Diplomatların aşçısı OECD yolunda…

İlknur Aydoğan Erdal Koç, aşçılar diyarı diye bilinen Mengen’den değil, Sivaslı. Ailesinde hiç aşçı yok, aşçı olmasının özel bir nedeni de yok. Elinin yatkınlığını, “Biz 5 erkek çocuk olduğumuz için annemiz bizi kız gibi kullandı. Ağabeyimi bulaşığa sokardı, bana domates doğratırdı. Evde alışmıştım artık” diye açıklıyor. Aşçılık serüveni 13 yaşında başlamış Koç’un. Ortaokulu bıraktığı gibi başladığı garsonluğu bir yıl sürdürdükten sonra tüm hayatının rotasını çizecek olan mutfağa girmiş. Çankaya’da İtalyan mutfağını, Bodrum ve Marmaris’teki 5 yıldızlı otellerde de dünya mutfağını tanımış. Askerde de aşçılık yaptıktan sonra döndüğü Ankara’da diplomasi soslu yemek serüvenine başlamış. “Dışişlerinden aşçılık teklifi geldi. Denediler ve kabul ettiler beni. Evli değildim o zaman. Tek başıma Şam’a gittim, 20 ay çalıştım. Sonra evlendim, eşimi de götürdüm yanımda. 4,5 yıl çalıştım orada. İlk oğlum da orada doğdu zaten.”Büyükelçilikte aşçı olmak Büyükelçilikte aşçı olmak kulağa kolay bir iş gelse de öyle olmadığını anlatıyor Koç. “Bir büyükelçi ve eşi var. Her gün sabah akşam yemeklerini yapıyorsunuz. Bunun dışında diğer ülkelerin büyükelçileri yemeğe gelir. Türkiye’den profesörler, doktorlar, bakanlar, cumhurbaşkanı gelir. Mönü nasıl oluyordu? Gelen isimlerin sıfatına göre yemek belirliyorsunuz. Bakanın önüne tavuk yemeğini koyamazsınız. Balık veya bonfile yapıyorsunuz. O insan bir defa geliyor. Mönüyü önceden hazırlıyorum. Büyükelçiye bir sunum yapıyorum. Önden kanepeler, börek türü, sonra ana yemek, yakılmış kemik soslu bonfile, zeytinyağlılar, ardından da kahveler ve tatlıları verirsiniz. Kolay değildir yani.”Ankara’ya izine geldiği bir gün Dışişlerine uğradığında yeni rotası da belli olmuş Koç’un: Zagreb Büyükelçiliği… “Gittiğimde 20 Ekim’di, 29 Ekim’de 500 kişiye yemek yaptım. Tek başıma, 4 gün sabah akşam çalışarak yemek yetiştirdim. Eşimi Türkiye’de bıraktım, düzeni kurduktan sonra onları da götürdüm. 26 ay Zagreb’de çalıştım ama hayat orada zordu. Savaştan çıkmış bir ülke, hayat şartları kötü. Havası çok kötüydü, temizlik, oksijen açısından süper ama sürekli soğuktu.”Büyükelçi zoruyla Pekin Zagreb Büyükelçisi Daryal Batıbay çok sevmiş Erdal Koç’u ve tabii ki yemeklerini. Öyle […]

İstanbul’u yanında götür

Özgecan Okay Sunduğu her ürünle bu şehre ait anılarımızı canlandıran, buram buram İstanbul kokan bir yer Take Away İstanbul. Bu kenti seven herkese hitap ediyor. İstanbul’un ruhunu, yaşattığı deneyimleri yanında götürmek, sevdiklerine hediye etmek isteyen turistlere, uzaktayken şehrini özleyen İstanbullulara ya da yabancı misafirlerine hediye almaları için Kapalıçarşı’yı önermek zorunda kalmak istemeyenlere… Gökdelen ve gecekondu Seda Ertem yarattığı markayı, “İstanbul kadar dinamik, zengin ve farklılıkları aynı bünyede ustalıkla besleyen” sözleriyle tanımlıyor. İnsanların İstanbul’un yalnızca geçmişine değil, bugününe de dair bir şeyler bulmak istediğini söyleyen Ertem, “İstanbul birçok farklı insanı, kültürü bir arada barındıran bir şehir. Ürünlerimizde daha çok bu özelliği öne çıkarıyoruz. Mesela, üzerinde İstanbul silueti olan bardakaltlıklarında gökdelenler de var, gecekondular da” diye ekliyor. Her hafta yeni ve sadece kendilerinde bulunabilecek özel tasarımlar çıkarttıklarını belirten Ertem, ürünlerinin fonksiyonel, farklı ve makul fiyatlarda olmasına özen gösterdiklerini söyledi.Siz hiç ince belli bardaktan alaturka bir “shot” yaptınız mı? Ya da hamam sesleri eşliğinde, sabunuyla kesesiyle evinizde tam bir hamam keyfi? Bunları ve daha birçok farklı deneyimi Take Away İstanbul bize sunuyor. Erdem Akan, Boğaç Şimşir, Cem Dinlenmiş, Superpool gibi tasarımcılara ait t-shirt, anahtarlık, yüzük, kolye, magnet, paspas, yastık, bardakaltlığı, koli bandı ve başka birçok ürünü Kanyon Alışveriş Merkezi’nde bulunan satış noktasında ve www.takeaway-istanbul.com internet sitesinde bulabilirsiniz.

Kahraman bakkal hipermarkete karşı değil!

