Ertuğrul Günay’dan Sulukule taahhüdü

Bakan Ertuğrul Günay, Sulukule'de Koruma Kurulu kararı çiğnenerek inşaata başlandığı haberimizi “İhbar kabul ediyorum” sözleriyle değerlendirdi.

Bakan Ertuğrul Günay, Sulukule'de Koruma Kurulu kararı çiğnenerek inşaata başlandığı haberimizi “İhbar kabul ediyorum” sözleriyle değerlendirdi.

Çocuklarda üzüntüden başka hangi duyguyu gözlemlediniz, kin, nefretle ilgili bir şey belki…Büyükler kinliler, bu çocuklara da yansıyor. Bu konu köyde hâlâ her gün konuşuluyor. Çünkü mezarlıklar köyle, okulla karşı karşıya. Herkesin ailesinden birileri ölmüş. Evlerde kaybedilen insanların fotoğrafları var. Ben gittiğimde dayanamıyorum, unutmak mümkün değil. Öldürenlerin aileleri Kırklareli’ye, TOKİ evelerine yerleştirildi. Daireler dayandı döşendi. (84 kişi 32 yeni eve yerleşti.) Bu mağdur olan insanların çok zoruna gitti. Ayrıca gidenler Facebook’tan kendi fotoğraflarını paylaşıyorlar. Köydekiler de onların şartlarını, yaşadıkları yerleri görüp “bize daha çok yardım yapılması gerekir” diye düşünüyorlar. Bu onları çok etkiledi. Bu en azından medyaya yansıtılmayıp gizlenebilirdi. En son gördüğümüz fotoğraflarda mezar taşları yapılmamıştı, yapılacak mı?Şimdi bir iş adamı mezarları yaptırıyor. Midyat taşından (Gülüyor). Güzel bir mezarlık olacak, daha çok göze batacak böyle!Bu olaydan sonra başka iç şiddet olayı oldu mu? Hukuktan başka çözüm yolu…Olmadı. Çünkü insanlar acılılardı. Bu acının üzerine gidip başka bir şey yapamazlardı. Hatta o gece orada annesi babası öldürülen adam katilleri görüyor, görmesine rağmen o şaşkınlıkla evden silah alıp (katilin eviyle maktulün ev karşı karşıya, iç içe evlerdi) onları öldürebilirdi ama yapmadı. Hepimiz şoka girmiştik. Biz bir ay hayatta mıyız değiliz miyiz bunun farkında değildik. Çok ağırdı. Hâlâ köyde doğru dürüst yemek yemiyor bazı insanlar. Geçen gün bir kızı hastaneye kaldırdılar. Yemek yiyemiyorduk, kendimize ölü gözüyle bakıyorduk. Şimdiki hayat nasıl köyde?Köyde hâlâ normal hayat başlamış değil. Hâlâ birçok insan bir iş yapmıyor. Çünkü hayattan bir beklentileri yok, tüm yakınlarını kaybettiler. Normal hayata dönmeleri biraz zor olacak, bence o köyde kaldıkları sürece normal hayata dönemezler. Düşünün en küçük çocuk bile bu olayı yaşadı, onun torunu ölmeyene kadar bu olay unutulmayacak. Siz kendi geleceğinizle ilgili ne planlıyorsunuz? Orada mı kalacaksınız?Benim babam yok, annem ve sorumlu olduğum dokuz kardeşim var. Biz orada kaldığımız sürece hayattan kopuk bir şekilde yaşıyoruz. Rahatça gülemiyoruz, yani şaka yapamıyoruz, insanlarla konuşurken çok dikkatli […]

Ezgi Çelebi (14), Mardin Mazıdağı İlköğretim Okulu’nun en çalışkan öğrencisi öğrendiğimize göre. Bu sene sekizinci sınıfı bitiriyor. Katliamdan sonraki hayatını anlatıyor: “Ben eskiden kardeşlerime bakmıyordum, şimdi bakıyorum. Ben ve ablam hiç ev işi yapmıyorduk. Şimdi bir gün o, bir gün ben yemek yapıyoruz. Ablam 18 yaşında, okumuyor. Bir abim olaydan sonra okulu bıraktı, biri lise birde.” Gezinin yapıldığı gün sekizinci sınıfların liseye giriş sınavı vardı, ona neden girmediğini soruyorum: “Amcam ‘okula gitmeyeceksin’ dedi ama sonradan akrabalar, ablam falan ‘gitsin’ dedi. ‘Tamam’ dedi o da. Düz liseye geçeceğim.” Ezgi, öğretmen olmak istediğini söylüyor, nedenini de anlatıyor: “Çünkü babam istiyordu, öğretmen ol bu köyden kurtul diyordu.” Ezgi katliamda annesini babasını, üç kardeşini kaybetmiş. Eski hayatını düşününce daha mutlu, daha özgür olduğunu, istediği zaman çıkabildiğini söylüyor. Evin geçimini amcası sağlıyor şimdi, amcaları öldüğü için amcasının oğullarına amca diyor. Bilge Köyü’nde yaşananlardan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı ordata. Ancak göründüğü kadarıyla en azından çocukların yaşamının “normalleşmesi” için biraz daha çaba harcanması, bu travmanın izlerinin mümkün olduğu ölçüde silinmesi gerekiyor
