A visual art with social content: Contemporary dance

Celine Orman The performer on the stage walks with a long, black twine following him stuck under his shoe. He takes off his shoe but the black string continues to follow him. Then he takes his socks off, freeing himself from the black twine that insistently comes after him. This is a scene from a show of contemporary dance that took place within the context of IDANS Contemporary Dance and Performance, the only international, interdisciplinary festival of visual and live arts in Turkey.The events were presented during October. The festival continues with additional events until the end of 2010. With cosmopolitanism as a theme the festival filled stages and streets with 154 artists, 41 projects and over 50 performances during the month. But who are the ones who watch these events? I went to the weekend’s performances to explore the contemporary dance scene in Istanbul. A big audience for two solo-performancesThe contemporary performance art scene in Istanbul is mainly based in Garaj Istanbul, a non-profit organization with a venue in Beyoglu. Most of the IDANS events took place there. But I went to one at Mimar Sinan University, Bomonti campus, which is not quite far from the city centre. It surprised me to see that so many people had found their way to watch the premier of two solo performances on Friday evening. I got the feeling many of them were friends of each other and the performers. Another part of the audience was composed of foreigners, most probably connected to the festival; the third part seemed to be students and dancers. Suddenly the doors opened and everyone headed into the theater. My investigation of who in Turkey would be interested in this branch of visual art had to wait. A personal dance experienceThe first piece called SITE was performed […]

Facebook’un sırları

Sosyal medya ve dijital pazarlama konusu Önceki gün gerçekleştirilen Webrazzi, Dijital Ekonomi ve Sosyal Medya Konferansı’nda enine boyuna tartışıldı. Konferansın konuklarından biri de Facebook Uluslararası iş Geliştirme Müdürü Christian Hernandez Gallardo’ydu. Gallardo konuşmasında, 3 Kasım çarşamba itibariyle dünyada 500 milyon, Türkiye’de toplam 23 milyon 129 bin 20 kişinin kullandığı en büyük sosyal ağ olan Facebook’un başarısıyla ilgili gerçekten çarpıcı ipuçları verdi. Christian Hernandez Gallardo, bundan bir kaç yıl önce Facebook’un dünyada 500 milyon kullanıcıya ulaşabileceğini kimsenin tahmin edemeyeceğini belirterek, geliştirdikleri araçlar kadar yerelleştirmenin de bu başarıda büyük önem taşıdığının altını çiziyor. Facebook için sosyal etkileşim ve gerçek kişilerin, gerçek kimliklerin önemli olduğunu, platformun bu iki temel ayak üzerine yükseldiğini anlatan Gallardo, Facebook’un yerelleştirme macerasını şu sözlerle anlatıyor.“Facebook’un Türkçe ve diğer dillere çevrilmesi konusu gündeme geldiğinde, bunun maliyeti milyon dolarlara ulaşıyordu. Ancak mühendisler, siteyi kullanıcıların kendi dillerine çevirmesi için bir araç geliştirmeyi önerdiler. Bu araçları koyduk ve Facebook Türkçeye çevrildi. Binlerce kişi çeviri yolladı, biz de bu çevirilere bakıp içlerinden doğrularını seçtik, en çok kişinin tercih ettiği çevirileri kullandık ve 24 saat içinde Facebook’u Türkçeye çevirdik. Bunu biz değil, siz yaptınız.” Facebook dünyası– Dünyada toplam 500 milyon kullanıcısı olan Facebook’ta her kullanıcının ortalama 130 arkadaşı var, ama bu sayı Türkiye’de ortalamanın üzerinde.– 500 milyon kişiden 250 milyonu her gün Facebook kullanıyor.– 500 milyon kullanıcı Facebook’ta toplam 900 milyondan fazla sayfa, grup, etkinlik gibi nesneyle ilgileniyor.– Facebook’ta ayda 30 milyar parça paylaşılıyor ve aktif kullanıcı başına ortalama 90 parça içerik üretiliyor.– Facebook’taki sosyal oyunları 200 milyon aktif kullanıcı oynuyor.– Facebook üzerinde saniyede 3 video paylaşılıyor ve ayda 55 milyon video yükleniyor. Türkiye’den yılda yüklenen video sayısı ise 94 milyon. Evet, Gallardo, kullanıcıların işin içine katılmasıyla Facebook’un dünyanın pek çok diline çevrildiğini ve bu yerelleştirme atağının 500 milyonluk kullanıcı başarısında önemli olduğunu söylüyor. Ancak “Facebook’un Türkiye’deki başarısının sırrı nedir?” diye sorulduğunda Gallardo bunun […]

