İşlerinde gözümüz var!

“Senden gezmeni, yemeni, içmeni, sonra bunları yazmanı ya da çekmeni istiyoruz.” Televizyonda, gazetelerde çalışan ve işi gezmek olan insanların yukarıdaki iş teklifiyle nasıl bir alâkası var? Doğrudan bir alâkası yok belki ama yaptıkları işe karşı oluşan genel algıyı yansıttığı doğru. Bizi çatlatan, özendiren, “Neden ben değil de o” isyanına sürükleyen meslek gruplarının başında kuşkusuz işi gezmek olanlar geliyor. Onların varlığına, her hafta başka bir şehirde, başka bir sofrada olmalarına göre okuya alıştık. İşte tam da bu yüzden birilerinin onlara sorması gerekiyordu: “Nasıl oldu da gezmek sizin işiniz oldu?” ve “Bırakmayı düşünüyor musunuz?” diye. Peki onlar hangi yola saptı da böyle bir tâli yol buldular hayatta? Medyanın gezginleri Nuray Yılmaz, Tayfun Talipoğlu, Mehmet Yaşin ve Fatih Türkmenoğlu bu kez meslekteki yolculuklarını, yaptıkları işi ve zorluklarını(!) anlattı. “Annem artık ‘güle güle’ bile demiyor” Nuray Yılmaz (Gezelim Görelim, TRT)TRT’de, 25 yıl önce başladım bu işe, 27 yaşımdan beri yapıyorum. Ben ODTÜ işletme mezunuydum ve o zaman bu tür işler İstanbul’daydı ama ben Ankara’daydım. Sonra TRT’de eleman arandığını duydum. Müracaat ettim; kabul edildim. İlk girdiğim zaman prodüktördüm. Bir yıl sonra başladım programa. Nasıl oldu? Ne yapacaksın diye öneri verilirdi; ben de Türkiye’yi tanıtacağım dedim. Zaten magazinden hoşlanıyordum ve bir kadın olarak gezmenin dikkat çekeceğini biliyordum…Bunca sene sonra bile bir şeyi görüp öğrendiğim zaman acayip heyecanlanıyorum. Sürekli seyahattesin, sürekli başka bir yerde yatıyorsun; sanki bir yaşam biçimi, yapmak zorundaymışız gibi. Seyahat zamanı geldi, çık. Montaja gir, tekrar git başka bir yere. Bunlara katlanmak lazım, lüksü aramaman lazım, doğa insanı olman lazım. Tabii insan böyle bir şeye başlayınca başka bir iş cazip gelmiyor. Bizim için tatil demek evde oturmak demek. Ben eşimle çalışıyorum, beraber geziyoruz. O da bir rahatlık; kimse beklemez hanımını yıllar boyunca. Ailem de alıştı; annem ilk başlarda söylenirdi beni göremediği için ama şimdi “hoş geldin”, “güle güle” bile denmiyor. Bu arada her gittiğimiz […]

Antalya’da hâlâ orman var!

Yusuf Yavuz / ANTALYA Antalya’da Kundu Ormanı’na yapılması planlanan golf sahası ve tatil köyüne Danıştay’dan yürütmeyi durdurma kararı çıkarken, alanın tahsis edildiği şirketin Azeri işadamı Telman İsmailov’a ait Mardan Otel’in yan kuruluşu olduğu iddia edildi. Antalyalı meslek örgütleriyle birlikte Antalya Barosu’nun açtığı davayı gören Danıştay 6. Dairesi, “Daha önce aynı konuda verilmiş uyulması gereken yargı kararı bulunduğu” gerekçesiyle, 701 bin 475 metrekare alanda yapılması planlanan 18 delikli golf sahası ve tatil köyünün yürütmesini durdurdu. Antalya’nın batısında, Lara ve Belek arasında kalan Kundu son yıllarda en çok sayıda beş yıldızlı otelin açıldığı bölge olarak dikkat çekiyor. Kundu’da, 2005 yılında Bayındırlık Bakanlığı tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilen söz konusu bölge daha sonra imar planı değişikliği yapılarak özel bir şirkete tahsis edildi. Ardından Antalya Enternasyonal Otelcilik ve Turizm A.Ş adlı şirkete devredilen Kundu Ormanı’na, bu şirket tarafından 18 delikli golf sahası ve bin 316 yataklı tatil köyü yapımı için düğmeye basıldı. Bu gelişme üzerine Antalya Barosu, Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası, Kundu’da 25 bin ölçekli çevre düzeni planı ve 5 bin ölçekli Nazım İmar Planı ve bin ölçekli uygulama imar planı ile belediyenin verdiği yapı ruhsatının iptali ve yürütmenin durdurulması talebiyle dava açtı. Başvuruyu değerlendiren Danıştay 6 Dairesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ormanlık alanda golf sahası yapılmasının önünü açacak imar değişikliklerini sordu ve bakanlıktan yanıt gelene kadar yürütmeyi durdurma kararı verdi. Suça ortak üç bakanlık Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararını değerlendiren Antalya Barosu Çevre Komisyonu Başkanı Av. Tuncay Koç, böylesine büyük bir ormanlık alanın turizme tahsis edilmesinin tam bir cinayet olduğunu söyledi. Bu alanla ilgili mahkeme kararları olduğunu anımsatan Koç, “Kültür ve Turizm Bakanlığı anayasanın 138. maddesini yok sayarak planlama yapmıştır. Bu nedenle hem Kültür ve Turizm Bakanlığı, hem Bayındırlık ve İskân Bakanlığı hem de Çevre ve Orman Bakanlığı açıkça bu suça ortak olmuşlardır” dedi. Mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma […]