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “one minute”ü, İsrail’in Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a uyguladığı “alçak koltuk krizi”, iki ülkenin aslında birbirini sevmediğini ve hatta saygı da duymadığını gözler önüne seriyordu. “Daha da ileri gidemezler” diye düşünüyordum hep, fakat birkaç gün önce yaşanan olaylar, belki de ilişkilerin gelebileceği son nokta. İsrail, Mavi Marmara isimli insani yardım gemisine saldırıda bulunarak çok ciddi bir hata yaptı, ama yaptıkları bu hata pek de umurlarında değil. Zira İsrail kendisini haklı çıkartmak için ortaya birçok sebep sunuyor. Tabii ki bunlar, insan hakları açısından kabul edilebilir sebepler asla olamaz. 1 Haziran’da Mavi Marmara gemisinde ölen kişiler için gerçekten çok üzüldüm, ama maalesef o insanlar ölmeyi göze almışlardı ve saldırı tahmin ediliyordu. Peki, bu durumun önüne neden geçilemedi? 31 Mayıs’da çıkan hemen her gazete, Mavi Marmara ve diğer insani yardım gemilerinin Gazze’ye doğru yola çıktığı yazıyordu. Ama haberlerde daha da önemli bir ayrıntı vardı ki o da, İsrail’in yardım gemilerine karşı herhangi bir saldırıda bulunma ihtimalinin olmasıydı. Yani, gazeteciler ve insani yardım için yola çıkan insanlar, yaşanacak herhangi bir saldırının bilincindeydi. Buna rağmen o insanlar neden ölüme gönderildi? Mavi Marmara, neden diğer insani yardım gemileri gibi İsrail’in istediği limana yönelmedi? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Latin Amerika gezisinden döndü ve “İnsani yardım gemilerine silahlarla saldırmak, masum insanları katletmek, sivillere terörist muamelesi yapmak, insanlık açısından alçakça bir pervasızlıktır.” dedi, Ne var ki saldırı, tüm yardım gemilerine değil, sadece Mavi Marmara gemisine gerçekleşti. Çünkü sadece o gemi, uyarılara rağmen rotasını değiştirmedi (Ya da şu anda elimizdeki veriler öyle olduğunu gösteriyor) . Saldırı sonucu ölen insanlar, kimileri tarafından “şehit” ilan edildiler. Peki, savaşa giden bir grup insan vardı da biz mi bilmiyorduk? Ya da biliyorduk da neden engel olmadık? Başbakan Erdoğan’ın dünkü yaptığı basın açıklamasının sonunda, “İsrail’le tüm ekonomik bağlarımızı koparacağız” demesini beklerdim. Zira İsrail Türkiye’ye savunma sanayi, kimya sanayi ve tıbbi cihaz ithalatı […]
İstanbul Florance Nightingale Hastanesi’nde, İstanbul Bilim Üniversitesi bünyesinde uzmanlık yapan Doktor Rıfat Rasier katarakt ameliyatı sonucunda ortaya çıkabilecek enfeksiyon riskini sıfıra indiren bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem ameliyat sırasında gözün saydam tabakasıyla renkli tabakası arasındaki çizgiden içeri girerken açılan kesiyi yapıştırmak için kullanılıyor. Kataraktın gözden alınması için gözün iç yapısına ulaşmak gerekiyor ve bu işlem sırasında en az 3 milimetre, en fazla 5 milimetrelik kesi oluşuyor. Bu kesiler, katarakt ameliyatı sonrasında gözün iç kısmına bakteri girişine ve sonrasında da göz kaybına neden olabiliyor. Henüz asistanlık döneminde bu durumun önüne geçebilmek için çalışmalara başlayan Doktor Rasier, geliştirdikleri prototiple yaptıkları denemelerde kesin sonuçlar aldıklarını ve ameliyatlara başlamaya hazır olduklarını dile getiriyor. Sanayi Bakanlığından destek Uluslararası tıp dergisi Cornea’da yayınlanan çalışmanın yayınevlerinin dikkatini çektiğini ve daha sonra kitap haline getirildiğini söyleyen Rasier, “Kitap birçok ülkede internet üzerinden satışta, uzmanlığımı bitirmeden bu seviyede bir çalışmaya imza atmak benim için çok iyi oldu” diyor. Denek hayvanlar, kullanılan ilaçlar, mikroskoplar, kesi aletleri gibi birçok harcaması olan bu araştırma Sanayi Bakanlığının da 100 bin liralık desteğini aldı. Bu desteğin, araştırmalarını çok daha ileriye götüreceğini belirten Rasier “Çok daha fazla desteğe ihtiyacımız var ama başlangıç için Sanayi Bakanlığı’nın verdiği bu destek bize çok iyi bir ivme kazandıracaktır” diyor. Katarakt ameliyatından sonra operasyon rutin olacak Katarakt ameliyatı olan herkese, operasyon sonrasında Rasier’in tekniği uygulanacak gibi görünüyor. Doktor Rıfat Rasier, geliştirdiği bu uygulamanın katarakt ameliyatından sonrasında rutin hale geleceğini dile getiriyor; “Kornea dediğimiz saydam tabaka yüzde 70-80 oranında su içerir. Bu oran ortalama her insanda aynı olduğu için tüm hastalarımız üzerinde yöntemimizi uygulayabileceğiz. Beklentimiz katarakt ameliyatından sonra bunun bir rutin hale gelmesi.” Lazer yapıştırma yöntemi ile doku, kornea dokusunda çok iyi tutulduğu için yakın gözlüğünün atılması da gündemde. Bunun üzerinde çalışmalar yaptıklarını belirten Doktor Rıfat Rasier, yakın gözlüğünü ortadan kaldırmak için Boğaziçi Üniversitesi laboratuvarlarında çalışmalara devam ettiklerini söylüyor.