Sokağın ritmi bu albümde

’a mail atarak doğrudan talep edebilirler. Gypsyhood’a dahil olan müzisyenlerBlacky [Kolombiya]Blacky, 49 yaşında bir müzisyen. 20 yıldır şehir merkezinde, doğaçlama rock, rap ve salsa çalıyor. Bu işi para kazanmak için yapıyor. Netty Rhodes [İngiltere]Netty 34 yaşında ve Londra metrosunda flüt çalıyor. İlahiyat, Din Bilimi lisansı sonrasında müzik masterı yapan Netty 17 ve 18. yüzyıl barok müziği icra ediyor. Çaldığı ensturmanla iligi insanların mantelitesini değiştirmek istiyor. Ekonomik olarak kocası tarafından desteklenen müzisyen para için değil evde sıkılmamak ve sosyalleşmek için çalıyor. LOU-d-CAGE [İtalya]Müzisyenler; Mauro Pambianchi (31), Gianni Bovenzi (36), Luca Stefonati (33)İtalya’nın Ferrara şehrinde yaşayan müzisyenlerin her birinin başka işleri var. Meslekleri kasap, müzik öğretmeni ve ilkokul öğretmeni olmasına rağmen bir arada olmak ve gerçekten sevdikleri için hafta sonları sokakta çalıyorlar. Geleneksel ensturmanlar ve alışılmadık fıçı gibi müzik aletleri kullanıyorlar. LOU-d-CAGE grubu 2005 İspanya uluslararası sokak müzisyenleri festivalinde ödül kazandılar. Strella Do Dia [Portekiz-Lizbon]Grup üyeleri, Ricardo Veira (26), Alexandra Gabnel (28), Gonçalo do Camo (27), Daniel Mangodo (29), Joco Neves (28). Kendilerini “üst sınıf” sokak çalgıcıları olarak adlandırıyorlar. Hepsinin ayrı işleri var. Grafik tasarımcısı ve fotoğrafçı… İyi arkadaşlar, sevdikleri işi yapmak ve birlikte olmak için genellikle yazları çalıyorlar. Fransua Cepero [Küba]Kuba’da Santa Maria del Mar şehrinde çalan müzisyenler çok Kübalı ve sosyalist bir söylemle “bilginin tecrübenin sosyalleşmesi ve Küba ritimlerini yaymak için çaldıklarını” söylüyor. Ama aynı zamanda para için de çalıyorlar. Geleneksel Küba müziği yapan grup Latin Amerika kökenli bir davul olan bongo ve marakas kullanıyorlar. Kemal Avcioglu [Almanya]Kemal Avcıoglu Amanya’nın Münih kentinde sokakta geleneksel Türk müziği icra ediyor. Kemal aynı zamanda çocuklara popüler müzik öğretiyor. “Almanya’da yaşayan bir Türk müzisyen, bir Kolombiya’lı tarafından yazılmış İngilizce bir şarkıyı söyledi bu proje çerçevesinde diyor” Daniel. Grup Kadıköy [Türkiye]Türkiye’de yaşıyan çingenelerden oluşan Grup Kadıköy, çeşitli ülkelerden müzisyenlerin oluşturduğu çingene kardeşliğin Türkiye ayağı. Arabesk, roman ve popüler müzik icra ediyorlar. Daniel onları ortaçağ Avrupa’sında […]

Bir Harvard dramı

Her gün farkında olmadan giriyoruz Google’a; arıyoruz, tarıyoruz, isimler çıkıyor karşımıza. Sonra Facebook’a düşüyor yolumuz. İstemeden. Bu sırada bir sekme de Twitter için açıyoruz, an be an yazmak için ne yaptığımızı çünkü o sırada yiyor içiyor oluyoruz, gülüyoruz, ağlıyoruz. O kadar sosyaliz yani, bunları yaşarken cep telefonu ya da bilgisayardan alamıyoruz kendimizi. Modumuza uygun müzik açıyoruz Fizy’den mesela ya da YouTube’da videousunu izliyoruz her ne kadar yasak da olsa. Sonra kendi blogumuzda derdimizi anlatıyoruz, ben burdayım, ben de varım demek için, paylaşmak için. Bütün bunların toplamına sosyal medya deniyor şimdilerde hatta okullarda dersleri bile veriliyor. Eskiden kulağa pek de manalı gelmezdi bu sosyal medya. Medya zaten sosyal olmaz mı? Bu yeni bir icat mı? Aynı eski zamanlarda, Facebook da saçmaydı. Klasik kız tavlama sitesiydi hatta. Bu klasik görünümlü akıllı site; benzer sitelerin eksiklerini, yanlışlarını kavrayıp, kullanıcı odaklı çözümlerle altı yıl içinde beş yüz milyona yakın kullanıcıyla dünya çapında en çok tıklanan yedinci site haline geldi. Aslında çok basit, yakın arkadaşın, uzak arkadaşın, şimdiki sevgilin, eski sevgilin, ilkokul öğretmenin, ortaokul sıra arkadaşın ve daha pek çok insan burnunun dibinde. Olay da bu zaten, herkesin hayatına erişebilir olmak, belki de fiziksel olarak yan yanayken bu kadar içli dışlı olamadığın insanların şu an yatak odalalarının neye benzediğini görebiliyor olmak, en son hangi partide sarhoş olduklarını ya da en son hangi ülkeyi gezdiklerini bilmek. Facebook böyle bir şey aslında. İnsanların en karşı koyamadıkları duyguları üzerine oynuyor; meraklarıyla. O ne yapmış, bu ne giymiş, yeni sevgili kimmiş?.. Seviyoruz da itiraf edelim. Ama yine de olmuyor on yıldır görmediğin arkadaşın ekleyince bir merhaba bile demiyorsun, demezsin çünkü desen tuhaf, iki yüzlülük. Samimiyetsiz de geliyor zaten, gelmez mi? Ben çok yaşıyorum tek başıma oturup sıkılırken bütün gün, bazen 500 arkadaşımın bir tanesi bile aramıyor. Bazen kapatıyorum tüm online hesaplarımı sonra bakıyorum ki arkadaşımın şifresini alıp girmişim, yine […]

