Parvus Efendi ne demişti?

) Geçmişe dönük hüküm yazmayı marifet sayan kimi gazetecilerin ve gazetelerin, “ajan” ve “silah tüccarı” olarak nitelendirdiği Parvus Efendi’nin Türkiye için önemi, 1910-1914 arasında Önce Taninve Jöntürkgazeteleri, sonra da Türk Yurdu dergisi için kaleme aldığı makalelerden ve risalelerden kaynaklanıyor. Parvus Efendi’nin makalelerinin ilk kez Türkçe’ye çevrildiği ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun da “okudum” dediği ve ilk basımı 1977 yılında yapılan Türkiye’nin Mali Tutsaklığı adlı kitabı kaleme alan Muammer Sencer, Pavrus’un önemini şu sözlerle anlatıyor: “Yazılanlar önce Duyun-ı Umumiye’nin (Osmanlı Borçlar İdaresi) ve Reji’nin (Tekel şirketi) devleti nasıl düpedüz aldatarak borçtan kurtulamaz duruma getirdiğini açığa koyması açısından önemli. Türk Yurdu dergisinin Parvus’un yazılarına başlarken yayınlamış olduğu sunum yazısında da üzerinde durduğu gibi Türk ekonomicileri, Türkiye’nin sorunlarına o güne değin değil çare aramak, bir açıklık kazandırma savaşı bile vermemişler. Parvus çıkana değin uzun yıllar devletin nasıl soyulduğu ve politikacıların beceriksizliği, bilgisizliğinden yararlanılarak borçtan sıyrılamaz bir ortama sürüklendiği kamuoyundan gizli kalmış.” Osmanlı’nın mali tutsaklığının ilk kez Kırım Savaşı’yla başladığını düşünen Parvus Efendi, Tanin, Jöntürk ve ardından da Türk Yurdu dergilerindeki makaleleleriyle elbette Türkiye’ye ülkenin o günkü yapısıyla sosyalist bir ufuk çizmiyordu. Ancak Türkiye’de bir milli burjjuvazi geliştirilebilmesi için tarım ve tarıma dayalı sanayilerin önemine dikkat çekiyor, bunu başarabilmek için devletin emperyalist güdümden kurtarılması gerektiğini söylüyordu. Madem ki bir gecede bu kadar meşhur oldu, hakkında türlü iddialar ortaya atıldı, biz de gazetecilik görevimizi yapıp mikrofonu Pavrus Efendi’ye bir uzatalım dedik. Tabii uzun gelir gider hesaplarını, borç dökümlerini vergi geliri tablolarını buraya hiç almıyoruz. İşte Pavrus’un Osmanlı Devleti’nin Batı’ya olan mali tutsaklığıyla ilgili görüşlerinden ve uyarılarından satırbaşları: Köylüler ve devlet “(…) Bugün ulus biri siyasal biri ekonomik iki tür tutsaklığın baskısı altında kıvranmaktadır.Osmanlı devletini eli kolu kapütilasyonlarla, mali denetime yol açan anlaşmalarla ve başka sözleşmelerle bağlıdır. Bu sözleşmeler uyarınca kimi vilayetlerin gelirleri bile rehnedilmiş hükümet istediği gibi davranamaz duruma gelmiştir.(…)Bu bakımdan Türkiye kendisini siyasal tutsaklıktan kurtarabilmek için […]

IMF varsa gösteri de var

HaberVs IMF ve Dünya Bankası toplantılarına yönelik protestolar bugün de sürdü. Dün (6 ekim) Taksim ve civarında yaşanan olaylardan sonra İstanbul polisi Taksim ve Tarlabaşı ile Osmanbey’de yoğun güvenlik önlemleri almıştı. Beklenenin aksine Taksim’de herhangi bir olay çıkmazken, göstericilerin toplanma adresi Osmanbey’di. Sabahın erken saatlerinden itibaren bu eksende toplanmaya çalışan göstericiler gözaltına alındı. Eylem ve polise mukavemet Pangaltı Ergenekon Caddesi’nde başladı ve daha sonra E-5’e taşındı. Uzun süre müdahale edilmeyen göstericiler, görüntülerini çeken bir polis helikopterine roketatar gibi kullanılan havai fişekle saldırdı. Ergenekon Caddesi’nde toplanan ve sloganlar atarak yürüyüş yapan yaklaşık 200 kişilik bir grubun önü polis tarafından kesildi. Polisin dağılın uyarısına uymayan göstericilere önce tazyikli su ardından da gaz bombalarıyla müdahele edildi. Polise taş ve molotof kokteylleri atarak karşılık veren göstericiler ara sokaklara kaçtı. Bomonti üzerinden Çağlayan kavşağına kadar herhangi bir müdahaleyle karşılaşmadan yürüyen grup bazı banka şubelerini tahrip etti. Daha sonra E-5’e çıkan göstericiler karşılarına çıkan bir polis aracına da saldırdı. Zor anlar yaşayan polisler ise araç içinden havaya ateş açarak kaçtı. Kendilerini havadan izleyerek görüntülerini kaydeden polis helikopterine göstericiler, roketatar gibi kullanılan bir boruyla havai fişek atarak vurmaya çalıştı. 103 kişi gözaltında İstanbul Valisi Muammer Güler , CEBIT Bilişim Eurasia Fuarı’nın açılışı öncesi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü karşılamak için beklediği sırada gazetecilerin IMF toplantılarındaki gözaltılarla ilgili sorularını yanıtladı. Vali Güler, “Basın açıklamalarından sonra polise saldırıldı. Polisin müdahalesi tamamen suçun önlenmesine yönelikti. 7 polis aracı 6 konsolosluk binası ve 11 bankanın camı kırıldı. 5 işyeri tahrip edildi. Bunu eleştiri konusu yapıyorsak, bu özgürlüklerin artık üzerinde iyi düşünülmesi lazım. Şiddet kullanmayla fikir hürriyeti düşünce açıklama hürriyetini mutlaka ayırmak lazım” dedi. Vali Güler 25’i bugün olmak üzere 47’si kadın 22’si 18 yaşindan küçük olmak üzere toplam 103 kişinin gözaltına alındığını söyledi.