Ayçin Kırbaş Esnaf ve sanatkârın korunması amacıyla son Bülent Ecevit Hükümeti döneminde hazırlanan ve ‘Hipermarket Yasası” olarak bilinen yasa tasarısı yeniden gündeme geldi. Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un isteği üzerine yeniden ele alınan tasarı ile ilgili çalışmalar son aşamada. Tasarıya göre; 400 metrekareden büyük satış alanı olan mağazaların kuruluşu izne bağlanacak, sabah saat 10:00’da açılacak olan büyük mağazalar pazar günü ve tatil günlerinde tamamen, diğer günlerde ise saat 20.00’den itibaren kapalı olacak, büyük mağazalar tedarikçi veya üreticilerine ürettirip satın aldıkları ürünleri kendi markaları altında satmaları halinde bu satışların toplamı, cirolarının yüzde 20’sini geçemeyecek.Buna benzer daha birçok kuralı kapsayan yasa tasarısıyla korunması planlanan esnaf ve sanatkâr ise ne bu tasarıyı, ne de kapı komşusu olan alışveriş merkezlerini umursuyor. Yakın çevresinde çok sayıda alışveriş merkezi barındıran İstanbul Mecidiyeköy Gülbağ ve Levent Gültepe semtlerindeki esnaf, hazırlanan tasarının hayatlarında pek bir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyor. Gültepe’de yün dükkânı olan Sadiye Hanım “Akmerkez’den alışveriş yapan insanlar buraya gelmeyecekler, yine oraya gidecekler” derken yasa tasarısının kendilerini etkilemeyeceğinin, insanların var olan alışkanlıklarını sürdüreceklerinin altını çiziyor. Kendisinin de farklı modelleri görmek ve gezmek için alışveriş merkezlerine gittiğini söyleyen Sadiye Hanım, alışveriş merkezlerinin hafta sonu kapalı kalmasının kendilerine tanınan bir haktan ziyade orada gezmeyi tercih edenler için bir haksızlık olacağına dikkat çekiyor. Gülbağ’da bakkal işleten Bülent Ateş, alışveriş merkezlerinin hafta sonu ya da bayram günlerinde kapatılmasının kendi işine bir etkisinin olmayacağını dile getirirken, “Adam pijamasıyla gelip benden sigara alıyor, Cevahir’e pijamayla gidemez ki” diyor. Rekabetin aynı güçte olanlar arasında olabileceğine inanan Ateş, insanların acil ihtiyaçlarını zaten daima kendilerine yakın olan bakkallardan karşıladıklarını söylüyor: “Adam sigarasını, yoğurdunu, ekmeğini benden alıyor zaten, gidip oraya bir de kaç milyon otopark parası mı verecek?” Gültepe’de kebapçı işleten Hasan Bey de insanların oturmuş alışkanlıklarını yasaların değiştiremeyeceğini, bir yer pazar günü kapalıysa, gitmek isteyen insanların cumartesi günü yine aynı yere gideceklerini savunuyor. ”Bizim kebabımızı bilen […]

Sabah programlarının kadrolu seyircileri…

Sabah programlarına seyirci olarak katılalım, diye bir öneriyi nasıl yaptım ben de bilmiyorum. Gündem toplantısındakiler sanki hep bu anı bekliyormuş gibi, söylediğimin üzerine atladıklarında benim için artık çok geçti. Ben “kızlardan biri yapsaydı” filan derken kendimi Petek Dinçöz’in “Arım Balım Petiğim” programının kapısında bulmuştum bile… Yağmurlu bir Çarşamba günü Ayazağa Ata stüdyolarına saat 9:30 civarında vardım. Hava çok soğuktu ve kapı, ellerinde torbalar, çantalarla ve büyük bir heyecanla programa girmeyi bekleyen teyzelerle doluydu. Kapıdaki güvenlik beni gördüğünde yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Sapasağlam adamsın burada ne işin var?” bakışıyla, teyzelerin yanına gidip beklememi, on dakika içinde içeri alınacağımızı söyledi. Artık benim için ok yaydan çıkmıştı, bizden önce içeri alınan başka bir teyze grubunun arasına karıştım ve onlarla birlikte stüdyoya girdim. 20 metre yürüdükten sonra karşıma son hazırlıklarını yapan telaşlı bir set ekibi çıktı. Canlı yayına 20 dakika kalmıştı; kamera, ses ve ışık ayarları yapılıyordu stüdyonun sağ tarafında 5 katlı bir tribün vardı. Burası ağzına kadar seyirciyle doluydu ama dışarıda bekleyen bir o kadar kişi daha vardı ve içeriye girmek için çok sabırsızlanıyorlardı. Ben hemen aradan kaçarak kendime en üst köşede bir yer buldum. Oturduğum koltuk çok stratejik bir yerdi, hem stüdyoyu hem seyircileri geniş açıdan görebilecektim. Yayının başlamasına 10 dakikadan daha az kalmıştı ve seyirciler akın akın gelmeye devam ediyordu, ama oturacak hiçbir yer yoktu. İşte bu noktada ”grup başı” olarak adlandırılan teyzeler devreye giriyordu. Bu üst rütbeli teyzeler, diğerlerine nereye, nasıl oturmaları gerektiği hakkında talimat veriyordu; “Hey! Baştaki, sen geçen program öne oturdun, git arkaya sıkış!..” Daha sonraki gözlemlerimden anladım ki, bu üst rütbeli organizatör teyzeler ön sıralardan arkaya doğru en çalışkandan en tembele bir sıralama yapıyorlar… Her konuda yorum yapmayı seven, şarkılarda kendinden geçebilenler ön saflarda yer alırken, daha durgunlar onun arkasında, daha da durgunlar en arka sıralarda oturuyorlar. Eğer yetirince hareketli biri değilseniz ve o gün şansınız […]