Cristina Rotaru Planning a trip in its finest detail might seem like a safe bet, but sometimes you have to leave some space for the unpredictable, because, whether you like it or not, it’s bound to happen at some point. Lebanon has been the subject of many a good talk, ever since its five provinces have been mandated to France following the collapse of the Ottoman empire. It is still the subject of modern controversial discussions regarding its current political and social status, and rumor has it that touristic visits to Lebanon at this time should be avoided at any cost. In fact, it’s much more than just rumors. A quick visit to the New Zealand National Security website will tell you all of this officially: Lebanon has a code red concerning personal safety. But there has to be more to the city of Beirut than just military stations and restrictions. After all, they didn’t name it “Paris of the Middle East” for nothing. Beirut is the capital of Lebanon with 1.5 million inhabitants (estimated in 2003). It rests on two hills, making up respectively East and West Beirut, making up a triangular peninsula and allowing a comparatively flat area compared to the rising mountains in the East. Beirut has long been one of the most important commercial and financial centres of the Levant and Middle East, but this era of relative prosperity ended in 1975 when the Lebanese Civil War broke out throughout the country. During most of the war, Beirut was divided between a Muslim West part and the Christian East. In recent years, the South of the city has been controlled by the much debated Hezbollah and target of destructive violent attacks during the 2006 Civil War. Moreover, 3 of the 12 official Palestinian refugee camps are […]
News,Etc. Eyup is one of the oldest Muslim neighborhoods of Istanbul centering around the Eyup Mosque built in the name of Prophet Mohammad’s flag carrier who fell during the Arab siege of the city in the 8th Century. Eyup is also famous throughout the ages with its toy shops. Simple, wooden toys painted in a myriad of colors given to young boys who were taken to the Eyup Mosque before their circumcision ceremony.Now, Eyup toys are inspiring 7-8 year-old-kids at a workshop at Istanbul’s Bilgi University. Those who are running the workshop say they are getting amazing, creative results from the children who were born into a world of electronics.

Altından geçip gittiğimiz, belki hiç fark etmediğimiz bir görüntü… Yeri biraz ilginç. Beşiktaş’ın tam göbeğinde; Çırağan ve Beşiktaş caddeleri ile Barbaros Bulvarı’nın buluştuğu yerde… Bu üç caddenin bir araya geldiği noktadaki devasa yol bilgi levhası, hemen arkasındaki çınara tutturulmuş. Yaklaşık 6 metre yüksekliğindeki levha sürücüleri Çevreyolu, Yıldız ve Levent istikameti ya da Ortaköy, Bebek ve Rumeli Hisarı istikametine yönlendirebilmek amacıyla, yolun üzerine yerleştirilmiş. Levhaları taşıyan metal konstrüksiyon, arkasında bulunan çınardan destek alıyor. Ya da en azından destek alırmış gibi görünüyor… Yol bilgi levhası, bu kadar büyük olmasa bile, bir ağaca bağlanabilir mi? Beşiktaş meydanındaki bu “abes”liğin nedenin öğrenebilmek için Karayolları İstanbul Bölge Müdürlüğü’nü arıyorum. Sorumu cevaplayan nöbetçi memur Ömer Gencer endişemi yerinde buluyor. “Böyle bir uygulama olmaması gerekir” diyor, “bu bölgedeki tabelalar beş altı yıl önce belediyeye devredildi. Siz iyi dikkat etmişsiniz, ağaca bu şekilde desteklenmesi mantıklı değil. Bu bölgedeki ilk tabelaları biz yaptık fakat karayolları olarak bu şekilde tabela yapmayız. Belediyeye devrinden daha önce yaptıklarımız bu şekilde değildi. Düzeltilmesi gerekir.” Karayolları’nın yönlendirmesi üzerine, levhalardan sorumlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Trafik Kontrol Merkezi’ni arıyorum. Sorumu cevaplayan Mustafa Söğüt önce “Aferin, çok dikkatlisin” diyor. “Ama levhalar ağaca değil, ağaç levhaların olduğu metal konstrüksiyona bağlı.” Söğüt verdiği bilgiye göre kavşakta bulunan çınar koruma altında. Bu nedenle kaldırılamıyor. Ancak yaşlı bir ağaç olduğu için devrilme riski var. Çınarın devrilmesi, levhaların asılı olduğu metal iskeletten ve çınardan yere indirilen metal destekten yardım alınarak önleniyor.
