Aynı su ve ışığın fotoğrafları

Medyakronik İstanbul’da ve Atina’da birbirine paralel iki merkezi bulunan Defne Türk-Yunan Derneği’nin bu fotoğraf yarışmasında “su ve ışık” temasını seçmesinin iki amacı var: Birincisi, iki ülke arasındaki ortak denizi bir barış ve dostluk gölüne dönüştürmeyi amaçlamak ve Türklerle Yunanlıların aynı ışığı paylaştığına dikkat çekmek. İkincisi ise küresel ısınmaya ve Akdeniz’in kirlenmesine karşı uyarıda bulunmak. 7-10 Haziran 2008’de her iki ülkede gerçekleştirilecek festivalde düzenlenecek panel, sergi, konser gibi etkinliklerde de yine “su ve ışık” yine ana tema olacak. Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerden katılan bilim insanları küresel ısınmayı ve Akdeniz’in kirlenmesine karşı alınacak önlemleri tartışacak. Türkiye’de ve Yunanistan’da kurulan iki ayrı seçici kurulun değerlendireceği yapıtlara Altın Defne, Gümüş Defne ve Bronz Defne ödülleri verilecek. İki ülkeden Altın Defne kazanan fotoğrafçılar dört gün sürecek olan festivale onur konuğu olarak katılacak. Son başvuru tarihi 1 Mayıs 2008 olan yarışmanın sonuçları 10 Mayıs 2008’de açıklanacak. İki yakadan ödül alan fotoğraflar Türkçe ve Yunanca basılacak olan festival afişlerinin görsel unsuru olarak değerlendirilecek. Katılım için irtibat : Defne Türk-Yunan Dostluk DerneğiAdres: FİGEN ÇİFTÇİNişantaşı Vali Konağı Caddesi 12/11 34000 Şişli-İSTANBULFaks: 0212.2251958Email:enstantane9@gmail.com

Tatilsiz resmi bayram

Ahmet Şık Her yıl, kendisi gelmeden gerginlik haberlerinin medyaya düştüğü bir kutlamadır 1 Mayıs. Faillerinin devlet destekli kontrgerillalar olduğunu artık herkesin bildiği 1977 travmasının üzerine, 1996 yılında Kadıköy’de 3 kişinin polis kurşunlarıyla can vermesiyle sonuçlanan çatışma görüntüleri de eklenince her yıl aynı bildik senaryolar tekrarlanıp durur Türkiye’de. Önce ana akım medya sınıfına giren basın organlarında polis kaynaklı haberler boy göstermeye başlar. Hepsi de “işçi sendikalarının arasına sızan terör örgütü mensuplarının” diye başlayıp, “kutlamaları provoke etmek, çatışma çıkarmak, iş yerlerini yakıp yıkıp yağmalamak” gibi ibarelerin bolca geçtiği haberlerdir. Sonra sendikaların yaptığı başvurular bu haberler dayanak gösterilerek geciktirilir, mülki erkân gözden ırak bir yerde 1 Mayıs’ın kutlanması için bastırır da bastırır. Sendikalar itiraz eder en sonunda “uygun yer” bulunur, 1 Mayıs kutlanır gider.Birkaç yıl öncesine dek böyle sürüp giden uygulama artık sendikaların, 1 Mayıs’ın sembol haline gelen kutlama alanı olan Taksim’de ısrar etmeleri üzerine farklı yaşanıyor. Taksim yasak polis şiddeti serbest Evet, yine aslı astarı olmayan sızdırma haberler yapılıyor. Yine sendikalara zorluk çıkartılıyor ama farklı olarak 3 yıldır Taksim’de ısrar ediliyor. Geçen yıl da tıpkı bu yıl olduğu gibi İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Taksim Meydanı’nda gösteri ve yürüyüş yapılmasının yasak olduğu açıklamışlardı. Sendikalar da haklı olarak milli maçlardan sonra ve başka “milliyetçi hezeyan barındıran” bir takım vesilelerle bu alanda kutlamaların yapıldığını hatırlatmıştı. Bu ısrarın sonunda miting alanı Taksim diye belirleyen sendikaların ısrarının sonunda ortaya çıkan tablodan hafızalarda kalan tek şey polisin orantısız şiddet sahneleriydi. Bu yıl da benzer tartışmalar beklenildiği gibi başladı ve sürüyor. Sendikalar kutlamaların Taksim’de yapılmasını istedikleri gibi bir de 1 Mayıs’ın resmi tatil olmasını istiyorlardı. Sendikalara TBMM’den destek Bu kez sendikalara TBMM’den de destek çıktı. Demokratik Toplum Partisi ile Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı ve İstanbul milletvekili Ufuk Uras geçtiğimiz günlerde 1 Mayıs’ın resmi tatil olması için hazırladığı kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu. […]