İstanbul Modern’de Cihat Burak retrospektifi

İstanbul Modern Sanat Müzesi, üçüncü yılını doldurduğu geçtiğimiz günlerde sanatseverlere önemli bir armağan vererek yeni yaşına “merhaba” dedi. Modern Türk resminin sıradışı ustası, toplumsal ve kültürel tarih yorumcusu Cihat Burak’ın yaşamını ve sanatını yansıtan bir sergi düzenledi. Türk Telekom’un sponsorluğunda, küratörlüğünü İstanbul Modern Ulusal Sergiler Şef Küratörü Levent Çalıkoğlu’nun üstlendiği “Cihat Burak Retrospektifi”, çok yönlü sanatçının 50 yıllık sanatsal üretimini bir araya getiriyor. Cihat Burak’ın resim, seramik ve baskı teknikleriyle gerçekleştirdiği yaklaşık 232 yapıtının beğeniye sunulduğu sergi 13 Aralık’ta İstanbul Modern Sanat Müzesi 4 No’lu Antrepo-Süreli Sergiler Salonu’nda açıldı. Sanatçının farklı konu başlıkları altında bir araya getirilen çalışmalarının dönemsel bir akış eşliğinde sunulduğu sergi, 23 Mart 2008 tarihine kadar açık kalacak. Sergide ayrıca Ara Güler’in çektiği 23 Cihat Burak fotoğrafı ve “Simurg-Gerçeğin Peşinde Otuz Yolcu” belgesel dizisinin Cihat Burak’a ait bölümüne de yer veriliyor. Sanatı, hayatın yansıması olarak gören Cihat Burak’ın eserlerinde kullanılan öğeler genellikle bellek, düş gücü, hiciv ve fantastiğin bileşiminden oluşuyor. Otobiyografik izler de taşıyan yapıtlarında, insan ilişkilerinin ve çevrenin yozlaştırılmasına, eğitim sisteminin çarpıklıklarına, hızlı kentleşmeye, kültürel değerlerin bozguna uğramasına, gelişmeden modernleşmeye kadar birçok eleştiri yer alıyor. Cihat Burak’ın gerçeküstü öğeler ve olağanüstü bir kara mizahla derlediği resimlerinde Osmanlı tarihi, Cumhuriyet Türkiye’sinin sosyo-politik yaşam tarzı, Paris ve kent hayatı, çocukluk anıları ve geçmişe özlem, edebiyat metinleri ile düşsel bir dünyanın iç içe geçtiği anlatımlar, doğa ve canlılar dünyası, ölüm, yaşam ve gelecek gibi konular hâkim. Sergide, Burak’ın politik ve eleştirel sanat anlayışının keskin örnekleri de yer alıyor. Bunlardan birinde, dönemin Başbakanı Turgut Özal bir ziyafet sofrasında göğsünde kâğıt paralar yapıştırılmış bir gelin olarak resmediliyor. Bir başkasında ise hızlı kentleşmeyle değişen değerlerin tanığı olan Süleyman Demirel yarı devlet adamı, yarı başkumandan olarak görülüyor. Sergi kapsamında ayrıca İstanbul Modern eğitim ve sergi söyleşileri sponsorluklarını üstlenmiş olan Garanti Bankası’nın katkılarıyla gerçekleştirilen “Seyahatname” başlıklı eğitim projesi ile moderatörlüğünü Levent Çalıkoğlu’nun üstlendiği “Fırçasıyla […]

İstanbul kedileri…

Sokakta yaşıyorlar… Kaosa, trafiğe rağmen yaşamlarını inatla sürdürüyorlar… Onlar kimi zaman görmezden geldiğimiz kimi zaman evimizi açtığımız sokak kedileri… Ne mutlu bize ki, İstanbul hâlâ bir kedi cumhuriyeti…

Büyüme döneminin sonundayız, sanayi politikası gerekli!

