Helal olsun sana, Kont Drakula…

Vampirler ölüp dirilip, kendilerini yeniden keşfedene, Amerikalı Yazar Stephenie Meyer’e (36) şükretmeli. Çünkü yüzyıllar süren yaşamlarında vampirler hiç bu kadar meşhur olmamışlardı. Üstelik Meyer sayesinde sadece kuru şöhretle yetinmeyip, binlerce insanın evine ekmek götürmesine de vesile oluyorlar! Stephenie Meyer’in 2005’te yayınlanan Alacakaranlık (Twilight) kitabı Arizonalı genç bir kadının (Bella Swan) vampir Edward Cullen’la aşkını anlatıyordu. Kitap, yakaladığı çok yüksek satışla aynı isimli filmin çekilmesini sağladı. Alacakaranlık, Kasım 2008’de gösterime girdi ve gişede 380 milyon dolar topladı. 21. yüzyıl sürümü vampirlerimiz, fenomenler bulvarına isimlerini böylelikle yazdırdı. Meyer’ın eli de armut toplamadı elbette: Birer yıl arayla serinin devam kitapları YeniAy (NewMoon), Tutulma (Eclipse) ve ŞafakVakti (BreakingDawn) yayınlandı; toplam 42 milyon kişi tarafından satın alındı. Alacakaranlık bereketi İşte, bu serinin ikinci kitabından uyarlanan Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay (TheTwilightSaga: New Moon) 20 Kasım’da tüm dünyada aynı anda gösterime girdi. Bir önceki film ve kitapların verdiği gazla, gelir gelmez, inanılmaz ilgi gördü. The Guardian gazetesinde dün yayınlanan bir habere göre Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay ilk iki gününde tüm gişe rekorlarını devirdi. İlk gününde 72,7 milyon dolar hasılata ulaşarak Hollywood tarihinin “en büyük açılışı”na imza attı. Önceki rekor, Batman serisinin son filmi Kara Şövalye’ye (The Dark Night) aitti. Film, Temmuz 2008’de gösterime girdiği gün 67 milyon dolar hasılat yapmıştı. Yeni Ay ilk üç gün sonunda ise, bu filmle birlikte sadece Örümcek Adam 3’e (Spider Man 3) geçildi. Ancak gerek Kara Şövalye ve gerek Örümcek Adam 3, daha fazla sayıda sinemada gösteriliyordu. Hepimizin bildiği gibi Alacakaranlık ürünleri, vampir antolojisinin ne ilk maddesi, ne sonuncusu olacak. Gelgelelim gişeleri şarhoş eden bu büyük başarı, kendi başarımızı, vampirlerin en kralı Kont Drakula’yı İstanbul’da ağırlayışımızı hatırlamak için güzel bir vesile. Drakula İstanbul’da 1953 yapımı Drakula İstanbul’da, 1995’te kaybettiğimiz Yönetmen Mehmet Muhtar tarafından çekildi. İlk Türk korku filmiydi. Korkunun efendisiDrakula, İrlandalı Yazar Bram Stoker’in 1897’de yayınladığı romanı. Universal Pictures, 1912’de ölen Stoker’in […]

12 Eylül, darbe, cunta ve ‘Adaleti’

“Copu ağzımıza soktuktan sonra, dişlememiz istenir ve sonra da hızla çekerlerdi. Dökülen dişlerimize bakıp gülerlerdi”… “Sıkı yönetim komutanları tabiiki bu işin çok farkındaydılar. Sıkıyönetim karargahının ilerisinde bir sorgulama merkezi var. Oradaki işkenceyi bilmemesi mümkün mü? Onun gözetiminde, deneyiminde oluyor. Oradan sesler geliyor, bağırmalar geliyor”… “13 yıl cezaevinde tutuklu kaldım. 3 kez idam cezasını çarptırıldım. Bu süre zarfında toplam 3 kez mahkemeye çıkmamışımdır”… “Ortaçağdaki Engizisyon mahkemeleri gibi; basarsın işkenceyi, alırsın itirafı, verirsin cezayı, 12 Eylül’ün adaleti buydu”… “O dönemde sıkıyönetim komutanları ‘kim daha çok adam asacak’ diye yarışıyorlardı”… “12 yıl cezaevinde tutuklu kaldım. Yargıtay kararıyla tahliye oldum. Şu anda dosyam kayıp, yargılandığımı bile kanıtlayacak durumda değilim.” Hesaplaşılamayan yakın tarih Yukarıda, farklı kişilerin ağzından anlatılanların hiç biri kurgu değil, yakın tarihimizin hesaplaşamadığımız gerçekleri. Üzerinden neredeyse 30 yıl geçtikten sonra, 12 Eylül 1980 darbesiyle bu toplumun üzerinden geçenin ne olduğu ve nasıl geçtiği daha yeni yeni anlatılmaya başlanır oldu. Az okuyan Türkiyelilerin bir kısmının kitaplardan öğrenebildiği travmalar; filmler, diziler ya da belgesellerle anlatılır oldu. Hepsinin tek bir istediği vardı: Anayasal zırhla korunan darbecilerin yargılanması. Sadece 5 general değil… Onlardan biri, “12 Eylül Adaleti” isimli belgesel Ankara ve İzmir’den sonra İstanbul’da da ilk kez izleyicisiyle buluştu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu’nda yapılan gösterimin izleyicileri ise çoğu 12 Eylül’de Mamak, Metris, Diyarbakır askeri cezevlerinde kalmış kişilerdi. Belgeseli izlemeye gelen dönemin tanıkları ve yeni kuşaktan yaklaşık 400 izleyici gösterimin yapıldığı her iki salonu da doldurmuştu. Vakıf Başkanı Cahit Akçam’ın gösterimden önce yaptığı konuşmada “ Belki yüreğimiz acıyacak ama biz 12 Eylül döneminin sadece insanlara acı veren ve mağdur eden bir dönem olarak anlatılmasına itiraz ediyoruz. 12 Eylül aynı zamanda askeri darbelere, faşist cuntalara karşı mücadelelerin tarihinin yazıldığı bir mücadele dönemidir. Onun için biz bu belgesel ve devamında, 12 Eylül’den hesap sormanın sadece beş generalle sınırlı bir iş olmadığını, 12 Eylülcülerin tümünden hesap sormak gerektiğini düşünüyor ve […]