1 Mayıs’ın inanılmaz faturası

Güventürk Görgülü Beklenen gün yaklaştı ve işçi sendikalarının “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağız” taleplerine yanıt dün Bakanlar Kurulu’ndan geldi: “1 Mayıs birlik dayanışma günü olsun ama tatil olmasın, Taksim’de de kutlanmasın” Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek dün Bakanlar Kurulu sonrasında yaptığı açıklamada 1 Mayıs’ı tatil günü ilan etmemelerini son derece mantıklı bir de gerekçeye bağladı; “Tatil günü olursa iki milyar YTL fatura çıkar!..” Hükümet uluslararası finans çevreleriyle konuşurken “Biz durgunluktan etkilenmiyoruz” diyor ama sıra işçilere cevap vermeye gelince “zaten durgunluk var faturası ağır olur” demekten de geri durmuyor. Peki nereden çıkıyor bu “ağır” fatura? Cevabı çok basit.Ekonomide son derece başarılı olduğu iddiasındaki AKP Hükümeti’nin ekonomik büyüklüklerle ilgili açıklamalarının çoğunda gördüğümüz yanlış ve yanıltıcı bilgiler bu açıklamada da aynen tekrarlanıyor. Cemil Çiçek’in hesabına bir bakalım; Hükümet, Türkiye’nin yıllık Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’ndan (GSYİH) yola çıkıyor belli ki. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hesapladığı yeni milli gelir serisine göre 2007 yılında yurt içinde ürettiğimiz nihai mal ve hizmetlerin toplamı 856,3 milyar YTL’ye ulaşıyor. Herhalde dünkü Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakan, “Şu 1 Mayıs’ı tatil edersek maliyeti ne olur?” diye sorunca ve hükümette ekonomiden anlayan bir bakan –mesela Mehmet Şimşek olabilir- diyor ki “Yıllık GSYİH rakamını 365 güne bölersek tatilden ortaya çıkacak rakamı buluruz!” Ve bu dahice fikri uygulayarak 856,3 milyar YTL’yi 365 güne bölerek günlük 2,3 milyar YTL’lik bir üretim değerine ulaşıyorlar. Sonuçta dün akşamüstü Cemil Çiçek, çıkıp bu açıklamayı yapıyor. Peki böyle bir zarar gerçekten mümkün mü? Elbette ki hayır.Türkiye’nin bir günlük tatil sonucundaki kaybını bir ilköğretim dördüncü sınıf öğrencisi hesaplasa herhalde o da Cemil Çiçek’le aynı rakamı bulurdu. Çünkü hükümetin hesabına göre bir gün boyunca ülkedeki tüm ekonomik aktivite tamamen duruyor, kesintiye uğruyor ve hatta felç oluyor. Mesela ülkedeki tüm ama tüm fabrikalar tamamen kapanıyor; yani Erdemir’deki yüksek fırınları bile söndürüyorlar. O gün madenlerde üretim yapılmıyor, balıkçılar balığa çıkmıyor, köylüler pazara […]

Batı, Türkiye’nin hangi “iç işi”ne karıştığında “küstah” olur?

Alper Görmüş Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur, Türkiye’deki “Batı’ya rağmen Batıcılık” akımının, demokrasimiz bakımından neden ciddi bir tehlike oluşturmaya başladığını anlatıyordu dünkü (21 Nisan) yazısında. Oğur’un, tezine yazdığı gerekçeyi okuyunca ben de irkildim doğrusu: “Ümidini yitirmiş çaresiz bir âşıktan daha tehlikelisi ne olabilir?” Bu çevrenin önde gelen figürleri, Oğur’un da belirttiği gibi yaman bir çelişki içinde: Batı’dan ne zaman sivil siyaset ve demokrasi yönünde bir vurgu gelse bu kişiler kırmızı görmüş boğaya dönüyorlar. Fakat tam tersine, ne zaman “laiklik” yanlısı ya da iktidar partisi karşıtı bir ses gelse oralardan, bunu mutlulukla kaydediyorlar ve asla “karışmayın bize” demiyorlar. Oğur, bu çevrelerin sembol ismi Ertuğrul Özkök’ün şahsında pek güzel saptamış yukarıda sözünü ettiğim çelişkiyi: “Ümidini yitirmiş çaresiz bir âşıktan daha tehlikelisi ne olabilir? Her an hepimize zarar verecek bir çılgınlık yapabilir. Yani demokrasimiz, tarihinde hiç olmadığı kadar tehlikede. Tedirginliğinizi artırmak istemem. Yine de herhalde herkesin kendisi hakkında yazıp çizmesinden acayip keyif alan Hürriyet’in genel yayın yönetmeninin bozulan psikolojisini hatırlatıp bundan sonra daha dikkatli olmanız için sizi uyarmalıyım. “Baksanıza, bir taraftan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin AKP kapatma davası karşısında yayınlayacağı bildirinin bir AKP’li vekilin talebi üzerine hazırlandığına ilişkin iddialar karşısında ‘çıldırdığını’ söylüyor, ‘Artık tiksiniyorum’ diyor, oturup ‘Kimmiş bu bildirici arkadaş, ortaya çıksın, yüzüne söyleyecek iki çift lafım var’ diye yazılar yazıyor. Ama diğer taraftan Türkiye’yi ziyareti sırasında Barroso’ya ‘AB’li yetkililer çevirip kendisine ulaştırır umarım’ diyerek arabesk bir üslupla dilekçeye başvuruyor, kendisinden Türk laiklerini destekleyen açıklamalar arz ve talep ediyor. (…) Çelişkinin biri bin para. Çaresiz bir âşıktan tutarlılık beklemek ne kadar doğru zaten?” Çelişkinin ardındaki hissiyat? Her ne kadar “yaman” gibi görünse de, gerçekte kavranması çok kolay bir “çelişki”yle karşı karşıyayız. Bence mesele şundan ibaret: Bizim, şimdi Batı’dan gıcık kapan geleneksel Batıcılarımızın aşkları aslında devam ediyor. Dolayısıyla “âşık”ın “ma’şûk”a karışmasında hakikatte gerçek bir problem yok. Problem şurada ki, “âşık” yanlış bir bilinçle “ma’şûk”un […]