Ergenekon: Kirli tarihle yüzleşme ya da sivil darbe

başlığıyla verilen habere göre Adalet Bakanlığı, İsmailağa Cemaati’ni soruşturan ve 235 şüpheliyi kapsayan dosya üzerinde çalışan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında idari soruşturma başlatmıştı. Milliyet’in haberiyle, en azından konuyu merak edenler Yeni Şafak Gazetesi’nde eksiklikleri öğrenme imkanı da buluyordu. Habere göre Başsavcı Cihaner Erzincan’da, 16 ile yayılmasını planladığı İsmailağa Cemaati’ne yönelik bir operasyon başlatmıştı. Haberde Cihaner’in, baskın yapılarak aranması talimatı verdiği çok sayıda ev ve işyeri için farklı savcılıklardan arama kararları çıkarıldığı ancak bunlar uygulamaya konmadan diğer savcılıkların arama talimatlarının yerine getirildiği belirtilerek cemaat odaklı baskınların büyük bölümünü sonuçsuz kaldığı anlatıldı. Operasyonlara devam eden ve belirlenen şüphelilerle ilgili telefon dinleme kararı aldıran Cihaner, bu teknik takip sonunda cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında bulunduğu 235 kişiyi kapsayan “şüpheliler” listesi hazırladı. Şüpheliler arasında eski Orman Bakanı Osman Pepe, eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Yenişafak Gazetesi sahibi Ahmet Albayrak, Cübbeli Ahme Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü de vardı. Milliyet’in haberine göre listedeki isimlere yönelik 16 ile yayılacak operasyonlara başlanacağı aşamada, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı devreye girerek, soruşturmanın kendi yetki alanında olduğunu belirtip dosyayı Erzincan’dan aldı. Erzurum Başsavcılığı, Erzincan Başsavcılığı’nın planladığından çok daha dar kapsamlı bir soruşturma yürüterek iddianame hazırladı ve şüpheli sayısı 13 kişiye düştü.Savcının telefonları dinleniyor Bu gelişmeler yaşanırken Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı da ihbarları gerekçe gösterip Cihaner hakkında soruşturma başlattı. Müfettişlerin talebiyle telefonları dinlemeye alınan Cihaner’in diğer savcılarla yaptığı özel nitelikli telefon görüşmelerinin bile soruşturma konusu yapıldığı da ortaya çıktı. Haberde yer verilen en önemli ayrıntı ise Cihaner’in imza attığı cemaat soruşturmasının da soruşturma konusu yapılmasıydı. Haberin yayımlanmasının ertesi günü Adalet Bakanlığı bir açıklama yaparak soruşturmayı doğruladı. “Bakanlığın bağımsız yargı tarafından yürütülen yargılama faaliyetine hiçbir şekilde müdahalede bulunması söz konusu olmadığı” vurgulanan açıklamada, “Erzincan Adliyesi’nde görev yapan hâkim ve cumhuriyet savcılarıyla ilgili olarak Bakanlığımıza intikal eden ihbar ve […]

“Taliban” Mersin’de

Anadolu’nun sahipsiz kültür mirasına define avcılarınrdan yeni bir darbe: Mersin Erdemli’ye bağlı Kızkalesi beldesinin yedi kilometre kuzeyindeki derin bir vadinin dik yamacında yer alan ve 12 adet kabartmadan oluşan Adamkayalar dinamitlendi. Sadece tarihi Kilikia bölgesinin değil, dünyada eşine az rastlanır bir kabartma grubu olan eserlerde büyük tahribat meydana geldi. Tahribatı duyuran haber, Sınırsız Fotoğrafçılar Grubu’nun (SFG) yayın organı Fotoritim’in Temmuz 2009 sayısında yayımlandı. Mersin Fotoğraf Derneği Başkan Yardımcısı ve SGF üyesi Baybars Sağlamtimur, tahribatı birkaç önce fark ettiklerini ancak belgeleme ve yayınlama çalışmalarının zaman aldığını dile getiriyor. Bahar aylarında meydana geldiğini sanılan tahribat Mersin Fotoğraf Derneği Başkanı Mustafa Eser tarafından belgelendi. Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Murat Durukan, stilistik incelemelere bakıldığında kabartmaların, İÖ 3. yüzyıldan Roma İmparatorluğu dönemine kadar uzanan bir dönemde yapıldığı bilgisini veriyor. Define bulma gerekçesiyle dinamitlenen kabartmalardan biri tamamen yok olurken, bazıları kısmen zarar görmüş. Kabartma sırasının en başındaki sunağın sağ yanındaki figür tümüyle ortadan kalkmış. Sunağın sol yanındaki, bir elindeki testiden diğer elindeki kâseye bir sıvı dökerken betimlenen figürün ise gövdesinin üst bölümü zarar görmüş. Dinamitleme, altı kabartmanın yan yana yer aldığı bölümün altını da tahrip etmiş. Kabartmalarının, önemli kişilerin anısını yaşatmak üzere yakınları tarafından yaptırıldığı sanılıyor. Murat Durukan, Fotoritim’deki yazısında tahribatın Afganistan’daki “Buda” kabartmasının bombalanarak tahrip edilmesinden farklı olmadığını dile getiriyor.

