateur running and fund-raising were new concepts in Turkey and thatForrest Gump, Run Lola Run, Pink Floyd’s “Run like Hell” were the first things that came to their mind when I said “I’m training for a marathon”. In their minds, the people who ran were either professional athletes or were running away from something — in both literal and metaphorical senses. And here I was trying to explain to them that I was running for a cause. It was not easy at the start, but I kept running and sending fundraising e-mails to everyone I knew. Things started getting easy during last winter when I joined forces with five of my running friends and founded Adim Adim (Step by Step), Turkey’s first charity running group. One of them, Renay Onur, had already been running and raising money for Spinal Cord Paralytics Society of Turkey (TOFD). Before we invited amateur runners to train with us and raise money we conducted focus groups and interviews with potential volunteers and consulted with Erdal Yıldırım, general manager of the Vehbi Koç Foundation, on the culture of charitable giving in Turkey and trainer Ertan Hatipoğlu on preparing running programs for beginner, intermediate and advanced runners as well as walkers. The first target race was the 2008 Öger Antalya Marathon and project to be supported was TOFD’s electric wheel chair campaign. In less than four months, with support and advice from several professionals, […]

Sad ironies of our lives

Media Major Who would have thought that Doğan Media Group (DMG) which was an easy target for criticism because of their poor standards of journalism, lack of professional ethics, close links with the political establishment and their anti-union attitude for years would turn into a defender of press freedom? Well, we, as Turkish citizens can conveniently adjust ourselves to all shifting roles, changing perceptions and positions in this country. So it should not be that much difficult for us to turn the group into a democracy advocate and a victim of freedom of expression. This must be nothing else but just another sad irony of our lives. Everything started with a colossal tax fine last week. DMG was penalized to pay 826.3 million Turkish Liras ($ 490 million) with an alleged overdue payment in connection with sales of its assets to a German media group, Axel Springer to avoid taxation. In fact we should have seen it was coming. It was common knowledge that accountants and tax officers were auditing the financial records of the group for the last 10 months. They were literally camping in the fancy highrise buildings of Hürriyet and Milliyet newspapers. The government officers were obviously assigned to dig in and find out any kind of financial wrongdoing. After the Prime Minister’s call for boycotting the DMG newspapers and his escalated verbal attacks on the group, there came an effective tool to mute the voice of opposition, tax fine. Actually this is not a new method in Turkey. Adnan Menderes, the former Prime Minister of Democratic Party in the 19’/50s, was known as the master of using state apparatus to silence the media. At the time he had sent his tax officers to the opponent newspapers and imposed unprecedented amounts of tax. DMG, with its 25 […]

