‘Le Cool’ bir yaşında!

Müge Doğrular Le Cool, 2003 yılında Barcelona’da şehirde olup bitenler hakkında arkadaşlarını bilgilendirmek isteyen Rene ve Andrew tarafından dijital bir etkinlik bülteni olarak dünyaya gelmiş. Kulaktan kulağa yayılıp, giderek büyümüş. Bugün sadece Barcelona’da neredeyse 80 bin üyesi var. Tüm dünyadaki üye sayısı ise 150 bini aşmış durumda. Le Cool Publising adını alan şirket sadece Le Cool değil başka dergiler ve şehir rehberleri de hazırlıyor. Şu anda tüm dünyada 6 ülke ve 8 şehirde (İstanbul, Madrid, Barcelona, Roma, Milano, Amsterdam, Lizbon ve Londra) yayımlanıyor. Le Cool en basit tanımıyla her hafta perşembe günleri üyelerinin e-posta adreslerine ücretsiz olarak gönderilen bir etkinlik rehberi. Sarp Dakni, Le Cool’un çok yakında Berlin ve Paris’te de yayımlanmaya başlayacağını, yakın dönem hedefleri arasında ise tüm dünyada 35 şehrin bulunduğunu müjdeliyor. “Le Cool’un amacı şehirde olup biten her şeyi bildirmek değil. Zaten bunu yapan çok sayıda dergi ve internet sitesi mevcut” diyerek, benzerlerinden farklarını şu şekilde açıklıyor Sarp Dakni: “Le Cool gerçekten iyi olduğuna ve zamanınızı harcadığınıza değeceğine inandığı etkinlikleri okurlarıyla paylaşıyor. Le Cool İstanbul bünyesinde her biri konusunda uzman ve bilgi sahibi, şehri her yönüyle yaşayan 35 genç yazar bulunuyor. Her hafta ortalama 25 öneride bulunuyoruz. Ayrıca “Le Mekan” bölümümüzde özel ve farklı mekânları duyurmaya çalışıyoruz. Bu bir kasrın bahçesindeki kahvaltı da olabiliyor, 1930’lardan bu yana imalatını sürdüren bir korse mağazası da… Ayrıca yine “Le Röportaj” bölümümüzde şehirden herhangi birine iki soru soruyoruz: İstanbul’dan bir sır ve İstanbul’dan bir rüya…” Le Cool genç ve yetenekli fotoğraf ve grafik sanatçılarının kendilerini duyurabildikleri ve işlerini gösterebildikleri bir platform olarak da biliniyor aynı zamanda. Bu konuyu Dakni’ye sorduğumuzda her hafta Barcelona’daki koordinatörleri Lesli Karavil’in danışmanlığında farklı bir kapak seçtiklerini ve bu kapağın sahibi ile bir röportaj gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Le Cool’un kapakları ile de dikkat çeken bir dergi haline gelmesi ile birlikte yakında tüm kapakların bir arada sergileneceği bir etkinlik […]

Yemediğinde mutlu olanların hastalığı: Anoreksiya

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com – Anoreksiya bir yemek yeme bozukluğu. Bu bozukluğu nasıl tanımlayabiliriz?– Psikolojik olarak bir sorunu olan bazı insanların, kendilerini kilolu hissetmeleriyle başlayan bir süreçtir bu. Kişiler, çevreden aldıkları tepkilerle bir baskı altına girerler ve “Blumia” dediğimiz hastalığın ilk evresi başlar. Fazla kilolarından bir an önce kurtulmak isteyen hasta, kilo verdikçe etraftan “böyle çok güzel oldun” gibi reaksiyonlarla karşılaşırlar. Ve bu durum onları daha da çok kilo vermeye iter; ne kadar çok kilo verirse o kadar iyi gözükeceğini düşünür ve kendini o kadar iyi hisseder. – Bilinçaltındaki psikolojik sorundan ve baskılardan bahsettiniz. Ne tip sorunlardır bunlar?– “Çok kilolusun” baskılarından öte, insanın psikolojisinin altında yatan sorunlar daha önemlidir. Hastanın mutlaka bir takıntısı vardır. Genelde bunlar ailevi sorunlar şeklinde olabilir. Veya kişinin girdiği bir ortamda başarısız olması da olabilir. Ama genel anlamda daha orta düzey ailelerde, çocuk ya daha çok ilgi çekmek için ya da çevreden daha iyi tepkiler alabilmek için kilo vermeyi bir yol olarak seçer. Buna sosyo ekonomik düzeyi daha yüksek olan ailelerin çocuklarında da rastlanır, ancak bu defa çevresel faktörler, arkadaşlar hastanın psikolojisinde daha etkili olur. Ancak yine de kişinin kendi psikolojisinin hastalığa bir altyapı hazırladığını unutmamak gerekir.– Bu kişiler vücutlarını çevrelerine bir tepki vermek için kullanırlar diyebilir miyiz?– Evet. Kesinlikle bu bir tepkidir. – Yoğun fiziksel aktivitede bulunan insanlar da bir risk taşıyor mu? Mesela balerinlerin, sporcuların sürekli ince bir vücuda sahip olmaları gerekiyor ve bu konuda uyarılar alıyorlar…– Bu tamamen kişiyle alakalıdır. Bu insanları bir risk grubuna sokmak doğru değildir. Bizim meslek grubumuzda da bu hastalığı yaşayan, ve ölümle sonuçlanmış vakalar var. Mesela diyetisyen bir tür beslenme uzmanıdır ama o kimliği taşıyamamış olabilir. Diyetisyendir ama kiloludur. O kimliği taşıyabilmesi için daha ince görünmesi gerekmektedir. “Sen nasıl diyetisyensin” gibi tepkilerle karşılaşmıştır. Ama bunu herkes yaşayacak diye bir şey yok. Onun sinir sisteminde muhakkak bir sorun vardır ki […]

