“Türkiye’de burjuvazi ödlek ve sığ”

Geçen hafta Tarafgazetesinin birinci sayfasından “batıyoruz” çığlığı yükseldi. Birinci yılını geride bırakan gazete reklam alamadığı için varolma savaşı veriyor. Kimi ses getiren haberlerini bir yana bırakırsak, iktidar partisine olan yakın duruşu nedeniyle eleştiriyi hak etse de, gazetenin, kendisinden az satanlara göre neredeyse hiç reklam alamaması çok manidardı. Benzer bir süreci kapatılan Noktadergisinin başına gelenler sırasında da görmüştük. Ya da yıllardır yayın yapmasına karşın, bizce sadece muhalif kimliğe sahip olmasından ötürü bir türlü büyük sermaye gruplarının reklamlarını göremediğimiz Evrenselve Birgüngazeteleri ile Kürtlerin çıkardığı yayınların reklam alamaması da benzer örneklerden. Uzun lafın kısası sistemin “tu kaka” dediğine büyük sermaye grupları hiçbir şekilde reklam vermiyordu. İster istemez aklımıza, “Burjuvazi bu ülkede görevini yapıyor mu?” sorusu takılıverdi. Avrupa’da kiliseyi zayıflatan, kralları deviren, özgürlükleri genişleten, devlet yönetimini sivilleştiren, aydınlanmayı gerçekleştiren burjuvazinin aksine; Türkiye’deki sermaye sınıfı pek bir kendi dalgasında ama hükümet ve asker arkasında göründü bize. Bu günlerde hem orduyu hem hükümeti eleştiren Tarafgazetesinin sınırlı sayıdaki reklamlarının da kesilmesi, başka bir ifadeyle sermaye sınıfının Taraf’a reklam vermekten imtina etmesi de bu durumu kanıtlar nitelikte. Buradan hareketle işçi sınıfı ve burjuvazinin tarihsel misyonlarını, Türkiye’deki durumu, orduyu, medyayı, patronları, ekonomiyi ve bunların birbirleriyle ilişkisini kimi yazılarında sıkça eleştiri konusu yapması nedeniyle Prof. Dr. Mehmet Altan’la konuştuk. Batı’da sınıflar nasıl gelişti?Avrupa’da sermaye birikimiyle ortaya çıkan burjuvazi ve tarımdan kovulmuş, emeğinden başka satacak hiçbir şeyi kalmamış proletarya doğdu. Biz ise sınıfların doğamadığı bir yapıdan geliyoruz. Bunun sebebi de feodalite ile Osmanlı toprak düzeni arasındaki fark. Bu düzen sermaye birikimini ve dolayısıyla sınıfların doğmasını engelledi. Feodal düzende ise büyük toprak sahipleri sermaye birikimi yapabildi. Bu nedenle bizde Marksizm ve liberalizm algılanamamıştır ve gelişememiştir. İki modern sınıf olarak burjuvazi ve işçi sınıfının misyonu neydi?Dönemlere göre oynadıkları roller değişti elbette. Burjuvazi başlangıçta çok devrimci bir sınıftı. Hem kiliseye hem krallığa karşı dövüştü. Sistemi modernleştirmesi, özgürlükleri genişletmesi, yığınları arkasına alarak mevcut yapıyı dönüştürmesi, […]

“Kınıyoruz”

Türkiye Yayıncılar Birliği, Frankurt Kitap Fuarı organizasyonuna, Ulusal Yürütme Kurulu’nun tasarruflarına ve bazı yayıncılara getirilen eleştirileri 13 Kasım’da yayınladığı basın duyurusu ile cevapladı. “2008 Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı ve telif ajansları” başlıklı bu duyurunun tamamını yayınlıyoruz. Uluslararası kitap fuarları ülkelerin kültür ve sanatının tanıtıldığı, yazarların ve eserlerinin dünya pazarına çıkarıldığı önemli organizasyonlardır. Bilindiği üzere Türkiye 1999 yılına kadar uluslararası fuarlarda Kültür Bakanlığı’nca temsil edilmekteydi. Kültür Bakanlığı bu fuarlarda ülkelerin sivil toplum kuruluşları tarafından temsil edilme geleneğine uyarak bu görevi 1999 – 2005 yılları arasında Türkiye Yayıncılar Birliği’ne devretmiştir. Yazarlarımızın yurtdışı yayın haklarını elinde bulunduran telif ajanslarının Türk Edebiyatı’nın dışa açılımında çok önemli rollerinin olacağı bilinciyle, 2004 yılından itibaren telif ajanslarının desteklenmesi birliğimizce planlanmıştır. Bu bağlamda 2004 yılı Frankfurt Kitap Fuarı’nda, yurtdışına yönelik Türk yazarlarının haklarını satma yönünde çalışma yapan bir telif ajansına ajans bölümünde bir masa kirası, uçak bileti ve harcırahın yanı sıra, telif satışına yönelik hazırladığımız kataloglarla destek verilmiştir. Aynı desteğimiz 2005 yılı Frankfurt Kitap Fuarı’nda da sürdürülmüştür. 2006 yılında Kültür Bakanlığı tarafından aynı ajanslara; 2007 yılında dört ajansa daha maddi destek devam etmiştir. Ayrıca birliğimizce hazırlanıp bakanlığa sunulun TEDA projesinin hayata geçirilmesiyle telif satışlarına dolaylı destek sağlanmıştır. Ajanslara sağlanan desteğin sadece Frankfurt Kitap Fuarı’yla sınırlı kalmayıp, diğer uluslararası fuarlarda da devamının Türk Edebiyatı’nın daha geniş boyutlarda tanıtılması açısından yararlı olacağı konusunda Kültür Bakanlığı nezdinde çalışmalar yürütülmüş ve bu fuarlara devlet desteği ile ajanslarımızın katılımı sağlanmıştır. Türkiye Yayıncılar Birliği fuar organizasyonları için Kültür Bakanlığı’nca tahsis edilen kısıtlı bütçelerden ajans kuruluşlarına da pay ayırmak suretiyle destek vermeyi ilke olarak kabul etmiştir. Fuar çalışmalarını 1999’dan bu yana yürüten birliğimiz ve görevli arkadaşlarımız hiçbir maddi karşılık beklemeden Kültür Bakanlığı’nın sağladığı sınırlı olanaklar çerçevesinde çalışmışlardır. Türkiye’nin 2008 yılında konuk ülke konumunda olması bu arkadaşlarımızın çabaları ve emekleri sonucu gerçekleşmiştir. Fuar bitiminde destek verdiğimiz tüm yayıncı ve ajanslardan telif satışları hakkında bilgi notu istememize […]

Spinoza Bilgi’deydi…

İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile üniversitenin Spinoza Çalışmaları Çevresi grubu tarafından düzenlenen “Spinoza Günleri” başlıklı konferans geçtiğimiz hafta yapıldı. Türkçe’ye Cema Bali Akal ve Reyda Ergün tarafından yeni çevrilmiş olan Spinoza’nın, Teolojik-Politik inceleme kitabının geniş kitlelere tanıtılması amaçlanan konferansta Spinoza’nın felsefesi tartışıldı. Üniversitenin Dolapdere Kampusu’nda 14-15 Kasım tarihleri arasında yapılan konferansta Benedictus de Spinoza’nın, Tractatus Theologico-Politicus (TTP) isimli eserinde ortaya koyduğu temel konuların günümüzün başat sorunlarını da tanımladığı belirtildi.

