2010’da ‘Ankara’ istifası

Resmi açılışının 16 Ocak 2010’da yapılacağı duyurulan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) etkinliklerinin, bu açılışın içeriğinin oluşturulmasından da sorumlu Büyük Etkinlikler Koordinatörü Serhan Ada istifa etti. İstifasını 5 Kasım’da AKB Ajansı’na bildiren Ada, sorumluluğunu üstlendiği açılış etkinliklerinin içeriğinin, kendisinin ve bu etkinlik için oluşturulan çalışma grubunun bilgisi olmadan ihalenin verildiği İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından değiştirilmesini gerekçe gösterdi. AKB Ajansı’nda daha önce Kent Kültürü Yönetmenliği görevini üstlenen Serhan Ada, ajanstan gelen teklif üzerine “büyük etkinlikler koordinatörlüğü”nü üstlenmişti. Ada’nın yönetimindeki bu birim, 2010 çerçevesinde gerçekleştirilecek çeşitli etkinliklerin, bir bütünlük içerisinde sunumuyla görevlendirilmişti. 16 Ocak 2010’da gerçekleşeceği duyurulan, resmi açılış töreni de bunlardan biriydi. Açılış etkinliğinin içeriğinin oluşturulması için ajans bünyesinde bir çalışma grubu oluşturuldu. Serhan Ada’nın başında olduğu bu gruba AKB Yürütme Kurulu’nun iki üyesi, AKB Ajansı Genel Sekreteri, İletişim Koordinatörü ve müzik ve sahne sanatları yönetmenliklerini temsilen iki üye dahil oldu. Grup, “bir milyon İstanbullu’nun katılacağı, tüm kente yayılan, şimdiye kadar yapılanlardan farklı ve daha sonra yapılacaklara örnek olacak” bir etkinlik zinciri için çalışmalarına başladı. Etkinlikler için yurt içi ve dışından, 13 şirket ya da kurum ile görüşüldü. Bu şirket ve kurumlar, daha önce Avrupa Kültür Başkenti organizasyonlarında, olimpiyat açılışı gibi büyük etkinliklerde göre almış, yaptığı işler referans oluşturabilecek isimlerdi. Çalışma grubu, doğru isimlerin belirlenebilmesi için bir “kriter listesi” hazırladı. Ve bu kriterlerin, değerlendirmede hangi yüzdeyle dikkate alınacağını karara bağladı. Gelen teklifler, bu ölçütlere göne değerlendirildi ve tekliflerin bir kısmı elenerek bir “kısa liste” hazırlandı. Kısa listede yer alan kurumlar ikinci tura davet edildi. Görüşmeler sonunda üç yerli ve dört yabancı firmanın oluşturduğu konsorsiyumun açılış etkinliklerini düzenlemesi uygun görüldü. Kültür AŞ çözümü! Grup, yaptığı çalışmanın sonucunu eylül ayının sonunda ajansa sundu. Ancak Bütçe Komisyonu, işin bu şekilde yapılamayacağı, ihale açılması gerektiği ve ihale için de teknik şartname hazırlanması gerektiği görüşünü çalışma grubuna bildirdi. 41 sayfa tutan bu şartname […]

‘Irak ordusunu Türkiye eğitsin’

Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarik El Haşimi, ABD askerlerinin çekilmesinden sonra Irak’ın güvenlik açısından komşu ülkelerden destek alabileceğini, bu çerçevede Türkiye’den Irak güvenlik güçlerini eğitmesi için talepte bulunabileceklerini söyledi. Irak’taki asker ve polisi Türkiye’deki güvenlik güçlerinin ciddiyetine ulaştırmak istediklerini söyleyen Haşimi, Türkiye’nin sadece güvenlik güçlerinin eğitimi için değil, ekonomik ve siyasi sorunların çözülmesi için de önemli olduğunu vurguladı:“Bugün Türkiye komşu ülkelerle iyi ilişkiler içinde ve bunu geliştiriyor. Belki bu ilişkilerle bölgesel bir birlik oluşabilir. Bu ülkelerde yaşayan insanları bir araya getirebilir ve müşterek sorunları çözebiliriz bu sayede. Biz Türkiye ile 44 anlaşma imzaladık. Tüm alanlarda ilişkilerimizi daha geliştirmek için çalışıyoruz.” ABD’nin 2003 Irak işgalinden sonra ülkede meydana gelen mezhepsel ve etnik bölünmüşlük yerine, birlik içindeki bir Irak vizyonu taşıyan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi bugün “Toplum ve Demokrasi Derneği” tarafından İstanbul Bilgi Universitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirilen konferansa katıldı. Konferansta 2003’teki işgal sonrası durumu, Irak’taki askeri gücün ülkeyi terk ettikten sonra beklenen olası senaryoları ve tüm bu süreçte Türkiye Irak ilişkilerini ve Türkiye’den beklentilerini dile getiren Tarık El Haşimi’nin 2010 yılında yapılacak seçimlerde cumhurbaşkanı olması bekleniyor. Bilgi Üniversitesi’ne ikinci ziyareti olan bu konferansın, cumhurbaşkanı yardımcısı olarak yurtdışında verdiği ilk konferans olduğu için kendisi için çok önemli olduğunu ve gençlerin Irakla ilgili düşüncelerini merak ettiğini söyleyerek söze başlayan Tarık El Haşimi, daha sonra işgal sonrası ülkenin geldiği durumu değerlendirdi. Saddam yönetiminin yaptığı hataların ve baskılarının Irak’a göz diken ülkelere işgal için fırsat verdiğini dile getiren Haşimi, ABD Askerlerinin çekilmesi sonrasında Irak’ta gerçekleşebilecek üç olasılık olduğu görüşünde. Birinci senaryo bugünkü zayıf güvenlik durumunun devam etmesi. İkinci senaryo durumun daha da kötü olması ve Irak güçlerinin sorumluluğu taşıyamaması. İyimser senaryo ise Irak’ın siyasi ekonomik ve güvenlik açısından gelişmesi. Haşimi, Bu üç senaryoyu değerlendirip 2011 sonuna kadar bir yol haritası çizeceklerini bu yol haritasının içinde de şu noktalara ağırlık vereceklerini söylüyor:“İlk olarak güvenlik güçleri asker […]