İlk Kürtçe film festivali

Batman Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün düzenlediği, Yapım 13 Film Prodüksiyon işbirliği ile 12-13 Kasım 2010 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Yılmaz Güney 1. Kürt Kısa Film Festivali için başvurular sona erdi. 40 yönetmene ait 43 adet filmi, yönetmen ve yapımcı Fatih Akın, yönetmen Özcan Alper, yönetmen Kazım Öz, yönetmen ve sinema eleştirmeni Ahmet Soner, yapımcı Suncem Koçer ve yazar Yavuz Ekinci değerlendirecek. Dereceye giren ilk 3 filme 5 bin, 3 bin ve 2 bin lira ödül verilecek. Bir de halk jürisi özel ödülü olacak. Kürt film festivali fikri Batman Belediyesi Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, 2009-2014 stratejik eylem planlarını hazırlarken Kürt kültür ve sanat çalışmalarını teşvik edici Kürt Tiyatro Günleri, Kürt Edebiyat Günleri ve Hasankeyf Kültür Sanat Festivali gibi etkinlikler yapıldığını belirtti. Sarıpınar, Kürt Kısa Film yarışması fikrinin de bu yaklaşımın bir sonucu olarak ortaya çıktığını söyledi. Batman’ın tutuklu bulunan belediye başkanı Nejdet Atalay da, “Bir coğrafyada yaşanılan bir hikayeyi, en iyi o coğrafyada konuşulan dil anlatır” diyerek genç Kürt sinamacıları cesaretlendirmeye yönelik bir festival olacağını vurguladı. Neden Yılmaz Güney? Yılmaz Güney’in Türk sineması ve Kürt halkı için büyük bir değer olduğunu belirten Ali Sarıpınar, “Alternatif sinema adına yola çıkan tüm genç sinemacılar birgün Yılmaz Güney gibi olmayı hayal ettikleri bilinen bir gerçektir” dedi. Sarıpınar, Batman Belediyesi’nin 2005 yılında açmış olduğu sinema salonunun adının Yılmaz Güney Sinema Salonu olduğunu söyleyerek, böylesi bir etkinliğin adının da Yılmaz Güney olması gerektiğini belirtti.Kürtçe diyalogların kullanımı zorunlu Festivale katılan filmlerin katılma şartları arasında “Kürtçe diyalogların kullanımı zorunludur. Kürtçe’nin yanında diğer bütün dillerin kullanımı da serbesttir” ibaresi yer alıyor. Türkçe, Kürtçe ve İngilizce altyazılı olacak filmlerin ödülleri 14 Kasım 2010 tarihinde verilecek. Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, beklentilerinin üzerinde bir katılım olduğunu belirterek “Bu organizasyonun, Kürt sinemasının gelişmesine katkı sağlayarak önümüzdeki yıllarda uzun metrajlı filmlerin yer alacağı büyük bir organizasyona dönüşmesini diliyorum” dedi.

Avrupa! İster duuy, ister duyma sesimizi!

adreslerinden alınabilir) Belki hatırlayacaksınız 2007-2008 yıllarında Ankara Ticaret Odası da (ATO) vize konusundaki haksızlıklara dikkat çekmiş ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için AB’de serbest dolaşımın çoktan kazanılmış bir hak olduğunu dile getirmişti. ATO açıklamasında bir vize için 40 belge istendiği, ayrıca parmak izi, biyometrik fotoğraf ve iris taraması dahil olmak üzere pek çok kişisel verinin talep edildiği, bunların üstüne de hatırı sayılır miktarda ücret alındığı ifade edilerek Türkiye’nin vize ve kotalar nedeniyle yılda 5 milyar dolarlık zarara uğradığı belirtiliyordu. Türkiye’nin AB ile ilişkisi neredeyse 50 yıla dayanıyor. Türkiye bu ilişkide gümrük birliği dahil yükümlülüklerinin pek çoğunu yerine getirdiği halde, sahip olduğu haklardan yeterince yararlanamıyor, yararlandırılmıyor. İşçisiyle, girişimcisiyle, sanatçısıyla öğrencisiyle bedelini fazla fazla ödediğimiz gümrük birliğinin ayrılmaz bir parçası olan dolaşım hakkının, hemen ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için tanınmasını istemek, bunun için en radikal önlemleri almak, Türkiye’deki ve 27 Avrupa ülkesindeki her hükümetin görevidir diye düşünüyorum. Doğrusunu isterseniz ben çok seyahat meraklısı biri sayılmam. Bir yere bıraksanız otuz sene sonra dönüp aynı yarda bulacağınız insanlardan biriyim. Yani kendim için bir şey istemiyorum, ama eğer birileri “küreselleşme” diyorsa, “serbest rekabet” diyorsa, “insan hakları”, “özgürlükler”, “hukuk” diyorsa, bunun gereklerini de derhal yapmak zorunda. Aksi halde Almanya da, başka Avrupa ülkeleri de Ali Nesin Hoca’nın ve daha bir çok kişinin yokluğuna katlanmak zorunda kalır, benden söylemesi…

BTK’yı eleştirmek suç mu?

Serbest Telekomünikasyon İşletmecileri Derneği’nin (TELKODER) önderliğinde telefon ve internet erişiminin serbestleştirilmesi amacıyla geçtiğimiz temmuz ayında başlatılan “Fiili Teke Son” kampanyasının internet sitesi olan www.fiilitekelesonverelim.org, önceki hafta Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) kapatma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. BTK kendisine yönelik eleştirel karikatürleri gerekçe göstererek, siteye barınma hizmeti veren Turknet’e uyarı yazısı gönderdi. Yazıda, “BTK’ya yönelik tahkir ifadeleri ve sembolleri içeren 9 farklı resim içeriği ile bu kapsamdaki ifade ve karikatür yayınına son verilmesi. Aksi taktirde mahkemeye başvurulacağı” belirtildi. Turknet’e, siteyle ilgili 5651 kanunu öne sürerek 15 Ekim’de gönderilen uyarı yazısının ardından, Turknet internet sitesinin barındırıcılığına devam etmeme kararı aldı ve kampanya sitesi internet sitesi başka bir barındırıcı olan DorukNet’e taşındı. Bir gün süren bu taşınma sürecinde, kampanyanın internet sitesine ulaşılamadı. “Anlaşılmaz ve kabul edilemez” İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç.Dr.Yaman Akdeniz, 5651 no’lu (İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun) kanunun 9’uncu maddesine atfen uyarının gönderilmiş olabileceğini, bu maddeye göre BTK’nın uyarı gönderip, ardından söz konusu içerik kaldırılmazsa mahkemeye gidebileceğini belirtiyor ve hemen arkasından ekliyor:“Bana sorarsanız BTK mahkemeye de gitse kazanması çok zor bir dava olur. O karikatürler hakaret ya da kişilik haklarını ihlâl edecek bir şey içermiyor. Bu bir politik söylemdir ve bu karikatürler hem Anayasa hem de Avrupa Insan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi çerçevesinde korunan içeriklerdendir.”Yaman Akdeniz, bu nedenle BTK’nın dolaylı yoldan sansür girişiminin anlaşılmaz ve kabul edilmez bir girişim olduğunu düşünüyor. “Kampanya ve içerikle alakamız yok” İnternet sitesinin eski yer sağlayıcısı olan Turknet ise söz konusu sitenin içeriğiyle hiç bir ilgilerinin bulunmadığını belirterek, bu site gibi yüzlerce siteye barınma hizmeti verdiklerini, bunun da diğer siteler gibi ticari bir anlaşma olduğunu ve ticari anlaşmanın sona erdiğini açıkladı. TELKODER öncülüğünde yürütülen “Fiili Tekele Son” kampanyası, internet ve telefon haberleşmesinde Türk Telekom ve TTNet’in fiili tekeline son verilerek sektörün rekabete […]