Hollywood’un ilk Türk karakter tasarımcısı…

Övgü Akgürgen ovgu@medyakronik.com Cemre Özkurt, İstanbul’da doğmuş. Çocukluk yıllarını abisinin Amiga bilgisayarının başında, ilk gençlik yıllarını ise karikatür dergilerinde geçirmiş. 13 yaşında bu işe başlayan Türkiye’nin en genç çizerlerinden biri. Herkesin bir kahramanı vardır, Özkurt’un hayallerini süsleyen kahraman ise Red Kit’in yaratıcısı Morris olmuş. Uzun yıllar karikatür dergilerinde dirsek çürüten Özkurt, Çarşaf Dergisi’nde geçirdiği o günleri şöyle anlatıyor: “Çarşaf Dergisi’ndeki karikatür okulu, içinde bulunduğum en güzel ve heyecanlı yerlerden biriydi. Her yaştaki birçok sanatçı ile yan yana çalışmak harika bir deneyimdi. Espri bulmanın ve çizim yapmanın da bir yöntem işi olduğunu orada öğrendim. Derginin abisi Raşit Yakalı benimle oğlu gibi ilgilendi ve bu işi bana sevdirdi.’’Özkurt, Mimar Sinan Üniversitesi Grafik bölümünden mezun olduktan sonra, Amerika’da FDG Film Stüdyosu’nda çalışmaya başlamış. Amerika’ya gidene kadar birçok stüdyoya yaptığı çalışmaları gönderdiğini anlatan Özkurt., yurtdışına açılmak isteyen gençlere sabırlı olmaları gerektiğini söylüyor.FDG Film Stüdyosu’ndan sonra Blur Stüdyoları’na geçen Özkurt, burada Oscar’a aday gösterilen Gopher Broke filminin karakter tasarımcısı olarak çalışmış. Ardından Türkiye’de de gösterilen Spiderman2, Xmen Legens, Fight Club, Walt Disney, Mickey’s Twice Upon a Christmas, Zodiac, Aliens of the Deep filmleri için çizmiş.Hollywood’a adım atmasını sağlayan en önemli çalışmasının “Hüso“ isimli kısa film karakteri olduğunu söyleyen Özkurt, Oscar’a aday gösterilen Gopher Broke filmi için tasarladığı karakterin de kariyerinde özel bir yeri olduğunu söylüyor.Cemre Özkurt, Türkiye’de adının duyulmasını ise fistik.com’a borçlu olduğu anlatıyor. Bir yıldır Electronic Artst’da karakter tasarımcısı olarak çalışan Özkurt, şu anda Sims 3 isimli bilgisayar oyununun karakterlerini tasarlıyor. Özkurt bir yandan da kısa film projeleri üzerine çalışıyor. Cemre Özkurt’tan Hollywood’daki stüdyoların kapısını açacak tüyolar – Çalışmalarınızı kısa bir DVD’de toplayın ve stüdyolara gönderin.– İçinde çalışmalarınızın olduğu bir portfolio hazırlayın.– Bir web sitesi açın. Bu sayede dünyanın çeşitli ülkelerindeki şirketler sizi fark edebilir.– Yenilikçi olun, başka projeleri de inceleyin.– Kendinizi sürekli geliştirmeye çalışın.– Şansınızı denemeye küçük stüdyolardan başlayın.– Yolladığınız işlere gelebilecek olumsuz […]

Kurusıkı deyip geçme

Ersan Bayram Amerikan filmlerin beylik sahnesidir: Adamımız vızır vızır bir caddede bir dükkâna girer. Raflara sıra sıra dizili silahlara göz gezdirir. Satıcı, her birinin ne kadar üstün özellikleri olduğunu sıralar. Kahramanımız aklına ve eline yatan birisini seçer. Parayı öder, alır. Sonraki sahnelerde ise ortalama 90 dakikalık filmde onlarca insanın mevta oluşuna tanık oluruz. Filmden çıkanlar mutlu ve huzurludur. Kötü adam kaybetmiştir. Peki, kaybeden sadece kötü adam mıdır? Ya da yarım saatlik çizgi filmlerden, haber bültenlerine ve neredeyse tüm TV kanallarını istila etmiş o kötü filmlere dek ekranlarımızdan evlerimizin içine bizlerin ve çocuklarımızın beynine yerleşen silahlı şiddet görüntülerinin asıl kurbanları kim? Kurbanın kim olduğuna bağlı olarak zaman zaman ilk sayfalara da taşınan “3. sayfa haberi”lerine konu olan düğünlerde, asker uğurlamalarında, maç kutlamalarında yılda 700 kişinin ölmesi ya da yaralanması yanıtlıyor aslında soruyu. Peki, bunun sorumlusu kim? Şiddet dolu çizgi filmleri çocuklarının izlemesinde sakınca görmeyen ebeveynler mi? Silaha sahip olup onu ortalıkta teşhir etmekte beis görmeyen, at-avrat-silah üçlemesini şiar edinmiş ‘delikanlılar’ mı? Silah satın alma ve ruhsat edinmeyi bu kadar kolaylaştıran kanun yapıcılar mı? Küçük Amerika olma yolunda… Filmlerde sıkça görülen silah satın alma sahneleri henüz Türkiye’de gerçekleşmese de silah sahipliğini nüfusa oranladığımızda küçük bir Amerika olduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Bireysel silahsızlanmaya yönelik etkinlikler yürüten Umut Vakfı’nın verilerine göre şu anda yurt çapındaki ruhsatlı tabanca ve tüfek sayısı 3 milyon civarında. Buna ek olarak 7 milyonun üzerinde de ruhsatsız silah taşınıyor. Buna her yıl ortalama 3 bin kişinin ateşli silahlarla hayatını kaybettiğini eklersek “küçük Amerika’ olma yolunda ne kadar yol kat ettiğimiz de ortaya çıkar. Kurusıkılar mafyanın da gözdesiGerçek silahları yasal yollardan dükkânlardan satın almanın zorlukları karşısında her yaştan “silah sever” çareyi yakın mesafeden atıldığında öldürücü olabildiği kanıtlanan kurusıkılara sahip olmakta bulmuştu. Yıllarca denetimden uzak ve sadece bir kimlik fotokopisiyle 18 yaşını dolduran tüm heveslilere satılabilen bu silahlardan Türkiye’de kaç kişide olduğuna […]