IMF varsa gösteri de var

HaberVs IMF toplantılarına yönelik protestolar bugün de sürdü. Ancak bugünkü gösteriler dün yaşananların aksine hayli sönüktü. Sabahın erken saatlerinden itibaren Şişli ve çevresinde toplanmaya çalışan göstericiler gözaltına alındı. Pangaltı Ergenekon Caddesinde başlayan eylem, daha sonra E-5’e taşındı. Uzun süre müdahale edilmeyen göstericiler, görüntülerini çeken bir polis helikopterine roketatar gibi kullanılan havai fişekle saldırdı. Dün (6 ekim) yapılan sert müdahale üzerine yaşanan olaylardan sonra İstanbul polisi Taksim ve Tarlabaşı ile Osmanbey’de yoğun güvenlik önlemleri aldı. Beklenenin aksine Taksim’de herhangi bir olay çıkmazken, göstericilerin toplanma adresi ise Osmanbey’di. IMF ve Dünya Bankası toplantılarını protesto etmek için bir araya gelmeye çalışan gruplar sabahın erken saatlerinden itibaren gözaltına alındı. Pangaltı Ergenekon Caddesi’nde toplanan ve sloganlar atarak yürüyüş yapan yaklaşık 200 kişilik bir grubun önü polis tarafından kesildi. Polisin dağılın uyarısına uymayan göstericilere önce tazyikli su ardından da gaz bombalarıyla müdahele edildi. Polise taş ve molotof kokteylleri atarak karşılık veren göstericiler ara sokaklara kaçtı. Bomonti üzerinden Çağlayan kavşağına kadar herhangi bir müdahaleyle karşılaşmadan yürüyen grup bazı banka şubelerini tahrip etti. Daha sonra E-5’e çıkan göstericiler karşılarına çıkan bir polis aracına da saldırdı. Zor anlar yaşayan polisler ise araç içinden havaya ateş açarak kaçtı. Kendilerini havadan izleyerek görüntülerini kaydeden polis helikopterine göstericiler, roketatar gibi kullanılan bir boruyla havai fişek atarak vurmaya çalıştı. 103 kişi gözaltında İstanbul Valisi Muammer Güler , CEBIT Bilişim Eurasia fuarının açılışı öncesi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü karşılamak için beklediği sırada gazetecilerin IMF toplantılarındaki gözaltılarla ilgili sorularını yanıtladı. Vali Güler, “Basın açıklamalarından sonra polise saldırıldı. Polisin müdahalesi tamamen suçun önlenmesine yönelikti. 7 polis aracı 6 konsolosluk binası ve 11 bankanın camı kırıldı. 5 işyeri tahrip edildi. Bunu eleştiri konusu yapıyorsak, bu özgürlüklerin artık üzerinde iyi düşünülmesi lazım. Şiddet kullanmayla fikir hürriyeti düşünce açıklama hürriyetini mutlaka ayırmak lazım” dedi. Vali Güler 25’i bugün olmak üzere 47’si kadın 22’si 18 yaşindan küçük olmak üzere toplam 103 […]

O gün asansörde neler oldu?

Aslı Bekdik Bir asansöre bindim hayatım değişti! Mümkün mü? Size bağlı. Her an birbirini hiç tanımayan insanların girip çıktığı büyük bir alışveriş merkezindeyim, bir kattan diğerine beş saniyede ulaşan çelik ruhsuz asansörün “yukarı” düğmesine basıp bekliyorum. Kapılar açılıyor ve karşıma kuruyemişler bir yanda, kıyafetler diğer yanda, oje şişeleriyle yüz kremleri köşedeki etajerde, şiir kitapları, halısı ve hatta çalan radyosuyla bir oda çıkıveriyor… İçerdeki iki kadın koyu sohbette. Bana şu kot montu mu giyseler yoksa mavi şalı mı tercih etseler daha yakışacak diye soruyorlar. Fikrim var ama basmayı unuttum, hangi kata gidecektim… Beş saniye geçiyor, ben inmiyorum, hatta bir iniyorum bir çıkıyorum, tam “Şu meyve suyunu içeyim bari” derken bir başkası daha giriyor asansöre. Evet, yer de dar. Ben bu hiç tanımadığım iki kadına “görüşürüz” deyip çıkıyorum dışarıya. Aklıma takılıyor. Bu da neydi? Bir oyun, bir araştırma, bir ahbaplık mı? Bu binada çalışan bir kuryeyim ben. En iyisi diyorum, bir daha çağırmak şu asansörü. Tekrar biniyorum. Girince raftaki kitaplardan birini alıyorum. Nazım Hikmet’ten bir şiir okuyorum, yüksek sesle… Kenara çekiliyorum, “Günümü güzelleştirdiniz, çok kötüydü moralim” diye “ev sahiplerine” sarılıp teşekkür eden kadın dışarı çıkarken… Taşıyan mı benim taşınan mı, işte bütün mesele bu! Çağdaş Gösteri Sanatları Girişimi, 3-4 Ekim tarihlerinde Kanyon Alışveriş Merkezi’nde “Geçici İşgal” adlı bir etkinlik serisi gerçekleştirdi. 11. Uluslararası İstanbul Bienali’nin “İnsan Neyle Yaşar?” teması paralelindeki etkinlikte Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Hareket Atölyesi, RemDans Proje Topluluğu yer aldı. Bağımsız sanatçılar Defne Erdur Bekdik ve Şebnem Yüksel, projeye Defne Erdur Bekdik’in konseptini oluşturduğu “İnişli Çıkışlı Hayatlar” ile katıldılar. İki günlük etkinliğin sanat yönetimi Şule Ateş’e aitti. xLDen>trGoogleC HaberVs

Bu da IMF gazı

HaberVs Taksim Meydanı, Harbiye Uluslararası Kongre Merkezi’nde düzenlenen IMF toplantısını protesto etmek isteyen sendika temsilcileri ve sivil toplum kuruluşları hazırlanmıştı. Ancak buradaki kalabalık beklenenin çok üzerine çıktı ve kısa süre içerisinde sayıları birkaç bini bulan göstericiler saat 11:00 civarında protestoya başladı. Basın açıklaması yapmak için toplanan grubun bir bölümü IMF toplantısının yapıldığı Uluslararası Kongre Merkezi’ne yürümek için polis barikatına yöneldi. Polisin bu girişime tepkisi çok sert oldu. Ortalık bir anda karıştı. Polis, kalabalığı biber gazı ve tazyikli su ile dağıttı. Göstericiler, molotof kokteyli ve taşlarla polise mukavemet gösterdiler. Bu karşılık polisin müdahalesini daha da sertleştirmesine neden oldu. Panzerler ve gaz bombalarıyla dağıtılan kalabalık Gümüşsuyu, Tarlabaşı, İstiklâl Caddesi ve Cihangir yönüne dağıldı. Polisle göstericiler arasındaki çatışma bu mevkilerde sokak aralarında devam ediyor. Gösteriler sırasında polisin, tıpkı 1 Mayıs olaylarında olduğu gibi en küçük gruba karşı bile biber gazı kullanmaktan çekinmediği göze çarpıyor. Saat 13:15 itibarıyla polisin 100 kadar kişiyi gözaltına aldığı bildiriliyor.