Cezaevlerindeki tecrit sorunu masaya yatırıldı

Sivil toplum kuruluşları, insan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri tarafından düzenlenen Türkiye Hapishaneleri’nde Tecrit Gerçeği adlı sempozyum İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusü’nde 16 Kasım Pazar günü yapıldı. Sempozyumda tecridin tıbbi, psikolojik ve hukuki boyutu ele alınırken hekimler de tecridin insan sağlığı üzerinde yarattığı tahribata ilişkin yaptıkları araştırmalardan örnekler verdi. Dünya Hekimler Örgütünün de davetlileri arasında olduğu sempozyum İnsan Hakları Derneği, Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Birliği (TUYAB), Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TAYAD), Tutuklu Aileleri ile Dayanışma Derneği (TUAD), Toplum ve Hukuk Araştırmalar Vakfı (TOHAV) ve Türkiye İnsan hakları Vakfı (TİHV) tarafından düzenlendi. Daha önce tecrit sorunun yaygın olarak yaşandığı F tipi cezaevinde kalmış tutuklu ve hükümlüler ile tutuklu yakınlarının yoğun ilgi gösterdiği sempozyumda işkence görmüş ve bu yüzden sakat kalmış kişiler de sorunun çözümünü talep etti. Devlet yetkililerin, tecridi sadece siyasi tutukluların sorunuymuş gibi yansıtmaya çalıştığı belirtilen sempozyumda, tecridin sadece tutuklu ve hükümlüleri değil, insanlığı ilgilendiren bir sorun olduğu vurgulandı. Sempozyumda tecridin tıbbı, psikolojik etkileri doktor Şükran Erençin ve Veysi Ülgen tarafından bilimsel araştırmalarla desteklenerek anlatıldı. Sempozyumda İnsan Hakları Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Ümit Efe, tecrit uygulamasının yaygın olarak yaşandığı F tipi cezaevlerinin açılmasına 8 yıl önce karşı çıktıklarını ve tecrit uygulamasının kaldırılması için hala çabaladıklarını söyledi. Tecritin insanın kişilik haklarına aykırı ve sessiz bir ölüm olduğunu ifade eden Efe, tecritteki insanların her gün işkencelere maruz kaldıklarını da sözlerine ekledi.TAYAD temsilcisi Süleyman Acar konuşmasında hükümetin cezaevlerindeki tecritten ve işkenceden ölen tutuklulardan hiçbir rahatsızlık duymadıklarını belirterek, bu ölümlerin yetkilileri memnun ettiğini öne sürdü. Yeni F tipi cezaevlerinin yapıldığın da vurgulayan Acar hükümetin tecridin kaldırılmasına yönelik bir adım atmayacağını da söyledi.

“Lale soğancısında buluşalım sevgilim”

Kavuşmaların ve vedaların vazgeçilmez mekanları olan havaalanları aslında ait oldukları kentlerin dokusu ve kültürleri hakkında bize ilk izlenimleri verir. Örneğin Atina’nın ufacık havaalanına ilk indiğinizde Türkiye’den aslında hiç çıkmamış gibisinizdir. Gümrük memurlarının vücut dili adeta bizimkileri andırır, buyurgan ve tekinsizdirler. Yunanistan’a geldiğinizi anlamak için ancak koca bir bardak Frappe içmeniz gerekecektir. Amerika’daki tüm havaalanları sizi tüketime çağırır. Ve bolca yeme içmeye. Geniş bekleme salonları, ucu bucağı görünmeyen koridorları vardır. Yitip gittiğinizi sanırken bir yandan da yolcu olarak tuhaf bir rahatlık hissedersiniz. Koşuşturan dünya vatandaşları arasında asla yalnız değilsinizdir. Charles de Gaulle havaalanının üstüne adeta Fransız küstahlığı sinmiştir, daima yabancı kalmaya ve dışlanmaya mahkumsunuzdur. Viyana, Frankfurt ve Amsterdam havaalanları ise saat gibi işler, toplumlarının önyargı ve kalıplarını ustaca gizlerler. Alman ve Hollandalıların yalınlıktan yana ancak işlevsel tavrı havaalanlarına yansır. Buraları son medya teknolojileriyle önemli işlerinden her an geri kaldığını düşünen ya da o izlenimi veren işadamlarına olanaklar sunar. Geçen hafta yolum yıllar sonra tekrar Amsterdam Schiphol Havaalanı’na düştüğünde kendimi buraya farklı bir şekilde bakarken buldum. Yılda 48 milyon yolcunun gelip geçtiği bu Avrupa’nın en işlek beşinci havaalanında iletişimin nasıl farklı bir boyuta ulaştığına tanık oldum şaşkınlıkla. Bizi Rotterdam’a götürecek olan minibüsün şöförüne bakınırken bir anda başımı kaldırdım ve kafamın 5 metre üstünde 3,5’a 2,5 metre ebatında dev bir ekran gördüm. Cep telefonundan atılan SMS mesajları eşzamanlı olarak bu ekrana yansıtılıyordu. “İyi yolculuklar sevgilim”den “Hey Inge, seni lale soğanları satan dükkanın önünde bekliyorum” a kadar pek çok mesaj faklı dillerde akıp gidiyordu. Bu ekran bekleme salonunun her tarafından rahatlıkla görülebiliyordu. Toplu bir ayin havası içinde buradan gözlerimizi ayıramıyor ve büyülenmiş gibi samimi aşk mesajlarını, resmi buluşma taleplerini ya da kaybolmuş bir yolcunun haykırışlarını okuyorduk. Yanımdaki Hollandalı bu uygulamanın aslında burası için bile yeni olduğunu ve bütün Schiphol’da bu ekranlardan tam dört tane bulunduğunu söyledi övünerek. Aslında bu teknoloji yeni olmasa da insan […]