İstediğini al, gönlünden kopanı öde

Çeviri ve derleme:Duygu Ertürk İnternetin yaygınlaşması sonucu albümler satmaz, dergi ve gazeteler okunmaz oldu. Bu nedenle yapımcılar ve pazarlamacılar tüketiciyi cezbedecek yeni yollar keşfetmek için uğraş veriyor, yaratıcılıklarını konuşturuyorlar ki ürünleri piyasada fark yaratıp, müşteriyi tavlasın. Bu amaçla ortaya çıkan en son trend ise “gönlünden ne koparsa” konsepti. Bu konseptte aldığınız cd’nin, derginin fiyatı, yediğiniz yemeğin ne kadarlık bir ödemeyi hak ettiği sadece sizin tasarrufunuzda. Konsept şu ana kadar ülkemizde uğramadı ama yurtdışında pek çok sektörde hızla yayılıyor ve talep görüyor. Müzik sektörü öncü oldu Dünyada bu konsepti uygulamaya geçirenlerin başında, dünyaca ünlü müzik grubu Radiohead geliyor. Grup, “In Rainbows” adlı son albümlerinin fiyatını klasik uygulamalardan farklı olarak müşterinin belirlemesini istedi. Albümü edinen herkes albüme, uygun bulduğu fiyatı ödüyor.Ancak müzik endüstrisi uzmanlarınca yakından izlenen proje hüsrana uğramış gibi görünüyor. İnternet izleme kuruluşu Comscore’a dayandırılan verilere göre, Radiohead’in 10 MP3 dosyasından oluşan son albümünü grubun internet sitesinden indirenlerin yalnızca yüzde 38’i bunun için para ödemiş. Albüme para verenler ortalama 6 dolar öderken, ortalama 8 dolarla Amerikalı hayranlar en çok para ödeyenler olmuş.Radiohead’in ardından, indie pop kültürü dergisi Paste de akıma uydu ve dergi aboneliğinde “ne kadar istersen o kadar öde” uygulamasını başlattı. Dergi, 2 haftalık süre içinde 1 yıllık abone olan okurdan sabit bir fiyat yerine, minimum 1 USD olmak üzere, ödemek istediği parayı aldı.Derginin yayın yönetmeni Tim Regan Porter, okurun dergiye ne kadar değer biçtiğini merak ettiklerini ve bu yolla, bunu öğrenebileceklerini söylüyor. Porter: “Bu, alışılmışın dışında bir uygulama ama böylelikle ömür boyu Paste fanatiği olan okurlar kazanacağımızı ümit ediyoruz. Ayrıca bu yol, okurun bize verdiği değeri ölçmek için çok daha gerçekçi bir yol.” Yemek sektöründe yayılıyor… Müzik ve medya sektöründe yenilikler olur da yemek sektörü onlardan aşağı kalır mı? Kalmaz. Nitekim, dünyanın çeşitli yerlerinde “dilediğini öde” restoranları ve kafeleri açılmaya başladı bile.Avustralya’da sadece Melbourne’de 3 tane restoran var: Lentil […]

Bir elin nesi yok ki…

Duygu Ertürk Oktay Birken… 7 Ağustos 1988 günü İstanbul’da doğmuş. Doğuştan sol eli diğerinden farklı. Bu rahatsızlığın adı henüz tıp literatüründe olmadığı için anlatmak gerekir: Sol eli sadece kemik. Kemiğin üzerinde parmaklar büyümemiş, küçük kalmış.Neyse… Önemli olan bu değil. Asıl mesele, henüz 19 yaşındaki bir gencin, hepimizinkinden farklı, gelişmemiş parmakları olan eliyle, yani kendisiyle, yani hayatla bu kadar barışık olması. Suratında ufacık bir sivilce ya da gözünde arpacık çıksa sokağa bile çıkmayan bizlerin dünyasında…Oktay elinin sakatlığı konusunda pek konuşmamış ailesiyle. Sadece küçükken birkaç kez “Anne, ben neden böyle doğdum?” diye sormuş. Annesi çok geçerli bir cevap verememiş. Doktorlar da sorunun çözümünü hatta adını bile bulamayınca vazgeçmiş artık sormaktan. “Babam ben doğduğumda baharatçılık yapıyormuş. Karadeniz’e gidermiş sık sık. Belki Çernobil Faciası’yla ilgisi vardır sakatlığımın” diyebiliyor sadece. “Zaten artık sormaya gerek bile duymuyorum. Sorulacak bir şey yok bence. Benim bir kusurum yok çünkü. Böylesine güçlü hissetmemdeki en önemli rol ailemin. Onlara minnettarım ki, benimle her zaman gurur duydular ve beni hayata sıkıca bağlanmam için desteklediler. Tüm organları yerinde olan bir insan ne yapıyorsa ben de aynısını yapabiliyorum. Ondan daha iyi hem de. İnadına… Beni kıskansın diye…”Haksız değil. Oktay, küçüklüğünden beri çok aktif bir çocukmuş. Öğretmenleri de hep yaka silkermiş zaten ondan. “Acayip konuşurum kendimi bildim bileli. Öyle böyle değil hem de…”Neler yapmamış ki, iki eli tutanların yapmaya cesaret bile edemediği… Masa tenisi mesela… Davutpaşa Lisesi Masa Tenisi birincisi… Türkiye Masa Tenisi Şampiyonu’yla oynama şansını bile yakalamış: “Yenildim tabii ama müthiş bir tecrübe oldu benim için. Öyle herkese nasip olmaz.” Basketbol da oynamış… Hiç kimsenin hafife alamayacağı, takdire şayan bir medeni cesaret örneği göstermiş ve lisede basketbol takımı seçmelerine girmiş. Korkmamış mı peki, iki tane sağlam el gerektirdiği düşünülen bir sporu yapmaya aday olmaktan?“Neden korkacakmışım? Ben buyum. Eğer elim topu tutmama engel olmazsa sorun yoktu ve olmadı. Kazandım seçmeleri.” Söylediğine göre “iki eli […]

Merve’yi nasıl tavlarsınız?