Erkeklerin son modası: Mutfak!

Ataerkil bir toplumda yaşamanın verdiği bir içgüdü olsa gerek, “mutfak” denilince insanın aklına ilk “kadın” geliyor. Herkesin annesi harika yemek yapar, anne yemeği başkadır. Fakat son birkaç yılda mutfakta roller değişmeye başladı ve erkekler arasında aşçılık, moda oldu. “Bazı romantik filmlerde esas oğlanın aşçı olmasından mı?”, “Kadının kalbinden geçen yol, artık midesinden geçtiğinden mi?”, yoksa “Yemek işinde ciddi para olduğundan mı?” bilinmez, ama erkeklerin yemeğe olan ilgisi gün geçtikçe artıyor. Üniversitede, mutfakla hiç ilgisi olmayan bölümlerde öğrenim gören kimi erkek, mezun olduktan sonra soluğu yemek okullarının kapısında alıyor. Bu ilgi gerek amatör, gerekse profesyonel aşçılık kurslarına olan talepten de açıkça görülüyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Uygulamalı Mutfak Eğitimi Sertifika Programı sorumlusu Elif Kars, kurs katılımcılarını üçte birinin erkek olduğunu belirterek bunun hiç de azımsanamayacak bir oran olduğunu vurguluyor. Çünkü gündüz gerçekleştirilen eğitim 6 ay boyunca işi gücü bırakıp bu işe zaman ayırmayı gerektiriyor ve maliyeti de oldukça fazla. Mutfak Sanatları Akademisi’nden verilen bilgiye göre de “pastacılık” branşı hariç her türlü mutfak eğitiminde erkek katılımcıların sayısı kadınlardan daha yüksek. Özgür Önol (28), Koray Karahan (26) ve Alican Gürbüz (25) bunlardan sadece birkaçı. Alican Gürbüz ve Özgür Önol, üniversitenin iktisat, Koray Karahan da turizm işletmeciliği bölümünden mezun. Fakat üçünün de okuduğu alanda çalışmak gibi bir niyeti yok. Aslında, üniversite yıllarında ufak tefek yemek denemeleri yapmalarına rağmen, aşçı olmak gibi bir çabanın içine girmemişler. Fakat mezun olduktan sonra yemek yaparken aslında ne kadar mutlu olduklarını fark ederek mutfağın büyüsüne kapılmışlar… Özgür Önol’un mutfağa girişi çocukluk yıllarına dayanıyor. Küçük yaşlardan beri basketbol oynayan Önol, yaz aylarını ailesinden ayrı geçirdiği için kendi kendine yemek yapmaya başlıyor. Üniversitede okurken bankada staj yapıyor ve bankacılığın ona göre bir iş olmadığını anlıyor. Restoran açmayı planlarken, kendini Ankara’da bir restoranda suşi yaparken buluyor ve mezun olur olmaz, ailesinin de onayını alarak profesyonel anlamda yemek yapmak için Fransa’ya gidiyor. Paris’te bulunan […]

Bilgi’deki o meşhur salon…

IMF Başkanına atılan ayakkabıyla birlikte gözler İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde bulunan BS1 salonuna çevrildi. İstanbul Bilgi Üniversitesi kurulduğu günden beri BS1 salonu pek çok önemli konuğu ağırladı. Üniversite tarafından veya değişik sivil toplum kuruluşları tarafından düzenlenen organizasyonlarda ev sahipliği yapan BS1 salonu basında devlet başkanlarından işadamlarına kadar konuk konuşmacıları ve olaylarıyla her zaman geniş yer aldı. BS1’in dikkatleri üzerine çekmesi ilk defa 24-25 Eylül 2005 tarihinde Boğaziçi, Sabancı ve Bilgi üniveristelerinin ortaklaşa düzenlediği (daha önce 4.İl İdare mahkemesi kararıyla durdurulan) Ermeni Konferansı’yla oldu. Protesto gösterilerine sahne olan konferansta katılımcılardan bazılarının üzerine yumurta ve domates atıldı. İkinci gün toplantılarında da Bilgi Üniversitesi’nin tabelası üzerine yumurta ve domatesler fırlatıldı. Konferans nedeniyle Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere Kampüsü’nde yoğun güvenlik önlemleri alındı.Yine aynı salonda çekimi yapılan 32. Gün programına Şubat 2008’de konuk konuşmacı olarak katılan Abdurrahman Dilipak ile TKP’li öğrenciler arasından yapılan türban tartışması basında geniş yer bulan olaylar arasındaydı. Bugüne kadar Dolapdere BS’in konuk ettiği isimlerin listesine bakınca bu mekanın özellikle politik tartışmalar açısından ayrıcalıklı bir yere sahip olduğu da hemen anlaşılıyor. Bu salonun IMF Başkanı Dominique-Strauss Kahn’dan önceki konukları arasında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı René van der Linden, “Günümüzde Hâlâ Anti-Kapitalist Olmak Mümkün Mü?” başlıklı konferansıyla Slavoj Zizek, AB ve Küresel Kriz hakkında konuşan Belçika Eski Başbakanı Yves Leterme, 30’uncu yılında İran İslam Devrimi’ni anlatan İran Dışişleri Bakanı Başdanışmanı Muhammedi Manuşehr, demokraside çeşitlilik üzerine konuşan Yunanistan eski başbakanı Kostas Simitis gibi isimler yer alıyor. Dünya çapında tanınan önemli akademisyen ve konuşmacıların katıldığı konferanslara; tartışmalara ve çeşitli protestolara ev sahipliği yapan BS1’in hareketliliği, hemen bitişiğindeki BS2 salonuna pek de yansımadı. Ancak yine Dolapdere Kampüsü içinde yer alan Hukuk Fakültesi Mahkeme salonu, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in katılımıyla gerçekleşen, “Ülkemizde ve dünyada 2007” konulu konferansta sahne olduğu protestolarla BS1’in popülerliğini yakalamaya çalışsa da aynı performansı göstermekten uzak kaldı. Çoğu zaman olayların geçtiği mekanların bir […]