Balat’ın sokaklarından birinde küçücük bir dükkân var. Daha çok tüketimin pompalandığı, sahip olunan her şeyin bir an önce bitirilip yenileriyle avunulmaya çalışıldığı günümüzde adeta bizlere ders vermeye çalışıyor. Ayşegül Kaya, kısa bir süre avukatlık yaptıktan sonra yerleştiği, tarihi yarımadanın en güzel semtlerinden Balat’ta “Hepsi Hikâye” adlı atölyesinde sadece eskilerin değerini anlatmıyor, kurulu düzene karşı da ideolojik bir savaş veriyor adeta… İnsanlar tüketip attıkça oda inadına topluyor… Balat’ta yaşamasının sebebinin, unutulmaya yüz tutmuş eski kültürleri biraz olsun hatırlatmak olduğunu belirten Kaya, 100 yıllık eski bir Rum evinde oturduğunu belirtiyor. Kaya, Balat’taki yaşadığı evin doğduğu Gaziantep’teki taş evi hatırlatmasının da bunda çok büyük bir etki yarattığını dile getiriyor. Üretkenliğin damarlarında bulunduğunu söyleyen Kaya, televizyon izlerken dahi birşeyler üretmenin çok önemli olduğunu söylüyor. Mahalle kültürü usta çırak ilişkisi gibi değerlerin kaybedildiğine dikkat çeken Kaya cam altı sanatına da bu yüzden başladığını belirtiyor. Eskilerin hâlâ çöpten ibaret olduğunu düşünüyorsanız, Ayşegül Kaya’nın atölyesinden içeri girip hepsinin hikâyesini dinlemenizde fayda var.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin sendikalı çalışanlarını, öğrencilerini ve akademisyenlerini bir araya getiren açık hava derslerinin ilki gerçekleştirildi. “Akademide sendika kurduk şimdi de sendikada akademi kuruyoruz” sloganıyla yola çıkan çalışmaya okul dışından da katılım oldu. Gerçekleştirilen ilk açık hava dersine, öğretim üyeleri Murat Belge, Murat Paker, Nazan Aksoy, ve Erol Katırcıoğlu konuşmacı olarak katıldı. Prof. Murat Belge, üniversite kavramının çalışma hayatına veya başka bir amaca yönelik bilgilenme süreci gibi algılanmasının yanlış olduğunu, üniversitenin insanın kendi için öğrenmesini sağlayan bir yer olduğunu söyledi. Prof. Nazan Aksoy da üniversitenin tamamen meslek edinilen bir yer durumuna indirgenmesine karşı olduğunu ifade etti. Prof. Erol Katırcıoğlu günümüz dünyasında klasik öğreten öğnenen ilişkisinin biraz farklılaştığını, üniversite öğretiminde daha gelişmiş ylöntemler kullanılması gerektiğini belirterek öğrencilere eleştirel bir bakış kazandırılması gerektiğini vurguladı. Konuşmacılar arasında son sözü alan Dr. Murat Paker ise Bilgi Üniversitesinin Türkiye’nin akademik yaşamında önemli bir boşluğu doldurduğunu, demokratikleşme, insan hakları, azınlıklar gibi akademik dünyanın uzak durduğu pek çok konuda önemli bir duruş sergilediğine dikkat çekerek sendika örgütlenmesinin de bu duruşun doğal bir sonucu olduğunu söyledi.Konuşmaların ardından açık hava dersi tüm katılımcılar ve akademisyenlerin karşılıklı görüşleri, soru ve cevaplarıyla devam etti. Haber, kamera ve kurgu: Niso Esim, Hikmet Karahasan, Mert Oynargül, Görkem Keser

Cumhuriyet tarihinin ilk darbesi olan 27 Mayıs 1960, dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamıyla sonuçlandı ve böylece Türk siyasi tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından 21-22 Mayıs’ta gerçekleştirilen “27 Mayıs Darbesinin 50. Yıldönümü ve Türkiye Siyasetine Etkileri” isimli panelde, o dönemi yaşayanlar, tarihçiler, gazeteciler ve hukukçular tarafından 27 Mayıs, tartışıldı. Darbenin üzerinden yarım yüzyıl geçmesine rağmen açılan yaranın hâlâ geçmemiş olduğu da bir kez daha anlaşıldı. Panelin “Tanıklıklar” kısmında konuk olan gazeteci-yazar Nazlı Ilıcak’ın babası Muammer Çavuşoğlu, ulaştırma ve bayındırlık bakanlığı yapmış Demokrat Parti milletvekillerinden biriydi. 27 Mayıs hatıralarını anlatırken kimi zaman gözyaşlarına engel olamayan Ilıcak, “Darbeler her zaman insanları birbirine düşman etti” diyor ve siyasetin kendi kendini daha iyi temizlediğini, siyasette askere yer olmadığını söylüyor. Celal Bayar’ın torunu ve Celal Bayar Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali, 1982 öncesine kadar 27 Mayıs’ın Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandığını ve darbeye “devrim, inkılâp” denildiğini belirtiyor. “Darbe mahkemesinin idam kararı vereceği başından beri belliydi” diyen Naskali, 27 Mayıs’ın kötü tohumlar ektiğini sözlerine ekliyor. Ordu içinde 1960 darbesini örgütleyen Milli Birlik Komitesi üyelerinden Numan Esin ise Naskali’nin kimi sözlerini doğruluyor ve 27 Mayıs’ın sesini duyuran bir devrim, ihtilal girişimi olduğunu söylüyor. Esin, Milli Birlik Komitesi’nden tasfiye edildikten sonra idamların gerçekleştiğini ve hiçbir zaman idamları tasvip etmediğini belirtiyor. “Hukuk ve Anayasa” isimli panelin konuşmacılarından Prof. Dr. Ali Ülkü Azrak, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin kardeş kavgasına sebep olduğunu, baskı rejimi uyguladığını ve bu sebeple de Milli Birlik Komitesi’nin harekete geçtiğini anlatıyor. Menderes döneminde, Rumların topluca yaşadığı yerlere saldırılar yapıldığını, 5 bin 17 mekânın tahribata uğradığını ve hükümetin bu saldırıları önlemek adına hiçbir şey yapmadığını belirtiyor. “Sertleşen muhalefet ve basının tepkisi DP’nin de sertleşmesine neden oldu ve birçok gazeteci tutuklandı, İstanbul ve Ankara Üniversitesi’nden bazı hocalar kürsülerini kaybettiler, uzaklaştırıldılar” diyen Azrak, […]