GDO -1 Mart 2010’a kadar- serbest!

Kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine değiştirilen ve 20 Kasım’da Resmi Gazete’de tekrar yayınlanarak yürürlüğe giren “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” ile ilgili tartışmalar bitmek bilmiyor. Aynı gün “GDO’ya Hayır Platformu”nun düzenlediği basın toplantısında konuşan Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın’a göre yeni yönetmeliğin 11. maddesi, 1 Mart 2010 tarihine kadar her türlü GDO’lu ürünün ülkeye girmesinin önünü açıyor. Dr. Gökhan Günaydın, yönetmeliğin bazı maddeleri ya da madde hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığını, bazı maddelerin ise hükümlerinin değiştirildiğini vurgulayarak yönetmeliğe bir de geçici madde eklendiğini iddia ediyor: “Halk sağlığına aykırı ve açık lobi faaliyetleri sonrasında yapılmış bu yönetmelik değişikliğinin derhal geri çekilmesi ve kamu yararına bir düzenlemenin yaşama geçirilmesi gerekmektedir.” GDO yönetmeliğinde yapılan değişikliğin asıl amacının “geçici madde” hükmünde gizli olduğunu savunan Günaydın, diğer değişikliklerin, bu ana amacı gizleyici bir nitelik taşıdığını öne sürdü. 26 Ekim 2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış GDO’lu ürünlerin ithalatında, bu ürünlerin Avrupa Birliği’nin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşuluyla yönetmeliğin; “İzin koşulları” başlıklı 6. maddesi, “Başvuru koşulları” başlıklı 9. maddesi ve “İthalat” başlıklı 11 inci maddesinin, 1 Mart 2010 tarihine kadar uygulanmayacağına dikkat çeken Günaydın, “Bu madde 1 Mart 2010 tarihine kadar, her türlü GDO’lu ürünün, 1998 yılından bu yana olduğu gibi, hiçbir kontrole tabi olmadan, ülkeye serbestçe girmesini yolunu açmaktadır” açıklamasında bulundu. GDO’lu ürün kriteri: Şirket beyanı Bir ön koşul niteliğinde öne sürülen “Avrupa Birliği kriterleri” hükmünün hiçbir geçerliliği olmadığını savunan Günaydın, “Laboratuar analizinin yapılmayacağı bir ortamda, şirket beyanına bağlı olarak GDO’lu ürünleri AB kriterine uygun veya değil olarak ayrılması ve buna göre yurtiçi edilmesinin bir anlamı olmayacağı ortadadır” dedi. Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve TBMM Tarım Komisyonu Başkanı Vahit Kirişçi’nin basına yaptığı “Yönetmeliğe uyan babayiğit varsa GDO’lu ürünleri getirsin”, “Bu ülkeye GDO’lu ürünler girmeyecek” ve “GDO’lu ürünler zararlı, […]

Hayata dair bir oyun: Hakiki Gala

Bir pazar akşamı, haftasonunun son demleri. Hava da haftasonununu bittiğini anlatır gibi. İnsanı daha kötü ve karamsar hale getirmek ister gibi yağmur taşıyan bütün kara bulutlar tüm kasvetiyle üstümüze üstümüze geliyor. Ama yağmura hiç aldırmayan bir kalabalık var Taksim sokaklarında. Her ne kadar eğlencenini kalbinin attığı yer olsa da ilginç bir şekilde herkes bir yerlere koşuşturma telaşında. Ben de öyle. Adını ilk kez duyduğum Oyuncular Tiyatro Kahvesi içindeki Cem Safran Sahnesi’ni arıyorum. Sora sora tarif edilen pasaja giriyorum. Tıpkı diğerleri gibi bu pasajın girişinde de şapka, bere, çorap satıcıları var. Doğru yerde miyim bir kez daha emin olmak için satıcılardan birine tiyatroyu soruyorum ama bilmiyor. Bir iki adım atınca görüyorum, doğru yerdeyim. Şapkacının haline güleyim mi üzüleyim mi bilmiyorum. Aklımda Nazım Hikmet’in, “Hani derya içinde olup da deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf” dizesinin geçtiği şiiri merdivenleri çıkmaya başlıyorum. Kısa süre sonra, dışarının soğuğundan ve karmaşasından uzak insanın içini ısıtan tiyatronun içindeki küçük bir kafedeyim. Benim gibi oyun başlayana dek bir şeyler içmek için beklemeye karar vermiş az sayıda insanın arasına karışıyorum. Yoklukları hissedilmeyecek hayatların hikayesi Çok beklemek de gerekmiyor zaten, 15 dakika sonra beni buraya çeken oyunu izlemek üzere yerimi alıyorum. Tiyatronun kendine has bir havası var; sevimli, samimi. Tiyatro dediysem öyle çok gözünüzde büyütmeyin. Ortalama bir evin yatak odası kadar bir sahne ve salonuna sığacak kadar da koltuk koyulacak bir alanda izleyiciler. Hepsi bu kadar. Herkes yerine oturuyor. Ama yine de salon boş. 25-30 koltuk kapasiteli salonda, herkes dediğim kişi sayısı iki elin parmakları kadar. Sahneye bakıyorum, dekor çok sade, bir masa, 2 sandalye ve bir de küçük bir masa daha var komodin gibi. Biraz sonra bütün ışıklar sönüyor ve oyun başlıyor. O güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş iki kişi Müesser Hanım ve Lütfi Bey, bir Hıdrellez gecesi […]