Protestocuyu ‘kurtaran’ adam

İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampüsünde gerçekleşen IMF Başkanı Dominique-Strauss Kahn konferansında meydana gelen “ayakkabı protestosunda” dikkatleri çeken bir nokta da protestocuya yapılan güvenlik müdahalesiydi. Eylemci Selçuk Özbek bu tür protestolarda alışılageldiği üzere, aşırı şiddet uygulanmadan ve çok çabuk bir zaman dilimi içerisinde salon dışına çıkarıldı. Olay esnasında protestocuyu engellemeye çalışan güvenlik görevlileri arasında Strauss’un özel korumaları, sivil polisler ve Bilgi Üniversitesi güvenlik görevlileri ve Güvenlik Müdürü bulunuyordu. Kısa süren bu arbede sırasında çekilen video görüntülerinde Strauss Kahn’ın yakın korumalarından birinin Selçuk Özbek’e müdahale etmek için elini pantolonunun arka kısmındaki silahına götürdüğü ancak başka görevli tarafından engellendiği görülüyordu. Bu görevli Özbek’e sarılarak salondakiler kadar eylemcinin de güvenliğini sağlıyordu. Bu müdahaleyi yapan görevli, 4 yıldır Bilgi Üniversitesi Güvenlik Müdürü olarak çalışan Yunus Sefer’den başkası değil. Sefer, emniyet teşkilatında geçirdiği uzun süre içinde Narkotik Şube müdür yardımcılığı ve İstanbul Valiliği yakın koruma amirliği gibi görevlerde bulunmuş deneyimli bir profesyonel. Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen olaylı Ermeni Konferansı ve yine protestolara sahne olan Süleyman Demirel konferansı gibi Bilgi Üniversitesi’nin evsahipliğinde gerçekleştirilen pek çok organizasyonun güvenliğini sağlayan Sefer, olayda kimsenin bir zarara uğramamasından memnun olduğunu söylüyor. Yunus Sefer, protesto sırasında gerçekleştirdiği müdahalenin yılların deneyimiyle, refleks olarak bir anda meydana geldiğini ve o ana dair çok şey hatırlamadığını belirtiyor. “Protestocu o an linç girişimine ya da sert davranışlara maruz kalabilirdi” diyen Sefer, protestocu dahil salondaki herkesin güvenliğinin birinci derecede öncelikli olduğunu vurgulayarak yaptığı işe bakışını “Ben de bir babayım ve bu üniversitenin içindeki herkes benim evladımdan farksızdır” sözleriyle ifade ediyor. Konferanstan bir gün önce konferans salonunu gerekli güvenlik önlemlerini almak için kendisinin eşliğinde Strauss’un özel korumaları ve polislerin gezdiğini belirten Sefer, Strauss’un platform arkasındaki kapıdan girmesini önerdiğini ancak IMF başkanının korumalarının, böyle bir tedbire ihtiyaç duymadığını ve başkanın da ön kapıdan girmek istediğini anlatıyor. Protestocuyu öğrenci sandığını fakat daha sonra “BirGün” gazetesi politika editörü Selçuk Özbek olduğunu öğrendiğini […]

Galatasaray’a Barcelona taktiği

Volkan Ağır Maç sonrası konuşmaları, “Galatasaray için yarın ne yazalım?”la başladı, eve dönüş yolculuğunda da devam etti. Tespit basitti. G.Saray uzaktan şut atmıyor bu yıl. Belki de atacak fırsatı yaratamıyor ki bu da ayrı bir tespit. Geçen yıl Michael Skibbe’nin takıma oturttuğu en önemli düşüncelerden biriydi uzaktan şut atmak. İlk yarılarda 20′ye yakın şutla kaleyi yoklardı Sarı – Kırmızılı takım. Gol olur ya da olmaz ama rakibin sinirini bozar kaleyi bulan şutlar. “Pozisyon veriyoruz, şut attırıyoruz daha temkinli olmalıyız” tedirginliğiyle oynayan rakip kendini zorlar ve böylece hata yapma ihtimali yükselir. Sonuç, şutlarla kaleyi bulan takımın lehine dönmeye başlar. Ya da beklenmedik yerden atılan şutlar kaleciyi çaresiz bırakır. Şutu beklemeyen kaleci topu ağlarından çıkarır. Beklenmedik şutla bulunan gol rakip kaleciye “rakip çok iyiydi. İnanılmaz şutlar attılar” bilincini oturtur ve bu düşünceyle oyuna devam eden kaleci kendince her yediği golde “suçsuzdur”, çünkü rakip takım hep “iyidir”. Hayır değildir! Golü atan takım sadece “deniyordur”. Karl Heniz Feldkamp’lı dönemde Lincoln ile başlayan ve takıma yerleşen uzaktan şut atma alışkanlığı tek golle de olsa 3 puanı getirmiş ve sonunda da lig şampiyonu olunmuştu. Serkan Çalık bile 89. dakikada Trabzon’a uzaktan attığı gol ile rakibe “terbastı”rmıştı. Bu yıl bu özellik gitmiş. Aklıma birkaç pozisyon geliyor resmi maçlarda atılan toplam 43 gol içinde… Biri Elano’ya ait. (Frikikleri saymam kusura bakmayın. Çünkü onlar zaten bilinçaltından gelen dürtüyle kaleye vurulması gereken toplar olmuşlardır. Zorunluluktur.)Araya top! G.Saray bir de araya top atmıyor ya da atamıyor. Bu konuda pek çalışılmamış gibi bir izlenim var bende… “Sen hangi maçı izledin dün, Baros’un golünü görmedin mi?” demeyin. Bahsettiğim açık alanda koşu yoluna atılan toplar değil. Bunu her takım yapıyor zaten. Hollandalı teknik adam Frank Rijkaard, Galatasaray’ın başına geldiğinden bu yana “Rijkaard’ın Barcelona’sı” ile karşılaştırılıyor. Fakat o Barcelona’nın yaptığı ve de yapmaya da devam ettiği bir şeyi G.Saray henüz sergileyemedi. Bu yüzden de iki […]