TÜSİAD tarafından düzenlenen “Uluslararası Uygulamalar Işığında Türkiye İçin Sanayi Stratejisi Arayışları” konulu konferansta konuşan Harvard Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politikası Profesörü Dani Rodrik, neo-liberal iktisatçıların ve politikacıların iddia ettiği gibi piyasa mekanizmasının hiçbir müdahaleye gerek olmadan bir verimlilik artışı yaratmadığının artık somut örneklerle ortaya çıktığını söyledi. Rodrik, ekonomik büyüme için verimlilik artışı, verimlilik artışı için sanayi, sanayi için de “öyle ya da böyle” bir sanayi stratejisinin gerektiğini vurguladı. Sanayinin, tarım ve hizmetlerden daha büyük bir kişi başı gelir yaratma gücüne sahip olduğunu ifade eden Rodrik, tarım gibi daha verimsiz sektörlerden sanayiye, sanayi içindeki verimi düşük sektörlerden de daha verimli sektörlere doğru üretim faktörlerinin kanalize edilmesini sağlayacak politikaların oluşturulması gerektiğini anlattı. Rodrik’e göre temel amaç, ekonomide böyle bir dönüşümü sağlamak olmalı ve bunu başarmak için de kamu ile özel kesim arasında kesintisiz bir diyalog platformu kurulmalı. Toplantının açılış konuşmasında dünya ekonomisinde uzun yıllardır devam eden büyüme döneminin artık sonuna gelindiğinin altını çizen TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Erdal Karamercan, şimdiye kadar Türkiye’de doğru düzgün tartışılmayan, tartışıldığında da bölgesel ya da sektörel teşvikler düzeyinde konuşulan sanayi politikasının artık açıkça tartışılması ve bir sanayileşme stratejisinin belirlenmesi gerektiğini vurguladı. Koç Üniversitesi Rektörü Prof Dr. Atilla Aşkar da konuşmasında ekonomide arz talep dengesine dayalı temel paradigmaların değiştiğine vurgu yaparak, artık temel girdinin hammadde değil bilgi olduğunu, bilginin maliyetinin de hammadde gibi kullandıkça artmadığını aksine azaldığını, bunun da ekonomide yeni bir model ortaya çıkarttığını anlattı. Artık ekonomide kısa süreli ve değişken merkezli dengelerin kurulabildiğini söyleyen Aşkar, bir sonraki denge noktasını izleyebilmek ve tahminde bulunabilmek için de Üniversite ve sanayi arasındaki işbirliğinin sıkılaştırılması gerektiğini ifade etti.. Temel amaç ekonomik dönüşümü sağlamak olmalı… Türkiye’de doğup büyüyen, Robert Kolej’i bitirdikten sonra kariyerine Harvard’ta devam eden “Türkiyeli” profesör Dani Rodrik TÜSİAD tarafından düzenlenen Sanayi Stratejisi konulu toplantıda son 50 yılda değişik şekillerde ve sürelerde de olsa .belirli bir ekonomi politikası uygulayan ülkelerin […]

O kavgalar boşunaymış!

Özgecan Okay Belediye otobüslerinde yolculuk yaparken genellikle aynı tartışmaya şahit oluyoruz. Cep telefonuyla konuşan bir yolcu diğerleri tarafından uyarılıyor, uyarılan yolcu telefonunu kapatmazsa bu bir tartışmaya dönüşüyor. Şoförler ise genelde sükûnetlerini koruyor, hatta bazen onların bile telefonla konuştuklarına şahit oluyoruz. Peki cep telefonları gerçekten otobüslerin fren sistemini etkiliyor mu? Cep telefonlarının yasak olduğu İETT (İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri) otobüslerinin üreticisi Mercedes-Benz Türk’ün Medyakronik’e yaptığı açıklamaya göre, firmanın tüm araçlarında, elektronik aksamın manyetik dalgalardan etkilenmemesi için gerekli önlemler alınıyor. Şirketin basın ve halkla ilişkiler direktörü İdil Peker, araçların orijinal hallerinde cep telefonlarından etkilenmesinin söz konusu olmadığını belirtiyor. Öte yandan, araç içinde birkaç yolcunun aynı anda cep telefonu kullanması sonucunda oluşacak elektromanyetik alan, yolcuların kullandıkları tıbbi cihazları olumsuz etkileme olasılığını taşıyor. Mercedes-Benz Türk, insan sağlığı ile ilgili küçük bir riskin dahi oluşmaması için otobüslerde cep telefonu kullanılmamasını öneriyor. “Otobüsün bakımsızlığı daha büyük risk” İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Melih Pazarcı, aracın elektronik aksamının cep telefonlarından etkilenmesinin çok düşük bir olasılık olduğunu belirtiyor: “Telefonun bir aracı etkilemesi, araç içindeki konumuna ve telefonun o anki durumuna (görüşmede veya beklemede olmasına) bağlı”. Pazarcı’ya göre, aramanın yapıldığı anda cep telefonu otobüsün manyetik dalgalara hassas aksamına çok yakın bir yerdeyse ve o anda fren yapılması gerekirse sorun yaşanabilir. Ancak bir aracın manyetik alandan etkilenebilir olması, her cep telefonu konuşmasından etkileneceği anlamına gelmiyor. Pazarcı, cep telefonundan kaynaklanan bir fren probleminin ihmal, bakımsızlık ve arıza gibi nedenlerle fren tutmama ihtimalinden çok daha düşük olduğunu belirtiyor. İnsan sağlığını etkiliyor Cep telefonlarının, otobüslerin elektronik sistemlerini etkilememesi için üretici firmanın önlem almış olması gerektiğini söyleyen Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Selim Şeker ise, daha çok insan sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor: “Cep telefonu otobüs gibi kapalı ortamlarda sinyal yollarken zorlanacağı için gücünü arttırır ve insanların sağlığı üzerinde daha zararlı olabilir.” Cep telefonları otobüslerdeki güvenliği etkilemiyorsa […]

‘Sanırım özgürlüğüme biraz düşkünüm’