İtalya’da Gladio’yu çökerten savcı bu cumartesi Bilgi’de

Ferda Balancar Genç Siviller tarafından düzenlenen “Hukuk, Devlet, Derin Devlet” başlıklı sempozyum 26 Nisan Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenecek. Sempozyuma İtalyan “derin devlet”i Gladio’yu çökerten savcı Felice Casson da katılıyor. Casson, sempozyumda “Nasıl Yaptık, Nasıl Yapılır?” başlıklı bir konuşma yapacak. Felice Casson, Türkiye’de ve dünyada “Gladio operasyonu” olarak bilinen soruşturma kapsamında İtalya’da soğuk savaş döneminde kurulan kontrgerilla hareketi Gladio yapılanmasını ortaya çıkaran savcı olarak tanınıyor. Gladio, olası bir Sovyet işgaline ya da komünistlerin iktidara gelmesine karşı ordudan bağımsız fakat paralel olarak mafyayla bağlantılı sivil ve askeri kişiler tarafından oluşturulmuş bir derin devlet yapılanması olarak biliniyor. 21 yıl süren takip Casson tarafından 1993’te açılan Gladio Davası’nın kökleri çok daha eskilere dayanıyor. 1972’de Trieste şehri yakınlarında kimliği belirsiz bir ihbar üzerine şüpheli bir aracı kontrol etmek üzere üç polis görevlendirildi. Araca yaklaşan polislerden birinin aracın kaputunu açması sonucu bubi tuzağı ile hazırlandığı tespit edilen bomba patladı ve üç polis yaşamının yitirdi. Olaydan iki gün sonra yine kimliği belirsiz bir telefonla olayın Kızıl Tugaylar örgütü tarafından gerçekleştirildiği ihbar edildi ve bu ihbar üstüne örgütün 200 üyesi gözaltına alındı. 1984’te Casson, faşist bir silahlı örgüt olan Yeni Dünya’nın üyelerinden Vincenzo Vinciguerra’ya ulaştı. Vinciguerra Trieste’de yaşanan olay da dâhil olmak üzere 1960 – 80 arasındaki pek çok bombalı saldırı ile bağlantısını itiraf etti ve ömür boyu hapse mahkûm oldu. Vinciguerra ifadesinde İtalyan polis teşkilatı, İçişleri Bakanlığı ve tüm sivil askeri gizli servislerin olaylardan haberdar olduğunu ancak siyasi nedenlerden ötürü olayların üstünü örttüklerini belirtti. Dönemin İtalya Başbakanı Andreotti önceleri Gladio’nun 1972’de yaşanan Trieste olayının ardından tasfiye edildiğini savundu ve Gladio’nun varlığını şiddetle reddetti. Gladio’yla gurur duyan cumhurbaşkanı1988’de Kuzey İtalya’da yere gömülü olarak 127 adet silah ve patlayıcı depoları ortaya çıkarıldı. Bu depoların İtalya Haber Alma Örgütü SİSMİ’nin denetiminde olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Casson, 1972’deki bombalı saldırıyı 1989’da tekrar gündeme getirdi ve konuyla ilgili araştırmalarını derinleştirdi. […]

Çocukların gündemi: Gelecek kaygısı

Ahmet Şık Çocuk hakları alanında çalışmalar yürüten gençlerin bir araya gelmesi ile bu yılın şubat ayında çalışmalarına başlayan Çocukların Gündemi Girişimi, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ndeki tüm maddelerin hayata geçirilmesi amacıyla faaliyet gösteriyor. Bu amaçla 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı öncesinde çocukların gündeminde neler olduğunu araştıran bir çalışma gerçekleştirdi. Dokuz ilde toplam 350 çocukla yapılan çalışmada, bu sıralarda nelere üzüldükleri, nelerden çok mutlu oldukları, medyadaki haberleri takip edip etmedikleri ve bunlardan ne kadar etkilendikleri, kendileri için hangi olayların çok önemli olduğu, büyüklerin neler konuştuğu gibi sorular soruldu. Amasya, Ankara, Antalya, Çorum, İstanbul, Kırıkkale, Mersin, Tekirdağ ve Yalova’da yüz yüze görüşmelerle gerçekleştirilen çalışmanın sonuçlarına göre çocuklar ders çalışmak ve sınav notlarını düşünmekten, oyun oynamaya, eğlenmeye vakit bulamıyorlar. Görüşme yapılan çocukların çoğunluğu öğretmenlerinin davranışlarıyla kendilerini üzdüklerini belirtiyorlar. Çocukların tamamına yakını ise ailelerinin kendileriyle yeterince ilgilenmediğini düşünüyor. Sözü fazla uzatmadan çocuklara bırakıyoruz. Bu aralar sık sık düşündüğün neler var? Piknik yapmak. Yüzmek. Galatasaray’ın şampiyon olması. Ailemle mutlu yaşamak. (11 yaş)Su kaplumbağasının gözleri kapanıp açılmaması. (10 yaş)Dikmen’deki evimizde odamın nasıl olacağını düşünüyorum. (10 yaş)Savaşlar (10 yaş)Bir buçuk yaşındaki kardeşimin geleceği. Benim geleceğim. (10 yaş)Bu aralar karne notumdan başka bir şey düşünemiyorum. (11 yaş)Bu aralar ailemi düşünüyorum. Annemle babamın kavga etmesini istemiyorum. (10 yaş)Askeri sınavlara gireceğim. Ya sınavı kazanamazsam ne olacak? Ulusal Çocuk Formu gibi organizasyonlar olsa keşke. (14 yaş)Bu aralar öncelikle aşk meselelerini düşünüyorum. Canım çok sıkılıyor. Hiç kitabım kalmadı. Almak istiyorum ama babam benim kitaplarımı oku diyor. Aslında bana ağır değil ama can sıkıcı. 335 sayfalık romanımı yeni bitirdim. (11 yaş)Ben köpek almıştım ama annem istemediği için geri vermek zorunda kaldım. Yazılılardan korkuyorum çünkü zor olabilir ve yapamayabilirim. (10 yaş) Son zamanlarda seni mutlu eden neler var? Hayallerim (10 yaş)Annemin İstanbul’dan gelmesi. Çünkü annem ile babam ayrı, annem İstanbul’da, o yüzden annemi özlüyorum. (10 yaş)Son zamanlarda ben internet paramı biriktirdim diye […]