Türkiye’nin ilk belgesel fotoğraf okulu açılıyor

Galata’da Serdar-ı Ekrem sokakta bulunan Fotoğraf Atölyesi, Türkiye’de ilk defa gerçekleşecek olan Belgesel Fotoğrafçılık derslerine 1 Mart’ta başlayacak. Buna göre okula son başvuru tarihi 24 Şubat. Beş ay boyunca devam edecek olan atölye, çeşitli üniversitelerden gelen akademisyenler, fotoğrafçılar ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Esra Arsan, Ethem Özgüven ve Ayça Çiftçi gibi akademisyenlerin de yer aldığı bu beş aylık seminer dizisinde öğrencilere teorik ve pratik bilgiler verilecek. Galata Fotoğrafhanesi altı yıldır fotoğraf atölyeleri yapıyor; fakat 1 Mart’tan sonraki amaçları Fotoğraf Vakfı ile birlikte var olan kısa dönem atölyelerini geniş döneme doğru yaymaya başlamak. Galata Fotoğrafhanesi’nin kurucularından Yücel Tunca bu okulun, fotoğrafın hayatında bir hobi olarak yer almasından ziyade, onu hayatının bir parçası olarak görenlere ve fotoğrafın o kişinin hayatında geniş düzeyde yer almasını isteyenlere hitap edeceğini söylüyor. “Galata Fotoğrafhanesi’nde eğitim alanlar gerçek anlamda bu işe gönül vermiş kişiler olacaklardır. Bu anlamda atölyemiz fotoğraf alanında profesyonelleşmek isteyenlere yardımcı olacaktır.” Fotoğrafa olan ilgi azalıyor Türkiye’nin ilk Belgesel Fotoğraf Okulu’nun kurucularından Yücel Tunca İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 10 yıla yakın bir süre gazetecilik yaptığını fakat daha sonra reklam fotoğrafçılığı yapmaya başladığını anlatıyor. Yücel Tunca Galata Fotoğrafhanesi dışında İstanbul kültür Üniversitesi’nde fotoğrafçılık dersi veriyor. Vietnam Savaşı’nın sonlarına doğru, yani 70’lerde televizyonun çok büyük bir etkisiyle fotoğrafa olan ilginin azaldığını vurgulayan Tunca, fotoğrafın artık yazılı medya tarafından bir iletişim aracı olarak görülmediğinden söz ediyor. “Fotoğrafçılığa olan merak giderek kayboluyor. Bu anlamda yazılı medya, fotoğrafı iletişim aracı olmaktan çok, maalesef bir süsleme aracı olarak görüyor. Hatta ve hatta renkli lekeler olarak görüyor…” Okulun temel hedefleri Yaklaşık iki yıl sonra iki yıllık bir akademiye dönüştürülmesi planlanan Galata Fotoğrafhanesi’nde temel hedef, üretilen fotoğrafların dünyaya satılabilmesi. Asıl dertlerinin ürettiklerinin Türkiye’de kalmaması olduğunu vurgulayan Yücel Tunca, “Türkiye’nin en büyük eksikliği dünyayla entegrasyonu” diye konuşuyor. “Türkiye’nin dünya ile işlevselliği neredeyse yok denecek kadar az. Dolayısıyla bu vizyonu açabilmek gerekiyor; […]

Mesut Özil neden Alman forması giyiyor?

Alman Kickerspor portalında geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir haber, tercihini Alman milli takımında oynamayı seçen Werder Bremen’li Türk futbolcu Mesut Özil’in hâlâ Türk ulusal takımına gitme şansının bulunduğunu bildiriyordu. FIFA yönetmeliği “oyuncu, bir ülkenin federasyonu adına resmi bir müsabakada oynarsa, bir başka ülkenin federasyonu adına sahaya çıkma hakkını tümüyle kaybeder” diyor. Kicker, Mesut Özil’in Almanya forması giydiği Norveç maçının resmi karşılaşma olmamasına ve FIFA kuralının bu nedenle futbolcu için geçerli sayılmadığına dikkat çekiyordu. Mesut, Kicker’in iddiası üzerine yine bu yayın organına açıklama yaptı: “Bunun benim için hiçbir önemi yok. Çünkü Almanya ulusal takımında oynama konusunda kararlıyım” dedi. Alman gazeteciler bu haberi büyük ihtimalle, Mesut’un kaybedilebileceği ihtimali üzerine yapmıştı ve kendilerince de haklıydılar. Yıllarca Alman ümit takımında top koşturan ve son dönemde Bundesliga’nın konuşulan isimleri arasına giren genç yıldızın Türkiye’ye gitmesini istemiyorlardı. Gazeteciler açıkça korkuyordu ve bunun içinde ellerindeki tek imkanı, haber yapma aracını kullanmışlardı. Vatan haini! Peki ya biz (Türkiye Futbol Federasyonu ya da ulusal takımın teknik patronları) Mesut’un milli takımımızda oynama ihtimalini ne kadar umursadık? Ve onun “Dünya kupasında Alman Milli Takımı’nda yer almak istiyorum. Bunun için çok çalışacağım. Benim arkadaşlarımın çoğu Alman. Türk takımında oynamayı hiç düşünmedim” gibi son derece doğal açıklamalarını nasıl karşıladık? Mesut Özil’i, ancak Bundesliga’da parladığı bu sezon fark eden, yukarıda bahsettiğim açıklamalarını “Mesut’tan şok sözler” başlığıyla veren Türk spor medyası kendisinden beklenmeyen bir duyarlılık göstererek “Mesut neden Türkiye forması giymek istemiyor” sorusunu sorsa daha yapıcı olmaz mıydı? Bkz Nuri Şahin Konu Almancı futbolcular ve milli forma tercihleri olunca akla gelen bir diğer isim Nuri Şahin. Ulusal genç takım formasını 40 kez giyen 1988 doğumlu futbolcu, henüz 17 yaşını doldurmadan Bundesliga’nın güçlü ekibi Borussia Dortmund’un ilk 11’inde yer bulmaya başlamış ve ligde bu başarıyı elde eden en genç oyuncu olmuştu. Şahin 2005’te Şili’de gerçekleşen U-17 (17 yaşaltı) Dünya Futbol Şampiyonası’nda da oynamış ve turnuvada bronz top […]

