Kadıköy’de tıraş

İşvecan Özen Traş. Gayr-ı resmi stand-up. Sinandülger. Avam, politik, komik. Moda Sanat Tiyatrosu. Bunlar yazıyor oyunun gazetedeki tanıtımında. Hiçbir fikrim yok ne olduğu hakkında. Tiyatro salonunun kapısının önünde “bir elin parmaklarını geçmez” deyimini yerine getirecek dört izleyici adayıyız. Bir kadın salonun ahşap kapısını açıp bizi içeri buyur ediyor. Salon küçük. 60 kadar koltuk var. Önden üçüncü sıranın ortalarına oturuyorum. Arkamda 30’larında iki genç delikanlı; biraz garipsiyorum onları. Lig maçlarının olduğu bir günde ve saatte, iki erkeğin beraber bir tiyatroya gelmesini… Uzun boylu olan diğerine “Senin için tiyatro kapattım bak” diyor. Işıkların sönmesini, tiyatrocunun sahnede belirmesini beklerken, afişteki o “ürkünç” adam, Sinan Dülger giriyor salona. Salona diyorum çünkü girdiği kapı bizle, yani izleyicilerle aynı: “Merhaba! Geciken iki kişi varmış. Telefon etmişler. Onları beklememiz gerekiyor” diyor. Ve sahnenin tam ortasındaki tabureye oturuyor. Salonda o ana kadar dört kişi olduğumuza göre gelen iki kişinin, toplam “kitle”nin üçte biri olduğu gerçeğini düşünerek bekliyoruz. Bu arada sahnenin solundaki ahşap masanın üstünde biri su dolu iki rakı kadehi, sigara ve kül tablası olduğunu fark ediyorum. “Ne bekliyorsunuz oyundan” diye soruyor Dülger. Şaşırıyoruz. “Oyuncu oynar, seyirci izler” diye öğretmişler bize ne de olsa. Cevabı kendi veriyor: “Daha önce bazı seyirciler Sinan’ın yaptığı esprileri başkası yapsa gülmekten kırılırdık demiş. Hayır! Burada berber benim, traşı da ben yaparım.” Seyirci-oyuncu sohbeti koyulaşmışken geciken iki kişi geliyor nihayet. Oyunun başladığını Dülger’in ses tonunun, hareketlerinin değişmesiyle fark ediyoruz. Çünkü salon kararmıyor; bütün ışıklar açık. Göz teması var, bütünüyle sivil. “Bu memlekette herkes traş yapar” diyor. İnce dokunuşlarla, ölçülü ustura hareketleriyle giriyor “tıraş”a. Otoriteyi, askeri, hükümeti eleştiriyor. Daha iki yaşında resim yapmaya başlayan, ilk sergisini üç yaşında Amerika’da açan ve bunu CV’sinin en başına yazan dahi Türk ressamın trajikomik durumundan tutun, her Türk çocuğuna ilkokul çağlarında öğretilen dogmatik bilgilere kadar gözden kaçırdığımız veya sırtımızı döndüğümüz konuları mizahla harmanlayarak kafamıza vuruyor. “Çağımızın suçunun ortağı” […]