İdil Biret ve Brüksel

Bilge Egemen Brüksel’de güzel bir bulvarda dev gibi bir apartmanda oturuyor. Bir sürü daireli. Komşularından muhtemelen hiçbiri, üç aşağı ya da beş yukarı katta bir dâhinin oturduğunu bilmiyor. Çünkü İdil Biret evinde sessiz piyanoda çalışıyor. Tuşlar dilsiz. Tek tek bütün notalar, tuşlara bastığı anda sadece onun beynine özel, olağanüstü senfoniler oluşturuyor. İzleyen biri deli sanabilir. Ama kadın dâhi. Çünkü:1) İki buçuk yaşında sesleri tanıyıp, tek parmakla melodiler çalmaya besteler yapmaya başlamış.2) Dört yaşında hiçbir eğitimi olmadığı halde Bach’ın prelüdlerini sadece bir-iki dinleyişte armonileriyle eksiksiz çalabiliyormuş.3) Chopin’in bütün tüm piyano eserleri, Beethoven’ın tüm senfonileri, Brahms ve Rahmaninof’un bütün piyano eserlerini kayda geçirebilen dünyadaki ilk piyanist. GEÇMİŞ: Annesi Ankara’da onu pusetle sokakta gezdirirken karşılaştıkları yabancı müzik profesörleri (konservatuardan), başka başka ülkelerin müziğe meraklı elçilik görevlileri, “Bu mu o dahi çocuk?” diye şaşa, inanmaya sorarlarmış. Muhtemelen o en çaresiz ve yardıma muhtaç, ağzına kaşığı dayamasan aç kalıp ölecek bebek hallerine bakıp. Sonra da eve onu dinlemeye gittiklerinde “Korkunç!” diyenler, ağlama krizlerine girenler, “Mucize!” diye bağrışanlar normal karşılanmaya başlanmış. BUGÜN:Her ne kadar Moda ve Paris’te küçük birer evi, hayatının büyük kısmı dünya konserlerinde geçiyor olsa da, 11 yıldır eşi Şefik Büyükyüksel’in işi dolayısıyla (bir havayolu şirketinde üst düzey yöneticiyken emekli olmuş) Brüksel’de yaşıyor. Ve fakat kendisini en rahatlatan, evindeymiş gibi hissettiren yer ne İstanbul, ne Paris, ne de Brüksel. Ait olduğu tek yer: Dünya. Kendisi böyle söylüyor. GEÇMİŞ: O zamanlar ne internet var, ne de cep telefonu. Dünya ağır çekimde dönmekte. Çocuk İdil Biret’in bir “mucize” oluşu fısır fısır kulaktan kulağa ama ışık hızıyla yayılıyor. Amerika’dan dinlemeye gelen ve yüz bin dolar karşılığında dünya turnesi teklif eden önemli müzisyenler mi istersiniz? Yoksa derhal tüm masraflarını karşılayıp Kanada’da bir okula davet edenler mi? Bütün bunları kendisi değil annesi Leman Hanım anılarında (1988’de ölümüyle anıları yarım kalmış) ve yazar Prof. Dominique Xardel “Dünya sahnelerinde bir Türk […]

İngiltere resmen banka kurtarıyor…

İngiltere Merkez Bankası, mali piyasalarda küresel kredi sıkışıklığından kaynaklanan krizin etkilerini hafifletmek için piyasaya en az yüz milyar dolar pompalayacağını açıkladı. Bankadan yapılan açıklamaya göre, yüz milyar dolarlık planla, bankaların riskli emlak krizi alacakları, devlet tahviliyle değiştirilecek. Planla İngiltere Merkez Bankası, bankalararası para piyasasındaki tıkanmayı açmayı ve yüksek riskli emlak kredi krizinin engellediği normal borçlanma uygulamalarını düzenlemeyi amaçlıyor. Bankanın, varlık değişimini bir yıl süreyle önerdiği, ancak bu sürenin 3 yıla kadar çıkarılabileceği belirtiliyor. İngiltere bankaları planı memnuniyetle karşılarlarken, haberin duyulmasının ardından hisse senedi piyasalarında sınırlı bir yükseliş yaşandı. Öte yandan, devlet tahviliyle takasın, geçen yılın sonuna kadar edinilmiş varlıklar için söz konusu olduğu belirtilirken, takas edilen varlıklardaki kayıpların ticari bankalarda kalacağı ifade ediliyor. Merkez Bankasının kararını eleştirenler, bankaların geçmişte attıkları dikkatsiz adımların ve yaşadıkları zararların devletin sırtına yıkıldığını savunuyorlar. İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mervyn King, yaptığı açıklamada, bankanın özel likidite planıyla bankacılık sistemindeki likidite pozisyonlarını geliştirmeyi ve bir yandan da borçlardaki kayıp riskini bankalarda bırakmayı garanti altına alırken, mali piyasalardaki güvenilirliği artırmayı amaçladığını belirtti. Geçtiğimiz ay ülkenin büyük bankaları, kredi krizinin etkilerini hafifletmek için İngiltere Merkez Bankasının bir acil durum fonu oluşturulmasını talep etmişlerdi. Diğer yandan Amerikan bankacılık devi Citi Grup, son altı ay içinde ikinci kez rekor bir zarar açıkladı. Şirket bu yılın ilk çeyreğinde 5,11 milyar dolar zarar açıklarken bu rakamın grubun geçen yılın son üç ayında uğradığı 9,8 milyar dolarlık zararın neredeyse yarısı düzeyinde olması piyasada iyimserlik yarattı. Dünya çapında kredi krizinden zarar gören yatırımlarda kaydedilen toplam kayıp ise 200 milyar dolar civarında. ABD’li bazı uzmanlar ABD’de ve dünyada riskli mortgage dönemine son verildiğine dikkat çekerek, bundan böyle işlerin iyiye gideceğini savunuyor. Buna karşılık piyasalarda güven sarsıldığı için kimsenin borç vermeye yanaşmadığına, ayrıca Amerikan ekonomisinin kötüye gittiğine dikkat çeken bazı çevrelerse daha karamsar. Bu hafta başında Citi Grup’un başlıca rakibi Merrill Lynch yılın ilk üç ayında 1,96 […]

Bu ideoloji ve bu programla Baykal hep bir yıldız gibi parlar!