Fatih Sultan’ın Yahya Kemal’e takdimi

Her gün gelip geçtiğiniz yoldan evinize doğru yürürken devasa bir Fatih Sultan Mehmet heykeliyle karşılaşırsanız şaşırmayın. Heykeli selamlayın ve evinize, sevdiklerinize doğru yürümeye devam edin. “Bayram değil seyran değil, niçin dikildi bu heykel” sorusunun cevabı çok basit olsa da öğrenmek için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne resmi başvuruda bulunmanız gerekebilir. Ben öyle yaptım. Belediye, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu gereğince verdiği gönderdiği yazıda şu cevabı verdi: “Turistlere Fatih Sultan Mehmet’i tanıtmak için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce yaptırılmıştır.” Yıldız’daki Yahya Kemal parkında yer alan bu yeni heykel, Barbaros Bulvarı’nda Beşiktaş’tan Balmumcu istikametinde ilerleyen araçları selamlıyor. Fatih’i, yüzyıllar sonra Yahya Kemal’le buluşturan bu yaratıcı projenin hikâyesi ise şöyle: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü Beşiktaş’ın göbeğindeki güzel parkı yenileme kararı aldı. Zamanın ve kullanıcıların tahribatına uğrayan yürüyüş yolları onarıldı, çağdaş bir peyzaj düzenlemesi gerçekleştirildi. Buraya kadar her şey güzeldi. Derken, parka isimin veren şairimizin mütevazı heykelinin karşısına, sadece kaidesi 3 metre yüksekliğinde, toplam yüksekliği ise 6 metreye ulaşan Fatih heykeli dikildi. Acaba Yahya Kemal’in, ismini verdiği parkta heykeli yeterince güçlü bir imge değil miydi? Beşiktaş’ın –aslında tüm İstanbul’un- nadide yeşil alanlarından biri neden “daha yüksek” ve “daha büyük” bir Türk büyüğüne ihtiyaç duymuştu? Büyükşehir Belediyesi’nin 30 Haziran 2009 tarihli cevabı bu konuya da açıklık getiriyor (İmla hataları Büyükşehir Belediyesi’ne ait): “Söz konusu parkta bulunan fatih sultan mehmet heykeli, tarihi bir park olan yıldız’ı gezmek, görmek için gelen turistlere tanıtım amacıyla konulmuş olup, parkın isminin değiştirilmesi gibi bir projemiz bulunmamaktadır.” “Tarihi bir park olan yıldız’ı…” cevabı, belediyenin diktiği heykelden bihaber olduğunu gösteriyor. Çünkü heykel “tarihi” olan Yıldız Parkı’na değil, Yahya Kemal Parkı’na dikilmiş. Koskoca bir kent yönetilirken bunlar atlanmış olabilir düşüncesiyle, internette yaptığım kısa bir aramada Cihan Haber Ajansı’nın servis ettiği ve birçok gazete tarafından kullanılan habere rastlıyorum. Habere göre heykel, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından İstanbul’un fethinin 556. yılı anısına yaptırılmış. Bu durumda Büyükşehir Belediyesi’nin verdiği […]

How “Liberty” has been violated

In the suffocating political atmosphere of the early 19’/80s in Turkey, a music album, Ada (Island) was being played in all around leftist circles and the lyrics were known by heart by countless young people religiously. I still remember the mesmerizing effect of that powerful voice of the male singer on the masses. The lyrics were full of hope and promising happy days ahead. B ……………On passionless absenceOn naked solitudeOn the marches of deathI write your name On health that’s regainedOn danger that’s pastOn hope without memoriesI write your name By the power of the wordI regain my lifeI was born to know youAnd to name you LIBERTY The lyrics were taken from Paul Éluard famous poem, “Liberté.” Éluard’s verses reflected the times of war and destruction of 1942 and fitted Turkish bruised psyche perfectly. It was chanted by heart and by soul of millions in the marches and protests. Prisoners whispered the lyrics in their cells to encourage their comrades. This song meant so much to a generation of people with lost hopes and dreams. It was simply the symbol of resistance to oppression and fascism. The singer who made such an influence on the masses was Zülfü Livaneli. He sang this song along with others in “Ada” album in all his live concerts. Obviously the magic was still there. A few days ago, this beautiful song was heard on television—this time as jingle of a telephone company’s commercial. The British Telecommunication Giant, Vodafone was promoting its 3-G services. Livaneli was singing “Liberty” in its original version in a commercial to show the customers how liberated they will be if they use fast internet connection. That was not the kind of revolution masses were hoping for but it was definitely a technological one! How on earth could a left-wing […]

Onlar “Adsız Kumarbazlar”