Merve’nin yaratıcısı “Botego” ekibi, “anlama dayalı” teknolojiler konusunda Türkiye’de ürün geliştiren ilk firmalardan biri. Botego, temel amacı insansı bir diyalog yürütmek olan “bot”lar üretiyor. Sistemin kurucuları, internetin geleceğinin, bu anlama dayalı teknoloji üzerine kurulacağını öngörüyor. Dilinizden anlayıp size cevap veren bot’lar, müşteri ilişkileri yönetimi ve pazarlama alanında farklı kullanım olanaklarına sahip. “Merve’yi Tavla” fikrinin nasıl doğduğunu sorduğumuzda şöyle anlatıyor Merve’nin yaratıcılarından Ekim Nazım Kaya: “Botego yenilikçi bir ürün olduğu için, bunun tanıtımı adına ne yapalım diye düşünürken aklımıza Merve geldi. Kullandığımız operatör isimleri genelde kadın ismi olduğundan, zaten bu alandaki boşluk diğer ürettiğimiz bot’larda da hissediliyordu. Zira insanlarımız bir yazılım da olsa, kadın olduğu varsayılan bir karaktere farklı yaklaşımlar sergileyebiliyorlar. Eğlenceli olacağını düşündük ve nitekim oldu da.’’ Sitenin çoğunlukla eğlenceli bulunduğunu söylüyor Kaya. Şimdiye kadar gelen tek olumsuz tepkiyse, eşinin adının Merve olduğunu söyleyen birinin sitemi olmuş. “Kendisine bu karakter ile Merve isimli kadınlara yönelik herhangi bir önyargımız olmadığını ifade ettik” diyor Kaya. Eğlence için yaratılmış olsa da bazılarının hayatlarındaki boşluğu doldurma iddiası olup olmadığını sorduğumuzda, “Bizim amacımız hem tanıtım hem eğlenceydi. Ama pek çok insanın hayatında ciddi bir boşluk doldurduğunu biraz da endişeyle izledik. Yaşanan diyalogları okurken ofisimizden sıklıkla kahkaha sesleri yükseldi” diye cevaplıyor Kaya. İlk zamanlarında sadece iltifatları yanıtlayabilen Merve’nin, editörlerinin önceki diyalogları inceleyerek ekledikleri içerikler sayesinde hemen her konuda bilgi sahibi olduğunu söylüyor Kaya. 24 yaşında, şehirli, eğitimli, çalışan, açık fikirli, makul, akıllı ve özgüven sahibi Merve, www.merveyitavla.com adresinde kendisini tavlamaya çalışanlara “eğlenceli” sohbetler yaşatıyor. Bugün itibariyle Merve’yle 109.291 diyalog gerçekleşmiş ve diyalogların ortalama süresi 10 dakika. Peki siz Merve’yi tavlayabilecek misiniz?

Uzmanınız bir tık ötede

Aslıhan Birgül Türkiye’de yaşayanların televizyona olan aşırı ilgisi ve internetteki Youtube çılgınlığının Türkiye’deki önlenemez yükselişi web tabanlı yeni bir televizyon kanalını hayatımıza soktu. İnternet dünyasındaki hızlı teknolojik gelişmeler sayesinde hayatımıza yeniden giren video çılgınlığı rüzgârını arkasına alan girişimciler, aklınıza gelecek her soruyu uzmanına soracağınız yeni bir siteyi hayata geçirdiler. Bu sitede Çincede vurgunun nasıl yapılacağından, Çarşı Grubu’nun taraftarları böldüğünün doğru olup olmadığına ve ön sevişmenin ne kadar sürmesi gerektiğine kadar ilk okunduğunda insana, “bu ne saçmalık” dedirten soruların cevaplarını dahi bulabiliyorsunuz. 6 aylık bir çalışmanın ardından geçen Ağustos ortasında yayına başlayan sitenin daha şimdiden günde 30 bin ziyaretçisi var ve siteye her gün 10 farklı konuda 100 sorunun cevabı ekleniyor. Şimdilik 4 bin 500 sorunun cevabı var Bilgi kavramının anlamını ve kapsamını başka bir boyuta taşıyarak web üstünde Türkçe ilk ve tek uzman video kaynağı unvanını kazanarak merak edilen konular hakkında videolu cevaplarla çözümler sunan sitenin mimarı, ilk olarak itiraf.com’la internet dünyasına adım atan, daha sonra gittigidiyor.com gibi başarılı bir web sitesini kuran Ersan Özer. Bir gece internette dolaşırken uzmanlardan gelen yazılı yanıtlarla beslenen ABD’li bir siteyle karşılaşan Özer’in bu içeriği video ile birleştirmeye karar vermesiyle doğan www.uzmantv.com. isimli internet sitesinde 300’e yakın uzman 600 ayrı konu başlığıyla 4 bin 500 farklı soruya yanıt veriyor. Öncelikli hedeflerinin 600 uzman, 1000 çeşit konu ve 9 bin sorunun cevabına ulaşmak olduğunu belirten Ersan Özer, sitenin nasıl doğduğunu şöyle anlatıyor: “İlk olarak about.com’dan esinlendim. Orada soru-cevap şeklinde günlük haberlerden loglar var. Bunu video haline getirsek nasıl olur diye düşündüm. İnternette böyle bir site aradım, yoktu. Ben de ortaklarıma danıştım. Mart ayında işe koyulduk. Konuları belirledik. Her konuyla ilgili uzmanlar bulundu. Uzmanların anlattıklarından da sorular hazırlandı. İçerik, en çok sorulan sorular mantığıyla belirlendi ve site ağustos ortasında faal hale geldi.” Ya sorumun cevabını bulamazsam? Sağlık, eğitim, astroloji, kadın, spor gibi konuların en çok ilgi […]