Erkek kentinde kadın

“Kadın dostu kent” yaratmak… Son yıllarda gündeme gelen ancak yine de medyadan hak ettiği ilgiyi göremeyen bir konu bu. Kentlerimiz erkekler tarafından tasarlanıyor. Sahiplerine mutlu ve rahat bir yaşam sunan bu planlama kadın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuyor. Meclise girmeden önce kurucuları arasında bulunduğu İstanbul Kadın Araştırmaları Merkezi’nde (İKAM) kadınlara yönelik projeler yürüten AKP İstanbul Milletvekili ve TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Alev Dedegil, kentin kadın ihtiyacına yönelik eksikliğini şu sözlerle anlatıyor: “Yani kadınlar, bu şehrin üst geçitlerinden, kaldırım yüksekliğinden memnunlar mı? Tüm il ve ilçeler kadın dostu haline getirilmeli. Üst geçitler kadınlar için bir felaket. Yüksek topuk, hamilelik, kemik erimesi, kucakta çocuk, evde çocuk ve bebek arabası ile bir kadın üst geçidi nasıl kullansın? Kent, erkeklerin çok mutlu ve rahat yaşaması için planlanmış. Üst geçitlerin tümden kaldırılması ve atılması gerekir. Ben bu durumu kendi bölgemdeki yöneticileriyle konuşup tartışıyorum. Bunu tespit etmek ve buna göre önlem almak gerekiyor. Kadın kucağında çocuk, elinde alışveriş yaptığı araba, belki elinden tuttuğu bir çocuk daha, geliyor üst geçin önüne, karşıya geçmek istiyor. Ama nasıl geçecek?” (Hürriyet,4 Kasım 2008) Alev Dedegil bu sorunu, belediye meclislerinde yeteri kadar kadın olmamasına bağlıyor. Çözümü ise belediye ve bakanlıkların bütçelerini “cinsiyetçi bütçe” çerçevesinde hazırlamasında görüyor: “Cinsiyetçi bütçe, sonucu doğrudan kadının hayatına yansıyan hizmetleri üretebilmek için gerekli olan bütçedir” diyor. Ve bu konuda Avrupa Birliği ile ortak bir proje yürütüldüğünü ekliyor. Bir kenti “kadın dostu” yapacak şeyler nedir? Otobüslerin, durak bulunmayan noktalarda da kadın yolcuları da almasını sağlamak örneğin. Ya da parkta oynayan çocuğunu uzun saatler boyunca bekleyen anneler için ergonomik koltuklar bulabilmek. Çocuğu kucağında ve ya pusetteyken üst geçit merdivenlerini tırmanmak zorunda olanların halini anlamak… Peki yukarıda saydığım sorunlar sadece kadınlara mı ait? Kentlerimizde “mutlu ve rahat” yaşayanların kim olduğu, bu sorunu da cevabını veriyor. Çocuklarını hiçbir zaman parka götürmeyen babalar, dedeler; yeğenlerini pusetle gezdirmeyen, kucağına alıp üst geçitten geçmek zorunda […]

Birisi polisi “dur”dursun

Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili Abdulkadir Akgül, geçen günlerde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Adalet Bakanlığı bütçesi görüşülürken, “Devletime, milletime karşı suç işleyenleri vurmaktan hoşlanacağım. Adalet herkese fazla eşit uygulanıyor” demişti. Demokratik Toplum Partisi milletvekili Hasip Kaplan’ın, “Polis ‘dur’ diyor, durmayanı vuruyor” sözlerine verdiği bu cevapla ilgili eleştiriler üzerine sözlerine açıklama getiren Akgül, “Devletin karşısında olanlar kim; teröristler, vururum. Ne var bunda?” demişti. İktidar partisinden bir milletvekili böyle konuşunca, hemen her ay en az bir kişinin de güvenlik kuvvetlerinin açtığı ateşle ölmesi de akla ister istemez, yellenen imamla cemaati arasındaki ilişkiyi özetleyen atasözünü getiriyor elbet. Milletvekili Akgül’ün kılavuzluğundan mı, yoksa her olayın ardından yetkililerin çıkıp benzer sözcüklerle “münferit” açıklamasını yapmasından mı bilinmez gazete sayfalarında, “dur ihtarı” cinayetlerinden ya da yaralanmalarından geçilmez oldu. En son Adana’da 14 yaşındaki bir çocuk, polis kurşunlarına hedef olarak felç kaldı. Bu olaydan birkaç gün önce ise Antalya’da, 18 yaşındaki Çağdaş Gemik, polis kurşunlarına hedef olarak ölmüştü. Her iki olayda aynı gerekçeyle açıklandı; “dur ihtarına uymamak”. Aynı gerekçeyle yurdun dört bir yanından öldürme ve yaralama olaylar hak örgütlerinin bilançolarında yerini alıyor.Bu yıl şimdiye kadar 33 ölü 38 yaralı Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) verilerine göre, 5 Ocak – 9 Kasım 2008 tarihleri arasında sadece dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle ölenlerin sayısı 11 olurken, aynı dönem içinde anı gerekçeyle yaralananların sayısı ise 19 oldu. TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin hazırladığı verilere göre polis ya da jandarma bölgelerinde meydana gelen bu olaylara rastgele ateş açma ve yargısız infaz iddialarını da eklediğimizde ise ölenlerin sayısı 33, yaralananlar ise 38 kişi. Listedeki bilgilere bakılırsa, “dur ihtarı mağdurlarının” ikisi 18 yaşın altında, 1’i ise, zihinsel ve işitme engelliydi. Yapılan incelemelerden ve avukatların raporlarından anlaşıldığı kadarıyla, mağdurların hiçbirisinin sabıkası yoktu veya vurulduklarında bir suça teşebbüs etmiyorlardı. Mesela Antalya’daki olayda Çağdaş Gemik, motosikletiyle gezerken, Hakkari’deki Tekin Ediş (35) koyunlarını otlatırken, Van’da Aziz Özer ise sokak ortasında […]

Aşk için neleri göze alırsın?