When Journalists Get Too Cozy with the Drug Industry

Aslı TUNÇ In the midst of the swine flu epidemic caused by H1N1 influenza virus, Novartis, a Swiss-based pharmaceutical company, invited a coterie of Turkish journalists to South Africa. The journalists from the dailies, Hürriyet, Radikal and Zaman enjoyed the “hospitality” of the drug company for three days in November. As ordinary readers we learned afterwards that Novartis had briefed them about the company’s “medical breakthroughs” in vaccination of malaria and tried to promote its products, activities and services in Africa. During the journalists’ trip to South Africa, not a single reporter or columnist asked a question on the company’s vaccination policies on swine flu or even mentioned the major pandemic hitting the world and Turkey. The Turkish journalists only indicated in their newspapers that they learned a lot about Novartis’s successes around the world and they got very impressed by the company’s activities. When asked on several TV channels, they declined to answer the question about who paid the expenses of the trip. This gave me a strong impression that this had been an all-expenses-paid trip. Also it made me wonder how many of the journalists in this country would have the courage and integrity to say no to those trips in the future.It is not surprising that pharmaceutical companies work really hard to get their message out to the public and physicians through advertisements. However, there are also well-known ethical guidelines on journalistic integrity and independence when it comes to expenses-paid trips unless they are the only way to cover a significant event. For instance, in BBC editorial guidelines, it indicates that journalists should avoid conflicts of interest, real or perceived, remain free of associations and activities that may compromise integrity or damage credibility and refuse gifts, favors, fees, free travel and special treatment, and shun secondary employment, […]

Gençay Gürsoy: YÖK kaldırılmalı, çoğulculuğu teşvik eden bir yapı kurulmalı

Prof. Dr. Gençay Gürsoy YÖK’ünr kuruluşundan sonra 1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla 1983’te üniversitelerden uzaklaştırılan isimlerden biri. Açtığı davayla 1990 yılında tekrar görevine dönerek, emekli olduğu 2006 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde anabilim dalı başkanlığı dahil akademik ve idari görevini sürdürdü. 1980 öncesinde dernek, sendika ve partilerde yer alan Gürsoy, 1980 sonrasında askeri rejimi ve daha sonra da YÖK sistemini en çok eleştiren isimlerden biri oldu. Gençay Gürsoy’la kuruluşunun 28’inci yılında YÖK’ü ve Türkiye’nin üniversitelerini konuştuk. YÖK neden kuruldu? YÖK, 12 Eylül askeri darbesinin üniversiteyi adeta askeri yönetime uydurma operasyonuydu kısaca ve 12 Eylül rejimi ondan önceki döneme ait bütün siyası olayların öğrenci olaylarının, gençlik olaylarının sorumlusu olarak üniversiteleri görüyordu ve kendi ifadeleriyle; “üniversitelerin ıslah edilmesi lazımdı”. Dolayısıyla ilk yaptıkları şeylerden biri üniversiteleri hiyerarşik, monolitik, otoriter bir yapıya dönüştürmek oldu. Ondan önceki dönemde de üniversiteler yeteri kadar düşünce özgürlüğünün, özerkliğin yaygın uygulandığı alanlar değildi belki ama yine de özellikle 1933’ten sonra, üniversitenin ilk reform hareketinden sonra, batıdaki modellere uygun düşünce özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün ve katılımın yaygınlaştığı bir yapıya doğru kendini adım adım değiştirmeye çalışan bir kurumken tepeden inme bir yasal değişiklikle üniversiteler adeta kışla disiplinine uydurulmaya çalışıldı. Bütün üniversitelerin tek bir model etrafında yapılanması konusunda bir strateji izlendi. Tabi bunlar gerçekleştirildi ilk yasayla. Özerklik kaldırılmış oldu. Merkezi bir yapıya kavuşturuldu bu dönem İhsan Doğramacı diye tanınan hala hayatta olan bir akademisyenin başkanlığında yapıldı askeri rejimle işbirliği halinde. Tabi o zamandan bu zamana çok değişiklikler geçirdi YÖK. Hangi aşamalardan geçti? Zamansal bir şeye ayırmak mümkün mü çok emin değilim ama bütün bu yıllar içinde askeri rejimin yavaş yavaş geri çekilmesiyle birlikte, normal “siyasi hayata dönüş” ile birlikte YÖK’ün de bu katı hiyerarşik yapısının ihtiyaçları karşılamadığını, topluma özellikle akademik dünyaya batı örneklerine uyma konusunda üniversitelerin hızla geriye gittiğini görerek adım adım bazı değişikliklere gidildi. Çok sayıda yönetmelik yasa değişikliği yapıldı. Ama bugün […]

Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, dünyayla rekabet edebilir bir sistemi tartışmalıyız

YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk… YÖK neden kuruldu? Amaçlanan neydi? Herhalde bunu yanıtlamak için iki şeye bakabiliriz. Birincisi ne zaman kuruldu, bir de ne kuruldu? Kasım 1981’de kuruldu. 12 Eylül 1980’den 14 ay sonra. 82 anayasasının kabulünden de bir sene kadar önce. Demek ki, 12 Eylül askeri yönetiminin en katı ve en güçlü olduğu dönemde kurulmuş. Dolayısıyla bu, askeri rejim mantığıyla kurulduğunu açıkça gösteriyor. İkincisi kurulan nasıl bir sistemdi? Kurulan sistem son derece merkeziyetçi bir sistemdi. Bunu daha önceki yüksek öğretim sistemiyle karşılaştırarak rahatlıkla anlayabiliriz. Bugün Türkiye’de 140 kadar üniversite var. Yüksek Öğretim Kurulu dediğimiz zaman üniversiteleri, fakülteleri bir de meslek yüksek okullarını anlıyoruz. Hâlbuki 1981 YÖK yasasından önceki sistemimizde 2547 sayılı kanun vardı. Bir kere üniversite sayısı çok daha azdı. Bir de üniversiteler yanında akademiler vardı. İktisadi ticari ilimler akademileri, mühendislik, mimarlık akademileri. Bugün bizim Yıldız Teknik Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman mimarlık, mühendislik akademisiydi, Marmara Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman iktisadi ticari ilimler akademisiydi. Aynı şekilde İzmir’de Ankara’da benzer akademiler vardı. Dolayısıyla önceki sistemimizde yüksek öğretim kurumları içinde üniversiteler ve akademiler vardı. İkinci önemli fark; üniversitelerde üniversite öğretim üyeleri rektörlerini kendileri seçiyordu dekanı da fakültenin öğretim üyeleri kendisi seçiyordu. Şimdi ondan önce 1973 yılında daha merkezi bir yapı getirilmek istenmişti. O zaman 1973 yılında bu gerçekleşemedi. Orada da bir yüksek öğretim kurulu oluşturulmak istenmişti. Peki bir yüksek öğretim kurulu oluşturmanın amacı […]

The political controversy over the 11th International Istanbul Biennial

Fabienne Rozier “How do you reconcile Brecht and the biggest capitalist industrial group in Turkey? » This was the political question that immediately made Istanbul’s 11th Biennial controversial.“What Keeps Mankind Alive?”, the title of the Biennial this year, sounds like a call for reflection and, above all, critical thinking to the visitor. This is not a coincidence; the title of a Bertolt Brecht song has been chosen as the guiding principle. In the same way as it was used by European leftist movements in the 1970’s, the Marxist playwright’s work seems to be an ultimate reference for the curators, the Croatian collective WHW (“Who How For Whom”), a non-profit organization for visual culture dealing with relevant social issues. Quotations from Brecht, prominently displayed in the exhibit, certainly have a resonance in these contemporary times of economical crisis which have provoked a renewal of criticism against neoliberal hegemony and capitalism.“We have to stop pretending that art is a free space, independent of networks of capital and power” explains the conceptual framework of the 11th International Istanbul Biennial. Although there is no doubt that it is politically instructive for the audience, ”The opening ceremony was followed by protest of the small group of activists. Their revolt was directed against contradictory fact that Biennial of contemporary arts, which is lead by idea of political and social engagement of art, is realized with the money coming from private capital. Girls from WHW in an informal talk supported the activists, but they stressed that the exhibition has to be opened » according to the website labculture.org, which provides an up-to-the-minute information about the cultural sector in 50 countries. Indeed, the opening ceremony was depicted by the activists of Resistanbul as an “absurd cacophony of “radical” statements” where “sponsors, bodyguards, and ministers with fake smiles and […]