Şiddete karşı “mor müzayede”

linklerinden ayrıntılı bilgiye ulaşmak mümkün. Her gün 5 kadın öldürülüyorTüm dünyada yaşam hakkı üzerinde önemli bir tehdit unsuru olan kadına yönelik şiddet konusunda Türkiye’nin sabıka dosyası da hayli kabarık. İstatistiklere göre Türkiye’de her gün 5 kadın koca, eski koca ya da sevgilisi tarafından öldürülüyor. Suçlular ise genel olarak “haksız tahrik” gerekçesi ile mahkemelerde birçok kez ceza indirimi alıyor. Şiddetin kaynağında toplumda kadınlara uygulanan ayrımcılığın yattığını vurgulayan Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığı Engellenmesi Sözleşmesi, Türkiye gibi imza atan tüm devletlere ayrımcılığın önlenmesi ile ilgili sorumluluk yüklüyor. Son yıllarda şiddetin ve ayrımcılığın önlenmesi amacıyla yapılan birçok yasal düzenleme yapılsa da uygulamada ciddi sorunlar bulunuyor ve kadına yönelik şiddetle ilgili rakamlarda iyileşme sözkonusu değil. Öte yandan yasaya göre nüfusu 50 bin olan tüm belediyelerin şiddetten uzaklaşmak isteyen kadın ve çocuklar için sığınak açması gerekirken bu yükümlülüğü yerine getirenlerin sayısı sadece 19. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı ise 40 kadar sığınak bulunan Türkiye’de bin 500’ün üzerinde sığınağa ihtiyaç bulunuyor. Mevcut sığınaklarda kadınların güçlendirilmesine yönelik yetersiz çalışmalar nedeniyle şiddet ortamına geri dönmek zorunda kalan kadınların oranı ise yüzde 85’in üzerinde. Şiddet gören kadının adresiMor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, kurulduğu 1990 yılından bu yana şiddet gören kadın ve çocuklara aralıksız olarak hukuki, sosyal ve psikolojik destek verdi. Şiddet mağduru kadın ve çocukların tanıklıkları aracılığıyla elde edilen bilgileri yetkililer başta olmak üzere geniş bir kesimle düzenli olarak paylaşan Mor Çatı, yasaların kadından yana değişmesi, uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi konusunda önemli çalışmalar yürüttü. Mor Çatı’ya ait uluslararası standartlarda faaliyet yürüten üç sığınakta kalan kadın ve çocukların şiddetten uzak yeni bir yaşam kurma oranı ise yüzde 80.

Multilingual documentaries where words don’t matter

Katti Djisuk Schroeter Last week 45 young filmmakers from all over Europe came to Istanbul, their freshly shot documentary material with them, ready for editing and eventually screening. What made their project called “Istanbul Express” extraordinary was scores of languages spoken in their films shot in 18 different countries which they crossed on board trains. The participants met in three European cities: Tallinn, San Sebastian and Turin. Divided into groups of three filmmakers (director, cinematographer and sound engineer), they made 15 short documentaries within three weeks on their trains to Istanbul and also during the last week in Istanbul. They stopped in a total of 24 cities, in 18 different countries for shooting. Six days before showing their work the film teams arrived in Istanbul; less than one week left for editing the multilingual material they shot. On Friday, October the 15th, they showed to an audience, equally multilingual and multicultural, the results of their three-week journey. In the French Institute they screened the 15 short documentaries. The young participants were from Portugal, Spain, the UK, Scotland, Belgium, France, the Netherlands, Switzerland, Germany, Finland, Sweden, Denmark, Romania, Poland, Hungary, Estonia, Croatia, Bulgaria and Turkey. The documentary making was supervised by tutors, producers and coordinators who counseled the participants while shooting and editing. Diverse film making approaches Having the theme of multilingualism in common, the films, each about 15 minutes, had very different approaches: Some had a lot of talking heads in them, for example a documentary film about the inventor of the language ‘Slovio’ – an international language put together by elements of all Slavic languages as a counter reaction to the dominance of English. Some others were just observational, the camera only watching their protagonists without asking questions or intervening in an interviewing way. For example, a film about […]