Uzun süredir beklediğimiz, kendisinden önce gerçek hikâyesini gazetelerden öğrendiğimiz bir film nihayet gösterime girdi. Gitmek, aşkı uğruna zorlu bir yolculuğa çıkmayı göze alan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Anlatan, bu aşkı ilk uzun metrajlı filmine konu yapan yönetmen Hüseyin Karabey. Kahramanlar ise Ayça Damgası ve Hama Ali Khan. İki aşık (oyuncu mu desem?) aşklarını bir de kamera önünde yaşıyor. İstanbul Kuzey Irak hattı Ayça İstanbul’da, Hama Ali ise Kuzey Irak’ta yaşayan tiyatro oyuncuları. Türkiye’de, bir film setinde tanışıyor ve birbirilerini seviyorlar. Çekimler bitince evli evine, köylü köyüne dönüyor. Ayça’nın günleri, telefon başında sevdiği adamdan haber bekleyerek geçiyor. Hama Ali, sevdiğine seslendiği video kasetleri gönderebilmek için İstanbul’a giden kaçakçı ve kamyoncuları kovalıyor. Bu sırada ABD, Irak’ı işgal ediyor. Ayça, Hama Ali’nin ülkesine düşen ilk bombayı duyduğu andan itibaren sevdiğine ulaşmak için paralanıyor. Güneydoğuya gidiyor ancak sınır kapalı olduğu için Irak’a resmi yollardan giremeyeceğini görüyor. İran’a geçip, sevgilisini orada beklemeye karar veriyor. Biz de onun yolculuğu boyunca değişen coğrafyaya, yaşamlara ve elbette savaşın soğuk yüzüne tanık oluyoruz. “Manipüle ediliyoruz” Doğu’da var olan savaşa Batı’nın bakışını, gerçek bir aşk hikayesi ile harmanlayan filmin eleştirel, özenli tavrı var. Yönetmen Karabey “Bu filmi, manipüle etmek için değil, manipüle edildiğimizi anlatmak için yaptık” diyor. Film savaş, irtica, Türk-Kürt meselesi üzerinden insan haklarına yaptığı vurguyla, konuyu ele alıştaki titizliğiyle, ortaya koyduğu net tavırla dikkatleri çekiyor. Sansür iddiası Gitmek, 30 ve 31 Ekim 2008 tarihlerinde, İsviçre’de yayınlanan Tages Anzegier gazetesinde yer alan, filmin sansüre gördüğü haberiyle gündeme gelmişti. Bu haberler filmin İsviçre’deki Dünya Kültür Festivali’nde, “Bir Türk kızının, Iraklı bir gence aşık olamayacağı ve filmin gösterilmesinin, Türkiye açısından olumsuz bir tanıtıma neden olabileceği” gerekçesiyle, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sansürlendiğini duyuruyordu. Bakanlık yetkilileri ise, herhangi bir sansür veya zorlamasının söz konusu olmadığını, belli grupların kültürel bir aktiviteyi siyasi bir şova dönüştürme gayreti içinde olduklarını belirtmişti. Festival yıldızı Yardımcı rolleri […]

En güzel çirkin kadın

Kısa bir süre önce Yunanistan ve Türkiye’deki konserleri iptal edilen ve pek çok çevrenin şimşeklerini üzerine çeken Amy Winehouse bugün evinde ölü bulundu. Dünyadan çok erken ayrılan bu sıradışı karakteri HaberVs muhabiri Merve Yüksel 2008’de kaleme aldığı portrede çok iyi anlatıyordu. Amy Winehouse anısına 2008’deki haberimizi aynen yayınlıyoruz. Muhteşem sesi, hayatın dibine vurduran aşk acılarını en gerçek haliyle anlatan şarkıları, eski bir modayı canlandırarak yaptığı “arı kovanı” kabarık saçları, rahat tavırları ve elbette ki samimiyetiyle insanları kısa zamanda büyülemeyi başardı. Sokaklara taşan kavgalarıyla ünlü evliliğini, aşk acısını, uyuşturucunun iniş çıkışlarını herkesin gözüne soktu. Yaşamıyla sanki bir ünlünün hayatını anlatan filmini bize izleten, birçok kişinin hayallerini süsleyen seksiliğiyle “en güzel çirkin kadın” Amy Winehouse, herkesin gözü önünde cereyan eden problemli yaşamıyla da çoktan benimsendi. Hem de uyuşturucu bağımlısı olduğunu gizlememesine rağmen. Hafife alınacak cinsten bir bağımlılık da değildi bu. Öyle ki, birkaç kez tedavi görüp sarsıcı krizlere neden olan uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle hayranları, kendisiyle ilgili her haberi ölümüyle ilgili olacağı korkusuyla okuyor hâlâ. Varolmanın dayanılmaz ağırlığını sığdırdığı 25 yıllık hayatı adeta “kendisiyle mücadele” dolu. Buna rağmen başarılı bir kariyere de sahip. Öyle ki, 2008 Grammy ödüllerinden 5’ini birden aldı. Los Angeles’de yapılan ödül törenine, kokain kullandığı gerekçesiyle ABD vize vermediği için gidemese de, her daim “overdose” Amy Winehouse’u, “yüksek doz”da almanın kimseye bir zararı olmadığı Grammy ödülleriyle de tescillenmiş oldu. Armut dibine düştü Amy Jade Winehouse, taksi şoförü bir baba ve eczacı bir annenin çocuğu olarak İngiltere Southgate’de 1983 yılında doğdu. Amcalarının çoğu ve anne tarafının neredeyse tamamı profesyonel caz müzisyeniydi. Hal böyle olunca da çocukluğu Ella Fitzgerald, Dinah Washington gibi popüler caz vokalistlerini dinleyerek geçti. “Armut dibine düşer” deyimini doğrulamak istercesine henüz 10 yaşındayken, “Sweet ‘n’ Sour” adlı iki kişilik bir rap grubu kurdu. 1980’lerin sonunda ortaya çıkan 3 siyah Hıristiyan kadından oluşan “Salt ‘n’ Pepa” grubunun küçük, beyaz ve […]

Bölünen Almanya

 Çağdaş Alman fotoğraf sanatından örneklerin sunulduğu “Temsil Eden, Temsil Edilen” sergisi Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde izleyicileriyle buluşmaya devam ediyor. Sergide, Almanya’da son yıllarda gelişen; hiçbir ekole, bölgeye ya da egemen üsluba dahil edilemeyen ayrışık bir sanat çevresinden gelen 10 fotoğraf sanatçısının seçilmiş eserleri yer alıyor. Ülkenin bölünmüş olduğu yıllarda büyüyen kuşağın son temsilcileri olan sanatçılar bu bölünmüşlük duygusunun kendilerinde yarattığı değişimleri objektiflerinden sanatseverlere aktarıyor. Küratörlüğünü Thomas Weski’nin üstlendiği, Goethe Institut İstanbul’un Türkiye’de Alman Kültür Esintileri Programı çerçevesinde gerçekleşen sergi 3 yıldır Dünya’nın çeşitli ülkelerini dolaştıktan sonra son olarak İstanbul’a konuk oldu. 29 Kasım’a kadar devam edecek olan “Temsil Eden, Temsil Edilen” sergisi pazartesileri dışında her gün 11.00 – 18.30 arasında ücretsiz olarak izlenebilir. Mili Reasürans Sanat Galerisi: Teşvikiye Cad. No: 43 – 57 Teşvikiye Sergide yer alan sanatçılarLaurenz Berges, Albrecht Fuchs, Karin Gieger, Claus Goedicke, Uschi Huber, Matthias Koch, Wiebke Loeber, Nicola Meitzner, Peter Piller ve Heidi Specker. Haber:Mert Çimen Kamera:Emre Sayacan