Kentsel dönüşüm tartışması

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 13-14 Kasım 2009 tarihinde gerçekleşen Kent ve İnsan Hakları Sempozyumu’nun ilk oturumu Dolapdere kampüsündeki mahkeme salonunda gerçekleşti. Moderatörlüğünü Turgut Tarhanlı’nın yaptığı oturuma Gazi Üniveristesi Mimarlık Bölümünde öğretim görevlisi olan Hüseyin Sadri, Doğuş Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim görevlisi Senem Zeybekoğlu Sadri ve İstanbul Mahalle Dernekleri Platformunu temsilen Erdoğan Yıldız katıldı. Konferansın konusu kentsel dönüşüm projesi kapsamında gerçekleştirilen projelerdi. Bu kapsamda projelerin mimari açıdan doğruluğu ve projeler kapsamında evlerini terk etmek zorunda kalan insanların durumu tartışıldı. Konuşmacılardan Senem Zeybekoğlu Sadri, neo-liberal uygulamalar nedeniyle kentlerin birer yatırım ve rant alanına dönüştüğünü vurguladı. İstanbul mahalle derneklerinin beraber çalışma konusunda sıkıntı çektiğine, daha organize çalışmaları gerektiğine dikkat çeken isim de bu platformu temsilen sempozyuma katılan Erdoğan Yıldız oldu. Bu arada Sınır Tanımayan Otonom Plancılar grubu tarafından hazırlanan, alternatif Sulukule projesinin TOKİ’ye sunulduğu. Bu projenin de bölgeden sorumlu yenileme kurulunun onayını beklediği belirtiliyor.

BBC Türkçe 70 yaşında

BBC arşivinden derleyen: “Burası Londra” bu anons tam 70 yıldır, yani 20 Kasım 1939 tarihinden bu yana Türkiye’den dinlenebiliyor. İlk olarak 1932 yılında imparatorluk servisi olarak kurulan kurum, İngilizce dışında, diğer dillerde yayın yapmaya 1939 yılında başladı. BBC Dünya servisi ya da eski adıyla dış yayınlarına bağlı Türkçe servisi savaş yıllarında doğdu. İlk yabancı dil bölümü Arapça’ydı. Onu İspanyolca ve Portekizce izledi. O dönem 46 ayrı yabancı dilde yayın yopılıyordu. BBC’nin dönemsel misyon değişiklikleri, tarihteki dönüm noktalarıyla paralellik gösteriyor. Türkçe servisinin eski başkanlarından tarihçi yazar Andrew Mango “BBC amaçlarının habercilik olduğunu hiç bir zaman unutmadı”diyor “Personel tesadüfen toplanmıştı” BBC Türkçe bölümü arşivinde yer alan bilgilere göre BBC Türkçe yayına başladığı dönemde, spikerlerden ikisi o sıralarda Londra’da Osmanlı Bankası’nın merkezinde çalışan genç Türk stajyerlerdi. Dilleri Osmanlıca-Öztürkçe karışımıydı. Mesela “karşılama” yerine “hoşâmedî töreni” derlerdi. Bir üçüncüsü, BBC’ye girmeden önce Londra’da geçimini manavlıkla sağlamış yaşlı biriydi. Sonra, İngiltere’de okuyan bir-iki öğrenci.Bir de şair ve hikayeci Feyyaz Fergar Fransızca’yı, İngilizce’den iyi biliyordu. TRT örnek olarak BBC’yi aldı 27 Mayıs’tan sonra 1964 yılında TRT kurulurken BBC örnek olarak alındı. TRT televizyonundan bir ekip BBC’de staj gördü. Sonra BBC televizyonundan bir ekip Ankara’ya giderek eleman yetiştirilmesine yardım etti. Yeni Türkçe terimler o sıralarda üretildi: “yapımcı”, “sunucu”, “çekim” gibi. Ayrıca Eskişehir’de, şimdi Anadolu Üniversitesi olarak bilinen açık öğretim fakültesi kurulurken, BBC Open University (Açık Üniversite) deneyiminden yararlanıldı. Ne var ki iki ülkede şartlar farklıydı. Özellikle o zamanlarda BBC personeli kuruma genç yaşta girer, emekli oluncaya kadar kalırdı. Oysa Türkiye’de hükümetler değişince, TRT müdürleri değiştiği gibi personel de kurumdan ayrılırdı. BBC Türkçe’den yolu geçen isimler Bugün basından, politikadan ve iş dünyasından tanıdığımız pek çok ismin yolu değişik zamanlarda BBC’den geçti. Örneğin televizyonculuğu BBC’de ilk öğrenenlerden Betül Mardin, kısa bir süre sonra kurumdan ayrılarak kendi halkla ilişkiler şirketini kurdu. TRT Haber Merkezi’ni ilk kuranlardan Doğan Kasaroğlu, Zeki Sözer, Örsan […]