Siviller “merhabarev” dedi

Geçen yılın sonlarında Türk dış politikasında son dönemin en temel kırılmalarından biri yaşanmıştı; Ermenistan’la normalleşme süreci. İki ülke milli takımları arasında 2008 yılında oynanan iki maçla başlayan futbol diplomasisiyle Cumhurbaşkanları biraraya gelmiş ve süreç meyvelerini vermeye başlamıştı. Ertesi yıl İsviçre’nin arabuluculuğuyla sürdürülen Türkiye-Ermenistan görüşmelerinde bir noktaya kadar gelinmiş ve protokoller imzalanmıştı. Protokole göre Türkiye’nin Karabağ sorunu nedeniyle yıllardır kapalı olan sınır kapısı açılacak ve hatta karşılıklı diplomatik temsilcilikler faaliyete geçecekti. Çeşitli komisyonlar kurulmasını da içeren protokoller paraf edilse de arkası gelmedi. Ermenistan’la normalleşme süreci, beklentilerin aksine askıya alındı. Siyasilerin anlaşmazlıklarının çözümünü beklemenin vakit kaybı olduğunu düşünen ve iki halkın yakınlaşmasının toplumlar arası yürütülecek diyalog kanallarıyla mümkün olduğunu düşünenler, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da biraraya geldi. Ermenistan’daki Kafkas Enstitüsü ile Heinrich Böll Stiftung Derneği Güney Kafkas ve Türkiye ofislerinin Erivan’da ortaklaşa düzenlediği, Ermenistan ve Türkiye’den sivil toplum örgütleri temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen Ani Diyalog Toplantıları 14-17 ekim tarihleri arasında yapıldı. Programın açılış konuşmalarında iki ülke ilişkilerinin temelde sivil halkın bir araya gelerek ortaya koyabileceği projelerle gelişebileceği özellikle Türkiye’nin bu konuda hızlı bir ilerleme gösterdiği vurgulandı. Ermenistan Ulusal ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (ACNIS) Kordinatörü Richard Giragosian siyasi müzakere ve ilişkilerin kamuoyuna yönelik bir popülerlik aracı olduğunu belirttiği konuşmasında sorunların çözümünün geçmişin esiri olmamakla gerçekleşeceğini ve diyalogun sorunların çözümünde tek yol olduğunu söyledi. Kafkasya Enstitüsü Başkanı Alexandar İskandaryan da fiziki olarak kapalı olan sınırların ortak niyetlerin önüne geçemeyeceğini belirtti. Tüm konuşmacıların bir diğer ortak vurgusu ise kapalı sınırların bir an önce açılması gerektiğiydi. Siyasetçilerin sadece siyaset yaptığını ve iki ülke ilişkileri konusunda samimi davranmadığını düşünerek yola çıkan iki ülkeden farklı sivil toplum temsilcileri siyasetçilerin tıkadığı diyalog kanallarının nasıl açılabileceğini tartıştı bu toplantılarda medya ve gazetecilik, kültür ve miras, eğitim ve araştırma, insan hakları ve demokrasi ile çevre başlıkları altında farklı çalışma alanlarında bulunanların bir araya geldiği katılımcılar barış dilinin hakim kılınarak Türk-Ermeni ilişkilerinin nasıl kurulacağını tartıştı. […]

Ermenistan 2011 seçimine kadar bekleyecek

) kapaktan yer verdiği yazısıyla gıyabında tanışmıştım. “Beni daha iyi anlamanız için size dürüstçe ve samimiyetle kişisel öykümü anlatacağım” diye başladığı yazısında Giragosian, “Ben bir Ermeni milliyetçisiydim, bir dönem Türkler’e yönelik korku ve nefret ortamında aktif ve saldırgan bir diaspora Ermenisi olarak yetiştim. Ayrıca Ermeni siyasetindeki en milliyetçi grubun faal bir üyesiydim. Taşnak Partisi’nin (Türkiye ile yakınlaşmaya mesafeli duran radikal milliyetçi parti) bir mensubu olarak hayatım boyunca ‘Ermenistan ulusunu savunma ve ona hizmet etme’ yemini etmiştim. Bu kutsal ve doğal yemindeki vaadin ardında bulunabilecek anlamı sorgulamadan bu yemini çok ciddiye aldım” diyordu.Giragosian yazısının devamında, “Fakat yaşadıklarım, Türkiye’ye karşı militan bir eylemciden normalleşme sürecini destekleyen, ılımlı bir insana dönüştürdü beni” diyerek yaşadığı dönüşümü, belirttiği gibi samimiyetle anlatıyordu. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için çaba gösteren en aktif kişilerden biri olan Giragosian’la, Ermeni bir vatansever olarak yaşamayı seçtiği ve bir kaç yıl önce göç ettiği Erivan’da bu kez yüzyüze tanıştık. Ermenistan’daki Kafkas Enstitüsü ile Heinrich Böll Stiftung Derneği Güney Kafkas ve Türkiye ofislerinin Erivan’da ortaklaşa düzenlediği, Ermenistan ve Türkiye’den sivil toplum örgütleri temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen Ani Diyalog toplantılarında. Ermenistan Ulusal ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (ACNIS) Kordinatörü Richard Giragosian, şu sıralar askıya alınan Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve yürütülen müzakerelere ilişkin sorularımızı yanıtladı. Newsweek Türkiye dergisinde yayımlanan ve kendi hikayenizi anlattığınız yazınızda Taşnak Partisi yöneticisi Türk düşmanı bir Ermeni milliyetçisinden,Türkiye ve Ermenistan ile toplumları arasındaki yakınlaşmanın ılımlı politika yürütmekten ve diyalog kurmaktan geçtiğini savunan bir siyasetçiye dönüştüğünüzü yazmıştınız. Bize bu konuda biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Bu dönüşümü yaşayan tek kişi ben değilim. Aynı zamanda Türkiye ve Ermenistan da kendi içlerinde bir şekilde değişim ve dönüşümden geçen iki ülke. Şu anda bu röportaj için aynı masada oturuyor olmamız bile önemli bir dönüşümün göstergesi çünkü bir kaç yıl önce böyle bir şeyi hayal bile edemezdik. Tabi ki bu süreçte ben değiştim olgunlaştım ama aynı zamanda ülkemiz de, toplumumuz da […]

Yetti de arttı!