Bolkar kirazına siyanür suyu

Niğde Ulukışla’da, köylülerin tarımsal sulama amacıyla yaptırdığı göleti siyanür havuzu yapmak isteyen Gümüştaş adlı maden şirketine vermek üzere ihaleye çıkaran Niğde İl Özel İdaresi’nin kararı çevre örgütleri ve meslek odalarını ayağa kaldırdı. İhalenin yapılacağı 16 Eylül günü bölge köylüleriyle eylem yapma kararı alan Bolkar Dağları Platformu’na 30 çevre ve meslek örgütü destek verecek. Çevre örgütleri, bölge için kirazın altından daha değerli olduğu görüşünde. Niğde Ulukışla’da, Gümüştaş adlı maden şirketinin Bolkar Dağları’nın eteklerinde siyanürle altın arama ve işletmeye yönelik girişimleri bölge köylülerini uzun süredir tedirgin ediyordu. Şirket, 2009 başlarında Bolkar Dağları’nın zirvesinde bulunan Maden köyünde işletme kuracağını açıkladı. Ancak kurulacak işletmenin çıkaracağı zehirli ve öldürücü atıkların, bölgenin yeraltı sularına karışacağına yönelik bilimsel raporlar sonucunda işletmeyi bu köye kurmaktan vazgeçti. Sulama için kamulaştırılmıştı…Bu kararın ardından, bu kez de Bolkar Dağları eteklerindeki Porsuk ve Hasangazi köylerine taşınmaya karar veren Gümüştaş şirketi, bölgede bulunan Porsuk Göleti civarındaki 27 dönüm araziyi Niğde İl Özel İdaresi’nden satın almak için girişimlere başladı. Ancak şirketin satın almak istediği bu arazi, daha önce köylerin tarımsal sulama ihtiyacını sağlamaya yönelik göletin bitirilmesi için kamulaştırılmıştı. Gölet için kamulaştırılan bu alan şimdi, siyanür atık havuzu olarak kullanılmak üzere İl Özel İdaresi tarafından ihaleye çıkarılıyor. İlk ihale 12 Ağustos 2009’da yapılmaya çalışılmış ama bölge halkının yoğun tepkisi nedeniyle sonuçlanamamıştı. Niğde İl Encümeni, bu alanın 16 Eylül’de tekrar ihaleye çıkarılması kararı aldı.Ulukışlalılar siyanürle altın arama faaliyetine yönelik ilk örgütlü tepkisini, 3 Nisan’da şirketin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunu almak için yapmak zorunda olduğu “halkın katılımı” toplantısında göstermişti. Altın madeni istemeyen yöre halkı bu toplantıyı boykot etmiş ve toplantı yapılamamıştı. Köylüler, 30 Mayıs 2009 tarihinde Maden köyünde gerçekleştirilen geniş katılımlı bir miting ile açılması planlanan altın madenine tepkilerini yinelemişti. Bu amaçla toplanan on bin imza Niğde Valiliği ve ilgili mercilere iletilmiş ve şirketin altın arama ruhsatlarının iptali için başvuruda bulunulmuştu. Bergama’dan Ulukışla’yaGelişmeler üzerine 30 çevre […]

Milli maç yorumu

Volkan Ağır Bosna Hersek milli maçının üzerinden günler geçti. Ama, basketbol mlli takımının başarılarına rağmen “başat” sporumuz futboldaki başarısızlığın ezikliğini atamadık bir türlü. Bosna maçı sonrasında atılan manşetler “yazık!” kelimesiyle özetlenebilir. Oysa yazık, mazık değil! Bilakis hak ettik biz bunu. Çünkü “lokum gibi” bir grupta oynanan karşılaşmaları birer kader maçına çevirdik. Ve bunu sırf bu eleme maçlarında değil daha öncekilerde de yaşadık. Ama hiç ders çıkarmadık. Bakalım bundan sonra ders çıkarabilecek miyiz? Ya da yine bir mucize -veya Afrika büyüsü- gerçekleşir de gidersek hataları paspas altı mı edeceğiz? Bosna Hersek karşısında hızlı başlayıp golü getirmemiz hayra alamet değildi. Çünkü biz skor olarak öndeyken oynamasını bilmiyoruz. Topu ayağımızda tutamıyoruz. Baskıyı görünce ayaklarımız birbirine dolaşıyor. Yıllardır bu durum böyle ve biz çözüm üretemedik. Euro 2008′den itibaren İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan maçlarında hep geriye düştük ve sonrasında “mucize” galibiyetler geldi. Bunun sebebi Amerikalı kondisyonerlerdi dense de yüreğini ortaya koyan oyuncuların yarattığı sonuçlar olduğunu da unutmamak gerek. Keza Dünya Kupası eleme grubunda oynadığımız ilk Bosna maçı, Belçika (beraberlik) ve son Estonya maçlarında da geriye düştüken sonra maçları, puanları kazandık. Belki rakiplerimiz de bizimle aynı sorunu, yani geriye düşünce skoru koruyamamadıkları için alabildik o puanları. Ve elbette sürekli ileri oynama arzusunda olan oyuncularımız etkisi de vardı. Estonya maçı da son kanıtıydı. Çok enteresandır ki, kritik olan ve kimisinde de favori olmadığımız karşılaşmalarda öne geçip, “ulan geliyoruz be!” dediğimiz maçları da yitirdik. Futbol milli takımının belki de en unutulmaz karşılaşmasında, 2002 Dünya Kupası’nda oynadığımız Brezilya maçının ilk yarısını da 1-0 önde betermiş ama sahadan 1-2’lik skorla ayrılmıştık. Euro 2008′deki Almanya maçında 1-0 öne geçmemize karşın 3-2 kaybetmiştik. İspanya’yla Sami Yen’de oynadığımız maçta da yine 1-0 öne geçmiştik ama ve yine 2-1 mağlup olmuştuk. Dünya sıralamasında her daim gerisinde kaldığımız devlere karşı öne geçip, sonra maçı verme kaderimizi bir türlü yenemedik. Ve bu son beraberlikle Güney Afrika […]