Gökhan Tan The Armenian church of the Holy Cross on the island of Akhtamar in Lake Van will finally get its cross installed on top of the building, Culture and Tourism Minister Ertugrul Gunay told journalists in Izmir.The Church of the Holy Cross was built in the 10th Century and was restored recently and opened as a museum in March 2007. During the restoration the Armenian Patriarchate in Istanbul asked for installing a cross and a bell on the building but the request was turned down by the Turkish authorities.In 2009, the governorate of Van accepted a request by the Armenian Patriarchate to hold mass once a year in the cathedral. The date of the mass was fixed for September 12, the original day when the church was consecrated almost 1o centuries ago.The Board for the Preservation for Historical and Natural Resources in Van has recently made a decision to grant permission for the cross, Gunay said. “This is a very recent decision. The governor of Van asked me to announce it to the public but I was in Greece and told the news to the Greek media,” he said.The cross will be put in its place before the mass in September, the minister added.

News, etc. Following the unexpected resignation of its leader of 18 years, Deniz Baykal, Turkey’s main opposition Republican Peoples Party (CHP) seems the get its second wind after years of stagnation by the election of unassuming, modest Kemal Kilicdaroglu with the unanimous vote of the some 1,000 delegates at the weekend 33rd congress of Turkey’s oldest political party. Only two weeks ago Baykal resigned from his post as CHP leader after a video was posted on the internet showing him in a boudoir with a woman, allegedly his long time assistant whom he managed to get elected as a deputy during the 2007 elections. Kilicdaroglu, 62, was born in a small town near Tunceli eastern Turkey where his father was working as a land registry official. He spent his childhood and got his education in the small towns of Turkey where his father was posted. As the only one of the seven siblings who got a chance to have a higher education, he graduated from Ankara’s Economic and Commercial Sciences Academy in 1971. He won the tough examination to become one of the public auditors of the Finance Ministry. Just before he unsuccessfully tried to launch his political career in 1999 in the late Bulent Ecevit’s Democratic Left Party (DSP), he was serving as the director of the Social Security Institution (SSK). In 2002 with Baykal’s initiative he was elected as a CHP deputy from Istanbul. His modest and unpretentious style won him the popular nickname “Gandhi Kemal.” His professional background as a Finance Ministry auditor became his strong point in combating corruption and his revelations caused Saban Disli and Dengir Mir Mehmet Fuat, two deputy chairmen of the ruling Justice and Development Party (AKP) to resign from their posts. He also took on Ankara mayor Melih Gokcek at a […]
Sarıyer Büyükdere mahallesinde bulunan İstanbul Zihinsel Engelliler Vakfı, eğitilebilir düzeydeki zihinsel engelli gençlere hem eğitim hem de iş imkanı sağlıyor. Resim , seramik, beden eğitimi ve yüzme gibi bir çok faaliyet imkanı sunan vakıf, burada bulunan gençleri tek başlarına yaşamayı öğretiyor. İlköğretim seviyesindeki, engelli öğrencileri Mecidiyeköy’de bulunan ilköğretim okulunda eğiten vakıf buradan mezun olan öğrencilere belirli sürelerle özel çalışma programlarına katıyor. Öğrenciler bu özel eğitim programlarının ardından Sarıyer de bulunan bağımsız eve geçiyorlar. İzev beden eğitimi öğretmeni Levent Bakırcı ve İzev Bağımsız Evi Müdürü Gülfidan Övünç, yaptıkları işin çok önemli olduğunu belirterek, mezun ettikleri bazı gençlerin iş bulduklarını ve kendi başlarına hayatlarını sürdürebildiklerini ifade ediyor. Amaçlarının daha fazla engelli genci ,topluma faydalı bir hale getirmek olduğunu vurgulayan vakıf çalışanları bunun için devlet tarafından engelli öğrencilere ayrılan eğitim fonu ve durumu iyi olan velilerin maddi yardımlarından faydalandıklarını belirtiyor. Engelli değil özel diye tanımladıkları öğrencilerini topluma kazandırmak adına çok önemli işler yapan İzev, engelliler hakkındaki ön yargıyı kırmakla beraber , aslında bizlerin onlara her zaman her yerde ihtiyaç duyabileceğimizi de gösteriyor.