Sigara, alkol, uyuşturucu gibi zararlı bağımlılıklardan bir tanesi de hiç kuşkusuz “kumar bağımlılığı”. Birçok insanın önce zevk için başladığı kumarın, ilerleyen zamanlarda bağımlılığa dönüşüp, insanları hem maddi hem de manevi olarak yıkıma uğrattığını sık sık duyarız. Kumar borçları yüzünden aileleri parçalanan, psikolojik olarak çöküntüye uğrayan, hatta intihar eden insanlar olduğu halde bu bağımlılıktan kurtulmak da hiç kolay değil. “Adsız Kumarbazlar” adındaki kuruluş, dünyanın farklı kesimlerinden birçok kadın ve erkek bağımlıyı bir araya getirerek, onların bu dertten kurtulmaları için çalışmalar yapıyor. İlk olarak San Fransisco ve Los Angeles’ta “Gamblers Anonymous” adıyla kurulan ve kısa zamanda tüm dünyaya yayılan bu kuruluşun Türkiye ayağının kurucusu Ender Akalın, tek amaçlarının gönüllü olarak kumar bağımlılarına yardım etmek olduğunu söylüyor. “Benim çektiklerimi çekmesinler” Grubun Türkiye’deki kurucusu Ender Akalın’ın bu çalışmayı başlatmasının sebebi, geçmişte kendisinin de bir kumar bağımlısı olması. Akalın, kendi yaşadıklarını başkalarının yaşamaması için, bu konuda insanlara yardım etmenin kendisi için bir görev olduğunu düşünüyor:“7yaşındayken sigaraya başladım. 13 yaşında ise bağımlılık derecesinde alkol kullanıyordum. Ayrıca kumar alışkanlığım da vardı. Bu kötü alışkanlıklar yüzünden çok şey yaşadım. Çok kez hastaneye kaldırıldım. Bu yaşadıklarımdan sonra hala nefes alıyorsam bunu tesadüf olarak görmüyorum bence bir anlamı var. Diğer insanlara, ‘benim çektiklerimi çekmesinler’ diye vicdanen yardım etme arzusu içerisindeyim.”Akalın, geçmişte yaşadıklarını kuruluş üyeleriyle paylaşarak, zaman zaman da yol göstererek, onları bu bağımlılıktan arındırmak istediğini belirtiyor. Bağımlılığından utanan insanlar için “adsızlar” Grubun ilginç olan özelliklerinden biri ise adı. Akalın, kuruluşun isminin “Adsız” olmasını, utanç duyabilen üyeler için büyük önem taşıdığını söylüyor. Adsız olmanın ruhsal olarak büyük önem taşıdığını düşünen Akalın’a göre, prensipler kişiliklerden önce geliyor. Bu şekilde, gruba yeni katılan bir kişiye “adsızlık” temin ettiklerini ve böylece kişinin kendisinin daha rahat hissettiğini belirtiyor. Kumar bağımlısı olan ve bu alışkanlığından kurtulmak isteyen bir insan, gruba nasıl katılabilir? Akalın, gruba katılmak için hiçbir yaptırım ve ödeme olmadığını belirtiyor: “Biz, kendi gönüllü katkılarımızla […]

Türkiye’de 30 bin tane daha Norşen var

Hükümetin Kürt sorunun çözümüne ilişkin başlattığı girişimler, sorunun çözümünde izlenecek yol haritasının içeriği belli olmasa da sert bir siyasi tartışmayı başlattı. Hükümet siyasi parti temsilcileri ve sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle görüşmelere başlarken CHP ve MHP liderleri başlatılan girişime muhalefet ediyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Bitlis gezisi sırasında Güroymak ilçesini Kürtçe adı olan “Norşen” diye anması ise en sert tartışmaları başlatan olay olmuştu. Cumhurbaşkanı Gül’ün dillendirmesiyle anımsanan yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi uygulamasının başlangıcı cumhuriyetin ilk yıllarına dek uzanıyor. Uygulamanın başlamasıyla birlikte bugüne dek 75 bin yerleşim yerinden 30 bininin adı değiştirildi. Bu uygulama en çok Karadeniz ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da görüldü. İçinde ‘kızıl, çan, kilise’ kelimesi olan; ’Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir’ gibi kelimeler içeren yerleşim yerlerinin isimleri de ‘sakıncalı’ görülerek bulundukları ortamda “bölücülüğe meydan vermemek” amacıyla değiştirildi. 75 bin yerleşim yerinden 30 bininin adı değişti Demokratik Toplum Partisi (DTP) Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan bu sorunu geçen yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşıyarak bir kanun teklifi verdi. Kaplan’ın kanun teklifi, diğer kültürleri temsil ettiği için ismi değiştirilen köy, mezra, il, ilçe ve coğrafi yerlerin eski isimlerinin yeni isimlerle birlikte kullanılmasına ilişkindi. Son 50 yılda değişik dil ve kültürleri temsil eden 30 binden fazla yerleşim yerinin adının değiştirildiğini belirten Kaplan, kanun teklifinde ismi değiştirilen köy, mezra, il, ilçe ve coğrafik yerlerin eski isimlerin yeni isimlerle birlikte kullanılmasını talep etti. Kaplan, TBMM’de yaptığı basın toplantısında yer isimlerinin değiştirilmesinin ilk kez 1925 yıllında Artvin’de Gürcüce olan yerleşim yerlerinin değiştirilmesiyle başladığını ve 1940 yıllında İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 8589 Sayılı Genelge ile resmileştirildiğini ancak 2. Dünya Savaşı nedeniyle söz konusu yasanın çok fazla hayata geçirilemediğini söyledi. Cumhuriyet’in üzerine kurulduğu Mezopotamya, Trakya ve Anadolu’nun birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını ve büyük bir zenginlik taşıdığın belirten Kaplan, “İsim değişikliğini yasal hale getiren 1949 yılında çıkarılan 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’dur. Bu yasa uyarınca 1957 yılında […]