MEB onaylı “Türk-İslam sentezine giriş” kitapları

Tartışmalara neden olan Sarı Gelin isimli belgeselin ilköğretim okullarında izletilmesi zorunluluğu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) dağıtımın durdurulduğunu açıklamasıyla şimdilik rafa kalktı. Bakanlık açıklamasında belgeselin öğrencilere izlettirilmesi mecburiyeti olmadığı ve tarih öğretmenleri için yardımcı eğitim materyali olarak yararlanılması için gönderildiği de belirtildi. Sarı Gelin’in kopardığı fırtına şimdilik dinmiş görünse de müfredatta yer alan ve çokça ırkçı, ayrımcı ve farklı olana saygıdan uzak ifadelerin bulunduğu ilköğretim ve lise kitapları yerli yerinde duruyor. Konuyla ilgili 2002 yılından bu yana “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” adı altında bir çalışma yürüten Türk Tarih Vakfı’nın 2007-2008 arasındaki 18 aylık dönemi kapsayan ikinci çalışması da kitap olarak önümüzdeki günlerde yayımlanacak. “Ders Kitaplarında İnsan Hakları II: Tarama sonuçları” başlıklı çalışma, ders kitaplarında ayrımcılıktan ırkçılığa kadar insan haklarına aykırı bilgilerin yanlışlığını ve düzeltilmesi gerektiğini kitaplardan örneklerle anlatıyor. 13 yazarın makalelerinden oluşan kitabın yanısıra, proje kapsamında gerçekleştirilen konuyla ilgili anketler ve sempozyumlar da düzenleniyor.“Tarih kitapları yalan bir aksi yansıtan sihirli aynalar” Türk Tarih Vakfı’nın üstlendiği Ders Kitapları’nda İnsan Hakları Projesi kapsamında yapılan çalışmada ne yazık ki, Tarih kitaplarında kullanılan üslubun, takınılan tutumun yanlışlıklarını açıkça görebiliyoruz. Bu çalışmada yer alan Mutlu Öztürk’ün makalesinde de belirttiği gibi, insan haklarının öznesi insan olduğu halde, tarih kitaplarında “çocuk, genç, kadın, erkek” gibi özneler, yerini “Türk hükümdarı, Türk erkeği, Türk ordusu” gibi öznelere bırakıyor. Türk milletinden, Türk ordusundan övgüyle bahsederken, bizden farklı olanlara herhangi bir ilgi uyandırmayan kitaplar okuyoruz. Taraflı, milliyetçi, ayrılıkçı bir anlayışla hazırlanan kitapların, ileride objektif bir dünya görüşüne sahip bireyler yetiştiremeyeceği ortada. Öztürk’ün söylediği üzere; bu tür tarih kitapları aslında yalan bir aksi yansıtan “sihirli aynalar”. Sorun ancak; “Ayna, ayna söyle bana en güzel kim?” sorusuna, “Elbette sen” yanıtını almayı beklemediğimiz zaman çözülecek gibi gözüküyor. Kitapta öne çıkan makalelerden Tanıl Bora’nın “Ders kitaplarında Milliyetçilik: Siz Bu Ülke İçin Neler Yapmayı Düşünüyorsunuz?” ve Mutlu Öztürk’ün “Tarih Ders Kitapları ve İnsan Haklarına Dair: Bazı […]