Yarın Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 33’üncü Olağan Kurultayı başlayacak ve eğer bir aksilik olmazsa, bu kurultaydan Kemal Kılıçdaroğlu partinin yeni genel başkanı olarak çıkacak. Bu, yalnız CHP için değil, Türkiye için de önemli bir değişim. Deniz Baykal’a kurulan komplonun faili kim olursa olsun, sonuçta ülke için bir dizi değişimin fitili ateşlendi ve bu ateşleme mekanizmasının durdurulması veya geri döndürülmesi artık çok zor. Önemli olan bu değişimin Türkiye için olumlu sonuçlara yol açması… Kemal Kılıçdaroğlu kamuoyunun yabancı olduğu bir isim değil. Milletvekilliği görevi sırasındaki çıkışları, takipçiliği, ince eleyip sık dokuyan tavrı ve daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı sırasında CHP İl Başkanı Gürsel Tekin‘le birlikte sergilediği performans, CHP’nin gelecekteki lideri olacağı işaretlerini zaten veriyordu. Benzer şekilde Gürsel Tekin’i de kısa süre içinde partinin merkez yönetiminde göreceğimize ve kurulacak yeni ekibin önemli parçası olacağına kuşku yok. Kılıçdaroğlu hakkındaki tartışmaların çoğu, dönüp dolaşıp liderlik vasıfları taşıyıp taşımadığına, partiyi toparlayacak karizmaya sahip olup olmadığına geliyor. Sessiz sakin, bağırıp çağırmayı sevmeyen, masaları yumruklamayan, bir söz vermeden önce iki kez düşünen, boş konuşmayı sevmeyen, çevresinde çıkarcı bir kalabalık oluşturmak istemeyen birinin insanları harekete geçiremeyeceği, kitleleri arkasından sürükleyemeyeceği, daha da önemlisi ülke kaderine yön veremeyeceği söyleniyor. Ünlü İtalyan siyaset bilimci Giovanni Sartori, demokratik kurumlar için de liderin önemli olduğuna vurgu yaparak; “Herhangi bir siyasal ve sosyal örgütün kabul görme derecesi, liderlerinin değerli ve yönetmeye yeterli sayılma derecesi ile aynıdır” der. Evet demokrasi içinde de liderlik önemlidir, ancak burada “liderlik” veya “önderlik” kavramıyla “otorite” kavramını birbirinden ayırmak gerekir. Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger, “lider”i, “kişisel bakımdan sahip olduğu saygınlık, üstünlük ve çekicilik nedeniyle itaat edilen kişi” olarak tarif eder. “Otorite” ise bundan farklı olarak “kendisine itaat edilmesi gerektiği toplulukça resmen tanınmış, içselleştirilmiş kişiler”dir. Duverger bu anlamda her otoritenin aslında “kurumsal” olduğunu söyler. Yine Duverger’ye göre bunun tek istisnası, topluluğun varlığının otoritenin varlığına bağlı olması durumudur. Yani çete, klik […]

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen 1. Uluslararası İlişkiler Öğrenci Kongresi kapsamında farklı etnik ve dinsel gruplardan konuşmacılar Türkiye’deki azınlık sorunlarını dile getirdiler. İlk oturumda Şalom Gazetesi Köşe Yazarı Denis Ojalvo, Türk Yahudilerinin de Türkçe düşündüklerini, Türkçe küfür ettiklerini ve “Ne mutlu Türküm diyene” dediklerini fakat din farklılıklarından dolayı sorunlar yaşadıklarını anlattı. Günümüzde yaşanan sorunların kaynağının hükümetlerin ortadoğu üzerine ürettikleri siyasetten kaynaklandığını vurguladı. Bilgi Üniversitesi Diplomasi Kulübü tarafından organize edilen kongrenin, ikinci konuşmacısı Alevi-Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Onursal Başkanı Lütfi Kaleli ise; Birlikte hareket etmenin güzelliğine ve kadın erkek eşitliğine vurgu yaparak “Cami yerine cem evine gidebiliriz fakat bu bizim birbirimize olan sevgimizi asla azaltmaz” diyerek yaşadıkları sıkıntılara rağmen iki toplum arasındaki kardeşliğe gönderme yaptı. Farklı etnik gruplardan birçok dinleyicinin bulunduğu kongrenin ikinci oturumu Sulukule Platformu Üyesi Hacer Foggo’nun konuşmasıyla başladı. Foggo, Romanların dünyada en çok baskıya uğrayan etnik grup olduğunu, dünyanın farklı yerlerinde romanlara karşı yapılan ayrımcılıktan örnekler vererek anlattı. Türkiye’deki Romanların çektiği sıkıntıları anlatan Foggo, Romanlara “Kentsel dönüşüm” değil “Sosyal dönüşüm” gerektiğini savundu. Kongrenin son konuşmacısı Agos Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Aris Nalci ise farklı mezheple evlenme sorunundan, Ermeni çocuklarının farklı okullara gönderilmesine kadar birçok farklı konuyu kendi yaşadıklarından da örnekler vererek dinleyicilerle paylaştı. Türkiye’de