Aziz Nesin’in çocukları sele aman vermiyor

Mahmut HamsiciHayli meşakkatli geçen uzun yolculuğumuzun ardından vardığımız Çatalca’daki Nesin Vakfı’nın bahçesinde karşılaştığımız ilk dikkat çekici manzara, ekip ruhuyla canla başla çalışan bir grup insan oluyor. Bu görüntü vakıf bina ve bahçesinin hali karşısında insanın içini rahatlatıyor. Gönüllüler ekibi, zincir oluşturmuşlar içerideki su yemiş eşyaları elden ele çıkarıyorlar. Çalışanların çoğu vakfın eski mezunları ve vakfın çocukları. Vakıfta yetişmiş olanlar işlerinden izin alarak gelmişler buraya. Hepsi ayaklarından çizmeleri elleri, yüzleri çamura batmış olarak çalışıyorlar. Aralarında gönüllü olarak vakıfta çalışanlar da var. Hem Alman hem Türk vatandaşı olan, vicdani retçiliğinin karşılığında Alman yasalarına göre ‘askerliğini yapmak’ üzere gönüllü olarak burada çalışan Murat gibi. Bahçede Ulus, Demokrat, Politika gazeteleri Vakıf bahçesi içinde turluyorum. Elma ağaçlarının, sebze fidelerinin donattığı bahçe balçıkla kaplanmış durumda. Islanıp bahçeye konmuş bir grup dergi yığınının ardından Aziz Nesin’in yıllarca biriktirdiğini öğrendiğim eski gazeteleriyle karşılaşıyorum. Islanmış gazeteler yığın halinde bahçeye konmuş. Bir süre okumaktan kendimi alamıyorum. İlk gözüme çarpan 25 Şubat 1976 tarihli Politika gazetesi oluyor. İronik biçimde gazetenin güneş karşısında parlayan manşeti İstanbul Belediyesi’nden kopartılan rantlarla ilgili. Bir diğer köşede manşetinde “Tariş’te operasyon” üst başlığı “16 işçi 9 polis yaralandı yüzlerce işçi gözaltında” başlığı bulunan 23 Ocak 1980 tarihli Demokrat gazetesi var. Ulus, Halkçı, Haber, Cumhuriyet, Hürriyet gazeteleri aradan kendini gösteriyor. Aziz Nesin’in gazete arşivinin önemli kısmı ciltlendiği için selden kurtarılabilmiş ancak ciltlenmeyenler değil. En fazla etkilenen yer tiyatro salonu Bahçe tarafından binaya doğru ilerlediğimde ilk dikkatimi çeken, içimden beni kendisine “dede” diye hitap etmek isteğine düşüren yaşlı ve ak sakallı, yabancı bir amca oluyor. Ayaküstü sohbetimizde Theo Hasselo’nun Hollanda’da yaşarken Aziz Nesin’le tanışıp dost olduğunu, emekli olunca da eşiyle gelip vakfın mekânına yerleştiğini, burada yaptığı oyuncaklarla da vakfa destek olduğunu öğreniyorum. (Ayrıca daha sonra duyuyorum ki Hasselo’nun vakıftaki lakabları “Theo Dede” ve “Oyuncakçı Dedeymiş” vakıf çocuklarının nezdinde). 80’ini aşmış olan Theo Dede inatla oradan oraya koşturuyor, bu arada […]

Bir İstanbul Masalı’nın sonu

Mahmut HamsiciNeo-liberalizm zamanında İkitelli’yi ne de güzel parlatmıştı. Önceki kuşakların üzüm bağlarıyla, tarlalarla andığı topraklar 1980’lerin sonundan itibaren plaza cennetine dönmüş, tekstil plazalarına Babıali’den her anlamda koparak gelen medya plazaları da eklenmişti. Turgut Özal imzalı E-6 otobanına bağlanan Basın Ekpres yolu sağlı sollu şık cam binalarla dolmuştu. Beyaz yakalıların düşük ücretlerle uzun mesailerle çalıştığı allı, pullu bu binaların hemen arkasında kalan ve yoldan tümü görünmeyen geniş alanlar ise ağırlıklı olarak tekstil alanında olmak üzere atölyelerle ve yoksul mahallelerle dolup taşmıştı. Medya plazaları tam da işçi sınıfının ve yeni kent yoksullarının arasında bunların görünmez olduğu bir hayat tahayyülünü gazetelerden ve televizyonlardan halka yayıyorlardı. İşte yaşadığımız sel felaketi-cinayeti bu oyuna çomak soktu. Selin bölgeyi çarptığı gün İkitelli’ye ulaştığımda aklıma ilk gelen işte bunlar oldu. Neo-liberal kent yaşamının en can alıcı noktalarından birini vuran sel, yalanlar üzerine kurulu bir sirki alt üst etmişti. Gerçek hayat kendini gerçek bir doğa olayıyla dosta düşmana yeniden hatırlatmıştı: İşçiler vardır! Yoksullar vardır! Hem de çoklardır! Yağmanın aslı Uzun yolumda, sel sonrası bir çöplük ve hurda yığınını andıran çevremde ilk gözüme çarpan, porselen tabakların bulunduğu kutu yığınlarının üzerinde bir işçinin oturmuş pür dikkat etrafı gözetliyor olduğuydu. Bunlar Ev-Kur’un deposundan etrafa yayılmış çeşitli malzemelerdi. O işçiyi de onların başına oturtmuşlardı, şirketin kamyonu gelene kadar onlara göz kulak olsun diye. Aynı manzarayla biraz ileride tekrar karşılaştım. Dereboyu Caddesi boyunca biraz daha yürüdükten sonra ulaştığım geniş alanda ise bu porselen kutularından yüzlercesi vardı. Bu alanın önündeki duvara hem firma temsilcileri hem de bir grup insan yığılmıştı. Bir süre sonra polis gelip halkı uyararak dağıttı. Polis gittiğinde toplaşma yine yaşandı. Uygun bir zamanda alana girip birkaç parça alabilmek için oradaydılar. Çevredekilerle konuştuğumda sabahtan beri bu tip vakaların sürdüğünü söylediler. Akşam bilgisayar başında öğrendim ki Vali Güler “Yağmalama söz konusu değil demiş”. Sanırım Vali, 2010 Avrupa Başkenti’ne bu durumu yakıştıramamıştı. Ama Güler’in sıkıntı […]

Monuments to the Greeks fallen in Anatolia in 1922?