1955 riots against minorities on the big screen

The Turkish public, at least a part of it, had to wait for 50 years to learn what really happened during the pogrom against the Christian inhabitants of Istanbul in September 1955. In 2005 Dilek Guven’s very detailed doctorate thesis on the Septembriana presented at the Bochum University in Germany was published in Turkish. Same year, photographs and documents compiled by the martial law judge retired Admiral Fahri Coker (Tsoker) who served at the court that tried the suspects was also printed and distributed. Tomris Giritlioglu’s film “The Autumn Pain” comes four years later as a cinematographic account of a love affair between a Greek girl from Istanbul and a Turkish boy who comes from a staunchly rightwing and chauvinist but at the same time rich family with a backdrop of Septemvriana. The scenario is based on a novel by Yilmaz Karakoyunlu, a former parliamentarian who has also written an earlier novel about the Wealth Tax levied on Turkey’s non-moslems in 1942. That novel was also put on film by Giritlioglu with the title “Mrs. Salkim’s Diamonds.” As “Mrs. Salkim’s Diamonds” then, “The Autumn Pain” is also hailed now by most of the commentators as an artistic attempt to recognize the injustices done to Turkey’s non-moslem minorities. “The Autumn Pain” completes Giritlioglu’s trilogy which started with “The Other Side of the Water” that again told us a love story between a Greek girl and a Turkish boy as the tragic events of exchange of populations in 1922 between Turkey and Greece unraveled. Ali Acikoz (Atcikoz), one of the commentators on “The Autumn Pain,” points out to the most likely pitfalls in film scenarios structured as a love story at times of social or political turmoil. “Since our generation has witnessed all these events, I did not find any difficulty in […]

13 santim Türk büyükleri

Mesleğini seven, mümkün olduğunca dünyadaki meslektaşlarını takip eden, genç ve cesaretli bir girişimci Mahmut Kahraman. İstanbul Eminönü Mercan yokuşundaki hediyelik eşya dükkânından sık sık “dışarıya” bakıp, oyuncak piyasasının Uzakdoğu’ya teslim olduğu bugünlerde yeni ve özgün bir şeyler üretmeye çalışıyor. Kamuoyunun tanıdığı bir isim değil; tanınmayı da istemiyor zaten. Ama en az yarım milyon kişi, cismini olmasa da, ismini taşıyan markayla ürettiği “kahramanlar”ı biliyor, takip ediyor. Bu yarım milyon, altı yıl önce ticari başarıdan ziyade kişisel merakı nedeniyle piyasaya sürdüğü, Türk büyüklerine ait bibloların geçtiğimiz aylarda ulaştığı alıcı sayısı. Tek tek ya da set halinde sunulan bu biblolar hediyelik mağazalarında ve özellikle turistlerin sıkça ziyaret ettiği mekanlarda kolaylıkla bulunabiliyor. Ve yer aldığı vitrinlerde, ithal benzerleri arasında dikkat çekiyor. Kahraman markalı biblolar Osmanlı padişahlarından, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarına, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Osmanlı ordusu mensuplarına geniş bir dağılım gösteriyor. 13 santimetre boyundaki bu canlandırmalar, çoğu kez sahiplerinin en bilindik, en akılda kalan görünümlerini yansıtıyor. 10 padişahın yer aldığı Osmanlı Sultanları serisinde örneğin, karakteristik burnuyla II. Abdülhamit, kırmızı kaftanı ve topuzuyla Yavuz Selim ya da yuvarlak formlu sakalıyla II. Mahmut kolaylıkla tanınıyor. Kızılderilinin Türk olanı Mercan Yokuşu’nun tarih meraklısı oyuncakçısı Kahraman, Türk devlet adamları ve askerlerine ait biblolar üretme düşüncesini Avrupa ve Asya takip ettiği oyuncak fuarlarında geliştirmiş. “Kızılderililerin, Fransız lejyonerlerinin, İngiliz Kraliyet askerlerinin bibloları büyük ilgi duyduğum yeniçerileri aklıma getirdi. Batılar bu tür üretimlerle sadece ticari bir başarı elde etmiyor aynı zamanda kendi tarihlerine de sahip çıkıyordu” diyor. Mehmet Karaman’ın, parlak “tarihi ve Osmanlı’nın tesadüfî olmayan askeri başarısının anahtarı olarak gördüğü yeniçerilere sahip çıkma” düşüncesi hayata o kadar da kolay geçmez. Her şeyden önce sahibi olduğu aile şirketinin sermayesini bu “hayal” uğruna gözden çıkarmak istemez. Öğrencilerin tasarımlar yapacağı bir şirket kurarak hem istihdam sağlamayı hem de ucuza, kaliteli ürünler elde etmeyi planlar. Ancak iletişime geçtiği kişiler birkaç görüşmenin ardından konuyu ortadan kaybolur. Kahraman çıkışı, […]