Mazide kalamayan YÖK

HaberVs 12 Eylül darbesinin hemen ardından 6 Kasım 1981’de çıkartılan bir yasayla kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) aradan geçen 28 yıla rağmen Türkiye’nin en fazla tartışılan kurumlarının başında geliyor. Üniversitelerin merkezi bir yapıya kavuşturularak kontrol altına alınması için oluşturulan YÖK, bu işlevinin halen devam ettiriyor. Devlet ve vakıf üniversitelerinin sayısı 140’a ulaşırken her iki alanda da hem akademik, hem idari, hem ekonomik sorunlar bir türlü çözüme kavuşturulamıyor. Üniversitelerde bilimsel araştırma ve öğrenci kalitesi uluslararası standartları yakalamaktan halen çok uzak görünüyor. YÖK’ün getirdiği antidemokratik uygulamalar bugün hâlâ aşılabilmiş değil. YÖK’ün varlığı bir yandan üniversitelerde demokrasi kültürünü yok ederken bir yandan da geleceği yönelik tartışmanın sağlıklı bir zeminde cereyan etmesini engelliyor. Bugün 28’inci yaşını bitiren YÖK’ün nereden gelip nereye gittiğini ve Türkiye’deki yükseköğretimin geleceğini sistemi yakından tanıyan iki isimle konuştuk. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Burhan Şenatalar ve Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’la yaptığımız söyleşileri aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, uluslararası alanda rekabet edebilir bir yükseköğretim sistemini tartışmalıyız YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Daha sonra Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk…

“What are these pictures stuck up on the walls?”

Piotr ZarębaSarkis, a world famous Turkish artist, thinks this would be the first question, people will ask about his new exhibition Site, open to visitors in Istanbul Modern gallery until January 10. “These are images captured from my past exhibitions held since 19’/70s at museums, contemporary art centers and galleries in different cities,” explains the artist.Sarkis Zabunyan, known as Sarkis, is a Turkish-born Armenian artist. After studying at St. Michel French High School in Istanbul and making degree at Mimar Sinan University he won Paris Young Artists Biennale Prize in 1962 and moved to Paris. In his works of art Sarkis uses photography, installations, watercolor and video. He brings together art and cinema with the mystical traditions of the East.Site is a retrospective exhibition of Sarkis’ last four decades of work. The most significant and dominating part of it are photographs of artist’s former exhibitions (shot by him) and other pictures (landscapes and portraits). They are placed in interiors of gallery like posters on walls in a city environment. “This is an expression – an act – that originates out of desire to blend museum and street with each other,” says Sarkis. Posters are perceived like something new, current, and Sarkis wants to transfer the feelings of his old exhibitions to the present and to give them a trait of newness. He finds them still alive and his aim is to meet all important stages of his career in one place. We can witness almost hundreds of photos selected by the artist from about twenty thousand images. Some of them are incomprehensible for many people, but according to Sarkis, the important thing is to be open-minded and create one’s own perception. “It is like collages in visual arts, like a plot in literature, like leaping from one place to another.”Photographs […]

Doçent Beşiktaşlı olursa…

—————————————————————————————————————————— Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören’i “Yıldırım Demirdöven” adıyla anıldığı soruda İnceoğlu, öğrencilerine kurgusal bir hikâye anlatarak yaşanan olayların medeni hukuk açısından değerlendirmesini istedi. Demirdöven’in son maçta taraftarının kendisine küfretmesine çok kızarak görevinden istifa ettiği belirtilerek, “Taraftara ‘ibret’ olsun diye kulüpten 50 milyon TL tutarındaki alacağından vazgeçtiğini ve futbolculara da şampiyon olmaları şartıyla 500 bin TL prim ödemeyi vaad ettiği” anlatıldı. Olayın medeni hukuk sınavına konu olmasına neden olması ise, Demirdöven’in istifasının ardından gazetelerde yer alan “korktu kaçtı” şeklindeki haberlere sinirlenerek, Beşiktaş kulübünün geçen sene kazandığı iki kupayı ünlü Rus milyarderi Salakov’a satması oldu. Sınavda süre de tıpkı futbol karşılaşmasında olduğu gibi 90 dakikayla sınırlıydi. Kötü gidişin faturası Demirören’e Geçen sezon Türkiye Süper Ligi’ni şampiyon olarak tamamlayıp, üstüne bir de Türkiye Kupası’nı müzesine götüren Beşiktaş’ın zor günler geçirdiği aşikar. Sezonun başlamasıyla birlikte alınan kötü sonuçları, tatmin edici olmayan bir futbolla da olsa daha yeni yeni telafi etmeye çalışan Kara Kartallar bu “başarıyı” Şampiyonlar Ligi’ndeki maçlarda gösteremeyince yönetimle taraftarın arası iyiden iyiye açıldı. Yine Şampiyonlar Ligi’ndeki rakipleri CSKA Moskova’yla 30 Eylül gecesi Moskova’da yapılan ve Beşiktaş’ın 2-1 kaybettiği maçın ardından gece geç saatlerde İstanbul’a dönen kulüp kafilesi Sabiha Gökçen Havalimanı’nda taraftarlarının protesto gösterileriyle karşılaşmıştı. Protesto gösterileri altında havalimanında aracına doğru yönelen Kulüp Başkanı Yıldırım Demirören’e de taraftarlar yumurta atıp aracına saldırmışlardı. Taraftarla yönetimin arasını iyiden iyiye açan bu olaydan sonra 17 Ekim Cumartesi günü Süper Lig’de Kasımpaşaspor ile İnönü Stadyumu’unda yapılan maçta taraftarlar “Yeter Yıldırım Demirören” diye bağırarak protesto gösterisi yapmıştı. Maç boyunca birbirleriyle de kavga eden taraftarlar, “Temizlesene, temizlesene. Tribünleri temizlesene” ve “Kim gelirse gelsin, adam gibi gelsin. Beşiktaşımıza iyi şeyler versin” diye bağırıp, “Şerefin varsa istifa etsene” diye tempo tuttu. Sabırları taşıran yenilgi Son olarak geçtiğimiz Salı gecesi (3 Kasım 2009) Şampiyonlar Ligi’ndeki dördüncü maçında Alman takımı Wolfsburg’a kendi evinde 3-0 yenilerek gruptan çıkma şansını yitirmesi üzerine Demirören taraftarıyla […]