Alper Görmüş Yeni Aktüel dergisi için kaleme aldığım Deniz Baykal portresinde şöyle yazmıştım:“İnternet forumlarında, sözlüklerde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal hakkında yazılmış irili ufaklı binlerce değerlendirme okudum. Bunların çok ama çok büyük bir ekseriyeti (kabaca yüzde 90’ı) öfke doluydu, gene hemen hepsi Baykal’ı istifaya çağırıyordu.“Değerlendirmeler, sahiplerinin siyasi kimlikleri hakkında az çok bilgi veriyordu ama ben başka bir şey daha yaptım: Kimliklerini ‘solcu, sosyal demokrat, laik’ vb. sıfatlarla anabileceğimi düşündüğüm kişilerin başka konularda neler yazdıklarına baktım. Sonuç çok ilginçti: Hepsi Deniz Baykal gibi konuşuyordu. Varsa yoksa Cumhuriyet değerleri elden gidiyor, laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor… Birkaç istisna dışında hiçbirinde çağdaş bir solculuğun salt kaba bir laiklik savunuculuğuna indirgenemeyeceğine ilişkin en küçük bir eleştiri dahi yoktu. Hepsi Bekir Coşkun, Emin Çölaşan hayranıydı ve hepsi AK Parti’ye bakınca ‘irtica’dan başka bir şey görmüyordu. O kadar ki, Deniz Baykal, ‘Bu ordu hâlâ ne bekliyor’ diye hayıflanan ‘solcu’ tiyatrocu Ferhan Şensoy’a bile yaranamamıştı: ‘Yakında CHP’yi C, H ve P şeklinde üçe bölerek muradına erecek.’”İşte bu nedenle Deniz Baykal son yıllarda bana hep, Türkiye’nin çok garip noktalara savrulmuş bulunan “sol ve sosyal demokrat”larının siyasi günahlarının kefaretini ödeyen bir İsa figürü gibi görünüyor. Düşünsenize, bir siyasi parti lideri, asla iktidar şansı bulunmayan bir ideolojiyi ve siyasi programı tam da sizin dile getirdiğiniz cümlelerle ve çok etkili bir belagatla savunuyor… Sonra seçim oluyor ve mukadder sonuç bir kez daha tecelli ediyor… Ve siz, sizin cümlelerinizle siyaset yapan lideri “neden iktidara gelemiyorsun” diye taş yağmuruna tutuyorsunuz…Benzetmeyi beğenmeyebilir, “sosyal demokratların İsa’sı”nın bu kefareti iktidar hırsı nedeniyle ödediğini, dolayısıyla burada ahlaki bir problemin olduğunu söyleyebilirsiniz; haklısınız fakat işin bu boyutunu şimdilik tartışma dışında tutarak söyledim söyleyeceklerimi.Deniz Baykal faslını bitirip “Baykal’ın Kurultay’daki rakipleri” faslına geçmeden önce, şu “iktidar arzusu” ile ilgili olarak da bir şeyler söyleme ihtiyacında hissediyorum kendimi. Yukarıda andığım portrede, Baykal’ı “İktidar istemeyen iktidar hırslısı” diye anmış, […]

İşkencenin haritası

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com İnsan hakları savunucularının iki yıldan fazla bir zamandır üzerinde çalıştığı, kısaca “işkencenin haritalandırılması” olarak anılan proje tamamlandı. Hak ihlâllerinin ortadan kaldırılması için herhangi bir yöntemin tek başına yeterli olmayacağından hareket eden proje, ihlâl zeminini oluşturan kişiler, kurumlar ve bunların karşılıklı ilişkilerini görsel bir anlatımla sunarak işkenceyle mücadelenin kolaylaşmasını amaçlanıyor. Proje, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve İnsan Hakları Gündemi Derneği’nin ortak çalışması. Hak ihlâllerinin birbiriyle karmaşık bağlantılarının gösterildiği haritada, ihmal zincirinde yer alanların sorumlulukları ya da bu suçta ne tür bir payları bulunduğu ortaya konabiliyor. Proje kapsamında, Türkiye’de işkence ve kötü muamele ile işkence faillerinin cezalandırılması konuları üzerinde yapılan araştırmalar da bir rapor haline getirildi. Raporda, “işkenceye sıfır tolerans” sloganıyla yola çıkan AKP’nin iktidarı döneminde de işkencenin hız kesmediğine, üstelik işkencecilerin cezasız kaldığına dikkat çekiliyor. Karmaşık ilişkiler zinciri Proje, 2006’dan bu yana işkence mağdurları, hukukçular, hekimler ve gazetecilerin de aralarında bulunduğu çeşitli mesleklerden insan hakları savunucuları ile birçok sivil toplum örgütü temsilcisiyle yapılan görüşmeler sonucunda elde edilen verilerle hazırlandı. Bu çerçevede, işkence ve kötü muamele ihlallerini oluşturan karmaşık ilişkiler grafikler zinciri olarak haritaya aktarıldı. Çalışma, geçen hafta sonu (19 Nisan) Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu’nda insan hakları savunucularına yönelik düzenlediği değerlendirme toplantısıyla tanıtıldı. Mücadele kılavuzu İşkence yapan ile işkence mağduru arasındaki ilişkinin etraflıca kavranması ve çözümlenmesiyle başlayan haritalama yönteminde, sürecin içinde yer alan ilişkiler de şemalaştırılıyor. Şematik harita tamamlandığında, stratejik müdahale alanlarının hangi ilişkiler olabileceği tespit ediliyor.Sonraki aşama ise söz konusu noktalara yönelik hangi taktiklerin geliştirileceği. Harita, ele alınan insan hakları ihlâlini çevreleyen kilit ilişkileri, sistemin zayıf ve güçlü yönlerini ve üzerinde herhangi bir çalışma yapılmamış müdahale noktalarını teşhis edebilmeye yarıyor. Ayrıca, taktiklerin kullanılmasının yarattığı etkiyi izleyip değerlendirebilecek bir araç sağlıyor.Böylece hak mücadelesinde kendiliğinden bir eylem planı geliştirerek işkenceyi yeniden üreten ve varlığını devam ettiren sisteme engel olunması için yol gösterici bir kılavuz ortaya çıkıyor.Hâlâ yaygın ve sistematik Rapor, işkenceyi sona […]