Tek kimlik Aziz Yıldırım

Türkiye’de stadyumda numaralı tribün dışında bilet aldığınız yerden maç izlemek neredeyse imkânsızdır. Çünkü satın aldığınız koltuk bir taraftar grubu veya sizden önce geldiği için yerinize oturma hakkını kendinde bulan kişilerce kapılmıştır ya da bilet sahibini oturduğu yerden kaldırmaya çalışan taraftar grupları vardır. Bu gruplar, özellikle büyük kulüp yöneticilerinin para, bedava bilet ya da deplasman masrafları karşılığında takımlarını desteklemesi için stada topladığı taraftardan oluşur. Bu gruplardan, Fenerbahçe Spor Kulübü’ne yakınlığıyla bilinen Genç Fenerbahçeliler (GFB) içinde bulunduğumuz sezonun başında kulüp yönetimi ile sorunlar yaşadı. Çatışmanın nedeni bu grubun kulüpten ücretsiz kombine ve bilet talep etmeleri, talep karşılanmayınca kendi paralarıyla aldıkları kombinelerin ise kulüp tarafından iptal edilmesi ve Genç Fenerbahçelilerin üzerinde kendi isimlerini ve logolarını taşıyan ürünleri kullanmalarına engel olunmak istenmesiydi. İki taraf, konu hakkında sadece kendi web sitelerinde konuştu. Taraftar grubu www.gencfb.org adresinde, kulüp ise www.fenerbahce.org adresinde açıklama yapmakla yetindi. Doğrusu medya da, bu konuyu yeterince kaşımadı. Aziz Yıldırım’ın daha önce Genç Fenerbahçelilerle yakın bir temas içinde olduğu bir sır değil. Aziz başkan da bu durumu “O zaman şartlar öyle gerektiriyordu” diyerek doğruluyor. Nitekim Genç Fenerbahçeliler, 2001’deki ilk istifasının ardından Aziz Yıldırım’ın, kendi lehine ve istifa etmesini istediği Mustafa Denizli’nin aleyhine tezahürat yaptırdığını, hoşlanmadığı grupları engellemesi için kendilerine direktif verdiğini, takımın kötü gidişatından sonra stadyumda oluşacak tepkiyi azaltmak kendilerine için 3 bin bilet verdiğiiddiasında. Kombine krizi Yaşananları ilk ağızdan öğrenmek için temasa geçtiğimiz Genç Fenerbahçelilerin önde gelen isimlerinden Ferhat Eren, taraflar arasındaki gerginlik 30 Temmuz 2008’de Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda oynanan MTK Budapeşte maçında su yüzüne çıksa da gerçekte 2008-2009 futbol sezonuna ait kombine kart satışlarının başladığı nisan ayına kadar dayandığını söylüyor: “Sezon öncesi Aziz Yıldırım ile bir görüşme yaptık. Bütün maçlara geldiğimizi ve her maç öncesi aynı yerden bilet bulmakta zorluk yaşadığımızı belirttik. Her zaman oturduğumuz Migros tarafındaki kale arkası tribününde normalde kombine basılmıyor. Bu tribünde bizim için kombine kart üretilmesi talebinde […]

Rolüne sadık 11 milyon

Geçtiğimiz hafta teknoloji sayfalarında yayınlanan bir haber “World of Warcraft çılgınlığı 11 milyon kişiye ulaştı” başlığını taşıyordu. Haber, kısaca WoW olarak isimlendirilen, internet üzerinden eş zamanlı oynanan bir oyunun kullanıcı sayısının 11 milyona ulaştığını duyuruyordu. Dün gece ise oyunun yeni eklenti paketi “Wratch of The Lich King” piyasaya sürüldü. Ve satışın başladığı saat 24:00’te, ürünün bulunduğu kısıtlı sayıdaki mağazanın, örneğin Ümraniye’deki Media Mark ve Etiler’deki D&R’ın önünde yüzlerce kişilik kuyruklar oluştu. Bu 11 milyonun ne kadarının Türkiye’de yaşadığını bilmiyorum. Ama en azından benim tanıdığım yüzlerce insan bu oyuna, hayatlarının geri kalanını da etkileyecek bir tutkuyla bağlı. Ve bu bağlılık, ister burada ister dünyanın başka bir köşesinde olsun, WoW oyununun kurgu dünyasında bir araya gelen insanlar arasında bir “biz bilinci” oluşmasına da neden oluyor. Nitekim World of Warcraft Resmi Fan Sitesi, yukarıda bahsettiğim haberi “Artık 11 milyon kişiyiz!” başlıklı duyurusuyla kutluyordu. Duyuruda yer aldığı şekliyle, “nüfusu 11 milyona ulaşan ülkenin” kuruluşu 24 Kasım 2004 tarihine denk geliyor. ABD bandıralı Blizzard Entertainment firması o tarihte, gerçek zamanlı strateji oyunlarının kültü haline gelmiş “Warcraft” serisinin yeni bir sürümünü piyasaya sürüyor. (Firma sadece bu ilk seri nedeniyle bile, dünyanın en başarılı oyun geliştiricilerinden biri olarak kabul ediliyor.) Yeni sürüm WoW, birçok fantastik oyun türü gibi ağırlıklı olarak Yüzüklerin Efendisi’nin yaratıcısı Tolkien’nin hayal dünyasından esinlenen, Britanya mitolojisinden karakterler barındıran bir atmosferde geçiyor. Çok kısa bir zaman diliminde kullanıcılarını bağımlılık derecesinde kendine bağlıyor, hatta akademik çalışmalara konu oluyor. 2005 ve 2006’nın en çok satan oyunu unvanını kazanıyor. 2007 yılında piyasaya sürülen genişletme sürümü “The Burning Crusade”i 24 saat içerisinde satın alan 2,4 milyon kişi “tüm zamanların en hızlı satan oyunu” payesini de WoW’a veriyor. Gelgelelim dün gece piyasaya sürülen Wrath of The Lich King’in, tüm rekorları alt üst eden The Burning Crusade’i de geçmesi bekleniyor. “Çevrimiçi Rol Yapma” Milyonlarla ölçülen kullanıcı sayısı bir yana World of […]