Yahudi OlmakDenis Ojalvo (Şalom Gazetesi, Köşe Yazarı) Tarih boyuncu Anodolu ve orta doğu topraklarında yaşayan toplumlar arasında büyük etkileşimler olduğunu anlatan Denis Ojalvo, aslında kimin nereden geldiğinin tartışmaya açık olduğu belirtterek sözlerini şöyle sürdürdü:“Bu ülkede bulunan Yahudiler Türk toplumu ile eşit olamadılar. Türkiye’deki Yahudi aleyhtarlığı, yabancı düşmanlığından kaynaklanıyor. Yahudilerin farklı dinden, dilden olması, varlıklı olması, kadınlarının giyim tarzı. bütün bunlar kültürel sürtüşmelere neden oldu. Son zamanlarda Türkiyelilik diye bir kavram ortaya atıldı. Çünkü insanlar kendilerini Türk hissetmeyebilirler denildi. Yahudiler adına şunu söyleyebilirim; Anayasa’da bulunan Türklük tarifi ile hiçbir sorunumuz yoktur. Bu tarifle kendimizi Türk hissedebiliriz ama etnik olarak bu farklıdır. İsrail kurulduktan sonra Türkiye’de […]

News,Etc. The U.S. Secretary of State Hillary Clinton turned the cold shoulder on a deal brokered by Turkey and Brazil, in which Iran will ship out over a ton of enriched uranium in return for fuel rods for a nuclear research reactor. “We have reached agreement on a strong draft with the cooperation of both Russia and China. We plan to circulate that draft resolution to the entire Security Council today. And let me say, Mr. Chairman, I think this announcement is as convincing an answer to the efforts undertaken in Tehran over the last few days as any we could provide,” said Clinton at the Senate Foreign Relations Committee a day after Turkish Prime Minister Tayyip Erdogan, Brazilian President Luiz Inacio Lula da Silva reached the uranium swapping agreement with the Iranian President Mahmoud Ahmedinejad in Tehran. Erdogan, said: “My expectation is that after this declaration there will not be a need for sanctions.” “For us, the problem with Iran has been solved to a large extent. Now the world community should solve the problem with Israel. Because, right now there are no nuclear weapons in Iran but Israel possesses such weapons,” said Erdogan in Madrid Tuesday where he received a honorary doctorate’s degree from the European University. However, Clinton expressed her disagreement with his line of thinking. She said the new offer would still leave Iran “in clear violation of its international obligations” because it “is continually amassing newly enriched uranium.” She also criticized what she called the “amorphous timeline for the removal” of the low enriched uranium. Reading the terms, she said, “that could take months of further negotiation and that is just not acceptable to us and to our partners.” She said the Iranian offer was a clear attempt to undercut the emerging consensus on sanctions. […]
İstanbul dün sabaha “renksiz” uyandı. Trabzonspor’un Türkiye 1. Ligi’ni şampiyonlukla tamamladığı 1984yılından bu yana İstanbul’da her apartmanın en az bir penceresinden bayraklar sarkardı. Sarı kırmızı, sarı lacivert ya da siyah beyaz… En olmadı yoldan geçen arabalar ya da şampiyon takımın taraftarları gururla renklerini belli ederdi. En büyük tartışmayı ise şampiyon takımın bayrağının Boğaz Köprüsü’ne çekilmesi, çekilen bayrağın fail-i meçhul kişilerce indirilmesi oluştururdu. Şampiyon İstanbul’dan çıkmadığı için sanki lig henüz bitmemiş gibiydi… Önceki gece sonlanan Turkcell Süper Lig’i Bursaspor’un şampiyon bitirmesiyle o bayrak mevzusu fiilen gerçekleşek mi bilemesek de yeşil beyazlı takım elde ettiği başarıyla o bayrağı mecazi anlamda İstanbul’un tam ortasına dikerek “Ulubatlı timsah” unvanını hak etti. “Anadolu”nun ayak sesleri Türk futbolundaki zihniyetin değişmesi için Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerekliliği yıllardır konuşulurdu. Son 10 yıllık sürece baktığımızda bunun gerçekleşebileceğinin sinyallerini aldığımız zamanlar olduğunu net bir şekilde görebilmekteyiz. Lig arşivlerine girip incelediğimizde 1999-2000 sezonundan bu güne dek Gaziantepspor, Denizlispor, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Manisaspor, Kayserispor ve Sivasspor’un sezon boyunca şampiyonluğu kovalayıp son düzlükte nefesi tükenen takımlar arasında yer aldığını görülmekte. Bu takımlar değişmeli olarak bir