Aksiyon filmi tadında oyun

Satışa çıkarıldığı ilk üç günde neredeyse 10 milyon adet satarak 500 milyon doların üzerinde bir hasılata imza attı. Bu “başarısıyla” çok izleyici çeken Hollywood yapımı bir çok gişe filmini bile geride bıraktı. Son zamanların en çok izlenen filmlerinden olan ve tüm dünyada ilk 3 günde yaklaşık 225 milyon dolar hasılat yapan 2012 filmini bile alt etti. Uluslararası vizyona giren filmlerin galasının gerçekleştirildiği Londra Leicester Meydanı’ndaki Vue Cinema VIP’de parti ile tanıtılmasıyla bir ilke imza attı. Bir bilgisayar oyunundan bahsediyoruz. Dünyada galası yapılan ilk video oyunu ünvanını da elde eden Call of Duty: Modern Warfare 2. Hayranlarının büyük bir merakla beklediği serinin yeni versiyonu satışa çıktığı ilk gün 4 milyonun üzerinde kullanıcının çevrimiçi oyuna katılmasıyla da ayrı bir rekor kırdı. Böylece oyun, eğlence dünyasının tarihinde en kısa sürede en büyük başarıya ulaşan ürün ünvanını da kazandı. Ancak hemen belirtmekte fayda var, oyun içerdiği şiddet öğeleri nedeniyle ABD ve Avrupa’da 17 yaşın altındakiler tarafından oynanması yasak. Film mi oyun mu? Ödüllü yapımcı Infinity Ward tarafından üretilen Call of Duty serisinin 6. halkası olan Modern Warfare2, FPS (First Person Shooter-Birinci Şahıs Nişancı) türüyle oyuncuları birbirinden farklı senaryolarla aksiyon dünyasının içine çekiyor. FPS oyunlarının atası olan Counter-Strike oyununun gelişmiş bir türü olan Call of Duty teknolojinin geldiği son noktayla birleşerek oyun tutkunlarına Amerikan ajanı olmayı sağlıyor. Bir karakterin gözünden görülerek oynanan oyunda birçok uzun namlulu silahlar ve teknolojik ekipmanlar kullanılarak verilen görevleri yerine getirmek amaçlanıyor. Başta bir öncekinden çok da farklı olmadığını düşündüren bir önceki Call of Duty oyunun devamı olan Modern Warfare 2’de yeni taşıtlar ve kurşun geçirmez zırh gibi tek oyunculu moda has yeniliklerin yeni donanım malzemelerin yanı sıra çok oyunculu mod için de değişiklikler yapıldığı görülüyor. Karlı bölgeler ve denizaltı dahil olmak üzere birbirinden farklı mekanlar ve detaylı çevre grafikleri ile oyuncularına kar motorsikleti ve farklı savaş araçları kullanma imkanı da […]

Kapalı kapının arkası

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere yerleşkesinde bir “kapı sorunu” var: Eğitim binalarıyla servis durağı arasındaki kapı iki aydır kapalı.

Telephone tapping in Turkey; a measure to intimidate the judiciary?

Niyazi Dalyanci “In fact, our country is under the sway of fear to a large extent. Since its foundation, including the periods when it was run by the military, it did not witness a period of such fear. People coming to visit me are asking, ‘Is this place bugged?’” Suleyman Demirel who has left his mark in Turkish politics for more than 40 years serving both as president and prime minister said addressing a meeting of businessmen in Antalya, last week. The issue was tapping of telephones and other electronic communications between the citizens of Turkey. The problem reached scandal proportions with revelations that judges, prosecutors and even Turkey’s Supreme Court was being bugged. It all began in July 2005 when the Justice and Development Party (AKP) of Prime Minister Tayyip Erdogan passed amendments to the laws governing the functioning of the police, intelligence services and the gendarmerie allowing them to tap telephone conversations without a court order. The same amendment also set up a unit called Telecommunications Directorate (TIB) that was given the task of overseeing the wire tapping both in telephone and internet connections. Since then, telephone conversations and internet mails intercepted by the authorities have been added to the political arsenal of the struggle between the government and the opposition in Turkey. However, the revelations last week that a number of judges and prosecutors, including those serving on Turkey’s Supreme Court have also fallen victim to official eavesdropping led the judicial circles ask the question whether Turkey is heading towards an atmosphere of fear even among the high judges so that they are put under pressure preventing them from functioning properly. Since the law was passed, media organs supporting the Erdogan government regularly printed the contents of telephone conversations leaked to them by unknown sources, between defendants […]