Medyanın akreditasyonla terbiyesi

Genelkurmay Başkanlığı, kimi gazete ve gazetecilere akreditasyon vermediği için sıklıkla eleştirilen kurumların başında geliyor. Akreditasyon yasağı en çok İslami tandanslı ya da muhalif kimliğe sahip gazete ve televizyon kanalları ile bu kurumlarda çalışan gazeteci ve köşe yazarlarına uygulanıyor. Kapatılan Nokta Dergisi’nde yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait medya andıcında, akreditasyon uygulamasının toplumun gözünde “itibarsızlaştırma” uygulaması çerçevesinde yürütüldüğü de yer alıyordu. TSK’nin eleştirilen bu uygulamasının benzerini birkaç gün önce “sivil” Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı da hayata geçirdi. Başbakanlık Basın Merkezi’nin yıllardır farklı başbakanları takip etmiş yedi deneyimli gazetecinin akreditasyonunu yenilemedi. Akreditasyonları yenilenmeyen gazetecilerin ortak özelliği ise Başbakan Tayyip Erdoğan ya da partisi hakkında “olumsuz” haberler yapmalarıydı.Hem basın meslek örgütlerinden hem de gazetecilerden tepki alan bu yasaklama hakkında 2 gündür tepkilerini çeşitli kanallardan ifade eden gazeteciler bir yandan da akreditasyon uygulamasını tartışıyor. Yaşanan olayın Başbakanlık Basın Danışmanı Arif Beki’nin keyfi kararlarından biri olduğunu düşünenler de var, bu hareketin hükümetin basını hizaya sokma yönünde bir çabası olduğunu düşünenler de. Bu tartışmalar sırasında en çok dikkat çeken ise Genelkurmay akreditasyonları olmadığı için “yaygara” koparan basın kuruluşları ve bu kurumlarda çalışan kimi kalemlerin sessizliği oldu. Genelkurmay’ın ardından, Başbakanlık tarafından da hayata geçirilen “cezalandırma” uygulamasına verilen tepkiler şöyle: Hakkı Devrim: “Gazeteciler öğrenci değil, şayet gerekliyse öğretendir”Gazeteler ve gazeteciler konusunda saygısızlığın, terbiyesizliğin, haddini bilmezliğin görülmemiş bir örneğini de, Radikal’e sataşıldığı gün Başbakanlık Basın Merkezi ortaya koydu. Hürriyet, Milliyet, Vatan, Akşam ve Evrensel gazeteleri ile Star TV’nin Başbakanlık muhabirleri olan yedi gazetecinin Başbakan’ın toplantılarına ve Başbakanlık Basın Merkezi’ne girmeleri yasaklandı. Yeni deyişle «akreditasyonları iptal edildi.» (Turan Yılmaz, Hasan Tüfekçi, Abdullah Karakuş, Ali Ekber Ertürk, Veli Toprak, Sultan Özer ve Fatma Çözen.) Başbakana danışmadan alınacak ve açıklanacak bir karar olamaz bu. Bence basına, haber alma ve gerçekleri öğrenme özgürlüğüne karşı işlenmiş ağır bir suçtur, ki faili de yazık ki Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan. Fikret Bila: “Başbakanlık’ın […]

Niyetsiz Şah-Mat

Doğaçlama Tiyatro Türkiye’de de hızla gelişiyor. Ülkemizde de önceden televizyonla birlikte büyük kitlelere ulaşma fırsatı bulan doğaçlama tiyatro alanına, Duru Tiyatro da Şah-Mat isimli oyunla katıldı. Niyetsiz tiyatro olarak da bilinen tiyatronun bu türünde, oyuncular daha önceden yazılmış herhangi bir metine bağlı kalmaksızın, o an geliştirdikleri repliklerle oyunu sürdürüyorlar. Bu durumda elbette, oyuncunun doğaçlamaya yatkınlığı ve pratik zekası büyük önem taşıyor. Şah-Mat oyununun belli bir düzlemi yani konu başlıkları var. Bir takım Şah adını alırken diğer takım ise Mat adını alıyor. Ve bu iki takım daha önceden belirlenmiş konu başlıkları altında yeteneklerini sergiliyor. İki takımdan hangisinin daha başarılı olduğuna da seyirci karar veriyor. Seyirciler aynı zamanda Oyuncuların gösterecekleri anlık kabiliyetlerin dışında oyunun gidişatını belirleyen en önemli unsur. Sahnede sergilenecek olan oyunun kimi zaman konusunu belirleyen izleyiciler kimi zaman da sahnede kullanılacak objelerin ne olacağına, oyuncuların oyuna başlarken hangi pozisyonda duracağına, hatta oyuncuların hangi dilde konuşacaklarına bile karar verebiliyorlar. Elbette oyunun düzlemi çerçevesinde! Bu etkileşimin koltuklarında iki saat boyunca sabit duran izleyiciler için sahnedeki gösteriyi daha cazip kıldığı bir gerçek. Seyirciler; kendilerinden gelecek farklı fikirlerin ve senaryoların, sahnedekilerin performansını arttıracağının farkında. Elbette seyirciler de bu “komedi”’nin bir parçası oldukları için daha iyi vakit geçiriyorlar. On bir kişilik genç ve profesyonel bir oyuncu kadrosuna sahip olan Şah-Mat’ın sanat yönetmenliğini Türkiye’de doğaçlama tiyatro konusunda söz sahibi iki önemli ismi Sevda Çevik ve Kadir Çevik üstleniyor. Klasik tiyatroda bir sonraki oyuna hazırlanmak için gerçekleştirilen “Prova” yönteminden farklı olarak bu oyunda oyuncular bir araya gelerek bol bol alıştırma yapıyorlar. Hocalarıyla birlike önceki oyunların kayıtlarını izleyerek, yanlışlarını gören oyuncular böylece kendilerini daha da geliştirme fırsatı buluyorlar. Şah-Mat 18 Ekimden beri her Perşembe, Cumartesi ve Pazar günü Moda’daki Duru Tiyatroda izleyiciyle buluşuyor.Efecan Kağanoğuzbeyoğlu Mehmet Filoğlu

Engellilerin önündeki engel SSGSS

Sosyal güvenlik sistemini bütünüyle değiştiren tüm 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Kanunu tüm karşı çıkışlara rağmen 1 Ekim’de yürürlüğe girdi. Çalışanların büyük kesimi için birçok hak kaybını da beraberinde getiren yasa, tasarı halinde iken sendika temsilcileriyle yapılan görüşmeler sonunda kısmen yumuşatılmıştı. Yasaya dayanarak uygulamaya konulan Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) uyarınca engelliler açısından yaşanan hak kayıpları ve sorunlar konuyla ilgili meslek odaları ve dernekler tarafından hazırlanan bir raporla ortaya kondu. Raporda, yasa uyarınca yürürlüğe giren tedavi ücretlerindeki katılım payı zorunluluğu, rapor ve reçetelerin geçerlilik süreleri, fizik tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerindeki sınırlama ile tıbbi malzeme teminindeki kısıtlamaların ortopedik, görme, işitme-konuşma, zihinsel ve süreğen hastalıklara sahip 8 milyonun üzerindeki engelliyi mağdur ettiği vurgulandı. Sosyal devlet ilkesinden uzaklaşıldı İstanbul Tabip Odası, Türkiye Sakatlar Derneği, İşitme Engelliler ve Aileler Derneği, Altınokta Körler Derneği İstanbul Şubesi ve Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İstanbul Şubesi tarafından hazırlanan rapor dün (11 Kasım 2008) düzenlenen bir toplantıyla açıklandı. Raporu hazırlayan kurum temsilcilerinin katıldığı toplantıda bir açıklama yapan Türkiye Sakatlar Derneği Genel Başkanı Şükrü Poyraz, engellilerin zorunlu olarak sürekli sağlık hizmetine gereksinim duymaları nedeniyle sağlık sistemindeki her türlü değişimden en çok etkilenen kişiler olduğunu söyledi. 5510 sayılı yasanın ülkenin sosyal güvenlik ve sağlık sistemini tümden değiştiğini vurgulayan Poyraz, “Gelirleri çoğaltmayı, giderleri azaltmayı temel alan mevcut uygulamayla sosyal devlet ilkesinden hızla uzaklaşılmaktadır. Sağlık hizmeti ticarileştirilmekte, bir furya şeklinde uygulanan özelleştirme politikalarıyla içinden çıkılması zor yeni sorunlar yaratılmaktadır. 5510 sayılı yasa ve SUT’la birlikte yürürlüğe giren tedavi ücretlerindeki katılım payı zorunluluğu bizler için ek bir maliyet yükü getirmiştir. Primler dışında katılım payı adı altında istenen yeni ücretlerle aynı hizmet için çifte ücretlendirme yapılmakta, yani haksız kazanç elde edilerek vatandaşlar mağdur edilmektedir” dedi.Tespit ettikleri sorunları bir rapor halinde hükümete ve ilgili kurumlara ileteceklerini söyleyen Poyraz, “Yürürlükte olan sistem, dar gelirli engellileri ve hastaları sağlığından eden bir şekilde işlemektedir. Sosyal devletin […]