“Arkadaş Baykal” açılımı

HaberVs “Kürt açılımı” tartışmalarında, Radikal ve Star gazetelerinin dört gün arayla manşete taşıdığı iki köşe yazısı dikkat çekiciydi. Radikal, 7 Ağustos tarihli nüshasında, Ankara Temsilcisi Murat Yetkin’in Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk’le yaptığı görüşmeyi kaleme aldığı yazısını manşete çekti. Ahmet Türk özetle, 1970’lerde Meclis’te CHP sıralarında omuz omuza mücadele verdiği, 12 Eylül sonrasında “o günlerin” hesabını sorma sözü veren “Eski Baykal”ı özlediğini dile getirdi. Star gazetesi ise 11 Ağustos tarihli nüshasında, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un, Ankara Hukuk Fakültesi’nden sınıf arkadaşı Baykal’a seslenişini (Sınıf arkadaşından Baykal’a mektup) manşetten verdi. Selçuk, hep gurur duyduğu arkadaşı Baykal’a eskiden dile getirdiği doğru görüşleri neden unuttuğunu sordu. Arkadaş açılımı İki eski arkadaş, Deniz Baykal’ın “Başbakan’ın DTP ile görüşmesi PKK ile görüşmesi anlamına gelir” şeklindeki açıklamasına karşılık görüş bildirmişti. Ve gazetelerin manşete çektiği bu iki köşe yazısı Baykal’a “geçmişini hatırla” mesajını veriyordu. Sami Selçuk ve Ahmet Türk, Baykal’la ortak geçmişlerine gönderme yaparak geçmişe gönderme yaparak şunları söylediler: “İnanın düşüncelerimden dolayı, ilkel olma pahasına, bana sövenler bile beni kızdırmayı başaramadılar, bugüne dek. Ama siz, üzülerek belirteyim ki, bir ölçüde başardınız, bunu. Hem de yasal (meşru) bir Partinin başkanıyla T. C. Başbakanı’nın görüşmesinin teröristlerle pazarlık anlamına geldiğini söyleyerek başardınız. Bu yüzden size ‘siz’ diye seslenmek gereğini duyuyorum. Çünkü ben üzüldüğümde insanlara böyle seslenirim.” (Sami Selçuk) “Sayın Baykal diyor ki, ‘Başbakan DTP ile konuşarak PKK ile görüşmüş sayılır’, ben bundan çok üzülüyorum. Bu ne demektir? Yani bizim Meclis’ten çıkarılıp, zindana atılmamızı mı istiyor? ‘Çözüme değil, çözülmeye gider’ diyor. Biz tersine çözülme olmasın diye çözüm istiyoruz. Geçmişte birlikte siyaset yaptığımız pek çok CHP’li arkadaşımızın da çözüm istediğini biliyorum.” (Ahmet Türk) Eski Baykal “Sınıfımızın en yakışıklıları, Türkçeyi en güzel konuşanları arasındaydınız. Hâlâ da öylesiniz. Onlarca yıldır siyasettesiniz. Siyasetin kirletemediği bir genel başkansınız. Dost da, düşman da biliyor bunları. Bu niteliklerinizle sınıf arkadaşınız olarak sizinle her zaman kıvanç […]

Vicdanımızın sesi Sait Şanlı

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kan davalarının bitmesi yolundaki çabaları nedeniyleFransız Haber Ajansı (AFP) tarafından 2006 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen ve ‘Nobellik Sait’ lakabını alan Diyarbakır Kasaplar Odası Başkanı 65 yaşındaki Sait Şanlı dün (10 Ağustos 2009) günü yaşamını yitirdi. Üç hafta önce kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye yatırılan Şanlı geçirdiği iki ameliyatın ardından yoğun bakımda tutuluyordu. Şanlı, memleketi Diyarbakır’da geniş katılımlı bir cenaze namazı sonrasında toprağa bugün toprağa verildi. Diyarbakır başta olmak üzere bölgede kanaat önderi olan “Barış elçisi” Sait Şanlı, bugüne kadar 448 kan davası , 97 kız kaçırma ve yaralama olayı ile başlayan 106 husumetin barışla noktalanmasını sağlamıştı. “Barıştırma yöntemi”ni anlatması için Şili’ye davet edilmiş, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’da “Kürt sorununu tanıyorum” sözlerini sarf ettiği ziyareti organize etmişti. Gazeteci İrfan Aktan’ın Sait Şanlı ile yaptığı röportaj, kapatılanNokta dergisinin 2-8 Kasım 2006 tarihli ilk sayısında yayınlanmıştı. Bu röportajı Aktan’ın izniyle yayınlıyoruz. İrfan Aktan Güneydoğu’da yaşanan kan davalarını barışla sonuçlandırmak isterken başına iş açan çok insan var. Sizse Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu’nun pek çok yerinde yaşanan yüzlerce kan davasının barışla sonuçlanmasını sağladınız. Neden kendinizi böylesi riskli bir sorunu halletmeye vakfettiniz?Aslında siz de şu anda benim kapımı çalmış olmakla, bu kutsal işe kendinizi vakfetmiş oluyorsunuz. Çünkü basın olmasaydı ben tüm bunları yapamazdım. Ben 1944, Lice doğumluyum. Batıdan gelenler burayı pek bilmezler, o yüzden söyleyeyim: Lice, Diyarbakır’ın kadim ilçelerinden biri. 1957’de, bizim amcazadelerimizle aramızda bir kan davası yaşandı. O olay, bütün hayatımızın seyrini değiştirdi. Kan davası neden çıktı?Bizim ineğimiz, komşumuzun bahçesine girmişti…Gerisini artık siz tahmin edin! Komşu, zavallı mahlûkatın kuyruğunu kesti. Amcam da o zaman gençti, 18-19 yaşlarındaydı daha. Ben de 14 yaşındaydım. Tabii bizim ailemiz biraz genişti. Bir amcam belediye başkanıydı, babam mahallenin muhtarıydı. Genç amcam, niye ineğimizin kuyruğunu kestin, diye komşuya gitti. Bir laf ondan, bir söz birinden… Kuyruk davasından, amcamın elinden bir kaza çıktı. Kuyruk davasından önce aranızda herhangi bir […]