Sorun gerçek eylem sanal

“Doğaya egemen olmaya olanak kılan tekniğe sahip olmak için çok çalışın” diyor çocuklarına yazdığı son mektupta Che Guevara. Tarihin gelmiş geçmiş en büyük aktivistlerinden Che’nin bu sözlerinin üzerinden çok uzun yıllar geçti ve internet, ucuz olması, bilgi akışını en hızlı sağlayan mecra olması nedeniyle doğaya egemen teknolojilerden biri olarak evlerimize girdi. Che bu sözleri söylerken elbette bir tıkla aktivist olunacağını tahmin edemezdi ama artık internet olan her yerde aktivist olmak da mümkün. Teknoloji gelişti tepki dijitalleşti 1990’ların ikinci yarısında internetin evlerimize girmesiyle insanlar, internet siteleri ve e-postalarla tepki vermeye, farkındalık yaratmaya başladı. Masaüstü bilgisayardan cep bilgisayarlarına, cep telefonlarından “smart phone” denen akıllı telefonlara, kablolu internetten kablosuz internete geçişle beraber tepkilerimiz de dijitalleşmeye başladı. Sanal eylemin ilk örneği sayılan “McSpotlight” hareketiyse 1996 yılında yani biraz önce saydığımız cep bilgisayarı, akıllı telefon ve kablosuz internet gibi çığır açan teknolojilerden önce gerçeklemesine rağmen, üzerinden sadece 13 yıl geçti. McDonalds’ın reklam yoluyla çocukları sömürdüğünü, hayvanlara kötü davrandığını ve düşük ücretli eleman çalıştırdığını kamuoyuna duyuran site ilk gün 35 binin üzerinde ziyaretçi kabul ederek de dönemin en büyük sanal yoldan farkındalık yaratan kampanyası oldu. Halen yayında olan site en son 2005’te güncellenerek zamanın çok gerisinde kaldı ama onun açtığı “sanal eylem çağı” büyük bir hızla dünyanın dört bir yanına yayılıyor. Sanaldan gerçeğe yayılan tehlike İnternet eylemleri, sanal ortamın farklı mecraları kullanılarak gerçekleştiriliyor. En sık kullanılan eylem ve örgütlenme mecraları ise Facebook, Twitter gibi sosyal ağ siteleri, Blogger, WordPress gibi blog siteleri ve çevirimiçi oyunlar. Sosyal ağ siteleri, içerik paylaşımı kolay olmasından ve çok insana ulaşmasından dolayı tercih ediliyor. Facebook’un dünyada 280 milyonu aşkın kullanıcısı olduğu göz önüne alınırsa, tepkinizi sokaktakinden çok daha fazla insana ulaştıracağınız kesin. Hatta bunu kendi cümlelerinizle ayrı ayrı göstermenize de gerek yok. Facebook uygulamaları, tek tıkla bir konudaki hassasiyetinizi göstermenizi sağlamakla birlikte, herkesi aynısını yapmaya yönlendirerek kitlesel bir eylem oluşturuyor. Türk […]

Yaşamı savunurken, ölüm hakkı talep etmek

Hikmet Karahasan Tuğrul Cankurt’un ismini ilk kez Şubat 2008’de duyduk. 2004’te Ankara Polatlı’da geçirdiği trafik kazasında omurilik felci olan ve vücudunun yüzde 97’sinde hareket kaybı oluşan Cankurt, hayati fonksiyonlarının sona erdirilmesini yani ötanazi talep ediyordu. Ancak Türk Ceza Kanunu’nun 5237 sayılı maddesi Cankurt’un “ölme hakkı”nı kullanmasına engel oluşturuyor. Bu maddeye göre hastaya ötanazi uygulayan hekim, tasarlayarak (taammüden) adam öldürmüş kabul ediliyor ve ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasıyla cezalandırılıyor. “İnsanca yaşayamadığını” dile getiren ve iyileşme şansının olmadığını öğrenen Cankurt, “ölme hakkı”nı ötanazinin yasal olduğu İsviçre’de aradı ve 4 Mart 2009’da buradaki bir kliniğe başvurdu. Cankurt’un başvurusu kabul edildi; toplam 15 bin TL tutan ödemeler yapıldıktan sonra kendisine haber verileceği bilgisi geldi. Cankurt İsviçre’den gelecek haberi beklerken, belki de hiç umulmadık bir yerde, 18 Ekim 2009’da yapılan Avrasya Maratonu’nda karşımıza çıktı. Maratona, sosyal sorumluluk projelerine destek vermek üzere spor yapan Adım Adım oluşumunun atletleriyle katılan Cankurt, 16 Ekim’de yapılan basın toplantısında da “Ötanazi bir insanlık hakkı ama çaresizce eli kolu bağlı durmak olmaz, yaşama hakkı için çaba gösterilmesi gerekir” demişti. Cankurt’un maratona katılması ve kendisiyle benzer sorunlar yaşayan insanlara gönderdiği mesaj, iyileşme konusunda umutlarının tazelendiğini ve ötenazi talebinden vazgeçtiğini düşündürmüştü. Sabahgazetesinde bugün yayınlanan “” başlıklı habere bu nedenle kuşkuyla yaklaştık ve HaberVs mikrofonunu Cankurt’a yönelterek durumu hakkında bilgi almak istedik. Tuğrul Cankurt’la muhabirimiz Hikmet Karahasan konuştu: Bugün Sabah gazetesinde Erhan Öztürk’ün imzasıyla yayınlanan haberde, tedavi masraflarıyla ilgili sıkıntıda olduğunuz ve ötanazi kararından vazgeçmediğiniz belirtiliyor. Bunlar doğru mu?Henüz yazıyı okuyamadım ama benim durumumdaki insanlar için şöyle bir gerçek var; aldığınız tüm medikal malzemeleri peşin paranızla almak zorundasınız. Ayrıca yapılan son yasal değişiklikler sonucunda, yazdırdığınız her ilaçtan ve medikal malzemeden, maaşınızdan 10 TL gibi bir miktar kesiliyor. Üstelik günümüzde trafik kazası sonucunda oluşan sakatlıkları sosyal güvenliğin dışına çıkartmaya çalışıyorlar. Benim durumumdaki insanlar için bakıcı gibi bir ihtiyaç da var. Anlayacağınız birçok masraf söz konusu. […]