Yarasalara da Sulukule modeli

DSİ, mağaraları Havran Barajı’nın altında kalacak yarasalar için AB'nin talebiyle yapay bir habitat inşa etti. Çevre ve Orman Bakanlığı da onay verdi. Ama projeyi hazırlayan uzmanlar bile buna karşı çıktı.

Altın Portakal’dan Hollywood’a

46.sı düzenlenen Altın Portakal Film Festivali’nin ödüllü filmleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi mezunu genç bir yönetmenin de yapıtı var. Efe Conker’in bol ödüllü filmi “Geri Dönüşüm Günlüğü” Türkiye’nin en köklü film festivalinden de boş dönmedi ve kısa film dalında Digital Film Academy Ödülü’ne layık görüldü. Conker bu ödülü, Mustafa Dok’un “Köy” ve Cahit Çeçen’in “Tamirci Çırağı” filmleriyle paylaştı. 10–17 Ekim 2009’da gerçekleşen festivale 234 kısa film başvurmuş ve 26 film yarışmaya hak kazanmıştı. Efe Conker ödülünü almak üzere Antalya’ya gelemedi. Çünkü Aydın Kuşadası’nda askerlik görevini yerine getiriyordu. Telefonla ulaştığımız genç yönetmen, törene katılıp, Antalya’da ödülünün keyfini yaşayamamaktan dolayı burukluğunu dile getiriyordu: “Ödüller beni motive ediyor. Çünkü yoğun mesai ve inançla hazırladığım projelerin başarıya ulaştığını görüyorum. Ayrıca yaptığım işlerin tanınması açısından önemli bir fırsat. Maalesef ödül almayan filmler gerektiği ilgiyi göremiyor.” Altın Portakal, Conker ve filminin ödül aldığı ilk festival değildi. Bir objenin zaman içindeki karmaşık öyküsünü aktaran, 4 dakika uzunluğundaki “Geri Dönüşüm Günlüğü” ilk ödülünü 2008’de Amerika’nın Los Angeles kentinde düzenlenen Uluslararası Öğrenciler Film Festivali’nde “en iyi deneysel film” dalında kazandı. Film bu yıl, 16. Altın Koza Film Festivali’nde de aynı kategoride ödüllendirildi. Ve en son, Galatasaray Üniversitesi’nin düzenlediği kısa film festivalinde ise “en iyi görüntü yönetmeni” dalında ödüle uzandı. Ayrıca Cannes ve Ankara film festivallerinde de gösterime hak kazandı. Efe Conkerİstanbul’da 1985 yılında doğan Efe Conker İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık ve Sinema ve Televizyon bölümlerinde öğrenim gördü. Sinemaya, proje asistanı olarak çalıştığı PTT filmiyle başladı. Bu film için çalışırken çektiği kısa filmin iyi tepkiler almasıyla reklam yerine film yapımcılığına yöneldi. Anka Film’de çalışırken Treasure of Ugarit filminde yapım asistanı olarak görev aldı. 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de ödül alan Geri Dönüşüm Günlüğü, ulusal ve uluslar arası birçok festivalde gösterildi, ödüller aldı. Conker kazandığı ödüllere sevinse de, başarının yenilenmesi gerektiği görüşünde. 28 Temmuz’da, askere gitmeden hemen önce tamamladığı […]

Sahte kampanyaya kanma, kontörünü kaptırma!