kaç haftalığına birinci sıraya yerleşip sezonu da ilk beş içerisinde bitirmeyi başarmış. Bu isimlerin en önemlisi tabi ki Sivasspor. Son iki sezonda yaptıklarıyla Anadolu’dan şampiyon çıkması yolundaki en büyük umut ve değişmesi gerektiği söylenen “o” zihniyetin değiştirilebileceğine en çok inandıran takım oldu. Bu yıl da lige aynı ümitlerle başladılarsa da ligden düşmekten zor kurtular. Fakat başardıkları ile diğer takımlarda oluşturdukları umut 10 yıllık sürecin ardından Trabzonspor’dan sonra sonunda kupayı Anadolu’ya getirdi. Bursaspor’un farkı Sıradan bir Anadolu takımı görüntüsüyle başladı Bursaspor sezona. Sahasında oynadığı ilk iki maçı kazanıp ilk iki deplasmanından bir puanla döndüler. Ardından içeride alınan Fenerbahçe mağlubiyeti gidişatın diğer sezonlardan farksız olacağı yönünde bir görüntü veriyordu. Fakat şampiyonluk yolundaki en büyük rakipleri konumundaki İstanbul’un büyükleri ve Trabzonspor’a bir daha yenilmediler. Galatasaray’ı içeride yenip deplasmanda berabere kaldılar. Trabzonspor’a […]
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen 2010 Mayıs şenliklerinde yine birçok ünlü isim sahne aldı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Santrall kampüsünde Perşembe günü, Dolapdere Big Gang ve Doa’nın sahne alması beklenirken, katılımın az olması nedeniyle konserler iptal edildi ancak Bedüksahnedeki yerini aldı. Bu yıl 13’üncüsü düzenlenen Mayıs Festivali’nde öğrenciler önceki yıllardaki kalabalığı bu yıl göremediklerini ancak yine de arkadaşlarıyla birlikle olmaktan ötürü mutlu olduklarını belirttiler. Festivalin üçüncü ve son gününde (Cumartesi) Pamela, Emre Aydın ve Sertab Erener düşük izleyici sayısına rağmen sahneye çıktılar ve oldukça iyi performans sergilediler. Haber ve Kamera: Niso Esim, Mert Oynargül, Hikmet Karahasan

2009-2010 Turkcell Süper Lig’i Fenerbahçe ve Bursaspor arasındaki şampiyonluk yarışının ardından Bursaspor’un kupayı kazanması ile sonlandı. Ancak sezonun son maçında yaşanan olaylar daha uzun süre konuşulacak gibi gözüküyor. En çok tartışılan konu ise Türkiye futbol tarihine geçmesi kesin olan “anons skandalı”. Ancak skandalın yalnızca kendisi değil, ertesi gün gazetelerde veriliş biçimi de skandal olarak tarihe geçmeye aday gözüküyor. Çünkü, skandalla ilgili haberlerin bir çoğu olayın sorumlusu olarak bir kişiyi adeta hedef gösterirken işin içyüzüne ilişkin doğru düzgün hiç bir bilgi içermiyordu. Onbinlerce taraftarı gülünç duruma düşüren bir olayın sorumlusu olarak gösterilen kişinin resimlerini basıp bu kişiyi “işte sorumlu” diye okla göstermekte hiç bir sakınca görmeyen gazeteler, bu kişinin can güvenliği için mi emniyete götürüldüğünü, yoksa başka bir nedenle mi göz altına alındığına bir türlü karar veremediler. Skandal anı Pazar gecesine dönüp olayı tekrar hatırlayalım: Trabzonspor-Fenerbahçe maçının 90+2’nce dakikasında, stat hoparlörlerinden yapılan “Bursa maçı 2-2 bitti, Fener şampiyon” anonsu ile stadyumda maçı izleyen binlerce taraftar ve futbolcular kutlamalara başlamıştı. Ancak acı gerçek birkaç dakika sonra ortaya çıktı, Bursaspor Beşiktaş’ı 2-1 mağlup etmişti ve Trabzonspor ile beraber kalan Fenerbahçe şampiyonluğu kaybetmişti. Taraftarlar öfkelendi, teknik ekip ve futbolcular yıkıldı, yönetim ne yapacağını bilemedi. Ancak biraz zaman geçip ortalık sakinleşince, herkes tek bir kişiye yoğunlaştı, anonsu yapan stat görevlisi, Hakan B. … Suçlu bulundu! Ertesi sabah yayınlanan gazetelerde de “suçlu arayışı” devam etti. Star, HaberTürkve Hürriyetgazeteleri, anonsu yapan Hakan B.’nin anons yüzünden gözaltına alındığını söylerken, Vatangazetesi ise B.’nin can güvenliği olmadığı için polis tarafından emniyete götürüldüğünü yazdı. Bunun yanında Sabah, HaberTürkve Hürriyet, B.’nin fotoğraflarını “İşte anonsu yapan adam” ve “İşte o adam” gibi hedef gösterici cümlelerle yayınladı. Bu gazetelere karşılık Taraf, Cumhuriyet, Radikalve Sabah Spor, anonsu yapan görevlinin adına haberlerinde yer vermedi. Sabahgazetesinin resim kullanıp, isim vermemesi, iyi niyetinden çok bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor izlenimi yarattı. Milliyetise bütün bu tartışmaların dışında Bingül’ü kesin bir “suçlu” […]