Genelkurmay filmi Sarı Gelin tüm okullarda gösterimde

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından bütün ilköğretim okullarında ‘Sarı Gelin-Ermeni Sorununun İç Yüzü Belgeseli’nin izletildiği ortaya çıktıktan sonra Belgeselin MEB emriyle 25 Haziran 2008’den bu yana, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı tüm okullarda izletildiği ortaya çıkmıştı. MEB geçen ay gönderdiği yazıdaysa belgeselin izletilmesiyle ilgili sonuç raporlarının 27 Şubat’a mesai bitimine kadar gönderilmesini istedi. Yazıda, bu belgeselin Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlandığı belirtiliyordu. Yapımcı Genelkurmay, izleyiciler çocuk Genelkurmay desteğiyle hazırlanan ve 25 Haziran 2008 tarihinden itibaren Milli Eğitim Bakanlığı ve İl Kültür Müdürlükleri aracılığıyla, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı bütün ilköğretim okullarına dağıtılan “Sarı Gelin: Ermeni Sorunun İç yüzü” adlı belgesel yeniden bir krize neden oldu. Belgeselin, dağıtılan ilköğretim okullarında öğrencilere izlettirilmesi mecburi tutulmasından sonra bu kez de yine MEB tarafından okullara geçen ay gönderilen bir yazıdaysa belgeselin izletilmesiyle ilgili sonuç raporlarının 27 Şubat’a mesai bitimine kadar bakanlığın ilgili birimine gönderilmesi istendi. Yazıda, Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlandığı da belirtilen, Ermeni soykırımı iddialarına karşı Türk tezini savunan ‘Sarıgelin’ belgeselinde Ermeni çetelerin 1915 öncesinde Türk köylerini basarak insanları öldürdüğü, köyler yaktığı, işkence yaptığı iddiaları anlatılıyordu. Ermeni aydınlardan başbakana mektup Bir çok kesimden tepki alan uygulamayla ilgili çok sayıda Ermeni yurttaş Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a açık mektup yazarak, bu belgeselin zaten var olan Ermeni düşmanlığını artıracağı, çocuklarda ayrımcılık ve şiddet söylemlerini körükleyeceği ve nefret duyguları geliştireceği için okullarda izletilmesinin engellenmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca Türk okulunda eğitim gören bir Ermeni’nin, bu belgesel sonucunda psikolojisinin olumsuz etkileneceği, Ermeni okullarında eğitim gören öğrencilerin ise suçluluk ve dışlanmışlık hissedeceği üzerinde durulan mektupta, bu tür belgesellerin çocuklara izlemek zorunda bırakılmasının, hem insan hem de çocuk haklarına aykırı olduğu vurgulanarak, “Bu durum, Ermeni çocukların kendilerini dışlanmış hissetmelerine sebep olacaktır. Belgesel en azından Ermeni okullarında izletilmesin” talebinde de bulunuldu. “Eğitime katkı amaçlı” bir proje! Belgesele farlı kesimlerden gösterilen tepkiler gün geçtikçe artarken, Milli Eitim Bakanlığı’nın olaya son derece olumlu yaklaşması ise dikkat […]