İlknur Aydoğaniaydogan@medyakronik.com Her gün hayatımıza değen birçok kişiden biri o. “Merhaba”, “iyi günler”den fazlasına imkân vermeyen dar zamanlarda görüyoruz onu daha çok; kapıda kimlik kontrol ederken, bahçede yanımızdan geçerken. Ama kanıksanan varlığıyla azalan tanışma isteğine yenik düşmemeli dedik. Lacivert üniformalı, güler yüzlü Selma Coşkan’ı merak ettik ve gittik tanıdık. Ortaokuldan sonra Polis Koleji’ne kızların giremeyeceğini öğrenince başlıyor hayatla inadı. Sonrası hep bir arayış, pes etme ve yeniden başlama. Ama son durağı İstanbul, artık şehir değiştirmek yok diyor: “Yoksa ev düzeni kurmazdım.” Ünye’nin tek kadın spor hocası Ünye doğumlu, öğretmen bir babanın beş kız çocuğundan biri o. Polis kolejine giriş neden sadece erkeklerle sınırlı tutuluyor, sorusunu çok sormuş zamanında hocalarına, polislere. “Cevabını öğrenemedim, ben de polis olmuyorum dedim.” Bu yüzden de ortaokuldan sonra okumamış. Ama en küçük kız kardeşini inat uğruna polis yapmış. Okuldan sonra boş kalınca, babasının bir tanıdığının konfeksiyon atölyesinde çalışmış 4 yıl. O arada Halk Eğitim Musiki Cemiyeti’ne gitmiş. “Koroda, soloda da vardım. Gündüz çalışıyordum, gece cemiyete gidiyordum. Ama hedefim hep spordu.”Bir gün radyoda, evlerine yakın bir spor merkezinin reklamını duymuş. “Karadeniz Spor Eğitim Merkezi. Bıraktım işi gücü. Annemlere, ‘Ben spor salonuna gidiyorum. Nereye gittiğimi bilin, git veya gitme diye fikrinizi sormuyorum’ dedim.” Tekvandoya, 19 yaşında orada başlamış. Lisanslı sporculuğa kadar gitmiş siyah kuşak sahibi Coşkan ve 15 yıl sürdürmüş tekvandoculuğu. Bir süre tekvando salonu işletmiş, aerobik, step ve Kick Boks hocalığı yapmış ayrıca. Tekvandoda olduğu gibi Kick Boks’ta da madalyaları ve bölge birincilikleri var. Ünye’nin tek kadın hocasıymış o yıllarda, ama yetmemiş Ünye ona. “Pes ettiğim bir noktada Bodrum’a gittim.” Bir tanıdığının çalıştığı otelin spor salonunda çalışmaya başlamış. “Ben aletli spora alışık değildim. Vurmaya, kırmaya alışınca otel biraz farklı geldi. Ne olursa olsun, gözümü kapadım. Gece gündüz çalıştım.”İsyan sonrası dönüş Bodrum’da bir kere bile denize girmeden 4 yılını geçirmiş Selma Coşkan. İsyan ettiği bir gün işini bırakmış […]

Otomobillerin uçuş tarihi: 2010

Hezarfen Ahmet Çelebi’nin, insanın mekanik bir aracın yardımı olmaksızın uçamayacağı tezinin sahibi Leonardo da Vinci’yi tekzip etmesinden bu yana insanoğlu hep uçmak için çaba harcadı. Önce Montgolfier kardeşler balonu icat etti, ardından 1903’te Wright kardeşler ilk motorlu uçak denemesini hayata geçirdi. Senaryolara dökülüp filmleri bile yapılan hayallerin hayata geçmesiyle insanoğlu artık başka gezegenler hakkında araştırma yapacak kadar ileri teknolojileri keşfetti. Ve nihayet uçan otomobiller… İnsanoğlunun gerçekleştiremediği son hayal olan uçan otomobiller de artık hayatımızdaki yerini alacak. Projenin sahibi, uçan otomobilleri üretmek amacıyla uzun bir süredir çalışmalarına devam eden ABD’li Terrafugia şirketi… Şirketin 2009 yılının sonlarında piyasaya süreceği Transition adı verilen uçan arabalar karada 190, havada ise 220 km hız yapabilecek. Tasarım aşamasında sonlara yaklaşılan Transation’u sadece özel pilot sertifikasına sahip kişiler kullanabilecek. Üretimi gelen siparişler doğrultusunda yapılacak otomobile sahip olmak isteyenlerin yaklaşık 150 bin doları gözden çıkarması gerekiyor. Kişisel hava taşıtı Havalimanına gidip gökyüzüne yükselmek ve belirlenen noktaya indikten sonra, gidilmek istenen mekâna araçtan inmeden karayoluyla ulaşmak… İnanması zor ama, bütün bunlar 2010’dan itibaren gerçek olacak. Kişisel hava taşıtı olarak sınıflandırılan, kara ve hava ulaşımını birleştirerek yeni bir dönemi başlatacak olan Transation, karayollarında ilerleyebilmek için bütün kriterleri karşılıyor. Bir düğme ile uçak moduna geçen araç kanatların açılmasından sonra motorun ürettiği gücü tekerleklerden alarak yolcu kabininin arkasında bulunan pervanelere aktarıyor. Kalkış yapabilmek için 457 metrelik bir piste ihtiyaç duyan araç, uçak modunda 8 metre 22 santimetrelik kanat açıklığına sahip. 600 kg ağırlığındaki Transition, kanatlarını katlayıp şehir içinde normal bir otomobil gibi de kullanılabiliyor. En yakın havaalanına giderek, yanlara katlanmış durumdaki kanatlarını açıp kalkış yapabilen aracın havadaki saatte maksimum hızı 220 kilometre. Araç en az 1066 metrenin üstündeki yükseklikte uçuyor, 3 bin 657 metreyi de aşamıyor. Hem de ekonomik Tam dolu depo ile 800 kilometre yol yapabilen, 195 kilogram taşıma kapasitesine sahip araç, günde 100 kilometreden fazla yol yapan kişiler için tasarlanmış. […]