Kimileri için cep telefonu, hayatın olmazsa olmazlarından biri. Ne ekonomik kriz, ne de telefon şirketlerinin dudak uçuklatan tarifeleri cep telefonundan vazgeçmemize engel olamıyor. Durum böyle olunca da bir kaç dakika bedava konuşmak ya da ücrete tabi olmayan mesajlar çoğu insanın ilgisini çekiyor. Haliyle işi bilen ünlü markalar, promosyona gidiyor ve yapılan alışveriş karşılığında bedava konuşma veya kontör dağıtıyor. Aslında buraya kadar hiçbir problem yok. Ürünü alan da kontörü dağıtan da hayli memnun görünüyor. Ta ki iş dolandırıcılığa gelene kadar… Dolandırıcılık konusunda sınır tanımayan birileri, şirketlerin promosyon çalışmalarını paravan olarak kullanıyor. Bedava kontör kazanmak için uğraş veren aboneler de cep telefonuna gelen şüpheli aramalara ya da mesajlara inanarak istenenleri yaparsa işte o zaman işler değişiyor ve bu sefer dolandırıcı, bedava kontörün tadını çıkarmaya başlıyor. Zira dolandırıcı, vaat ettiği kontörü vermek için belirli miktarda kontör talebinde bulunuyor. Örneğin, bin kontör kazanmak isteyen kişilerin 250 ya da 500 kontör göndermesini istiyor. Ramazan ayında Pepsi’nin başlatmış olduğu “Pepsi Yaşatır Seni Kampanyası” ile kampanyalı ürünlerden çıkan şifreyi gönderen herkese (kampanya süresince) her gün on kontör veya iki buçuk dakika hediye ediliyor, çekilişe katılanlar arasından on kişiye bin TL., bir kişiye 10 bin TL. ve üç kişiye de 100 bin TL. hediye kartı veriliyordu. Kampanya 30 Eylül 2009 tarihi itibariyle sona erdi. Fakat dolandırıcılar için kampanyanın herhangi bir tarih sınırlaması bulunmuyor. Çünkü kampanyanın üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen dolandırıcıların gönderdiği, “Değerli abonemiz, Seda Sayan’ın başlatmış olduğu Pepsi Yaşatır Seni Kampanyası’ndan Ramazan’a özel 100 bin ve 10 bin TL. ödül ikramiyesinden hattınız yarışmaya katılmış, yarışma sonucunda hattınız 10 bin TL. ödül ikramiyesi kazanmıştır. Bilgi ve işlem için 0539 661 25 42 Pepsi Danışma Hattı’nı arayınız” mesajı ile kampanyanın hâlâ devam ettiği izlenimi veriliyor. Telefonuna bu tarz mesaj gelenler veya mağdur durumda kalanlar da Pepsi Danışma Hattı’nı arıyor ve gerçeği öğreniyorlar. Pepsi ise durumu engellemek için mesaj […]

“Lost in consumption”

Karen Schewina Since I arrived in Turkey, I have this nightmare: I open the fridge, which has turned into some strange kind of biotope for obnoxious organisms. The smell is breathtaking, and I can hardly identify the things I have put in after the last visit in the nearby supermarket, as everything is covered with a thick layer of mould. I remember that entering a Turkish supermarket for the first time, passing the shelves, I felt lost. Not only because I didn’t know what to buy, but also because I was amazed with the big amounts of food, I was suddenly supposed to take home. I spent lots of time walking up and down, looking at the people instead, what they were choosing, in which tone they were talking to the cashier, how many plastic bags they were using to carry their new purchases. In my earlier stays abroad, I had already gained the experience that visiting a supermarket in a foreign country can be the first step to get to know a foreign culture: apart from the fact that it´s the perfect place to learn and practice vocabulary, you learn a lot about the new environment, you are finding yourself in. I have to admit that I have never seen a 15-egg carton or a 10-liter flagon of fabric conditioner before, not speaking of a 1-liter shampoo bottle, which gives me trouble every time I want to hold it in one wet hand – the next time I will just fill it in the nice and handy 330 ml shampoo bottle I brought from Germany.I concluded that nobody living on his or her own can afford to buy these big amounts of merchandise, so I assume that living in your own apartment in a dormitory or renting a single […]

A first in Turkey: Media demands army chief to resign

Niyazi Dalyancı For the first time in Turkey demands for the resignation of an army chief was publicly voiced this week after the news that the original copy of the so-called “Action Plan” to topple the government of Prime Minister Tayyip Erdogan has been received by the public prosecutors, hit the newspaper headlines. Chief Istanbul Prosecutor Turan Colakkadi confirmed that the original copy of the plan which was allegedly drafted at the headquarters of Turkey’s General Staff was posted by an unidentified informer who is said to be a high-ranking officer. The action plan topped the political agenda in Turkey in June when it was published by the Taraf newspaper leading to a heated debate over the role of the army in politics. However, the prosecutors at that time said that they only had a photocopy of the document making it impossible to establish whether it was fake or real. It was again Taraf that published the informer’s letter and broke the news that the original copy of the action plan was in the hands of Istanbul prosecutors. The newspaper has been the source of many such revelations leading to allegations that the government is using it as a medium to leak secret information mainly against the army. The action plan signed by Col. Dursun Cicek, contained measures such as planting weapons at houses used by the Fethullah Gulen sect, which is a politically and financially powerful Islamic sect supporting the Erdogan government, and other steps to discredit the Justice and Development Party (AKP) of the prime minister. Col. Cicek was questioned by the prosecutors during a brief detention but was released later. Turkey’s Chief of Staff Gen. Ilker Basbug described the document “as a piece of paper” and vehemently denied that it came out of his headquarters. He demanded […]