Yoldan geçenler için sanat: Sokak tiyatrosu

Herhangi bir gün arkadaşınızla buluşmaya ya da alışverişe giderken ya da hava almaya çıkmışken onlara rastlayabilirsiniz. Sahneleri kaldırım, dekorları herhangi bir apartmanın kapısı, kostümleri günlük kıyafetleri, figüranları yoldan geçen birisi ya da köşedeki simitçi. Sokak tiyatrolarından bahsediyoruz. “Siz tiyatroya gelemezseniz, biz tiyatroyu size getiririz” diyerek hazırladıkları oyunları ülkenin dört bir yanındaki meydanlarda oynuyorlar. “Bir derdimiz var ki anlatmaya geldik buraya” diyerek; siyasi görüşleri, ırkı, dini, milliyeti, hayata bakış açıları farklı olsa da herkesin derdinin ortak olduğunu çok da uzun olmayan oyunlarla halka anlatıyorlar. Eğer bir gün sizin de karşınıza çıkarlarsa, tavsiyemiz kafanızı çevirip yürümeden önce bir kulak verin anlattıklarına. Belki sizin de derdinizdir anlattıkları.Devrimci Gençlik Köprüsü Sokak tiyatroları Türkiye’de 1960’larda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle oluşan görece özgür ortamda filizlendi. “Devrim için hareket” tiyatroları o dönemde sokaklarda politik oyunlar oynadı. Aradan geçen zaman ve yaşanılan darbeler tiyatrocuları sokaktan soğuttu. Ardından 1960’lı yıllarda İstanbul Boğazı’na köprü yapılsın mı yapılmasın mı tartışmaları yaşanırken bir grup tiyatrocu Hakkâri’de, üzerinde köprü olmadığı için Zap suyunun öte yanındaki köyünden karşı köydeki okuluna gidemeyen bir kızın hikâyesini sokakta sergiledi. Bu olay Hakkâri’ye köprü yapılması için büyük bir kamuoyu oluşturdu. Boğaz’a köprü yapılmasına, bu tür yatırımlardan herkesin yararlanabilmesi fikrinden hareketle karşı çıkan bir grup üniversite öğrencisi “Boğaz’a değil Zap’a köprü” kampanyasını başlatır. Dönemin siyasi gençlik liderlerinin önderlik ettiği kampanyaya Milliyet Gazetesi de katılır ve bir yardım kampanyası açılır. Gelen desteklerle yola çıkan öğrenciler köylülerle el ele vererek 22 gün gibi kısa bir sürede köprüyü tamamlar. Adı da “Devrimci Gençlik Köprüsü” olur.Devrim tiyatrolarından Yenikapı’ya Sokaklarda, toplumcu sanat anlayışıyla sorunları dile getiren, daha adil bir ülke düzeni için oyunlar sergileyen kısaca dert anlatanlardan biri de İzmir merkezli Yenikapı Tiyatrosu. En büyüğü 30’lu yaşlarını süren çeşitli alanlarda eğitim almış 13 kişilik bir ekipten oluşan Yenikapı Tiyatrosu, 14 – 30 Kasım 2008 tarihleri arasında düzenlenecek 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin açılış oyununu […]

Tekerlekli ayakkabılara dikkat!

Çocuğunuz yoksa bile belki çevrenizde dikkatinizi çekmiştir. Yaklaşık iki yıldır sokakta alışveriş merkezlerinde ve hatta okullarda ayağında ayakkabılarla kayan birçok çocuk ve genç görülüyor. Türkiye de henüz kayıtlara geçmiş bir olay olmamasına karşılık ABD ve Avrupa’da birçok ülkede kamuya açık yerlerde kazaya yol açtıkları gerekçesiyle bu tür ayakkabılar yasaklanıyor veya yasaklanması gündeme getiriliyor. İlk defa Amerika’da Patenci Roger Adams tarafından bulunan tekerlekli ayakkabıları, ilk kez Heelys adlı firma tarafından piyasaya sürülmüş ve firma bu ayakkabıları bir ürün olmaktan çıkarıp sosyal bir platform, hatta aktiviteleri düzenlenen eğlenceli bir spor haline dönüştürmüş. İnternette kurulan gruplarda tekerlekli ayakkabı meraklıları kayma yarışları ve turnuvalar düzenliyor. Paten ve kaykaya alternatif olarak tasarlanan bu ayakkabılar özellikle çocukların ilgisini çekiyor. Heelys, bu ayakkabıları, çocukların hem eğlenip hem keyifle yürüyüp hem de bir spor yapabileceği sevimli ve çok işlevli, aynı zamanda da kaykay ve patenden daha güvenli bir ürün olarak pazarlıyor. Ayakkabıların uygun olmayan platformlarda tekerleksiz kullanılması Heelys tarafından önerilse de bu ürün yurtdışında birçok habere yasaklara ve araştırmalara konu olmuş durumda. Amerika’da uyarı ve İngiltere’de yasak geldi. İngiliz Yayın Kuruluşu BBC 8 Şubat 2007 tarihinde İngiltere de bir alışveriş merkezinin bu ayakkabılarla kayan çocukların, çarpışmalara ve kazalara yol açması nedeniyle alışveriş merkezi içinde kullanımını yasakladığı haberini yayınlandı. Haberde, alışveriş merkezi sorumlusu Gilmour Jones, “Alışveriş merkezine gelen bu müşterilerden ayakkabılarını çıkarmalarını istediklerini ve birçoğunun çoraplarıyla içeri girmek zorunda bırakıldığını” belirterek çok uzun süredir kaykay ve patenle girişe izin vermediklerini, şimdi de tekerlekli ayakkabıyla girişleri yasakladıklarını, içeride mağazaların vitrinlerinin olduğunu ve insanların yürüme hattı üstünde “kaza görmek istemediklerini” vurguluyordu.25 Aralık 2007 tarihli Belfast Telegraph gazetesinde çıkan bir başka haberde ise Noel öncesinde 20 çocuğun bu ayakkabılar yüzünden hastanelik olup yaralandığı bildiriliyor. 6 Haziran 2007 FoxNews kanalının araştırma haberi sonucunda ortaya çıkan başka bir durum ise şöyle; “2005 -2007 yılları arasında tekerlekli ayakkabı kullanımı sonucu 1,600 kişi sakatlık yaşadı. Bununla […]