Kedigillerin mutluluk kaynağı

Övgü Akgürgen Kedilerin en sevdiği bitkiler arasında yer alan kedi otu (nepeta bitkisi), aslandan, jaguara kadar kedi ailesinin vazgeçilmezleri arasında. Kediler kokladığı zaman uyarıcı, yediği zaman ise yatıştırıcı bir rol oynayan bu mucizevî bitkinin sonuçlarını sağdaki videodan izleyebilirsiniz… *Kedi nanesi(Nepeta), ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından 250 tür çiçek açan bir bitki cinsi. Bu grubun üyeleri, Avrupa, Asya ve Afrika’ya özgüdür.Morfolojik özellikleriTürün çoğu, ot cinsinden sürekli bitkilerdir, ama bazıları, çok yıllık bitkidir. Çiçekler, beyaz, mavi, pembedir veya leylak renginde olabilir. Sapların ucuna doğru birkaç kümede meydana gelir. Çiçekler; boru biçiminde şekillidir ve küçük mor noktalarla seçilir. Genelde kedi naneleri olarak bilinir.Medikal kullanımı Kedinanesi terlemeyi sağladığı için çoğu zaman bitkisel çay olarak kullanılır. Orta yaştaki kişiler için sinirlilik, grip, ateşlenmelerin önlenmesinde kullanılır. Bunların dışında ağrılı mesane iltihabı sendromlarında, ishal, kolik ve bazı çocuk hastalıklarını iyileştirdiği, premature doğumlar ve sabah bulantılarını önlediği iddia edilir. Saçları kuvvetlendirdiği ve hızlı büyümesini sağladığı söylenmesine rağmen, kanıtlanamamıştır. Bazen lavman olarak kullanılır.Bitkisel ilaç olarak, Catnip sinir yatıştırıcı müsekkin ve antispazmodik olarak kullanılır. Ayrıca uykusuzluk, stres, adetle ilgili kramplar, öksürük ve bağırsaklara ait rahatsızlık gibi bulguları hafifletmek için kullanılır.Iowa State Üniversitesinde yapılan bir çalışmada Nepeta cataria’nın bitki yağı olarak elde edilen saf nepetalactonenin, haşere kovucu olarak kullanılabileceği belirtilmiştir. Püskürtülen sineklerde 10 kat etkili olduğu tespit edilmiştir.*Kaynak: Vikipedia.org

İkinci bahar’ın adresi

Aslıhan Birgülabirgul@medyakronik.com 1950’li yıllardı. Mahalle komşusu iken filizlenmişti aşkları. Birbirlerine hiçbir zaman açılamamışlardı ama aşkları ilkokul sıralarında da devam etmişti. Aşkın dillendirilemediği zamanlardı. Ali’nin, kurşun kalemlerinin ucunu çakıyla açıp Ayşe’nin önüne koyup kaçarak anlattığı aşkı, kaçamak bakışlar, göz süzmelerle karşılığını bulurdu.Birbirlerinden haberli, birbirlerine vurgun ama hiçbir zaman konuşmadan aynı tutkuyla devam etti aşkları. İlkokul bitip de yatılı öğretmen okulunu kazanınca Ayşe, aşklarını söze bile dökememişken ayrılık girdi araya. Birbirlerinden habersiz, dile kolay 50 yıllık bir ayrılık. Araya başka aşkların, evliliklerin, çocukların, ayrılıkların, boşanmaların girdiği yarım asırlık bir ayrılık…Artık ikisinin de torun sevecek yaşlarda olduğu, aşkın çakıyla kalem ucu açarak değil cep telefonlarından kısa mesajlarla ya da elektronik postalarla ilan edildiği günlerdir. İkisi de bekârdır. Kimse kimseden haberdar değildir. Anne babalarının yalnızlığına çare bulmak isteyen çocukları da birbirlerinden habersiz, birisi annesini birisi babasını üye yapar internet üzerinden faaliyet gösteren aynı çöpçatanlık sitesine. Bilgisayar teknolojisini bilmeyen anne babaları yerine yazışmaları da kendileri yapar çocukların. Derken iş karşılıklı telefonların alınmasına kadar gider ve çocuklar aradan çıkar. İlk telefon konuşmasında tanırlar birbirlerini. 60’lı yaşlarını sürerken dili değişse de masumiyeti bozulmayan aşkları, 50 yıllık ayrılıktan sonra 15 gün içinde yapılan bir nikâhla son bulur. Film değil gerçek İnsana, “bu kadarına da pes” dedirtecek bir film senaryosunu hatırlatan bu hikâye tamamıyla gerçek aslında. İsimlerinin yayımlanmasına karşı çıktıkları için uydurma isimlerle hikâyelerini anlattığımız kahramanlarımız ikinci baharlarını çocukluk aşklarıyla yaşamaya devam ediyorlar. Bu imkânsız aşkı mümkün kılan şey ise geçtiğimiz aylarda faaliyete geçen annemevlenecek.com ve babamevlenecek.com isimli internet siteleriydi. Müşterilerinin isteği doğrultusunda isim vermeden hikâyeyi anlatan sitenin genel koordinatörü Yusuf İnan üyelerin mahremiyetine, yaşları ve konumları gereği çok önem verildiğini belirttikten sonra sitenin kuruluş hikâyesini şöyle anlatıyor:“Yine kendi sitelerimizden biri olan ve 25 bin çiftin yuva kurmasını sağlayan disikus.net sitesi sayesinde evlenen doktor bir bayanın, annesi için bizden yardım istemesiyle aklımıza geldi bu düşünce. Annesinin kendileriyle kalması sonucu […]

Çocuklar haklarını öğrendi

Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi’nin, Santralistanbul’da düzenlediği etkinlikte çocuklar oyunlar oynayarak haklarını öğrendi. Birçok atölye çalışmasının yapıldığı etkinlikte çevre okullardan gelen 120 çocuk ağırlandı. Çocuklar ilgi alanlarına göre resim, sanat, seramik, ritm, yaratıcı yazarlık, doğa ve çocuk haklarına ilişkin farkındalık atölyelerine katıldılar. Santralistanbul’daki Enerji Müzesi’ni gezdiler.