Çalış ve gez ama kazıklanma

Sefa Çınar geçtiğimiz yaz “pedicap” denen bisiklet taksilerle insan taşıyarak para kazanmak için San Diego’ya gitti. Yolcusu olan kadınlardan biri yolda epilepsi krizi geçirdi. Kemer takmadığı için de pedicap’ten düştü ve öldü. Sefa durumu açıklayamadan tutuklandı bir süre hapishanede kaldı. Olayın gerçekleştiği sokaktaki bir güvenlik kamerası kayıtlarını mahkemede delil olarak sununca suçsuz bulundu ve arkasına bile bakmadan Türkiye’ye döndü.Judy Gormez iki sene önce bir markette reyon görevlisi olmak için Wisconsin’e gitti. Hem çalışacak hem de marketin lojmanında kalacaktı. Gittiğinde market sahibinin hiçbir şeyden haberi yoktu. Aynı zamanda verecek bir işi ve lojmanı da. Judy’nin gelmesinden birkaç gün önce Wisconsin’i sel bastığı için bir öğrenci yurdunun, duvarların çarşaftan odaların tek bir şilteden oluştuğu yatakhanesine yerleşti. Duş olmadığı için günlerce yıkanamadı. Yurt sahibinin köpeğinin odalardaki pisliklerine alışmaya çalıştı. Beraber kaldığı arkadaşları bitlendi, valizleri kurtlandı. 18 gün sabredebildi ve soluğu Türkiye’de aldı.Barış Kaya, geçen sene bir Meksika restoranında çalışmak üzere Teksas’a gitti. Gittiğinde çalışacağı yer de kalacağı yer de hazır değildi. Tesadüfen tanıştığı Türkiyeli 4 kişi Barış’ı evlerinde misafir etti. Misafirlik süresince dini kitaplarla dolu evde içki içmek yasaktı. Kuran okuma ve namaz kılma konusunda da psikolojik baskı hisseden Barış, dini bir cemaatin içine çekilmeye çalıştığını anlayınca Amerika’ya ayak basışının 8. gününde Türkiye’nin yolunu tuttu. Amerikan rüyası kabus olmasın Nasıl? Amerikan rüyasına pek benzemiyor değil mi? Birbirini tanımayan Sefa, Judy ve Barış’ın ortak noktası her yaz Amerika’da gerçekleştirilen kültürel değişim programı Work and Travel’a (Çalış ve Gez) katılmış olmaları. Her yıl 138 ülkeden 150 binin üzerinde öğrencinin katıldığı programa olan ilgi her geçen gün artarken, yaşanan kötü tecrübeler kafalarda soru işaretleri uyandırıyor.Work and Travel programı Amerika’nın farklı şehirlerinde eğlence, restoran, ulaşım, turizm, güvenlik, gıda gibi sektörlerin alt kademelerinde asgari ücretlik işlerde çalışarak iş deneyimi edinme, yeni insanlar tanıma, İngilizceyi geliştirme, para kazanma ve Amerika’yı gezebilme esasına dayalı bir kültürel değişim programı. 6 haftadan […]

DAT: Risky business with dolphins

Johanna Holm Proponents claim Dolphin Assisted Therapy (DAT) can help people to ease their mental and physical problems, while the opponents argue that there is no medical proof for this claim and DAT poses serious questions and risks. DAT, is a therapy form offered mainly to children who have mental or physical disorders. Ümit Demir, the program and activity coordinator of Istanbul Dolphinarium believes DAT is a useful method which can help children to reduce the symptoms of certain mental and physical disorders and enhance the healing process. Dolphin assisted therapy was born in the 1970’s in the United States and because of its appeal for people suffering from a wide range of medical disorders quickly became an expanding business sector all over the world. The advocates of DAT argue that it is useful for the therapy of mental and physical problems, such as Down’s syndrome, autism, ADHD (Attention Deficity Hyperactivity Disorder), neurological disorders, depression and even AIDS or cancer. Demir explains that in Istanbul Dolphinarium, where they offer dolphin assisted therapy for handicapped children, there has been many success stories. He especially remembers a child who had Down’s syndrome and was not able to walk or talk. After the sessions with dolphins the child could do both. However, Demir says that they never guarantee one hundred per cent healing. Dolphin assisted therapy, instead of actually healing the handicapped, may stop the disease from developing and ease the symptoms, he claims. For the critics of DAT he says, “Some people may have over exaggerated about DAT and when the miracle healing does not happen, they feel betrayed.” In what ways dolphins can help people overcome their disabilities? Theories suggest that dolphins create ultrasonic waves that penetrate into the soft tissues and fluids of the body. Demir says these waves affect […]

Otoyoldaki ayı

Her gün binlerce hayvan tekerler altında can veriyor; dün Erzincan’da yavrusuyla birlikte ölen ayılar gibi. Sorun, bulunmaması gereken bir yerde dolaşan hayvanlarda mı?