Niyazi Dalyanci Why don’t we have war monuments for the fallen Greeks during the Anatolian Campaign 1919-1922 as the monuments in Gallipoli for more than 44,000 British, French and ANZAC (Australian and New Zealand Army Corps) who lost their lives fighting the Turks in 1915? This question came from an unexpected source, namely a retired Colonel A. Ihsan Gurcan who currently lives in Izmir and writes articles for a local magazine. Gurcan who landed on Cyprus with the Turkish Army in July 1974 believes that such monuments and tombs bring peace and friendship between the foes of the past. “When I landed in Cyprus in 1974, the area given under my command was inhabited only by women and children. I remember the fear in their eyes. They were scared that we were going to harm them,” wrote Gurcan in his article published in Izmir Life. “Fear of death emanated from these eyes, especially the young. After seeing those images I started thinking, ‘What are we making war for?’” says Gurcan. The retired army colonel is serious about his project. He is so serious that he even proposes three separate locations in Western Anatolia for the monuments to be built in the memory of the fallen Greeks during the Greek-Turkish War of 1919-1922 which ended with the defeat of the Greek Armies. Unlike the Gallipoli Campaign, the Greek casualties of the Anatolian Campaign are not known definitely. Since civilians also perished during the fighting estimates put the number of dead from 300,000 to 700,000. The locations Gurcan is proposing for the erection of three monuments are quite symbolic too. The first location is the Allioren area of Kutahya where a concentration of Greek army camped, the second is the Kiziltas stream where the 5th Brigade of the Greek Army was encircled […]

Tünel’de polisin meydan dayağı

Temmuz ayında yürürlüğe giren sigara yasağı, İstiklal’deki tüm mekânlarda da tam gaz uygulanıyor. Bu nedenle de sigara içmek isteyenler, mekân önlerinde ihtiyaçlarını gideriyor. Zaten hükümetin yasaya karşı bulduğu başlıca çözüm, insanların dışarıda sigara içmesi. İstiklal’de eğlenmek isteyenler için ise bu ciddi bir sorun teşkil etmiyor, çünkü mekânların önünde çoğu insan müzik olmadan da arkadaşlarıyla sohbet ederek eğlenebiliyor. Aslında, İstiklal’i İstiklal yapan belki de en büyük özelliklerden biri de bu; Sokak muhabbeti. İstiklal’de içki içerken aslında demokratik bir ülkede yaşıyor olduğunuzu dahi düşünebilirsiniz. Zira insanlar ramazan ayında oruçlarını açarken siz, tam da o sırada içkinizi yudumluyor olabilirsiniz. Ancak 5 Eylül Cumartesi gecesi, İstiklal’in sonu olan Tünel’de yaşananlar, durumun hiç de öyle olmadığını açıkça gösterdi. Tünel’deki mekânların önünde sohbet edip, içkisini içen gençler, geceyarısından sonra saat 02:30 civarında ilk önce polis tarafından uyarıldı. Kimse neden uyarıldığını dahi anlamadı, çünkü mekânda sigara içmek yasak, cadde üzerinde durmak ise yasak değildi. Yalnızca bir kaç genç uzaklaşan polislerin arkasından ıslık çaldı. Huzur içinde, kavgasız, gürültüsüz içkisini içmeye devam eden insanlar, yaklaşık yarım saat sonra ikinci ve gerçek darbeyle karşı karşıya geldi. Beyoğlu Emniyet Amirliği’ne bağlı iki polis aracı (Birinin plakası 34 A 86153, diğerini tespit edemedik) kalabalığı yararak Tünel’in ortasında durdu ve yaklaşık 6 polis gençlerin arasına girdi. Müzik sesinin olmadığı, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği bir yerde, herkes polisin neden geldiğini düşünürken bir anda arbede çıktı. Cam şişeler kırıldı, polis sille tokat gençleri dövmeye başladı. Dayak öylesine şiddetliydi ki kavgaya karışan ya da karışmayan herkesin üzerine kan sıçradı. Yaklaşık on dakika süren kavga, ellerinden, boyunlarından kanlar akan birkaç gencin, ne olduğunu bile anlamadan yaka paça, yumruklar eşliğinde polis araçlarına bindirilmesiyle son buldu. Büyük bir başarıya imza atan polis, siren ve mikronu ağzına dayayarak çıkarttığı “püfff” sesiyle uzaklaştı ve tüm sorunu “püff” diye çözdü. İlk uyarının ardından polise ıslık çalan gençler bu sefer şoke olmuştu. Kimisi […]

Kedi tuzağına düşenler

Gökhan Tan “İlk” ve “son” ibaresi taşıyan başlıklar gazeteciler için cazip olduğu kadar tehlikelidir de. Çünkü bir şeyin ilk ya da son kez gerçekleştiğini duyurmak haber değeri taşıdığı gibi, bir iddia da barındırır. Yakın zamanda bu iddiadan nasibini alan bir habere tanık olduk. Haber konusu Türkiye’nin nadir ve hemen hiç görülemeyen kedisi karakulak, bilimsel ismiyle Caracal caracal’dı. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü yüksek lisans ve doktora öğrencileri Anıl Soyutürk ve Alper Ertürk’ün Marmaris’te bir karakulağı “fotokapan” kullanarak görüntülemesi 12 Ağustos’ta Anadolu Ajansı (AA) tarafından duyuruldu. (kısaca “fotokapan” ya da “fotoğraf makinesi tuzağı” olarak çevrilebilecek camera trap, bir fotoğraf makinesi ve ona bağlı sensör yardımıyla insana gerek duyulmadan, canlının makine ile sensör arasına girmesiyle otomatik olarak çalışıyor.) İki araştırmacı, hakkında çok az veri bulunan bu nadir türün mevcut durumunun anlaşılması, korunması ve gereken faaliyetlerin planlanması için Muğla çevresinde bir proje yürütüyordu. Haber hemen tüm gazetelerde yer aldı ve AA’nın metninde karakulağın “bugüne dek görüntülenemediği” ifadesi nedeniyle “Karakulak ilk kez görüntülendi” başlıklarıyla yayınlandı. Nadir bir türün ilk kez görüntülenmesi, gazetecilik açısından elbette haber değeri taşıyordu. Ama gerçekten de ilk miydi? Atlas2002’de yayınladı Ajans haberlerinin, sorgulanmadan ve doğrudan gazeteler tarafından kullanılması neredeyse doğal bir durum. Ancak haber doğa gibi, hemen hiçbir gazetede bu alanda özelleşmiş editörü bulunmayan bir konuda olunca, bu oran daha da yükseliyor. Atlasmuhabirleri Batur Avgan ve Ali Murat Atay 2002 yılında Antalya’daki Güllük Dağı Milli Parkı’nda türü aynı yöntemle görüntülemiş ve ilgili haber ve fotoğraf Atlas’ın Eylül 2002 tarihli 144. sayısında yayınlanmıştı. Objektife gece yakalanan karakulağın sırtı fotoğraf karesi dışında kalmıştı. Bu yayını sadece Hürriyetgazetesi hatırladı ve tarihini yanlış belirtmekle birlikte haberinde Atlas’a referans verdi. Diğer taraftan Kanal 7 televizyonunun portalı Haber 7, AA’nın haberini kullanırken karakulağı ilk kez kendi muhabirlerinin görüntülediğini iddia ediyordu. Çünkü 14 Mayıs 2008 tarihinde Marmaris Datça yolu üzerinde bir aracın çarpması nedeniyle öldüğü sanılan bir karakulağın […]