‘Cadının Bohçası’ndan neler neler çıktı!

İlknur Aydoğan Midye dolma satıcısı, travesti, feminist ve komik. Kars’tan İstanbul’a 15 yaşında geldi. Evsiz, barksız sokaklarda gezdi. Hayattaki takılma şekli sırasıyla şöyleydi: Sokak çocuğu, bulaşıkçı, çorap satıcısı… Ne iş bulursa yaptı, sonra içindeki kadın daha fazla dayanamayıp açığa çıktı. Derken travesti ve seks işçisi oldu. Esmeray bugün hâlâ bir yandan midye dolma satıyor, bir yandan da içinde birikenleri hazırladığı stand-up gösterisiyle tek tek söküp dışarı atıyor. Güldürüyor, düşündürüyor, hüzünlendiriyor… Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde stand-up gösterisinin galasını yapan Esmeray, nasıl stand-up’çı olduğunu Medyakronik’e anlattı.

Eyüp’te iftar huzuru…

O akşam onlarca evin hikâyesi Eyüp Sultan Camii’nin avlusunda ve önündeki büyük meydanda yaşandı. Dışarıdaydılar ama çoktan görünmez bir ev oluşmuştu orada. İnsanda kapıyı çalmadan gelmiş, içeri dalmış hissi uyandıracak kadar kendi halinde bir grup insanın arasındaydık. İftar saatine dakikalar kalmıştı. Meydan, yerde oturan insanlarla doluydu. Onlara bakıldığında göze çarpan ilk şey çeşit çeşit başörtüler, türbanlar oluyor. Renkleriyle bağıran, birörnek olmayan örtüler… Türbanlısı da var dekolte giyineni deBaşı açık, kapalı birçok kadın vardı. İftardan sonra sigarasını yakan çarşaflı kadın da oradaydı, dekolte sayılacak bluzuyla başı açık kadın da. Ailecek gelenlerin yanı sıra kadın kadına toplanıp gelenler çoktu. Sündüz Aydın, 45 yaşında, kızı ve eltisiyle, Kartal’dan gelmiş. Neden eşleriyle gelmedikleri sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Ama eşsiz daha güzel ibadet oluyor. Eşler ayak bağı oluyor. İstediğimiz yere gidip, bakamıyoruz, ibadet yapamıyoruz.” Namazlarını kıldıktan sonra evlerine döneceklerini söylüyor ve ekliyor: “İftarımızı burada açıyoruz, burada huzuru buluyoruz, ta eski peygamberimizin gününden sahabe var burada. Onun yanında oruç açarken sanki kendimizi Medine’de hissediyoruz.” Sohbetimizi duyan ve ortak olan Gülsen Erdem, buraya yemek için gelmediğini, bugünün mübarek olduğunu söylüyor: “Allah Müslümanları başımızdan eksik etmesin, böyle hayırlı din kardeşleri versin. Türk bayrağının altında yaşıyoruz, ne güzel, mutluluk, kardeşlik. Allah’ın yolunu biliyoruz, hocamızın yolunu biliyoruz.” Normalde simitçi, Ramazan’da kâğıtçı Kadınlar değişiklik yaptı ve o akşam orada sofra kurdu. Sulu yemeğiyle, tatlısıyla, böreğiyle hazırlananı da vardı, oradan sandviç alanı da. Oturmak için kilimini, minderini kapıp gelmişti çoğu. Ama bir şey getirmeyenler de vardı ki bu durum da kendi ekonomisini yaratmış ve kâğıt satma gibi dönemsel bir iş çoktan oluşmuştu. Ahmet Bey, 7 yıldır Eyüp’te kâğıt satıyor. Ramazan ayı bitince asıl işi olan simit satmaya devam edecek. Bu işten kazandığı para için, “idare ediyor” diyor. Yedi yıldır oraya gelen insanların aralarında geziyor ama hep sadece işini yapmış olacak ki, “en çok kimler, nerelerden geliyor?” gibi sorularımız çok da yedi yıllık […]

Kameradan dayak yiyen kadın

Özlem Özbaş oozbas@medyakronik.com İlk kısa filmini henüz 16 yaşındayken çekmiş Yeşim Aslan. O yaşta kendisini sinemaya yönlendiren şeyi şöyle açıklıyor: “O yıllarda yan flüt ve bateri çalıyordum, resim yapıyordum, fotoğraflar çekiyordum… Yapmak istediğim şeyin ‘sanat’ olduğu çok açıktı.”Biri üzerinde profesyonelleşmesi gerektiğinin farkına vardığı gün, bunların hepsini içinde barındıran şeyin “sinema’’ olduğunu anlayarak sinemaya yöneldiğini ekliyor.İlk filmi “150. Sayfa’’dan sonra “Tarihin Doğurduğu Kent: Safranbolu” isimli belgeselle devam etmiş serüveni. Üniversite yıllarında çektiği “Süper Kahraman Okurları Üzerine Kısa Bir Film”i birçok yerde gösterilme şansı yakalamış. Yeşim Aslan, sinemadan uzak kaldığı yıllarda “Sekans” dergisinde sinema yazıları yazmış ve Ankara’da “Sinema Dostları Derneği’’nde sinema derslerine katılmış.İlk filminin üzerinden geçen 11 yılda nelerin değiştiğini şöyle anlatıyor Aslan: “O dönemde sinema algım çok farklıydı. Tek bildiğim sinema yapmak istediğimdi. İzlediğim, sevdiğim gibi bir şey çekmek istedim. Kısa filmde neyi anlatabilirim, kısa filme hangi öyküler yakışır bilmiyordum. Sonra 150. Sayfa’nın konusunun kısa filme ne kadar yakışmadığını öğrenmiş oldum.’’Kameralı Kadın’ı çekme fikri çok önce, sinemada “kameranın varlığı’’nı sorgulamaya giriştiği sırada başlamışsa da, bir gece arkadaşlarına “Benim şöyle de bir hayalim var” dediği bir anda doğmuş. Filmde kameranın, yönetmenle oyuncu arasında nerede durduğunu, işlevsel olarak sadece kayıt tuşuna basılınca bize “an”ı gösteren bir makine olup olmadığını sorguladığını söylüyor Aslan.Filmi izleyenlerin verdiği tepkiler ise hayli ilginç. “Bazılarına filmdeki şiddet yetmedi, ‘Neden kan yok?’ dediler. ‘Ben bu filmde böyle bir şiddet izlemek istemezdim’ diyenler de oldu. Marilyn Monroe’nun da kameralar tarafından öldürülmüş bir kadın olduğunu söyleyenler oldu. İzleyenlerden biri de kadının aslında kendi kendisini dövdüğünü söyledi, kadının toplumsal baskı karşısında kendisini cezalandırması olarak okudu bunu. Çok farklı yorumlar, çok farklı okumalar çıktı.’’ Yönetmenin tercihi Yeşim Aslan’ın kendi okumasını soruyoruz bu durumda. Aldığımız cevap şöyle: “Kadın kamerayı öpüp koklasaydı da hemen hemen aynı mesaj verilirdi. Yine kameranın işlevi sorgulanmış olurdu, yine kadının toplumsal rollerine, medyadaki yansımasına gönderme yapmış olurdum. Ama yönetmenin varlığı […]