Ahmet Altan ve haberciliğin dip noktası

başlıklı yazıydı. Çakır, bir gün önce Taraf muhabiriyle arasında geçen konuşmalardan ve Altan’ın yazısından alıntılarla aslında “Taraf tarzı gazeteciliği” sorguluyordu. Ruşen Çakır’ın yazısı ve Altan’in bir gün önce yazdıkları alt alta konulunca Çakır’ın sözünü ettiği gazetecilikle Taraf’ın ve Altan’ın tarzı arasındaki çelişki iyice belirginleşiyordu. Biri muhabirlikten gelmiş deneyimli bir gazeteci, diğeri ise belâgatine güvenen bir yayın yönetmeni olan iki kişinin bir gün arayla yazdıklarını arka arkaya ve ayrı ayrı okumak biraz sıkıcı gelebilir. Ancak bu iki yazı paralel bir kurguyla harmanlanınca; ortaya nederedeyse 24 dizisini andıran gerilim dozu yüksek bir macera çıkıyor. Koyu olan bölümler Ruşen Çakır’ın 24 Ekim’de NTVMSNBC’nı yayınlanan yazısı, italik olanlar ise Altan’ın 23 Ekim’de Taraf’taki yazısı. Her iki yazının da kendi iç kurgusu değiştirilmemiş, herhangi bir yeri kısaltılmamıştır… ***Cumartesi günü saat 11.30’da bu yazıyı yazmaya oturduğumda internette Taraf Gazetesi’nin Cuma günkü hali, masamın üzerindeyse aynı gazetenin bugünkü nüshası. Taraf, Cuma günü “Bu telefonları açıklayın” diye meydan okumuştu NTV’ye ve sayfalar dolusu NTV telefonlarından, düşen helikopterde hayatını kaybedenlerin cep telefonlarına yapılmış aramaların kayıtlarını yayınlamıştı. (Ruşen Çakır) Bizim “sarsıcı” haberler uzmanı Mehmet Baransu elinde haberle geldi.Çok kuşkulu bir kazada ölen Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinde bulunan dört kişi NTV tarafından, helikopter düşmeden önce yüzlerce defa aranmıştı.Telefon dökümleri elimizdeydi.Bu açıklanması gereken tuhaf bir durumdu.Bir televizyon kanalı, “düşecek” bir helikopteri, o helikopter düşmeden ve düştüğü hakkında bir bilgi edinilmeden önce neden bu kadar çok arıyordu?Baransu’nun konuştuğu iki uzman, uzaktan telefon çağrısıyla helikopterin, yüksekliği gösteren cihazlarının bozulabileceğini iddia ediyordu.(Ahmet Altan) Taraf bir sıkıyönetim savcısı gibi hem NTV’yi suçluyor, hem de suçluluğunu kanıtlamak yerine NTV’nin suçsuz olduğunu kanıtlamasını istiyordu. Çünkü Taraf’a göre ellerine tutuşturulan her “resmi belge” doğru, suçlananların savunma çabalarıysa nafileydi. Yine de NTV, aslında Taraf’ın yapması gerekeni yaptı ve iki saatlik farkın GMT’den kaynaklandığını belgesiyle gösterdi. Ve Cumartesi günü Taraf, TİB Başkanı’ndan da doğrulatarak, NTV’yi şu ya da bu şekilde Muhsin Yazıcıoğlu […]

Hayal fabrikasının emekçileri

Mustafa Kemal AğaoğluMustafa Kemal Ağaoğlu; 1939 yılında dünyaya geldi. Siyaset ve edebiyat dünyasında adı çok duyulmuş aslen Karabağlı bir aileden geliyor. Dedesi, 1909 yılında Türkiye’ye gelen ve o dönem Türkçülük akımının önde gelen isimlerinden olan yazar Ahmet Ağaoğlu (Agayef), babası 1950’li yıllarda Demokrat Parti hükümetlerinde bakanlık da yapmış olan yazar Samet Ağaoğlu. Yine günümüz yazarlarından, aynı zamanda yayıncı Tektaş Ağaoğlu ise, Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun ağabeyidir. Tektaş Ağaoğlu ile Ağaoğlu Yayınevi’ni kurdu, 1980’li yılların başında da YAZKO Edebiyatdergisinin sorumluluğunu üstlendi. 1984’te, bağımsız sanatçıları desteklemek ve ürettikleri işlerin sergilenmesini sağlamak üzere BİLSAK tiyatro atölyesinin kurulmasına ön ayak oldu. Şiirleri bir dönem sıkça bir şekilde Adam Sanat dergisinde yayımlandı. Ayrıca, bir kısım şiirlerini içeren “Nüzüllü Şiirler” adını verdiği bir de kitabı bulunuyor. Mustafa Kemal Ağaoğlu, en verimli olabileceği yaşlarda, 19 Ekim 1999’da öldü.