Kırılganlık Avrupa’nın doğusunda

Güventürk Görgülü) IMF, büyümedeki yavaşlamanın halâ güçlü görünümünü koruyan işgücü piyasasına bağlı güçlü iç talep sayesinde kısmen dengelenebileceğine işaret etmekle birlikte küresel daralmanın beklenenden hızlı olması ve Avro’nun yukarı doğru baskı altında kalması nedeniyle kredi daralmasının sorun yaratabileceği ihtimalini de gündemde tutuyor. Raporla ilgili görüşlerini açıklayan IMF Avrupa Dairesi Müdürü Michael Deppler, ABD büyümesi azaldığında Avrupa’nın bunu izlediğini belirterek “Avrupa ABD’deki yavaşlamaya ve global finansal çalkantıya karşı kısmen direnç gösterebilmiş ise de tarihsel gelişim bunların giderek artan biçimde acısını ortaya çıkaracağınıbelirlemektedir.” diyor. Kırılganlığa dikkat Rapor, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa ekonomileriyle ilgili olarak, “Azalan bir hızda da olsa, kalkınmış ekonomilerle yakınlaşmaya yönelik eğilim, özellikle verimlilik kazanımları olarak güçlü temellere dayanmaktadır ve bu nedenle de devam edecektir.” tespitini yaptıktan sonra kırılganlıklara da dikkat çekiyor. “Hızlı büyüme, zorlu bir yerli yerine oturmanın risklerini arttırarak büyük cari açıkları ve yüksek düzeylerdeki dış borçluluğu içerecek şekilde artan dış dengesizlikler eşliğinde sürdürülmüştür.” ifadesini kullanan rapor, gelişmekte olan ekonomilerin kalkınmış ekonomilere yumuşak da olsa bir yakınlaşma yoluna girmesi için makro ekonomik politikalar ve yapısal reformların gözden geçirilmesi gerekliliğine işaret ediyor. Öte yandan kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s da yayımladığı raporda, global kredi sıkışıklığının artması halinde gelişmekte olan piyasalar arasında Doğu Avrupa ülkelerinin kırılgan konumda olacaklarını açıkladı. Standard and Poor’s’un raporunda yayımladığı kırılganlık endeksine göre Türkiye, en kırılgan beşinci ülke konumunda. Listenin birinci sırasında ise İzlanda bulunuyor. S&P yayımladığı, “Global Kredi Krizi’nin Avrupa’daki Gelişmekte Olan Piyasaları Diğerlerinden Daha Olumsuz Etkileme İhtimalinin Nedenleri” başlıklı raporunda, her ülkenin kırılganlığının, dış dengesizlikleri finanse etmek ve ödemeler dengesi krizlerini savuşturmak için dış sermaye girişine olan ihtiyaçlarıyla doğrudan bağlantılı hale gelebileceği belirtiliyor. Standard and Poor’s kredi analisti Moritz Kraemer, “Doğu Avrupa’nın tehlikeye daha maruz bir konumda olduğuna inanıyoruz; buna karşılık Asya ve Latin Amerika, ticaret fazlaları ve büyük döviz rezervleriyle, global ekonominin daha keskin bir şekilde gerilemesi halinde başlarına […]

Siyaset Atatürk’ün ardında

Mustafa Alp Dağıstanlı CHP lideri Deniz Baykal’ın “Önce Atatürk’le uzlaş” diye Başbakan Tayyip Erdoğan’a çağrı çıkarması, düpedüz, siyasetin lağvedilmesi önerisiydi; başka bir şey değil. Baykal’ın seslenişi bir öneri gibi görünse de, buyurgan bir tutum. Baykal da, ne kadar nazik söylenirse söylensin, Türkiye’deki ideolojik ve psikolojik baskıdan dolayı bu ifadenin bir tahakküm aracı olduğunu biliyor. Bu yüzden kabalığa ve sertliğe yeltenmiyor. Ama bu baskının kendisi ve onun eseri olan ortam başlıbaşına kaba ve sert. “Ben Atatürkçü değilim” sözünü Nadir Nadi gibi Atatürkçülüğünden şüphe edilemeyecek birinin ironik tavrıyla değil de, bir siyasi tutumun yalın ifadesi olarak söylemesi bu ülkede hafsalaların alabileceği bir şey olarak görülmüyor. Atatürkçü/Kemalist olmamak suç! Peki, neden siyasetin alanını daraltmak sayılmıyor bu? Siyasetin alanını daraltmak için darbelere ne hacet; zaten dar ve herkes daraltıyor zaten. Erdoğan’ın Baykal’a verdiği cevap da yine dar bir alana kapı-pencere açacak nitelikte: “Paralardan Atatürk’ün resmini senin partin kaldırdı.” Evet, belki ağzının payını vermiş oldu böylece, ama bu cevap, Baykal’ın davet ettiği siyasetdışı zemini kabullenmek, en azından siyasetin alanını genişletecek bir adım atma cüretini gösterememek demek. Yazık. Baykal iki gün sonra da, bu kayıkçı kavgasında, Erdoğan’ın cevabına cevap verirken aynı şeyi daha açık biçimde söyledi: “Gel sen de Atatürk’ün arkasında siyaset yap.” İyi de, o zaman tek partiden başkasına neden ihtiyaç olsun? Zaten bir –mış gibi yapmaktan öteye götüremediğimiz demokrasimizi tam bir müsamereye çevirmiş olmayacak mıyız böylelikle? Hem sonra nasıl uygulayacağız bunu? Bir “Tek Adam” yok –kimilerine göre malesef! O “tek adam”ı tek adam olarak tutacak, saydıracak ortam ve araçlar da yok. (Siyasi partilerimizin iç işleyişleri hâlâ tek adama dayanıyor tabii.) Dolayısıyla/ve muvazaa partisi kurma zilletini kabul edecek bir Fethi Okyar da yok. (Demokrasi mücadelesi bakımından bütün partilerimiz muvazaa partisi bir bakıma ya, neyse.) Üstelik, Okyar’ın Serbest Fırka’sı bile yürüyememişti. Meselenin daha kötü tarafı, AKP’nin de, Erdoğan’ın da Kemalist olmaması, ama buna rağmen Baykal’ın davet […]

“Benim gibi yaşarsan, üç gezegene daha ihtiyacımız olacak!”