Kalp hastası ama şampiyon

Yelken numarası ARM 1; Ermenistan’ın 1 numaralı kadın rüzgâr sörfçüsü. Ama adına yarıştığı ülkeyi hiç görmedi. Fransa’nın Büyük Okyanus’taki adası Yeni Kaledonya’nın başkenti Nouméa doğumlu. Ailesi hâlâ orada yaşıyor. Alaçatı’da düzenlenen Pegasus Airlines PWA Windsurf Dünya Kupası’nda üçüncü oldu. Son iki yıldır dünya rüzgâr sörfçüleri sıralamasında üçüncü sırada. Sara Hebert, zirve için mücadele ettiği sporculardan en az 10 yaş daha genç. “Henüz 24 yaşındayım ve önümdeki isimleri yakalamak için avantaja sahibim” diyor. Ama onu yarıştığı isimlerden ayıran en önemli tarafı yaşı değil. Sara Hebert son üç yıldır kalbinde defibulator (kalp ritim bozukluğunu düzenleyen ve olası krizleri engelleyen cihaz) taşıyor. Üç yıl önce girdiği bir efor testinde kalbinde taşikardi (kalbin normal değerlerinin üzerinde atması) gözlemlenmiş. Sağlıklı bir yetişkinin kalbi dakikada 60 ile 100 kez atarken Sara’nın kalbi dakikada 300 kez atıyormuş. “Üç ay hastanede yattım. Spor hayatın bitti dediler” diyor Fransa şampiyonu, “ama onları dinlemedim. Ve normal yaşantıma devam ettim. Şu anda sadece kalp ritmini düzenlemeye yardım eden bir ilaç kullanıyorum.” O normal yaşantısına dönse de Fransız Yelken Federasyonu, şampiyon sporcusunun lisansını yenilemedi. Federasyona göre rüzgâr sörfüne devam etmesi hayatını riske etmesi demekti. Teklif Ermenistan’dan geldi. Ermeni yetkililer Hebert’i arayarak kendileri için yarışmasını istedi. O da kabul etti. Sara, son üç yıldır profesyonel turnuvalarda Ermenistan bayrağıyla yarışıyor. Pekin 2008 elemelerinde de bu ülkeyi temsil etti. Ancak Ermenistan olimpiyatlara güçlü olduğu dallarda ve sadece yedi sporcu gönderdiği için Pekin’e gidemedi. “Ermenistan’ı gördün mü” diye sorduğumda “Yarış takvimi çok yoğun olduğu için gidemedim. Ama Ermenistan’da bu sporun giderek yaygınlaştığını ve Sevan Gölü’nde rüzgâr sörfü tesisleri kurulduğunu biliyorum” diye cevaplıyor. Dört kez şampiyon olduğu Fransa’daki turnuvalara katılamamasını ise “son derece saçma” buluyor. “Ermeni lisansı taşıdığım için sorumluluk Ermenistan’a ait görünüyor. Ama Fransa, sorumluluğunu üstlenmediği bir sporcuyu bile yarışlarında görmek istemiyor.” Alaçatı’da erkekler kategorisinde 64 sporcu yarışırken, kadınlarda bu sayı 19’du. Sara bunun nedenini “sörften […]

Dikkat! Kundu Ormanı da yanabilir

HaberVs Antalya Kundu’da, Mardan Palace Oteli’nin arkasında yapılması planlanan ancak Danıştay 6. Dairesi tarafından durdurulan golf sahası projesinin geçmişinde, son yıllarda, ormanlık alanlarda turizm tesisi inşa etme girişimleriyle dikkat çeken MNG Holding var. Holdingin, Kundu ve Bodrum’da farklı tarihlerde talep ettiği iki alan da, taleplerin Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından reddedilmesi üzerine yangın geçirmiş. Ve her iki alan da yangından sonra MNG’ye tahsis edilmiş. Sabahgazetesinin 26 Ağustos 2008 tarihli haberine göre MNG Holding, 1998 yılında Antalya’da Topkapı Palace Oteli’nin arkasındaki orman alanının tahsisi için Çevre ve Orman Bakanlığı’na başvurdu ama reddedildi. Alanda bir yıl sonra yangın çıktı ve orman vasfını kaybeden arazi 1999’da MNG’ye tahsis edildi. Habere göre benzer bir durum Bodrum’da da yaşandı. Holdingin iki şirketine 2006’da, Bodrum Pina Yarımadası’daki orman alanında otel izni verildi. Güvercinlik köyü çevresindeki bu alan 2007’de yandı. 238 hektarlık ormanlık alanın telef olduğu yangının üç ayrı noktadan başlaması nedeniyle sabotaj iddiaları ortaya atıldı. Ancak yapılan soruşturmada herhangi bir bulguya rastlanmadı. Bakanlık yetkilileri yanan bölge için o yıl “Kesinlikle orman kalacak” açıklaması yaptı. Ama MNG yanan bölgedeki koyu izin almadan doldurdu. MNG’nin şantiye şefi Sinan Karaağaçlı ihlalin ortaya çıkması üzerine “İzin almayı bekleseydik zaman kaybederdik. Denizi doldurduk, cezası neyse öderiz” cevabını verdi. Şirkete 46 bin 500 TL ceza kesildi. MNG “orman kıyım” hakkını devretti Vatan’ın 27 Ağustos 2008 tarihli haberine göre Kundu’da MNG’ye “18 delikli golf sahası ve tatil köyü” yapılmak üzere tahsis edilen arazi imar planlarında “Kundu Kent Parkı” olarak işlenmişti. Holding bu nedenle, tesis inşa etme iznini ilk başvurusunda alamamıştı. Yangın, şirketin tahsis mücadelesini sürdürdüğü dönemde çıktı ve köylüler, yangının holdingin yönlendirmesiyle çıktığını iddia etti. Soruşturmadan bir sonuç çıkmadı. Ve 1 milyon 40 bin 955 metrekarelik alanın büyük bir bölümü 1999’da MNG’ye verildi. Antalya Barosu Çevre Komisyonu Başkanı Av. Tuncay Koç’a göre MNG, alanın yüzde 51’lik kısmını Golf Antalya Enternasyonal Turizm adlı şirkete […]