Turkey’s balancing act in energy

News, Etc.Less than a month after Turkey signed the partnership agreement for the Nabucco pipeline project which is designed to break the Russian monopoly in energy supplies to Europe, Russian Prime Minister Vladimir Putin and his Turkish host Tayyip Erdogan announced in Ankara plans for intensive cooperation in oil and natural gas. Erdogan hosted both Putin and Italian Prime Minister Sylvio Berlusconi this week while his ministers and bureaucrats signed some 20 protocols envisaging cooperation between Turkey and Russia in the fields of energy, customs, trade, transportation, etc. According to political circles Berlusconi was the politician who brokered the deal between Turkey and Russia, so he decided to make himself present while the Turks and the Russians were sealing their agreement. Putin announced that Russia will supply oil to Samsun-Ceyhan pipeline and cooperate with Turkey in the South Stream project which will transport Russian oil and natural gas under the Black Sea. Turkey also agreed to allow the Russians drill oil in Turkey’s Exclusive Economic Zone (EEZ) in the Black Sea. In exchange for the Russian oil and gas, Erdogan presented his guest with a project to build a nuclear power plant in Turkey. Putin announced during their joint press conference in Ankara that a Russian-Turkish consortium has won the tender for a nuclear power plant and its construction will be beginning shortly. While the leaders were showing happy faces in the conference chamber, environmentalists were demonstrating outside against plans to build a nuclear power station in Turkey. As expected, they were manhandled by police, both uniformed and plain clothes. Especially an elderly lady demonstrator was pulled to the ground by a hefty police officer who sat on her beating her up. The scene caused onlookers to react. Inside the conference hall the President of Calik Holding, Ahmet Calik and […]

Evinizi mortgage ile satıyorsanız dikkat!

Gayrimenkul alımlarında kullanılan mortgage kredilerinin ipotek zorunluluğu, Tapu işlemlerinde kullanılan TAKBİS adlı yazılımın özellikleriyle birleşince alışveriş prosedürü konut satıcıları için ciddi bir risk haline geldi. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Tasarruf İşlemleri Dairesi Başkanlığı’nın 4 Şubat 2008 tarihli genelgesine rağmen ne bankalar ne de tapu müdürlükleri satıcılar için risk yaratan bu yöntemi değiştirmeye yanaşmıyor. Tapu müdürlüğü ve bankalar topu birbirine atınca olan konut satıcılarına oluyor. Uygulanan sisteme göre yeterli parası olmadığı için bankadan kredi isteyen konut alıcısının banka işlemlerini tamamlayabilmesi için, konut satıcısının henüz parayı almadan, tapu dairesine gidip “Ben parayı aldım” demesi gerekiyor. Tapu dairesinde bu beyan yapıldıktan sonra konutun mülkiyeti alıcıya geçiyor. Ancak banka, alıcının mülkiyetine geçen konutun üzerine ipotek tesis ettikten sonra satıcıya parayı ödüyor ve alışveriş tamamlanabiliyor. Bu işlemin gerçekleştirilmesi ise ilgili tapu dairesinin yoğunluğuna bağlı olarak bazen saatler sonra yapılıyor, bazen de ertesi güne kadar sarkabiliyor. İpotek ve satış işlemlerinin aynı anda yapılması gerekirken iki işlem arasına saatler girmesi Satıcı için ciddi bir risk oluşturuyor. Eğer alıcı evi üstüne aldıktan sonra parayı vermeden kaçarsa veya hayatını kaybederse satıcı parasını almadığı halde tapu dairesine “parayı aldım” deyip imza attığı için konut üzerinde hiçbir hak iddia edemiyor. “Bu durumdan biz de şikâyetçiyiz” Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nden ismini vermek istemeyen bir yetkilinin yaptığı açıklamalar da tapu işlemlerindeki düzensizlik iddialarını doğrular nitelikte. “İpotek ile satış işlemlerinin arasında kalan süre içinde alıcıya bir şey olsa konutunuzun elinizden gideceği doğru.” diyen yetkili, eskiden tapu işlemlerinin manüel olarak yapıldığını belirterek önceki sistemde ilk önce satış işlemlerinin, bir dakika sonra da ipotek işlemlerinin yapıldığını, her iki sistemde de konutun alıcının adına geçmeden ipotek işleminin yapılamadığını söylüyor.Aynı yetkili,4 Şubat 2008 tarihli genelgenin de yaşanan risklerin ortadan kaldırılabilmesi için yayınlandığına işaret ediyor. Sözkonusu genelgede, Medeni Kanun’un 881’inci maddesinde yer alan “İpoteğe konu olacak taşınmazın, borçlunun mülkiyetinde bulunması gerekmez” hükmüne atıfta bulunularak “Bu itibarla Konut […]