Bir zamanlar Sulukule’de

Sulukule’de yüzlerinden gülümseme eksik olmayan Romanlar, hünerli ellerin çaldığı enstürmanlardan yükselen müziğe kıvrak danslarla eşlik eden kadınlar, sokakları dolduran çocukların kavga dövüş içinde duyulan sesleri yok artık. Yıkıldı, yıkılacak derken yaz sonu gelmeden, eski neşesinin yerini önce buram buram hüzün kokan enkaz yığınları ardından şimdilik dümdüz edilmiş boş araziler aldı. Kimsenin, ardında kamu yararı bulunduğunu iddia edemeyeceği adına “kentsel dönüşüm” denen bir “soylulaştırma” ya da rant projesi uğruna insandan, kültürden ve tarihten arındırılan bir semt, “Bir zamanlar Sulukule’de…” diye başlayacak anıların mahallesi oldu artık. Haklarını yemeyelim. Evleri yıkılmasın, kültürleri yok edilmesin, karınları doymaya devam etsin diye çok uğraştı Romanlar ya da yaygın adlarıyla çingeneler. Azımsanmayacak bir destek de buldular. Sezen Aksu’dan Gogol Bordello’ya kadar kimler gelmedi ki yanından yöresinden geçenlerin burun kıvırarak kafasını çevirdiği o semte. Ama olmadı. Dünyanın bilinen ilk yerleşik çingene topluluğu Sulukuleliler 2 yıl içinde zorla tahliye edildi. Sulukule’nin son günleri Ulusal ve uluslararası basının haberlerine, Avrupa Parlamentosu’nun raporlarına, öğrencilerin tezlerine, belgesellere konu oldular. Öyle ki internetin en yaygın kullanılan arama motoru Google sayfasında “Sulukule” ve “yıkım” sözcüklerini bir arada yazdığımızda yaklaşık 400 bin sonuç çıkıyor ortaya. Bugüne kadar yapılanların iyisi vardı ya da kötüsü işe yarayanı ya da yaramayanı vardı. Ama içlerinden biri var ki tamamlandığında “Sulukule’de ne oldu? Yok edilen neydi?” sorularının yanıtını en iyi verecek olanlardan biri. Cem Madra’nın henüz tamamlanmamış bu yüzden de dek pek bilinmeyen belgeselinden bahsediyoruz. Madra’nın, “Sulukulenin son günleri” adını verdiği belgelesini diğerlerinden farklı kılan ise “içeriden” bir gözle yaşananları bize anlatması. Bir tarihin nasıl yok edilebiliceğinin belgesi Çünkü Madra, belgeseli yapmaya karar verdiğinde bir ev kiralayarak 6 ay boyunca Sulukule’de yaşamış. Yıkım kararı verildikten sonra geçen olayları, verilen mücadeleleri, hayal kırıklıklarını ve kaybedenin sadece Sulukuleliler olmadığını gösteren bütün süreci yakından ve birebir içeriden takip edip aktarıcı görevi üstlenen bir belgesel çıkmış ortaya. Belgeselin adına bakıp göreceğinizin sadece yok edilen […]

Dönmesine döndüler ama…

İstanbul’un tarihi merkezinden, 50 kilometre uzaktaki toplu konutlara gönderildiler. Değil ev taksidini, yakıt parasını bile ödeyemediler. Sulukule’den giden 437 haneden sadece 12’si Taşoluk’ta kaldı. Tarihi kökeni Bizanslılara kadar uzanan Sulukule yaşayanları, ünlü ya da ünsüz destekçilerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen yok edildi. Geçmişten günümüze uzanan kültürel dokusu ve eğlence anlayışı ile İstanbul’un önemli renklerinden birisi daha karartılınca Türkiye’nin utanç karnesine bir kırık not daha eklendi. Dünyanın bilinen ilk yerleşik çingene topluluğu kabul edilen Sulukuleliler evlerinin yıkılmasıyla mecburen “göçebe” çingeneler arasına katıldı. Adeta bir tecrit politikasının izlerini taşıyan bir uygulamayla doğup büyüdükleri, kendilerini var ettikleri mahallerinden olabildiğince uzağa, Taşoluk beldesine gönderildiler. Giden döndü Evlerini, iyisi ve kötüsüyle geçmişlerini “kentsel dönüşüm” adı altında yıkan Toplu Konut İdaresinin önlerine bir fırsatmış gibi sunduğu nihayetinde topu koca koca taş binalardan oluşan görece konforlu evlerde yaşayamadı Sulukuleliler. 437 aileydi Taşoluk’a sürüldüklerinde şimdi kalanlar parmakla sayılıyor artık. Sulukuleliler kendi evlerine olamasa da ait oldukları yere Karagümrük ve çevresine geri döndü. Dönmelerine “Taşoluk şehir merkezine çok uzak”, “Evlerin giderlerini karşılayamıyoruz”, “İşe gidip gelmekte zorlanıyoruz” gibi bahaneler sıralasalar da; dile getirilemeyenin kahvesinde oturulan, bakkalında veresiye defteri tutulan, bir tas çorbaya bir kaç kaşığın ortak olabildiği mahalle kültürü olduğunun farkında hepsi de. Evler yitirildi kültürü kurtaralım Bir dönem ellerinde fotoğraf makineleri, omuzlarında kameralarla dolaşan gazetecilerin, haberlerin de sürgünlüklerini değiştirememesinden mi bilinmez konuşmak istemiyor hiçbiri. Kameramızı gördükleri anda yıkık dökük binalar arasından “yeter artık bizi daha fazla haber yapmayın” sesleri yükseliyor. Konuşan yine bildik bir isim, mahallesinin yıkılmasına karşı en başından ve yılmadan karşı çıkıp sesini yükselten Sulukule Romanlar Derneği Başkanı Şükrü Pündük oluyor. Bu tarihi ve kültürü ortadan kaldırarak bir çözüm ürettiklerini düşünen siyasilerin aksine Pündük dernek çatısı altında kurulan Sulukule Roman Orkestrası, kadınlar için açılması planlanan dikiş nakış atölyeleri, bu atölyelerde üretilen roman kıyafetlerinin defilesi ve dünyaca ünlü müzisyenlerle yapılan ve yapılması planlanan yurtiçi ve yurtdışı konserleriyle beraber […]