İnsanın uykudaki gizemli yolcuğu

Sanem Kardıçalı Uyurgezerlikten muzdarip bir insan düşünün… İşten çıkıp evine gittiğinde koltukta uyuyakalıyor. Daha sonra kalkıp mutfağa gidiyor ve bir bıçak alıp kayınvalidesinin evinin yolunu tutuyor ve tüm bunlar olurken hâlâ uyuyor. Eve vardığında karısının anne ve babasını öldürüyor, daha sonra da kendi evine dönüp uyumaya devam ediyor. Sabah uyandığında ise bir gece önce işlediği cinayetlerden tamamen habersiz ve herkes kadar şaşkın… Türk Uyku Araştırmaları Derneği’nin kurucusu Prof. Dr. Hakan Kaynak uzun yıllardır insanların uykularında yaşadıkları bu gizemli yolculukların izini sürüyor. Bugüne kadar yapılan araştırmaların sonucunda elde edilen bulgulara göre dört farklı evreye ayrılan uykunun ilk üç evresi rüya dışı ya da yavaş dalga olarak tanımlanıyor. Dördüncü evre ise Rem uykusu. Bu evrelerin ilk iki aşamasında diğer aşamalara göre daha yüzeyel uyurken üçüncü aşamada artık derin uykuya geçiyoruz. Uyurgezerlik olarak bilinen hastalık da, derin uyku olarak tanımlanan üçüncü aşamada ortaya çıkıyor. Derin uyku sırasında uyku bir süre sonra yüzeyelleşiyor ve rüya görmeye başlıyoruz. Bu, uyku sırasında her gece bir buçuk saatte bir tekrarlanıyor. Uyurgezerler ise bu dönemde beyin derin uykudayken, kas gerginliği arttığı için kendilerini uyanık gibi hissediyor. Derin uykuyla uyanıklık arasında yaşanılan bu karışık dönemde hasta, yataktan kalkıp dolaşabiliyor, çünkü bir bakıma uyanık. Ancak heyecanları yok. Uyandıktan sonra yaptıklarını hatırlamıyor. Üstelik bu durum uzun da sürebiliyor. Bu tür hastalar, uyku sırasında bazen yataklarına dönüyor bazen de uyandıklarında kendilerini bambaşka bir yerde bulabiliyorlar. Bir çocukluk hastalığı Prof. Dr. Kaynak, böyle bir durumda yapılacak en iyi şeyin hastayı sakinleştirip yatağına döndürmek olduğunu söylüyor, ancak sık tekrarlanmamakla beraber bazen hastayı yatıştırmak kolay olmuyor. Uyurgezer hasta kendini pencereden boşluğa bırakıp yaralanabiliyor mesela, ya da çevresindeki insanlara zarar verebiliyor ve tabii uyandığında hiçbir şey hatırlamıyor.Uyurgezerlik çocuklarda sık rastlanan ve korkutucu olmayan bir hastalık. 13-16 yaş civarında da hasta şikâyetlerinden kurtulmaya başlıyor. Genetik bir hastalık olan uyurgezerliğe yetişkinlerde istisnai olarak rastlanıyor. Ama hastalık çocuklara göre […]

Trafik sıkışıklığına çözüm: Arabanı paylaş

Yasemin Sinopluysinoplu@medyakronik.com Trafikte vakit kaybetmekten, her sabah ve her akşam saatlerce yolda takılıp kalmaktan şikâyetçi misiniz? Dünyanın birçok ülkesinde uzun senelerdir uygulanan arabanı paylaş yöntemiyle trafik problemini az da olsa azaltmak mümkün. Arabanı paylaş sistemi, Amerikalıların 1970’lerde uygulamaya koyduğu ve aynı yöne giden herkesin kendi özel aracıyla değil de, tek bir arabayı paylaşarak gitmelerini öngörüyor. Bu sayede hem aile bütçesine, hem de hızla kötüye giden çevre kirliliğinin azaltılmasına katkı sağlanmış oluyor. Amerika’nın öncülük ettiği bu sistem İrlanda, Avustralya, Kanada gibi ülkelerde de kullanılıyor. Arabasını paylaşanlara özel yol Trafikte yaşanan strese bağlı problemler birçok ülkede gündeme geliyor. Başka sürücülere kızdıkları için kalp krizi geçirenler, kavga edip karakolluk olanlar, hatta birbirlerini öldürenler bile oluyor. Ama en yaygın şikâyet hiç kuşku yok ki araç yoğunluğundan dolayı yaşanan trafik sıkışıklığı. Arabanı paylaş yönteminde sürücüler arabayı kullanırken belirli bir sistem oluşturuyorlar. Grup içerisinde araba kullanmasında bir engeli bulunmayan herkes sırayla sürücü koltuğuna da geçebiliyor. Şehir içi trafikte pek kullanılmayan bu yöntem daha çok şehir dışından şehre ulaşan ana arterler üzerinde kullanılıyor. Sistemin uygulandığı ülkelerde, bu şekilde seyahat edenler için yollarda ayrı bir şerit de tahsis edilmiş durumda. Trafiğin sıkıştığı saatlerde ve yollar üzerinde belirli noktalarda açılan ek yollar sayesinde araba paylaşan insanlar gidecekleri yerlere daha kolay ulaşabiliyorlar. Böylece uygulamanın yaygınlaşması amaçlanıyor. Arabanı paylaş yolcuları için açılan şeritlerin, araç içinde tek başına yolculuk eden sürücülerce ihlal edilmesi durumunda ise para ve uyarı cezası veriliyor. Giderek yaygınlaşıyor Uygulandığı ülkelerde sistemi teşvik etmeye yönelik girişimler de var. Örneğin üniversiteler ve işyerleri ulaşımlarını bu yöntemle sağlayan öğrenci ve çalışanlarına özel parasız park yerleri tahsis ediyor. Kanada’nın Londra eyaleti belediyesinin web sayfasında, vatandaşların özellikle bu yöntemi kullanmaları için özel bir sistem geliştirilmiş. Bu sistemle evleri yakın olan insanların birbirleriyle iletişime geçmeleri kolaylaştırılıyor. Arabanı paylaşı teşvik edenler arasında son zamanların en yaygın sosyalleşme sitesi olarak kabul edilen Facebook da var. Beraber […]