Özgecan Okay “Uygunsuz Gerçek” (Inconvenient Truth) filminin sitesi olan www.climatecrisis.net, filmde olduğu gibi acı gerçekleri gözler önüne sürüyor ve hepimizi harekete geçmeye çağırıyor. Eğer siz de küresel ısınma gerçeğiyle ilgili bilgi edinmek ya da bireysel olarak nasıl katkıda bulanabileceğinizi öğrenmek istiyorsanız bu siteleri ziyaret edebilirsiniz. Böylelikle mutfağın ışığını açık bırakırken iki kere düşüneceksiniz.

Amerika’yı Türkler keşfetmiş olmasın?

Sokağın Dili, “Amerika’yı Türkler keşfetmiş, ne diyorsunuz” sorusuyla absürd gündemine dönüş yaptı. Ve yine, sadece bizim ülkemizde bulunabilecek yaratıcılıkta cevaplarla karşılaştı. Bu cevaplar, halka mikrofon tutan muhabirlerin bile kafasını karıştırdı. (Sahiden, biz mi keşfetmiştik yaa?)Ceyla Büyükuzun Deniz Yurtkuran  

İstanbul için kafayı kaldırma vakti

Belgesellerde görebileceğimizi sandığımız akbaba, kartal, şahin, delice gibi türler kafamızın üstünden geçiyor. Çünkü açık deniz üzerinde uzun süreli uçamayan, belki de milyonlarca kuş, bahar göçünü İstanbul Boğazı üzerinden gerçekleştiriyor. Küçük orman kartalı ve kara leylek, içinde bulunduğumuz günlerde yoğun geçiş yapan türler. Bir dürbün, bir rehber kitap ve biraz dikkât… Boğaz’ın, Karadeniz çıkışına yakın yüksek bir noktasında dünyanın kuşunu görmeniz mümkün.

Araplar da ABD’ye güvenmiyor

Ersan Bayram Maryland Üniversitesi ile Zogby International tarafından yapılan bir kamuoyu araştırması Arapların, ABD’yle ilgili olumlu görüş taşımadığını ortaya koydu. Katılımcıların yüzde 83’ü ABD hakkında olumsuz görüş bildirirken, yüzde 70’i ABD’ye hiç güveni olmadığını ifade etti. Suudi Arabistan, Mısır, Fas, Lübnan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde 4 bin kişi üzerinde yapılan araştırmaya katılanlar, nükleer denemelerine hız veren İran’ı da bir tehdit olarak görmediklerini belirtti. Irak’ın durumu işgal öncesinden kötü Araştırmada, ABD’nin geçen sene Irak’taki asker sayısını 30 bin artırmasının, çatışmanın azalmasını sağladığına inandığını belirtenlerin oranı yüzde 6’da kalırken her 3 Arap’tan biri Irak’ta şiddetin azaldığı yönündeki haberlere güvenmediğini söyledi. Her 10 Arap’tan 8’inin Iraklıların durumunun 2003’teki Amerikan işgali öncesinden daha kötü olduğunu belirttiği araştırmada yüzde 2’si ülkede şimdiki durumun daha iyi olduğu yolunda görüş belirtti. Araştırmaya göre ABD’nin iddialarının tersine, Arapların çoğu İran’ı tehdit olarak görmediklerini söylerken, yüzde 67’si Tahran’ın nükleer programa sahip olma hakkı bulunduğunu düşünüyor. Filistin topraklarında Hamas ile El Fetih arasındaki çatışmayla ilgili olarak da Arapların El Fetih’ten ziyade Hamas’a sempati duyduğu ortaya çıktı. Arapların yüzde 18’i Hamas’a, yüzde 8’i ABD’nin desteklediği El Fetih’e sempati duyuyor. yüzde 37’i ise her iki grubu da destekliyor. Lübnan’la ilgili olarak Arapların sadece yüzde 9’unun Washington’ın desteklediği iktidardaki koalisyona sıcak baktığı, yüzde 30’unun ise Hizbullah’ın önderliğindeki muhalefete destek verdiği ortaya çıktı.

Gıda krizinin nedeni tekelleşme

Duygu Ertürk Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu sözcüsü Abdullah Aysu, Türkiye’de yaşanmaya başlanan gıda krizinde, hükümetin çiftçiler yerine IMF ve Dünya Bankası’nı dinlemesinin etkili olduğu görüşünde. Dünya Çiftçiler Günü olan 17 Nisan’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Çokuluslu Şirketlerin Gıda Krizine Etkileri’ başlıklı panele katılan Aysu, “Dünyadaki gıda krizinin nedeni IMF, Dünya Bankası ve AB ortak tarım politikasıdır. Bu politika, çiftçiye verilen desteği azaltma, tarımsal kredi faizlerini piyasa düzeyine çıkarma, çiftçilere dayanak oluşturan tarımsal KİT’leri özelleştirme ve tarımda kullanılan suyu ücretlendirme politikasından başka bir şey değildir” diyor. Aysu, krizin altında yatan diğer sebepleri şöyle sıralıyor:Biyoyakıt üretimi: Afrika’nın 15 ülkesinde çok geniş tarım arazileri biyoyakıt üretimine ayrıldığını belirten Aysu’ya göre, gıda için kullanılacak toprakların otomobil depolarına ayrılması büyük bir insanlık suçu. Endüstriyel tarım modeli:Aysu’ya göre beş yıldır sürdürülen endüstriyel tarım, verimliliği arttırmıyor, tam tersi, insanları açlığa ve sefalete sürüklüyor. Abdullah Aysu, çiftçilerin tek isteklerinin IMF ve Dünya Bankası’nın sağlıksız reçetelerinden arınmış, bağımsız, demokratik, sosyal kısaca çiftçi üretimine dayanan bir tarım programı olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Çiftçiler bir süredir aktif bir mücadele içindeler, öyle ki, Dünya Ticaret Örgütü’nün yanlış politikalarını bile askıya almayı başardılar. Ancak bu konuda sizlere; gençlere, üniversitelilere hatta işçilere ihtiyacımız var. Ortak mücadelemiz büyümeli!” “Hükümet, gıda egemenliğini kendi elleriyle uluslararası sermayeye verdi” Bu konuda görüşlerini aldığımız Tütün-sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem, esas problemin dünya gıda zincirinin az sayıdaki çokuluslu şirketin eline geçmesi olduğu görüşünde. “Gıda kontrolünün şirketlerin eline geçmesi demek, milyonlarca çiftçinin toprağından, üretimden kopması ve milyarlarca insanın gıda güvenliğinin tehdit altına girmesi demektir” diyor. Çokuluslu şirketlerin, sözleşmeli üreticilik yöntemiyle üretime ait her şeye müdahale etme hakkı kazandığını belirten Erdem, bu yöntem nedeniyle çiftçinin emeği üzerindeki denetimini kaybettiğinin ve ürettiği ürüne yabancılaştığının altını çiziyor. Üzüm-sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu’na göre ise, gıda savaşlarının en önemli nedenlerinden biri biyoyakıt kullanımı. AB’nin konunun ciddiyetini henüz kavrayamadığını iddia eden Çobanoğlu, “Biyoyakıt, sera gazına karşı […]