Abbas Güçlü ile Genç Bakış

Geçtiğimiz çarşamba gecesi, yani 11 Kasım’a 12 Kasım’a bağlayan saatlerde ekranlara gelen Abbas Güçlü ile Genç Bakış programı İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden canlı yayınlandı. Sayısız konuğu ve programı misafir eden Dolapdere Kampüsü’ndeki meşhur BS1 salonunda, her zamanki enerjinin aksine farklı bir görüntü vardı. Gündeme oturan birçok etkinliğe ev sahipliği yapmış ve birçok konuya farklı bakış açıları getiren öğrenci kitlesiyle yer bulan BS1 salonu Çarşamba gecesindeki performansı ile izleyicilerini şaşırttı. “Genç Bakış” yıllardır farklı üniversitelerden canlı yayınlar yapıyor ve öğrencilerden ilgi görüyor. Tarım ve Köy İşleri Bakanı Mehdi Eker’ in konuk olduğu programda GDO’lu ürünler tartışıldı ve gündeme dair sorular, cevaplarını buldu. Yayının perde arkası ise kendisinden daha ilginçti. Neden daha önce gelmedi? Genç Bakış, sanırız, sekizinci yılını doldurdu. Bu süre zarfında Türkiye’nin birçok üniversitesini dolaştı, yayınlar yaptı. Ancak program, gerek İstanbul’un merkezinde yer alması ve yayına olanak veren salonlarıyla ülkemizdeki pek çok üniversiteye göre daha avantajlı konumdaki Bilgi Üniversitesi’ne uğramadı. Dahası biz, üniversitemiz içinde yaşanan ve başka kaynaklardan öğrenme şansımız olamayan gelişmeleri bile Güçlü’nün Milliyet gazetesindeki yazılarından öğrenmiştik. Aynı yazılarda Güçlü’nün üniversitemizin eski yönetimine eleştirel ve mesafeli tavrını da gözlemliyorduk. Acaba yıllardır Bilgi’ye gelmemesinin nedeni, üniversite hakkındaki bu olumsuz kanaati miydi? Gerçeğin, bizim düşündüğümüz gibi olmadığını Güçlü salona ayak basar bazmaz anladık. Deneyimli gazeteci, neredeyse salonun yarısının boş olduğunu görerek “Salon boş, ondan sonra bize diyorlar ki niye Bilgi Üniversitesi’ne gelmiyorsunuz. İşte, bu yüzden gelmiyoruz, çünkü salonlar dolmuyor” deyiverdi. Yani herkesin sandığı gibi Abbas Güçlü’nün Bilgi’nin yönetimi veya üniversitenin duruşuyla ilgili bir sorunu yoktu. Güçlü, Bilgi Üniversitesi’ne yıllardır “Salonu dolduramayız” korkusuyla gelmiyordu. Daha sonra kişi sayısının önemli olmadığını, önemli olanın fazla sayıda olmak değil, güzel tartışmalar yapmak olduğunu dile getiren Abbas Güçlü, Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin konuyla ilgili farklı açılımlar getireceğinden emin olduğunu söyledi. Sevimli tavırları ile programa başlamadan öğrencilerin ilgisini ve beğenisini toplamaya çalışan Güçlü katılımcılara “Okulunuzdan memnun musunuz?” , “Kantindeki […]