Futbolla voleybolun eğlenceye düşkün çocuğu: Bossaball

Sinan Gülal sinangulal@medyakronik.com 2001 yılında konsepti oluşturulan, 2005 yılında da ilk turnuvası Brezilya’da yapılan Bossaball, plaj futbolu ve voleybolunun ortak özelliklerine benzeyen kurallarla şişme bir trambolin üzerinde zıplanarak oynanıyor. Belçika, Brezilya, Hollanda, Portekiz, Norveç, Romanya, B.A.E, İrlanda, Singapur, Yunanistan ve İspanya’da gençlerin birinci tercihi haline gelmeye başlayan Bossaball, Türkiye’de şimdilik sadece özel organizasyonlarda boy gösterdi. Bossaball’u heyecanlı hale getiren ise oyun sırasında sürekli çalan müzik. Maçlarda sambanın yanı sıra popüler müzikler çalıyor ve bu da oyunun başından sonuna tansiyonu yüksek tutmayı sağlıyor. • Bossaball nedir? Bossaball, plaj voleybolu ve futbolunun sıkıcı olduğunu düşünen Filip Eyckmans’ tarafından geliştirilmiş. 2001–2002’de birtakım deneme maçları oynanmış ancak ilk resmi turnuva 2005 yılında Brezilya’da yapılmış. 18 metreye 14 metrelik bir trambolin üzerinde oynanan Bossaball’da esas amaç eğlence olduğu için oyunu bir Samba hakemi yönetiyor. Hakem, mikrofon ve çeşitli müzik aletleriyle hem eğlenceyi hem de ritmi kontrol altında tutarak izleyiciyi coşturuyor. • Nasıl oynanır? Bossaball, 3-4-5 kişilik grupların oluşturduğu iki takımın karşılıklı olarak topu rakip takımın koruduğu sahanın zeminine değdirmeye çalışması esasına dayanıyor. Trambolin üzerinde zıplanarak oynanan Bossaball’da her turda bir takım toplamda sekiz kez müdahale etme hakkına sahip oluyor. Bireyselde ise bir kez el, iki kez de diğer müdahale etme yöntemleri ile toplam üç temas hakkı bulunuyor. Bir, üç ya da beş set oynanan Bossaball’un her setinde takımlar toplam 25 puan kazanabiliyor. • Fiyat ve iletişim Bossball’un Türkiye’deki tüm hakları Niso Defcioğlu yönetimindeki Devri Alem Turizm Yatırım Danışmanlık A.Ş. bünyesinde. Bossaball oynanan trambolinin satış fiyatı 18 bin €, günlük kiralama bedeli ise 1.000 €. Bu fiyata Samba hakemi, DJ ve müzik sistemi de dahil.

Kalbi kırık müze

Özlem Özbaş “Sevgilinizden yeni mi ayrıldınız? Ve size bu acı deneyimi hatırlatan her şeyden bir an önce kurtulmak mı istiyorsunuz? Web sayfamıza üye olarak bağışçılığa ilk adımı atabilir; size uçup giden aşkınızı hatırlatan her şeyi bizimle paylaşabilirsiniz: Elektronik postalar, fotoğraflar, cep telefonu mesajları…” Yıllar önce söylenmişti bunlar. Aşk hiç biter miydi? Kalırdı bir takvim kenarında, bir defter arasında, bir yastık oyasında, bir kahve kokusunda… Olur olmadık zamanda gözünüze takılan bir eşya size bütün bir geçmişi hatırlatmaya yetiyorsa, yine de atmaya kıyamıyorsanız, bu müze tam sizlik! İki sevgili, Olinka Vistica ve Drazen Grubisic, ayrıldıktan sonra ilişkilerinin maddi ve manevi mirasını korumak için “güvenli bir hafıza’’, “korunaklı bir hatırlama’’ alanı yaratmak için düşünmeye başlamışlar ve sonuçta “Kırık Kalpler Müzesi’’ fikri doğmuş. Arkadaş çevrelerine gönderdikleri e-mail’lerle yayılmışlar. Aralarına her gün yeni bir “kırık kalp’’ eklenmiş, anılarıyla beraber. Müzenin hikâyesini şöyle anlatıyor yaratıcılarından Vistica: “Drazen ve ben eskiden sevgiliydik. Ayrılınca, ilişkimizden arta kalan eşyaların, anıların varlığını konuşmaya başladık. Sonunda, bitmiş ilişkilerin anılarından kurtulabileceğimiz, onlara yüklediğimiz anlamlardan uzaklaşabileceğimiz ama aynı zamanda onların korunduğunu, saklandığını bileceğimiz bir alan yaratma fikri doğdu: Bitmiş İlişkiler Müzesi. Ana fikir buydu, ne kadar kişisel olursa o kadar da başarılı olacaktı. İnsanların tepkisi bunu gerçekten kanıtlıyor. Bu fikri çok samimi buluyorlar.’’ Grubisic, arkadaş çevrelerine gönderdikleri e-mail’ler yoluyla duyulmaya başladıklarını söylüyor ve ekliyor: “E-mail’lerimiz yüzlerce insana ulaşmaya başladı. İnsanlardan çok güzel tepkiler aldık. Asla aklımıza gelmeyecek kadar ilginç eşyalar elimize ulaşmaya başladı. Bunların arasında bir Vespa ve hatta bir protez bacak bile var!’’ Müzeye en son bağışlanan şeyin de İngiliz bir kadının gönderdiği resim olduğunu söylüyor Vistica. Grubisic’e göre müze bir anlamda terapi işlevi görüyor, özellikle de ayrılığın şokunu atlatamayanlar için!Sizin de kurtulmak istediğiniz anılarınız varsa “www.brokenships.com’’ adresine göz atmanızda fayda var. Ne de olsa böyle durumlarda unutmak, hatırlamaktan daha iyidir. Tek yapmanız gereken, üye olduktan sonra size kırılmış kalbinizi hatırlatan ne […]