Referandumun tozu dumanı yeni yeni dağılırken, yapılan Anayasa değişikliği üzerine gerçekleştirilen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimleri ortalığı karıştırdı. Referandum öncesinde “hayır cephesinin” en önemli argümanı olan ve kısaca “iktidarın yargıyı ele geçirme planı” diye anlatılanların bir paranoya olmadığını ortaya koyan bir seçim sonucu yaşandı HSYK’de. Malum herkesin bildiği üzere seçimleri Adalet Bakanlığı’nın listesi diye bilinen adaylar kazandı. İlginç olan ise seçimlerden 2 gün önce 15 Ekim 2010’da Sözcü gazetesinde yayımlanan bir haberde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla seçimleri kazanacak kişilerin kimler olduğuna ilişkin bir liste yayımlanmasıydı. YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan da benzer bir listeden bahsederek seçimleri kazanacak adayların önceden belirlendiğini iddia etmişti. 17 Ekim 2010 günü yapılan seçimlerde iki iddiayı da doğrulayan bir sonuç çıkmış, ne YARSAV ne de Demokrat Yargı Derneği adaylarından hiçbiri seçilememiş ve Adalet Bakanlığı’nın listesi tulum çıkarmıştı. Adalet Bakanlığı her ne kadar kendi bürokratlarının da içinde olduğu listeyi desteklediği iddialarını reddetse de, listedeki tüm isimlerin önceden kimi çevrelerce dile getirilmiş olmasına karşın HSYK üyeliğine seçilmesi iddiaları doğrulamış oldu. 22 üyeden 17’si hükümet yanlısı AKP iktidarının başlangıcından günümüze dek yüksek yargıyla olan gerilimli ilişkileri, HSYK’nin yargı kökenli üyelerinin Ergenekon soruşturmalarında görev alan hakim ve savcılara ilişkin önerdiği talepler dolayısıyla açık bir mücadale alanına dönüşmüştü. Anayasa değişikliğiyle yapısal değişikliğe gidilen ve ayrı bir sekretarya, bütçe ve binası olan HSYK’ye Teftiş Kurulu da bağlanıyordu. Zaten özellikle referandumdaki “evet” cephesinin de en çok savunduğu bu değişimdi. Bu düzenlemelerin yargı bağımsızlığının önünü açacak önemli gelişmeler olduğu yorumları yapılmıştı. Ancak seçim sonuçlarından sonra ortaya çıkan tablo bütün bu düzenlemelerin yarattığı beklentileri boşa çıkardı. Yeni yapısıyla HSYK, adeta Adalet Bakanlığı’nın bir alt birimi haline gelmiş oldu. Çünkü HSYK’nın 22 asıl üyesinden 10’u Adalet Bakanlığı’nın desteğini alan hakim-savcılardan oluşurken geriye kalanlardan 4 üyeyi Cumhurbaşkanı, 1 üyeyi Adalet Akademisi, 3 üyeyi Yargıtay ve 2 üyeyi de Danıştay seçecek. Adalet Bakanı ve müsteşarının da […]

Fanfare of running from Asia to Europe

Julia Hagmair “I signed up for the run because I love running. After the first few steps on the bridge I was fascinated by the view and forgot about running. I started walking and just enjoyed the great impression of going from Asia to Europe.” These were the first words a German girl said after crossing the finish line at the 32nd Euroasian Marathon in Istanbul. People still can share impressions as the German contestant. But the pattering of over 100,000 feet created dangerous vibrations that caused the Bosporus Bridge to swing and sway dangerously. Monday’s official statement confirmed that the bridge’s lighting posts that were seen swaying left to right during the marathon was not a sign of danger or any damage to the suspension bridge. Binali Yıldırım, Transportation Minister tried to explain the swinging as a natural behaviour of bridges, “Suspension bridges swing. There was no danger alert from the monitoring devices. Suspension bridges do swing,” he said. For the 32nd time Istanbul with its well known Bosporus Bridge enabled once again thousands of people from all over the world to run from Asia to Europe. Winner of the marathon was Kenya’s Vincent Kiplagat who broke the record of Istanbul Marathon history with 2 hours 10 minutes and 39 seconds. He was followed up by two Ethiopians. Ashu Kasım (2:27:25) finished as fastest female runner. Streets closed to motor traffic On Sunday, 17th of October from 7 a.m. to 2.30 p.m. parts of the main roads through Istanbul had been closed to motor traffic for the 32nd Eurasia Marathon, a 15 km Run for the athletes and Fun Run for the public. Instead of car crowded streets professional athletes and handicapped runners, girls and boys, young and old from Turkey and abroad took over the streets. The main […]

687 lira herşeyi unutturdu mu?

İzmir’in Bornova ilçesinde bir kedinin ezilerek öldürülmesi olayının peşini birakmayan hayvan hakları örgütleri olayın yargıya intikal etmesi ve failin hapis cezasıyla yargılanması için girişimlerini sürdürüyor. Hayvanları Koruma Kanunu kabahatler kanunu kapsamında olduğu için hayvanlara eziyet edenlerin mahkemelerde yargılanmadığını belirten Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Şenpolat, hayvanları koruması gereken yasanın tek yaptırımının idari para cezası olduğunu, yani fail bulunsa bile ona İl Çevre Müdürlüğü tarafından idari para cezası kesilip, paranın devlet kasasına irad (gelir) kaydedileceğine dikkat çekiyor. Şenpolat, hayvanlara yapılan işkence sonucunda devletin para kazandığını, ve bu cezanın herhangi bir yaptırımı olmadığını vurguluyor.Ahmet Kemal Şenpolat, geçtiğimiz hafta U.G.‘nin işlediği suçla ilgili yapılanları ve yapılması gerekenleri şöyle özetliyor :“Federasyonumuz İzmir İl Hayvanları Koruma Kurulu başta olmak üzere il çevre müdürlüğüne failin cezalandırılması, mevcut köpeğinin elinden alınması, cezasının artırılması için hemen başvuru yaptı. İzmirdeki Haytap Federasyon temsilcisi arkadaşlarımız basın açıklaması yaparak savcılığa suç duyurusunda bulundu, Emniyet yetkililerinden randevu alarak failin yakalanması ve ifadesinin alınması işlemlerini hızlandırdı. Buna rağmen yasal mevzuat gereği U.G. serbest bırakıldı. Ayrıca HAYTAP olarak failin bu kadar caydırıcı olmayan bir ceza ile kurtulmasını öngörebilmemize rağmen, yine de bir şekilde olayın yargıya intikal etmesi için girişimlerimiz tekrar başladı. Önümüzdeki süreçte tüm gelişmelerden sizleri de haberdar edeceğiz. Bu aşamada bizleri takip eden herkesin TBMM Çevre Komisyonuna 5199 sayılı yasanın değiştirilmesi yönünde mektup yazmasını tavsiye ederiz. Çünkü önümüzdeki dönem hayvanların yaşam hakkına saygı duymayan siyasilere oy vermeyin kampanyamızı daha da hızlandıracağız.” Hatırlanacağı gibi İzmir’in Bornova ilçesinde yaşayan U.G., 7 Ekim 2010 gecesi 4 arkadaşı ve pitbull cinsi köpeği ile beraber gece saatlerinde bir büfe sahibinin baktığı kediyi, tekme atarak ve kafasını ezerek öldürmüştü. Büfe güvenlik kamerası kayıtlarından kimliği tespit edilip ifadesi alındıktan sonra 687 lira para cezası karşılığı serbest bırakılmıştı. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nın 14’üncü maddesine göre, “Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç […]