Türk sinemasına “40” dopingi

Türk sineması son yılların en hareketli dönemlerinden birini yaşıyor. Sezonun açılmasıyla birlikte toplam 71 Türk filmi, beyaz perdede yerini alıyor. Emre Şahin’in senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı filmi “40” ise bunlardan biri. 40 için “Ne sanat ne de kitlelere hitap eden bir film” tanımlaması yapan Şahin, filmiyle Türk sinemasındaki boşluğu doldurduğunu ve sinema sektörüne farklı bir bakış açısı getirdiğini söylüyor. 40, hemşire, taksici ve Paris’e gitmek isterken İstanbul’da sıkışıp kalan Nijeryalı mültecinin bir “çanta” altında toplanmasını anlatıyor. Hollywood’un ünlü dizisi Heroes’un oyuncularından Ntare Mwine, dizilerin dizisi Yaprak Dökümü’nün ünlü karakteri Ferhunde, yani Deniz Çakır ve Ali Atay başrolleri paylaşıyor. Türk-Amerikan ortak yapımı film, Altın Portakal Film Festivali’nde Behlül Dal Jüri Özel Ödülü’ne lâyık görüldü. Şahin’in ilk uzun metrajlı filmi olması ve festivalden ödül alması dışında 40’ın teknik açıdan önemli bir ilki daha var; O da filmin 35 mm yerine red kamerayla (Redcam) dijital olarak çekilmesi. Mevcut teknolojiyle sinemada en yüksek kalitede dijital görüntüyü alabilen kamera olan redcam, Türkiye’deki uzun metrajlı filmlerde henüz kullanılmıyor. Zira red ile çekilen filmler, disiplinli çalışmayan ve montaj için iyi bir bilgisayara sahip olmayan yönetmenlerin kâbusu olabiliyor. Emre Şahin’in ilk filminde bu yeni teknolojiyi kullanmaya cesaret etmesi belki de onun, Hollywood’da yetişmesiyle ilgili. Lisede Amerika’ya giden Şahin, Boston’da bulunan Emerson Collage’ın Sinema Bölümü’nden mezun oluyor. Öğrenciliği sırasında çektiği ilk kısa metrajlı filmi olan “Fetish” ile Amerika’da “Öğrenci Oscarları” olarak da bilinen EVVY’de En İyi Film ve Kurgu ödüllerini kazanıyor. Daha sonra çektiği ikinci kısa filmi “Çanta” ise New York Film Festivali’nde gösteriliyor ve Beverly Hills Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü alıyor. İş hayatına Hollywood setlerinde staj ve kamera asistanlığı ile başlayan Şahin, şimdi History ve Discovery Channel, BBC, ABC, NBC, CBS ve MTV gibi kanallara belgeseller de hazırlıyor. Bu arada Emre Şahin’in, gazeteci ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Haluk Şahin’in oğlu […]

71 yıl sonra Dersim sürgünü belgeleri

“Gizleyemez yüzlerine işlenmiş sürgünleri, pirlerin ak sakalı her teli ayrı bir yaradan beslenir, ‘38’ den beri yürekleri ‘şark çıbanı’, anlatsalar masal, sussalar ağıt. gözü lal, dili lal, yüreği lal, yol anlatır o susar, su anlatır o dinler bir hüzün anıtıdır dersim sürgünü, yarası gizli, umudu lal.” (Ali Erenler) Saatli maarif takvimlerinin her güne bir gün düşen yaprakları Nisan ayı başını gösterdiğinde yazılırdı; mevsimlerden bahar, günlerden Kırlangıç Fırtınası olduğu. Göç mevsimine denk düştüğünden böyle anılan bu fırtınada, esip gürleyen gökyüzüne karşı sadece kırlangıçlar kanat çırpabilir. Güçlünün güçsüzü yok etmesine dayalı bu fırtınada sadece kanadı en kuvvetli olanlar sağ kalıp yoluna devam edebilir. Yanıbaşındakinin yok oluşuna, kanadının kırılıp ölümüne tanık olmuş kırlangıçlar kendilerinden sonra gelenlere, adeta soylarını kurutmayı amaçlayan bu fırtınayı ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için bu afetten nasıl kurtulacaklarını anlatıp dururlar. Yaşanan acıların gelecek kuşaklara anlatılmasının tek amacı vardır, acıyla yüzleşip yaşamlarını sürdürmenin yolunu öğrenmek. Türkiye’nin maalesef geçmişi de adeta, yüzleşmesi eksik kalmış bir kırlangıç fırtınasına benziyor. Mesela, bugün hala rakamlarla tartışılan; kiminin soykırım kiminin katliam dediği Osmanlının son döneminde Ermeniler’in yaşadıkları… Sonra, çok değil 15 yıl geriye gittiğimizde, hala sürüp giden bir savaşın sonucu olarak boşaltılan 4 binden fazla yerleşim yeri ve göçe zorlanan onbinlerce insan çıkıyor karşımıza. Dersim’de zamanı ikiye bölen tarih: 1938 1915’le günümüz arasında bir yerde ise Dersimliler’in yaşadığı sürgün acısı hala taze ama hala tartışmadan uzak duruyor yerli yerinde. Modern Türkiye tarihindeki belki de en kara sayfa 1937 ve 1938 yıllarında Dersim bölgesinde yaşanan insanlık dışı eylemler. Bu yıllarda “tek millet” yaratmak isteyen anlayış, on binlerce savunmasız kadın, çocuk, yaşlı insanı ve hiçbir suçları olmadığı halde yok etti. Ölenlerin sayısının 40 binden az olmadığı araştırmacıların ortak görüşü. 10-12 binden az olmayan sayıda bir insan grubunun ise “batıya” muhacirliğe gönderildiği tahmin ediliyor. Kesin rakamlar verilemez; resmi istatistikler yok ve arşivler kapalı. Bu tarihteki olaylar Dersimlilerin hafızasında “milat”tır. […]