Din dersine çoğulcu yaklaşım

“Seküler toplumlarda ve laik devletlerde din dersi” konulu sempozyum, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapıldı. Geçen hafta sonu İstanbul Goethe Enstitüsü ve İstanbul Bilgi Üniversitesi AB Enstitüsü işbirliğiyle, üniversitenin Dolapdere kampusunda yapılan sempozyumda Almanya ve Türkiye’deki din dersi uygulamaları çeşitli konu başlıkları altında örneklerle değerlendirildi. Sempozyumun ilk günü, “Din eğitiminin Kurumsal, hukuki ile siyasi çerçevesi”, “Din eğitiminin tarihsel gelişimi ve bugünkü toplumsal ortamı” ve “Almanya’da din eğitimi ekseninde güncel tartışmalar” başlıkları altında 3 oturum yapıldı. İlk günkü konuşmacılardan, Hamburg Üniversitesi Din Eğitimi ve Uluslararası İlâhiyat Bölümü’nden Prof. Dr. Wolfram Weisse, Hamburg’da her türlü mezhebi kapsayan bir din dersi uyguladıklarından bahsetti. Dinler arası diyalogu sağlamak için en uygun yerin okullar olduğunu söyleyen Weisse, bu tür bir din dersinin çocuklara hem kendini tanıma fırsatı verdiğini hem de farklı olana saygı duymayı aşıladığını ileri sürdü.Alevilerden alternatif din eğitimi Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Proje Sorumlusu İsmail Kaplan da, Almanya’daki Alevilerin, kendi mezheplerini anlatan ders istediklerinden bahsetti. Asimilasyona karşı bu dersleri çok önemsediklerini vurgulayan Kaplan, bu ders için taslak oluşturduklarını ve program hazırladıklarını söyledi. Planlanan derste Allah, Hz. Muhammed ve Ali üçlemesine vurgu yapılacağını belirten Kaplan, “Kutsal Güç konusunda, ‘insan tanrının yansımasıdır’ anlayışına değinilecek. İnsan-ı kâmil olmak konusu da rızalık, insanın egosunu yenmesinin önemi ve Allah’ın ‘bana kendi aranızdaki haksızlıklarla gelmeyin’ sözü çerçevesinde işlenecek. Ve Canların ölmezliği konusunda da Alevi inancında önemli bir yere sahip olan ‘tanrıdan geldik tanrıya gidiyoruz’ anlayışı ve insanın dokunulmazlığı gibi alt başlıklar olacak” dedi.Bu konular dışında ailem, yardım etmek, dinler arası diyalog gibi konular da bu ders kapsamında olacak diyen Kaplan, dersin Almanca olacağını fakat lokma, cem gibi terimlerin orijinal kalacağını belirtti. Kaplan, bu dersi verecek kişilerin ise Almanya’da eğitim görmüş Aleviler olması gerektiğini düşündüklerini belirtti.Çözüm, müfredat değişikliği ya da seçmeli ders Sempozyumun 2. gününde de, “Türkiye’de seküler ve çoğulcu bir toplumun din eğitimi ekseninde aktüel tartışmalar” ile “Din derslerinin pratiği” başlıklı […]

“Sadece ticari gözle bakanlar…”

Başak Ertür/Metis Yayınları Metis Yayınları adına SantralHaber’e yaptığım açıklamayla ilgili Barbaros Altuğ’un Santral Haber’de ve diğer bazı haber sitelerinde yayınlanan beyanında pek çok somut hata var. Açıklamayı Altuğ’un iddiasının aksine Ulusal Yürütme Komitesi eşbaşkanı değil, bir Metis çalışanı olarak ben yaptım. Yazılı açıklamada geçtiğimiz senelerdeki Frankfurt Kitap Fuarı çalışmalarımız sonucu Murathan Mungan’ın Çadorkitabının bu sene Almanca ve Fransızca yayımlandığını belirtmiştim, haberi yapan arkadaş sanıyorum kısaltma kaygısıyla bu sene “sözleşme aşamasına getirdiğimizi” yazmış, dolayısıyla bu yanlış bilginin kaynağı biz değiliz. Mungan’ın bu fuarda yaptığımız görüşmeler ertesinde Almanca hak satışı gerçekleşen kitabı ise Kadından Kentler oldu. Barbaros Altuğ Çadorbu dillerde yayımlanalı “bir yıl olduğunu” yazmış, oysa kitap Fransa’da Mayıs 2008’de, Almanya’da ise Eylül 2008’de yayımlandı. Çador’u uluslararası bir ajansın bazı ülkelerde temsil ettiği doğru, fakat Fransa ve İtalya’da çalışmayı ajansla yakın ilişki içinde, Almanca telif satışını ise aracısız yürüttük. Yani Altuğ’un “Ne satıldıysa ajans satıyor” açıklaması yanlış. Murat Uyurkulak’ı ise yalnızca Fransa haklarını bir ajans temsil ediyor ve bu ilişkinin temelinde de bizim ajansla 2007 Frankfurt Kitap Fuarı ve 2008 Londra Kitap Fuarı’ndaki görüşmelerimiz ve sonrasındaki takip çalışmalarımız yatıyor. Tol ve Har’ın Bulgaristan satışları ile Uyurkulak’ın Almanca ve Fransızca öykü antoloji hakkı satışları yine yayınevi tarafından gerçekleştirildi. Bir yayınevinin kendi yazarlarını temsil eden ve dolayısıyla satışlardan komisyon alan ajansla yakın ilişki içinde telif satışı çalışması yürütmesi, ajansın satış yapabilmesi için gerekli desteği sağlaması, hatta kimi durumlarda bir ilişkiyi sözleşme aşamasına kadar getirip o noktada ajansa devretmesi bu meseleye sadece ticari gözle bakanlar için hiçbir şey ifade etmeyecektir. Bizim için ise yazarlarımızın hak ettikleri uluslararası görünürlüğe kavuşmaları öncelikli bir kaygı. Bütün bunların yanı sıra, yayıncıların kitap fuarındaki faaliyetleriyle ilgili, bu alandaki deneyimlerine rağmen Altuğ’un işaret etmeye gerek görmediği, aksine pekiştirdiği bir yanlış anlaşmayı düzeltmek isterim: Toplam beş gün süren Frankfurt Kitap Fuarı’nda bir kitabı bir yabancı yayıncıya ilk kez tanıtıp, yine bu süre […]