Küçük ve Arslan’a ait fotoğraf orijinal çıktı

Medyakronik Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanarak cezaevine konulan emekli tuğgeneral Veli Küçük ile kanlı Danıştay baskınının tetikçisi Alparslan Arslan’ın bir arada görüldüğü fotoğraf geçen ocak ayında basında yansımıştı. 20 – 22 Mayıs 2005 tarihlerinde İsveç’te düzenlenen 8’inci Dünya Azerbaycan Kongresi’nde çekildiği belirlenen fotoğrafın gazetelerde yer almasından sonra Veli Küçük Arslan’ı tanımadığın iddia ederek, “Bu fotoğraf birileri tarafından kasıtlı olarak montajlanmış olabilir” diye kendini savunmuştu. Ancak Ergenekon soruşturması savcısı Zekeriya Öz’ün fotoğrafın incelenmesi talebi üzerine Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ekipleri, fotoğrafı yayımlayan Azadiye Welat gazetesinden orijinal fotoğrafı aldı. Ergenekon soruşturmasının yürütüldüğü İstanbul’a gönderilen fotoğrafın İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kriminal Şubesi Laboratuvarı’nda yapılan incelemesi sonucu fotoğrafın orijinal olduğu ve herhangi bir müdahale olmadığı belirlendi. Ergenekon-Atabeyler ilişkisi Öte yandan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ergenekon soruşturması kapsamında, Atabeyler Çetesi davasının dosyasını ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nden istedi. Talep üzerine Ergenekon soruşturma dosyasında bulunan bu dava ile irtibatlı olay ve eylemler var ise buna ilişkin onaylı belge suretlerinin istenmesine karar veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan gelecek yanıtı değerlendirildikten sonra bu dava dosyasının gönderilip gönderilmeyeceğine karar verecek. Atabeyler Çetesi olarak bilinen davada 2 emniyet müdürü, 2 subay ve 2 astsubayın da aralarında bulunduğu 10 sanık yargılanıyor. Davanın dün (17 Nisan) görülen duruşmasında savcı Kubilay Taştan, soruşturmanın genişletilmesi taleplerinin bulunduğunu belirterek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Ergenekon soruşturması kapsamında Atabeyler davasının dosyasını istediğini belirtti. Taştan, Ergenekon soruşturması dosyasının, Atabeyler Çetesi dosyası ile irtibatlı olduğu değerlendirilen belgelerinin onaylı birer suretinin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan istenmesine karar verilmesini talep etti. Saavcılık mütaalasında beraat istenmişti Sanıklar ve avukatları başka bir araştırmaya da gerek duyulmaksızın karar verilmesini belirterek talebin reddedilmesini isteseler de mahkeme başkanı Hasan Şatır, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na müzekkere yazılarak, Ergenekon soruşturması kapsamında, Atabeyler davası ile irtibatlı olduğu değerlendirilebilecek olay ve eylemler varsa onaylı belge suretlerinin istenmesine ve gelecek cevaba göre bu dava dosyasının gönderilip gönderilmeyeceğinin değerlendirilmesine karar verildiğini açıkladı. […]

SSGSS’de AKP’nin istediği oldu

Medyakronik/AA Emek örgütleri tarafından eleştirilen ve talepler doğrultusunda bir dizi değişikliğe gidilmesine karşın yine de yeterli bulunmayan SSGSS Yasası’nda değişiklik öngören tasarı TBMM Genel Kurulu’nda, kabul edilerek yasalaştı. Tasarının kamuoyuna duyurulmasından hemen sonra yapılan protesto gösterileri üzerine sendika ve meslek odaları temsilcileriyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik arasında yapılan bir dizi görüşmede de uzlaşıcı bir sonuç çıkmamıştı. Yasa Cumhurbaşkanı Abdullah Gül onaylarsa Ekim 2008’de yürürlüğe girecek. Böylece itiraz edilen hemen hemen tüm maddeler yasalaşmış oldu. Emek ve meslek örgütleri, kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşının değişmemesini, prim gün sayısının 7 binde kalmasını, aylık bağlama oranlarının makul seviyede tutulmasını istiyordu. Ayrıca sendikalar refah payı olarak bilinen güncelleme katsayısında gelişme hızının tamamının hesaba katılmasını, yıpranma payı olarak bilinen fiili hizmet zammının kaldırılmamasını ve sağlık hizmetlerinde katılım payının alınmaması gerektiğini savunmalarına karşın hükümet bu talepleri görmezden geldi. Böylece emeklilik yaşı kademeli olarak artırılarak 2048’de 65 yaşa yükseltilirken prim gün sayısı da 7 bin 200 olarak belirlendi. Yeni yasayla refah payında ilerleme hızının yüzde 30’u hesaba katılırken fiili hizmet zammı aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok işkolu için kaldırılmış oldu. Sağlık hizmetlerinde de katılım payı 2 YTL olarak yerini korurken geliri aylık 202 bin YTL’den yüksek olan herkese sağlık primi ödeme zorunluluğu getirildi.