Bir gecede nasıl terörist oldum

Tutuklanıp bir deliğe tıkıldığında, yaşam kalitesi olarak elinizde ne varsa alınıyor, bu yaşınıza kadar sürdürdüğünüz aralıksız eğitim ve çalışma sürecinizin size sağladığı alışkın olduğunuz sayfa ve ayrıcalıklar yerini emir veren, çocukluğunuzda dahi duymamış olduğunuz “sen’’ hitaplarına bırakıyor ve alçakça suçlanıyorsunuz. Ama adliyedeki dosyanızda gizlilik kararı olduğu için “ne ile suçlandığınızı’’ dahi bilmiyorsunuz. Ancak suçlu kabul ediliyor ve suçunuz kesin hükmünde bir muamele görüyor, demir demir üstünüze kilitleniyor. Bir sabah evinizden alınıp “terörist’’ diye iftiraya uğramak suretiyle cezaevine kapatılmış olarak belirsiz bir geleceği eklemeye başlıyorsunuz. İşe benim durumum bu.Tek suçum tanıyor olmam “Terör’’ kelimesi, korku ve endişe ortamı yaratarak halkı o güne ve geleceğe ilişkin belirsizlik içine sürüklemek ve güven duygusunu kalıcı biçimde zedelemek amacı taşır, bu belirsizlik ve güven eksikliğinin oluşturulacağı kaos ortamından faydalanılarak hukuk dışı faaliyetler toplumda haklılık ve meşruiyet kazandırılarak yaygınlaştırılır. Benim “terör’’ tarifim böyle. Bugün bana ve aileme ve yakın çevreme ve beni tanıyan iş ve eş-dost-arkadaş çevreme yeni oldukça kalabalık bir topluluğu, bu cemiyetin bir parçası olan bizlere, benim mesnetsiz tutuklanmam ve akıl sınırlarının ötesinde bir zorlamayla terörist olarak damgalanmaya çalışılmamla yapılan işte tam olarak budur. Benim hayatım bana “terörist’’ denilerek terörize edilmektedir. Hiçbir polisiye delil/bilgi/bulgu olmaksızın bir dosyaya, bir örgüte dahil edilmeye çalışılmam ve hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın hapse atılmış olmam, aklın sınırlarının ötesinde zorlama bir hâyâl gücünün ürünü bile olmaktan uzaktır. Bir terör örgütü ile ilişkili olduğumun iddia edilmesine dayanak olan şey ise sadece üniversiteden arkadaşım gazeteci-yazar Orhan Yılmazkaya’yı tanıyor olmam ve O’nu aile evimize “misafir’’ olarak kabul etmemdir. Orhan Yılmazkaya teröristmiş ve böyle bir örgüte üyeymiş, gözaltına alındığım sabah kolluk kuvvetlerinden öğrendim ve aynı kolluk kuvvetlerinin gözünde Orhan’ın benden saklamış olduğu “terörist yanını’’ bilmiyor olmam, beni “terörist’’ yapıyor. Şayet bir “terörist dedektörüm’’ olsaydı, anlayabilmek için uygun yerlere monte ederdim ama ne yazık ki böyle bir alete sahip değildim. Ayrıca terörle mücadele polislerinin de […]

Balcalı’da iki hücre

Taylan Tanay* Balcalı’da iki hücre. İki kardeş hücre yan yana. Biri hasta koğuşu, biri morg. Biri hayat, biri ölüm. Hayat ve ölüm arasında iki adım var sadece. Ve şimdi Balcalı’nın ölüme en yakın o hücresinde atıyor kalbimiz. Kalbimiz tutsak şimdi. Her gün bir sonraki hücreye götürmek için yokluyorlar onu. Sabırsızlar. Çok ve kalabalıklar. Her gün ütülü mavi, lacivert ve haki renkli elbiseleriyle demirden bir kapı önünde bekleşiyorlar. Kapının ardında koyu bir sessizlik karşılıyor onları. Akan zamanla büyüyor ve çoğalıyor sessizlik. Neredeyse işte o an geldi, yenildi hayat diye, zafer naralarıyla bozacaklar sessizliği. Duraksıyorlar… Sonra zafer kutlaması için erken olduğunu anımsıyorlar. Kapıdaki asma kilidi ağır ağır çözüyorlar. Hâlâ sadece kapının gıcırtısı bozuyor sessizliği. Gövdelerinin üzerinde taşıdıkları uzuvlarını uzatıyorlar köşedeki ranzaya, sonlanmış bir hayatın boylu boyunca uzandığını göreceklerinden emin. İki ateş topu karşılıyor onları, kulakları sağır eden bir çığlık gibi bozuyor sessizliği. Lakin işte burada hayat ve gözleriyle konuşuyor. Hem de çığlık çığlığa. Ürperiyor, korkuyor, kaçışıyorlar. Ancak asma kilidi kapıya takacak kadar takat topluyorlar. İncecik ve küçücük bir bedenin direngenliği şaşırtıyor onları. Ölümün hayata galebe çalacağından adları gibi eminler. Ama işte bitmiyor bekleyiş. Hâlâ çarpıyor kalbimiz ve hâlâ çarpışıyor hayat. Kaç gün oldu. Kaç gündüz kaç geceye döndü? Belki hatırlayanı yok, takvim yapraklarından gayrı. Ama Balcalı cephesinde hayat ile ölüm tam 320 gündür çarpışıyor. Önceki yıl başladı kavga. Eylül ayı idi. Elbistan hapishanesinin kör bir hücresindeydi Güler. Ceyhan köpürüyor, bahar son demlerini yaşıyordu. Herkes zorlu bir kışa hazırlanıyordu. Ölüm, kanser hücresine bürünmüş pusuda bekliyordu. Önce bir dişeti üzerine kuruldu, sessizce. Hayat onu fark etmekte gecikmedi. Tam yenilecekken ölüm, beyaz önlüklü birileri kapandılar üzerine. Hastane ve adliye koridorlarında besleyip kendi elleriyle büyüttüler. Ölüm önce Güler’in ağzını tüketti. Son bir hamleyle boynuna atıldı. Üç ameliyat, protez bir ağız ve hızla eriyen bir beden. Dahası 28 saatlik bir yolculuk ve Nur Birgen. Özetin özeti; hızla […]