Ders kitapları Sarı Gelin’e rahmet okutuyor

Türkiye’de özellikle azınlıklara karşı milliyetçi söylemlere her gün yenisi ekleniyor. Özellikle son dönemde İsrail’in Gazze saldırısı boyunca ve ardından Erdoğan’ın Davos kriziyle antisemitizmin Türkiye’de sıklıkla konuşulmaya başlandığı bu günlerde azınlıklara karşı düşmanlığın körüklendiği yeni bir olay yaşandı. Ermeni soykırımı iddialarını reddederek Türk tezini savunan “Sarıgelin” adlı belgeselin Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından okullarda gösterilmesi ve ardından öğretmenler tarafından rapor hazırlanmasını öngören bir genelgesi gündem yarattı. Belgeselde Ermenilerin 1915 öncesinde Türk köylerini basması, Türklere işkence ve katliam yapması, Türk devlet ve halkına karşı yıkıcı ve bölücü davranışlarda bulundukları anlatılıyor. Ermeni soykırımı iddialarını tamamen reddeden belgesel Ermeni tehcirini de dönemin koşulları içerisinde Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaparak ülkeyi bölmeye çalışmasına bağlıyor. “Farklı olanı görmezden gelme, görünmez kılma” MEB’in genelgesi bir çok kesimden eleştiriler almaya devam ederken Tarih, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitaplarında Ermeniler başta olmak üzere farklı olana yönelik, “ayrımcı ve düşmanca” ifadeler içeren metinler yerli yerinde duruyor. Türk Tarih Vakfı, 2002 yılından beri sürdürdüğü “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda okutulan ders kitaplarında insan haklarına aykırı olabilecek, ırkçılığı, ayrımcılığı konu alan ve bunlara özendiren bilgilerin kitaplardan kaldırılması konusunda çalışmalarını sürdürüyor. Geçen Ocak ayında sonuçları açıklanan projenin, “Bulgular ve Tavsiyeler” bölümünde ders kitaplarında geçen, “Farklı olanı görmezden gelme, görünmez kılma” cümlesi örnek alınarak, ülkemizde yaşayan gayrimüslim halklara yönelik ayrımcı ifadelerin ders kitaplarından temizlenmesi, farklı etnik ve dinsel toplulukların yokmuş ya da zararlıymış gibi gösterilmesine son verilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Türk Tarih Vakfı tarafından önümüzdeki günlerde yayınlanacak “Ders Kitaplarında İnsan Hakları 2.Tarama Sonuçları” başlıklı kitapta da ders kitaplarında militarizmden, din dersinin insan hakları merceğinde incelenişine kadar okullarda okutulan kitapların insan haklarıyla çelişen ve değişmesi gereken konular ele alınıyor. Lise tarih kitaplarından ırkçılık fışkırıyor “Sarıgelin” belgeselinin tarih ve dünya meseleleri ile ilgili yeni yeni bilinçlenmeye, olayları yeni yeni sorgulamaya başlayan çocukların beyinlerine ırkçılık tohumları serpeceği kuşkusuz. Ancak büyük tepkilere […]