Wig sellers not worried about relaxed headscarf ban

Iva Hromkova A recent decree by the Board of High Education (YOK) relaxed the ban on headscarf wearing women students to attend classes at the universities. While the ban was still in force, students were circumventing it by wearing wigs to enter classes in order to obey what they termed as the prerequisite of their Islamic faith and continue their studies at the same time. To find out how the YOK decree would affect the wig sellers we visited several shops lining the main street running from Taksim to Sishane and interviewed headscarf wearing students on the campus. Murat Ozdemir, 29, owner of a store with a large selection of wigs near Taksim was confident that the YOK decree would not have a notable effect on his sales. “Most women come to buy wigs at the beginning of the school year. I don’t think some law would change this habit anytime soon,” he said. The wig business is really not as big as one would expect, he pointed out. Selling special wigs called “tesettur peruk”, according to Ozdemir, is just a small part of the artificial hair business. Headscarf wearing women students confirmed Ozdemir’s comments. “If we are not allowed to wear our hijab (headscarf) at a particular school, we just choose another one. We don’t want to wear wigs,” said a student at Bilgi campus. “We have never worn a wig and we even don’t know anybody who does,” she added. The headscarf ban still remains in government offices for employees. Economic crisis is more effective Another wig seller, Kasim Celik, 34, declared that the economic crisis is more effective in his sales than the relaxation of the headscarf ban for university students. “If the headscarves are allowed, women will not need wigs anymore. But they may decide to […]

Stuck in Purgatory: Identifying Unclaimed Bodies on TV

Aslı TUNÇ It was a usual working day in my office at the university until our lovely Student Affairs director Ms. Sunal stepped in. “You’ve got to see this” she said in a troubled voice. She has always been extremely helpful to update me about recent Turkish TV programs which I was normally unaware of. She immediately clicked on a video link on my computer. We began to watch a TV show on Flash TV from the previous night. After fifteen minutes of staying fixated on the screen, I could hardly release my breath and utter a single word: “unbelievable!” It really was. Mrs. Sunal left my office after I promised her to write about it.This program is called Aradakiler which means “stuck in purgatory”. The host of this reality show is Yalçın Çakır, a Turkish equivalent of Jerry Springer in the US. Mr. Çakır has a reputation to be an outrageous TV host who pushes the limits of the reality programming. He loves to entertain the public by shocking them at the same time. Not surprisingly, his target audience lives at the outskirts of the city with low education and income level. In fact those masses turned him into a public hero in quest for justice for years. He tried various reality show formats on Flash TV where he pretended to be the voice of the people who had lost their hopes on the justice system. However, everything was for higher and higher ratings in the gutter of television industry.Aradakiler was one of the most recent TV attempts of Yalçın Çakır where his aim was finding the relatives of unidentified and unclaimed dead bodies. On Flash TV’s official website, the program is defined as a big help to decrease the numbers of unclaimed bodies in the overcrowded city morgues […]

Rights are not granted you have to fight for them

Celine Orman & Reeta Metsänen “Rights are not granted but won by a dedicated struggle waged by the people.” This was the tenor of the 7th Gathering of Freedom of Expression that took place at Bilgi University’s Dolapdere Campus, 8-10th of October. The guest of honor was the famous American linguist and activist Noam Chomsky. Prof. Richard Falk of Princeton and Hilal Elver, professor of international law from Stanford University, Prof. Turgut Tarhanli, the Dean of Bilgi’s School of Law, journalists and writers from several countries participated at the discussion, talking about the present situation in their respective countries and sharing their opinions on global issues of freedom of expression and alternatives for the future.Some of the speakers were themselves victims or witnesses of freedom of expression violations, others representatives from Human rights organizations such as PEN and Amnesty International whom all expressed their views and experiences in order to visualize a global overview, in an effort to see clarify the source of all the problems, and what could be done to solve them. Falk: “Neo-liberal media gives more space to neo-fascist statements.” Prof. Falk was critical of the neo-liberal media saying that it allocates more space to neo-fascist statements. “It’s leaning far to the right according to controversial voices,” he said. He also pointed out that although the internet provides for a pluralistic discourse, it has also become an interface of commercial exploitation. Hrant Dink, the Turkish-Armenian journalist, killed in January 2007 because of challenging the political system in Turkey, was taken as an example of the brutal consequences of expressing critical opinions against the mainstream. Fethiye Çetin, the lawyer of Hrant Dink, explained in her speech that the lack of empathy and understanding was the main reason for his murder. People intimidated by fear and the negligence if […]

‘Türkiye’de direniş geleneği hâlâ yaşıyor’