Modifiye: Gençlerin yeni tutkusu

Modifiye araçlarla yapılan “illegal yarışlara” son dönemde en çok İstanbul Şile yolunda rastlanıyor. Şile yolunun müdavimlerinden M.K., Medyakronik’e “Her yeni otomobilimi aldığımda bir önceki hız rekorumu kırmaya çalışırım” diyor. Daha önce arkadaşlarıyla birlikte Suadiye civarında yarıştıklarını belirten M.K., son zamanlarda yeni asfalt dökülen Şile yolunu tercih ettiklerini belirtiyor. İstanbul’un merkezine uzak olması ve trafik ekiplerinin özellikle sonbahar ve kış mevsimlerinde bu bölgeye pek uğramıyor olmaları Şile’nin tercih edilmesinin bir başka nedeniymiş. M.K. kendi kullandığı aracı modifiye hale getirmek için 18-20 bin YTL masraf yaptığını belirtirken arkadaşı Ö.F.K., 20 bin YTL’nin üstünde masraf yaptığını söylüyor. M.K. zaman zaman aşırı hız sonucu araç kontrolünü kaybeden sürücülerin yoldan geçen kamyonların altında can verdiğini ama bu durumun kendilerindeki hız tutkusunu daha da kamçıladığını sözlerine ekliyor. Trafikle ilgili yasa ve yönetmeliklere aykırı bir faaliyet olan “modifiye” filmlere de konu oluyor. “Fast and the furious” ve özellikle “Torque” son yıllarda vizyona giren ve çok seyredilen filmlerin başında yer alıyor.

Sanatın nabzı İstanbul’da attı

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com Sanat adına şanslı bir dönem geçirdiğimiz şu günlerde İstanbul yeni bir organizasyona ev sahipliği yapıyor. Bu sene ikincisi düzenlenen Contemporary İstanbul Art Fair (Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı) 28 Kasım – 2 Aralık 2007 tarihleri arasında Nişantaşı’nda bulunan İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, Rumeli Salonları’nda gerçekleştiriliyor.Akbank Private Banking sponsorluğunda ve önemli koleksiyoncuların danışmanlığında gerçekleştirilen fuar, tüm dünyadan gelen 76 galeri ve 379 sanatçının 2000’e yakın resim, heykel, fotoğraf, video art ve dijital sanat eserlerine ev sahipliği yapacak. 16 ülkeden toplam 145 galeriden başvuru aldıklarını belirten yetkililer, imkânları dahilinde en uygun katılımı sağladıklarını belirttiler.Sanatseverler ve özellikle koleksiyoncular için büyük önem taşıyan fuar, Gerhard Richter, Sigmar Polke, Jeff Koons, Ewerdt Hilgemann, Andy Warhol gibi dünyaca ünlü birçok önemli sanatçıya ve ilginç sanat olayına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri, 28 Kasım açılış gününde ünlü heykeltıraş Ewerdt Hilgemann’ın canlı olarak “çökertme” tekniğiyle yapacağı heykel. Bu heykel fuarda sergilendikten sonra İstanbul’da kalacak. Bir başka aktivite ise 30 Kasım’da dünyanın en prestijli müzayede evlerinden olan Sotheby’s Sanat Enstitüsü’nün uzmanlarının vereceği eğitim. Tüm gün sürecek kurs programında “Şartlar ve Çerçeve içinde Modern Sanat, Çağdaş Sanat Pazarında Önemli Eserler, Günün Sanat Pazarında Satın Alma” gibi konularda eğitim verilecek. Ayrıca enstitü görevlileri, alanın uzmanları, galeri yöneticileri, sanat eseri satıcıları ve başlıca kurumların rehberliğinde fuar gezisi ve “Koleksiyoner Olmak İçin Stratejilerin Belirlenmesi” konulu bir panel de düzenlenecek. Sanatseverler, 600 Euro ödeyerek katılabilecekleri bir günlük eğitim programı sonunda Sotheby’s Müzayede Evi’nden “Sanat Eğitimi Sertifikası” almaya hak kazanacaklar.Son dönemde yatırımcıların bir yatırım aracı olarak gördükleri ve büyük önem verdikleri çağdaş sanat eserleri Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı’nda alıcılarını bekliyor. Bu anlamda fuarın en pahalı eserlerine sahip olma özelliği taşıyan, Pop Art akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol’un 6 adet tablosu arasından “Valentine’s Hearts Ads” ve “Hearts with Bow” isimli tabloları 100 bin Euro’luk fiyatlarıyla dikkat çekiyor. Ünlü […]