“Batı-Dışı Moderniteler” projesi Santralistanbul’da

Nihan Ozan Son yılların değişmez gündemi başörtüsü ve örtünme kavramları, Sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Göle yönetiminde düzenlenen “Batı-Dışı Moderniteler” projesinde yer alan “Mahrem” sergisine konu oldu. Hararetle tartışılan, örtünmeye karşı mı olmalı; yoksa örtünene karışmamalı mı soruları sanatın yardımıyla irdelendi.Göle’nin ifadesiyle “Modern Mahrem” kitabının gerçekleşmiş hali olan bu sergiye İran, Türkiye, İtalya, Cezayir, Suriye ve Portekiz’den 9 sanatçı enstalasyon, fotoğraf, heykel ve video gibi çeşitli anlatım biçimleriyle katıldı.Sergiye katılan sanatçıların farklı kültürlerden geliyor olması “mahrem” kavramına bakış açısına da farklı yorumlar kattı.“Peçe Kavgası” isimli video çalışmasında, kadının işin içinden bir türlü çıkamadığı, çözümü kendince arayıp, ruhsal çatışmalar yaşadığı anlar yansıtılırken, “Cuma” adlı çalışmada ise bir kaçışın öyküsü fotoğraflarla anlatıldı.Örtünmenin bazen siyasi ya da dini simge olmaktan çıkıp, moda ve zarafet kulvarına taşındığının anlatıldığı bir çalışmada ise moda dergilerinin kapağında yer alan siyah çarşaflı modellere yer verildi.Sergide en çok izleyici toplayan çalışma ise “Burka” oldu. Bu çalışma ise, burkayı yavaşça tavana doğru yükselten ve yükselmesinin ardından kuvvetle yere çarpan bir heykelden oluşuyordu.“Mahrem” sergisine şu sanatçılar katıldı: Samer Barkaoui (Suriye), Samta Benyahia (Cezayir-Fransa), Nezaket Ekici (Türkiye-Almanya), Shahram Entekhabi (İran-Almanya), Bruna Esposito (İtalya), Parastou Forouhar (İran-Almanya), Shadi Ghadirian (İran), Mandana Moghaddam (İran-İsveç), Joana Vasconcelos (Portekiz).

Santralistanbul’dan bir İranlı geçti: Shahram Entekhabi

Ali Erişkin Shahram Entekhabi 1963 Boroujerd, İran doğumlu bir sanatçı. Aslında sanatçı olarak kariyeri çok uzun yıllara dayanmıyor. Çalışma hayatının 20 yılını profesyonel bir mimar olarak geçirmiş. Altı yıl önce de kendi deyimiyle “biraz şans, biraz istek, belki biraz da destek sayesinde” sanatçı olmuş.Mimarken çalıştığı firmanın yaşadığı bir takım sıkıntılar, onu önce bir arkadaşıyla beraber bir maymun figüründen yola çıkarak grafik tasarımına, daha sonra da sanatçılığa yönlendirmiş. Yaptığı sıra dışı performanslar, videolar ve enstalasyonlarla adını kısa sürede tüm dünyaya duyuran sanatçı, sanatın satın alınıp evin duvarına asılmasına karşı çıktığını ve başlangıç noktasının aslında bu duruma bir isyan niteliği taşıdığını anlatıyor. Sanatın sahiplenilmesi durumunun onda yarattığı rahatsızlık nedeniyle yarattığı eserlerin birçoğu kamusal alanda sanata işaret ediyor.Bu konuda tüm dünyada farklı şehirlerde yaptığı performanslarda kamusal alanı kullanıp, kamusal alan içerisinde güvenlik bantlarıyla izole bir alan yaratmaya çalıştığı eserlerinde halkın bu konuda tepkisini ölçmeyi hedefliyor ve bunu gizli kameralarla gerçekleştiriyor.Kendisinin icra ettiği sanatı, yaptığı performanslara bakarak “kavramsal anlamda sanat” ile “teatral sanat” arasında bir yere konumlandırmak mümkün görünüyor. Ayrıca Entekhabi, altyapısı nedeniyle olacak ki, şiddetli bir biçimde sanatın siyasi olabileceğini savunmaktan da kaçınmıyor, bunu doğal bir sonuç olarak nitelendiriyor.Shahram Entekhabi ve sanatını daha iyi anlamak ve algılamak için aslında en doğru yol eserlerini incelemek. Çünkü kendisinin belki de biraz çizgi dışı tarzı, herkeste farklı anlamlar yaratabiliyor. Kariyerinin yaşattığı çeşitliliğin açık bir şekilde sanatına yansıdığını görmek mümkün. Eserleri mektepli ve alaylının farkına, bu çeşitliliğin her zaman olması gerektiğine dikkat çekiyor.Londra ve Berlin’de yaşayıp, çalışan sanatçının eserlerini incelemek için kendi web sayfasını ziyaret etmek herkes için değişik bir tecrübe olacaktır:http://www.entekhabi.org/