Düşünce Özgürlüğü için İstanbul Buluşması’nın onur konuğu Amerikalı dilbilimci Prof. Noam Chomsky geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde verdiği konferansta düşünce özgürlüğü konusunda Türkiye’yi cesaretlendirdi. Chomsky Amerika’da olduğu gibi, Türkiye’de de çok ciddi insan hakları suçları olduğunu belirtirken bir yandan da bir direniş geleneğinin hla yaşadığını söyledi. Chomsky, “Türkiye’de çok ağır cezalar almayı göze alarak bu ihlallere direniyorlar, oysa batıda bunu göremezsiniz.” şeklinde konuştu. Düşünce Özgürlüğü için İstanbul Buluşması, farklı ülkelerden gelen katılımcıların, düşünce özgürlüğünün küresel sorunlarını tartışmak ve çözümler üretmek için bir araya geldikleri bir toplantı dizisi. Buluşma, ilk olarak 1997 yılında 11 ülkeden, 19 yazar ve 2 gözlemciden oluşan bir grubun, Türkiye’deki bin 80 aydının ifade özgürlüğü için başlattığı sivil itaatsizlik eylemine destek olmak için, İstanbul’a gelmesiyle başlamıştı. Konuklar; İstanbul’daki yazarlar, hukukçular ve akademisyenlerle toplantılar yapmış, cezaevlerindeki düşünce suçlularını ziyaret etmiş ve gözlemci olarak duruşmalara katılmışlardı. Bu yıl 7.si gerçekleşen organizasyon da 8 Ekim’de “Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu” ve “Ergenekon’da Kim Kimdir?” kitaplarının yazarı Ertuğrul Mavioğlu ve Habervesiare editörü Ahmet Şık’ın davasının izlenmesiyle başladı. “Soruşturmanın gizliliğini ihlal” iddiasıyla iki gazetecinin hapsi istenen dava 21 Ocak 2011’e ertelendi. hapisleri isteniyor. Organizasyonun 9-10 Ekim tarihlerinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampüsünde gerçekleşen kısmında ise, Ukrayna, Gürcistan, ABD, Rusya ve Azerbaycan’ın da içinde bulunduğu birçok ülkeden katılan konuklar, yaşadıkları yerlerden örnekler vererek düşünce özgürlüğü için bir tartışma platformu oluşturdular. İlk Bölüm Hrant Dink’in Buluşmanın ilk bölümü; Türkiye’nin düşünce özgürlüğü ihlali bakımından, yakın tarihteki en acı örneklerinden Hrant Dink’e ayrılmıştı. “Düşünce Suçu(!?)’na Karşı Girişim”den Şanar Yurdatapan, Dink’i “Hala bize yardım ediyor.” şeklinde anarken, gazeteci Kemal Göktaş medyanın cinayetteki rolünden söz etti. Göktaş konuşmasında, Hrant Dink’in, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in Ermeniliği ile yaptığı haberin Hürriyet’te manşetten verilşinin ardından, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, Dink’i hedef gösteren bir açıklama yaptığını anımsattı. Göktaş medyanın, olaydan sonraki tutumunu değerlendirirken, Yeni Çağ, Batı Trakya […]

Sahi sonbahara ne oldu?

Son günlerde bir çok kişiden benzer cümleleri duyuyorum: “Ya bir ara bir sonbahar vardı. Ne oldu ona?” Bu söylemin nedeni elbette kışın aniden bastırması. Tam da bu söylenenlerin, kışın aniden bastırıp sonbaharı ortadan kaldırmasının üstüne “cuk diye oturan” bir eylem gerçekleşti 10/10/10 günü. Tarihin tesadüflüğünü 01/01/2001’den beri senelik rutin “çılgınlık” haberine çeviren televizyon kanallarının aksine, 10/10/10 günü tam tersi bir çılgınlık vardı İstanbul’un orta yerinde. Televizyonlar haberleriyle insanları dolaylı bir tüketime davet ederken, biz 350 eylemcileri fazla tüketimin neden olduğu küresel ısınmayı durdurabilmek için Taksim’de toplandık. Güneş eylemcilerin yanındaKüresel ısınmanın neden olduğu sıcaklık dengesi bozuk bir pazar günü yaşanıyordu. Sabah oldukça soğuk olan gün, eylem saati yaklaştıkça ısınmıştı. Bir kaç dakika gecikmeli olarak katıldığım eylemci topluluk sloganlarını sıralamaya başlamıştı bile: “Güneş, rüzgar bize yeter” diye haykırdıkça babacan bir tavırla “Ben sizin enerji ihtiyacınızı karşılayabilirim” der gibi kendini gösteriyordu güneş.Dün dünya çapında 188 ülkede 7 binden fazla noktada gerçekleştirilen 350 eylemlerinin İstanbul ayağında başı çeken Küresel Eylem Grubu iyi hazırlanmıştı. Grubun ve eylem sürecinin elektronik posta grubundan pasif bir takipçisi olarak, haftalık toplantılarda yapılan atölyelerin çıktılarını eylem alanında görmek bunu anlamaya yetiyordu. Kapitalizm çevreye düşmanEylemin hemen başında bir basın açıklaması yapıldı. Bildiride, küresel ısınmanın büyük sorumluları olarak kapitalist sisteme ve bunu yöneten büyük patronlarla birlikte devlet liderlerinin çevre ve insan sağlığı hakkındaki duyarsızlığı vurgulandı. Son 10 yılda her sene sıcaklık rekorlarının kırıldığı söylenirken, bunun sonuçlarının ağır bilançosu da gözler önüne serildi. Basın duyurusunda yer alan bilgilerde sıcak hava dalgasının Japonya’da 54 bin insanı hastane koridorlarına sürüklediğinden, Moskova’da aşırı sıcaklar nedeniyle orman yangınlarının çıktığından bahsedildi. İklim dengesizliğinin oluşturduğu aşırı yağışların sonucu yaşanan Pakistan’daki sel felaketinin afet olmaktan çıkıp cinayet olduğuna parmak basıldı. “Allahın işine karışılmaz”Ben bu söylenenleri daha iyi duyabilmek için megafonla konuşma yapan kişiye doğru giderken beni durduduran 40-50 yaşlarında bir amcayla aramızda şöyle bir diyalog geçti:“Oğlum bu ne partisidir?”“Amca, bu […]