Latin müziğin divası Kuruçeşme Arena’da

Latin pop müziğin kraliçesi Gloria Estefan, 3 Ağustos’ta İstanbul Kuruçeşme Arena’da hayranlarıyla buluşacak. 1957 yılında Küba’da doğan Gloria (Gloria Marí¬a Milagrosa Fajardo) 1975’te “Miami Sound Machine” adlı grubun vokalisti olarak sanat hayatına başlar. Estefan daha sonra hit solo çalışmaları Dr. Beat (1984) ve Conga (1986) ile uluslararası üne kavuşur. Çoğu müziksever tarafından Latin pop müziğinin kraliçesi olarak kabul edilen şarkıcı, tüm dünyada 70 milyonun üzerinde albüm satışına sahip. Dünyanın en ünlü müzisyenleri arasında yer alan Estefan, Latin pop müziğinin en ünlü solo seslerinin başında geliyor. Şu ana kadar çıkardığı 14 albümle her zaman dinlenen ve kitleyici sayısını arttırmayı başaran Estefan, 5 kez Grammy ödülü kazandı. Miami Sound Machine’in lideri Emilio Estefan ile 1976 yılında evlendir. Bu evlilikten Nayib (2 Eylül 1980) ve Emily Marie (5 Aralık 1994) adlı iki çocuğu oldu. Estefan, muhteşem sesinin yanında konserlerindeki Latin şovlarıyla da her zaman dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Gloria, müzik kariyerinin yanı sıra Music of the Heart (1999) ve For Love or Country: The Arturo Sandoval Story (2000) adlı iki filmde oynadı. Birçok ünlü Latin şarkıcının da idolü olan Gloria Estefan’ı örnek alan ünlü şarkıcılar arasında Shakira ve Thalía da yer alıyor. Yeni dönem salsa müziğine önemli ölçüde etki ve katkıda bulunmuş şarkıcının parçaları Salsa gecelerinde sıkça çalınıyor. Sinpaş A.Ş’nin 35. yıl kutlaması şerefine 3 Ağustos akşamı gerçekleşecek Gloria Estefan konser biletleri 112 TL ile 520 TL arasında satılıyor. Konsere gidecek olan hayranlarına mükemmel bir Latin gecesi yaşatması muhtemel olan Gloria, 52 yaşında olamasına rağmen muhteşem fiziğiyle de hayranlarını büyüleyeceğe benziyor.

David Kohen

Çekim için ses kontrolü yapıyoruz. O, daha biz söylemeden ne yaptığımızı fark ediyor ve mikrofona konuşmaya başlıyor. Sesi, kameranın üzerindeki “volume metre”de son derece gür ve net şekilde beliriyor. “Sesiniz çok iyi” diyorum. “Benim sesim yaşıma uygun değil” diye cevaplıyor, “telefonda benle konuşanlar karşılaşınca çok şaşırıyor. Çünkü olduğumdan çok daha genç olduğumu sanıyorlar.” 1924 doğumlu. 60 yıllık sigortacı. Türkiye’de faaliyet gösteren en eski firmalardan birinin sahibi. 19. yüzyılın sonlarında, kendisiyle aynı ismi taşıyan dedesi David Kohen’in Selanik’te başladığı bu mesleği ailesinin üçüncü kuşağı olarak yürütüyor. Eskisi kadar çalışmasa da her gün saat 08:30’da, Maslak’taki plazalardan birindeki bürosunda oluyor. İşleri yürüten “dördüncü kuşağa” yardımcı oluyor. Kohen, ilerleyen yaşına rağmen bulunduğu sektörün sorunlarına kafa yoran ve bunu yaparken geride bıraktığı 60 yılın deneyiminden yararlanan biri, belki de tek isim. Hatip ve nüktedan. Bu nedenle onu sigortacıların kendi içinde gerçekleştirdiği hemen her toplantıda kürsüde ya da genel müdürlerin masasında görebilirsiniz. (Ama 86 yaşındaki Kohen’in “kadın nüfusunun azlığı” nedeniyle bu masayı beğenmediği de olur!) Kohen’in genç meslektaşlarına aktardıkları sadece sektörün gidişatıyla ilgili gözlemleri değil. Deneyimli işadamı aynı zamanda “Türkiye’nin Wall Street”i olarak tanımladığı ve geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında ülkedeki finans piyasasının merkezi konumundaki Bankalar Caddesi’ni en iyi bilen isimlerden. Mesleğinin, ülkemizdeki yakın tarihinin yakın tanığı. Beş yıl önce katıldığı bir toplantıda konuşma yapan bir yöneticinin, Türkiye’de erken dönem sigortacılığı hakkında yanlış bilgiler verdiğini görmesi üzerine “anlatmanın zamanı geldi” diye düşünüyor. “Gerçekten bilmiyorlar” diyor, “çünkü bizim sigortacılık tarihimiz gerçek anlamda yazılmadı.” Ve genç meslektaşlarını Bankalar Caddesi’ne götürüp, bina bina dolaştırıyor. Kohen bu caddedeki, sigorta ve finans şirketlerinin bulunduğu ünlü Union Han’da 1948’den 1999’a kadar çalışmış. O yıl, kızı ve damadının da yönetici olduğu şirketini finansın yeni merkezi Maslak’ta bir plaza taşımış. Türkiye’de mesleğini, en azından sigortacılığı, sektörün emekle döneminden başlayarak devasa plazalara taşındığı günlere kadar sürdüren bir başka isim olduğu konusunda şüpheliyim. Gelgelelim Kohen’in mesleğinin […]

2010’un AKM ile imtihanı

Mimar Tabanlıoğlu'nun Ekim 2008'de tamamladığı Atatürk Kültür Merkezi yenileme projesinin uygulama ihalesi dokuz ay sonra yapıldı. İnşaatın 210 günde tamamlanacağının söylenmesine rağmen, AKM'nin 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti'ne yetişip yetişmeyeceği belli değil.