Yedi gün 24 saat açık sanal sergi salonu…

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com 2000 yılında Scott Jarkoff ve Matthew Stephens tarafından kurulan deviantart.com beş yılda beş milyon üyeye sahip bir sanat sitesine dönüştü. Deviantart.com, her gün on binlerce kişinin ziyaret ettiği, yedi gün 24 saat açık bir sergi salonu gibi adeta. Sitenin kullanıcıları yarattıkları galerileri diğer üyelerle paylaşıyor. Yaptıkları işleri sitede pazarlamakla kalmıyor, izleyicilerin yorumları sayesinde kendilerini geliştirme imkânına da sahip oluyor. Üstelik deviantart.com, tüm üyelerinin yaptığı işleri özel bir sistemle koruyor. Yani yaptığınız bir resmi deviantart.com’a koyduğunuzda başka birinin imzasıyla yayımlanması ya da izinsiz kullanılması gibi bir tehlike söz konusu değil.Deviantart.com’un Türk üyeleri Sitede yer alan genç sanatçı adaylarına ait işler keşfedilmeyi bekleye dursun, deviantart.com’un bazı Türk üyeleri dünyaya seslerini duyurmaya başlamış bile. 2004 yılında deviantart.com’a arkadaşlarının tavsiyesi üzerine üye olan Banu Gürsel de bu isimlerden biri. Gürsel yaptığı çalışmaları deviantart.com’a koyduktan sonra işlerini Japonya’da yayınlanan bir dergiye satmış. Deviantart.com sayesinde dünyaya açılan isimlerden biri de Burcu Dayanıklı. Yaptığı illüstrasyonların ABD’de çok beğenildiğini söyleyen Dayanıklı da 2004 yılından bu yana deviantart.com’a üye. Yabancı forum sitelerinde sörf yaparken deviantart.com’u tesadüfen keşfeden Emir Arkman ise bardak ve canvas üzerine yaptığı baskıları yurt dışında pazarlıyor. Deviantart.com’un Türk üyeleri site sayesinde dünyaya açılma şansını yakalamaktan gayet memnun. Şimdilik tek endişeleri siteyi amacının dışında kullananların istila etmesi.Deviantart.com’da çalışmalarını sergileyen Türkler Banu Gürsel -www.banug.deviantart.comBurcu Dayanıklı- www.bluretina.deviantart.comEmir Arkman – www.thecotanak.deviantart.comÖykü Akgürgen – www.stupito.deviantart.comCem Dinlenmiş – www.cemdinlenmis.deviantart.com

Evinizde hissedin!

Tünel’de unutulmaya yüz tutmuş bir sokağa giriyoruz, binaların arasında çamaşırların sallandırıldığı… The House Apart, hem kaosun içinde hem de bir o kadar korunaklı, sıcacık, “ev gibi”. Lüks otellerde size ait olmayan, sizi yabancılaştıran odalarda geçirilen vakittense, kendinizi evinizde hissetmenizi sağlayacak, basit ama şık bir konseptle yaratılmış The House Apart’lar. Karşılığında öyle büyük paralar sarfetmenize de gerek yok üstelik. The House Apart’ın ortaklarından ve işletmecisi Alex Varlık, hizmetin sadece konaklamadan ibaret olmadığını, her şeyi içeren bir paket programları bulunduğunu söylüyor. Paket, The House Cafe’de kahvaltı, yeme-içme, alışveriş, eğlence ve havaalanı transferlerini de kapsıyor. Odalarda, konuklar için her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Öyle ki yangın söndürme cihazlarının rengi bile metalik gri. Yakın zamanda, anahtarlıkların Louis Vuitton ile kaplanacağından bahsediyor Varlık ve ekliyor “Tabii misafirlerimiz ayrılırken bunları geri almayı unutmayacağız!” Apartların dekorasyonunu, ödüllü mimarlık ofisi Autoban yapmış. The House Apart fikinin nasıl doğduğunu sorduğumuzda şöyle anlatıyor Varlık: “Bu, İstanbul’da olmayan bir konseptti. İnsanlar büyük paralar harcayıp lüks otellere gidiyor. Bunun en önemli nedeni evlerindeki rahatlığı hissedebilmek. Fakat resepsiyonda sizi karşılayan görevliden, odalardaki minyatür yiyecek-içeceklere, tek kullanımlık sabunlara kadar her şey sizin oraya ait olmadığınızı yüzünüze haykırıyor. İnsanların asıl aradıkları şey sıcaklık, biz insanlara bunu sunma fikriyle yola çıktık.” Zincirin ilk halkası için Tünel’i seçmiş olmalarına değinince, Varlık haklı olarak semtin dinamizminden bahsetmeye başlıyor. Hedefledikleri müşteri profilinin de Tünel’i ya da Cihangir’i tercih eden kitle olduğunu ekliyor. “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır” Neden reklam yapmadıklarını ise şöyle açıklıyor: “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır. Kulaktan kulağa yayılan, daha sınırlı fakat daha istenildiği gibi bir müşteri profilimiz var. Kalmaya gelecek misafilerin yemekten alışveriş zevklerine, sevdikleri müziklere kadar her şeyi öğrenip ona göre hizmet veriyoruz. İstanbul’a gelen bir yabancının şehirde kaybolup gitmesini önlüyoruz bir anlamda. Verdiğimiz hizmet bizim en etkili reklamımız”. Varlık, The House Apart’larda turistlerin yanı sıra işadamlarını, üniversite öğrencilerini ve genç çiftleri de ağırladıklarını söylüyor. […]