Domuz gribi rehberi

Yaz aylarında Meksika’da ortaya çıkıp ABD üzerinden tüm dünyaya yayılan domuz gribi, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminiyle yaklaşık 400 bin kişiye bulaşan hastalık, bugüne kadar 4 bin 735 kişinin hayatına maloldu. Hastalık Türkiye’de de yaygınlaşmaya başladı. Henüz can kaybı yaşanmayan ülkemizde bugüne kadar 551 vaka kayıtlara girdi. Özellikle son iki hafta içerisindeki gelişmeler tehlikenin önemli ilk sinyalleriydi: Geçtiğimiz hafta Ankara Bilkent Laboratuvar İlköğretim Okulu’nda rastlanan 16 vaka nedeniyle bu okulda bir hafta süreyle eğitime ara verildi. Ancak Ankara genelinde hasta sayısı arttı ve son beş günde 41 kişide domuz gribi tespit edildi. Ardından, 19 Ekim’de Diyarbakır’da 7 ilköğretim öğrencisinde domuz gribine rastlandı ve il genelinde eğitime bir hafta ara verildi. Tatile rağmen bu kentimizde de hasta öğrenci sayısı 17’ye ve toplam vaka sayısı 23’e yükseldi. Ve ulaşan son haberlere göre İstanbul’da da 16 öğrencide virüse rastlandı. Vali Muammer Güler, vakaların görüldüğü iki okulda dahil olmak üzere eğitime ara verilmesini gerektirecek bir durum olmadığını duyurdu. Aşı çelişkisi Bilinen gribin değişik bir cinsi olan domuz gribine karşı insan metabolizması henüz bir bağışıklık geliştiremedi. Bu amaçla çalışmalar yürüten ilaç firmaları yeni bir aşı geliştirdi. Aşının yeni olmasından kaynaklanan bir takım çelişkiler mevcut olsa da yan etkilerinin başka aşılarda bulunanlardan fazla olmadığı iddia ediliyor. Ancak domuz gribi aşısı üreten uluslararası firmaların lisans almadan aşı satmalarını imkânsız kılan uluslararası düzenlemeler de mevcut. Yan etkilerin ne sıklıkla görüldüğünün tespit edilebilmesi için uzun süreli gözlem verilerine ihtiyaç duyulsa da dünya çapında ciddi bir salgın yaşanması nedeniyle Türkiye de dahil bir çok hükümet bu tarzda bir gözlem çalışmasının sonuçlarını beklememeyi tercih etti. Yetkililer bulaşıcı hastalıklara karşı daha fazla açık olan ve zayıf bünyeli kişilerle daha sık teması olan sağlık personeli, kalabalık okul ortamlarında bulunarak hastalığın yayılmasında ciddi faktör olan 6 ay ile 24 yaş arasındaki kişiler, kronik bir hastalığa sahip oldukları için bağışıklık sistemi zayıflamış olan 25 ile […]

Krizden kaçarken sele kapılmak

Ekonomik kriz üzerine gelen sel felaketi, İkitelli’de hem halkı hem de gayrimenkul sektörünü etkiledi. Ekonomik bunalım yüzünden geçim sıkıntısı yaşayan İkitelli sakinleri bir de selin getirdiği maddi ve manevi sorunlarla uğraşmak zorunda kalıyor. Sel, İkitelli ve Halkalı bölgelerinde toplu konut alanında çalışan emlâkçileri ise daha farklı bir şekilde etkiledi. Ekonomik kriz ve TOKİ’nin son dönemde inşa ettiği çok sayıda konut nedeniyle satışları düşen emlâkçiler, sel felaketinin ardından insanların bu konuyla ilgili önyargıları ve korkuları nedeniyle piyasanın daha da durgunlaştığını söylüyorlar. “Geceleri sel korkusundan nöbet tutuyoruz” Sel felaketinin ardından evleri ve işyerleri sular altında kalan İkitelli halkı, hala selin yaralarını sarabilmiş değil. Yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri eski haline getirebilmek için var gücüyle çalışan vatandaş, devletin bu konudaki yardımlarını yetersiz buluyor. 31 yaşındaki otolift tamiri yapan, Ünlü Makine’nin sahibi Murat Ünlü yardımları yetersiz bulanlardan sadece biri. Kira ödediği dükkanı için hiç bir maddi destek alamadığını belirten Ünlü, sözlerine şöyle devam etti: “’İtfaiyeden bilirkişi raporu almamıza rağmen, kaymakamlık maddi destek isteğimizi maalesef geri çevirdi. Henüz bununla ilgili herhangi bir ödenek çıkmadığını söylediler. Devlet sadece burada yaşayan halka tetanos aşısı yaptı ve sokağın genel temizlik işlerini halletti. Şu anda maddi zararlarımı karşılamak konusunda büyük sıkıntılar yaşıyorum, iki aracım hasar gördü, borç harçla onları tamir ettirdim, ayrıca dükkanı temizlerken kullanmış olduğum sudan dolayı 300 milyon su parası geldi. Kira zaten ayrı bir sıkıntı, mal sahibi sel felaketinin olduğu günler dahil kiramı benden ödeme günümde istiyor. Bu kadar sıkıntı yaşarken devletin bu konuyla ilgili bizlere daha fazla yardımcı olması gerekir. Biz hala tedirgin durumdayız akşamları her yağmur yağdığında dükkâna gelip sel basmaması için nöbet tutuyoruz.” Mağdurlardan bazıları ise devletin kendilerine maddi olarak yardım yaptığını ancak bu yardımların, hasarların giderilmesi açısından yeterli olmadığını düşünüyor. Kirada oturan ev hanımı Emine Tekin, devletin yapmış olduğu maddi yardımların eksik kaldığını savunuyor: ”Devlet bize 1.000 TL yardımda bulundu, bu yardımın bayram […]

Kültür Bakanı’nın dünü, bugünü

Prof. Dr. Talât Sait Halman geçtiğimiz hafta Kültür Yönetimi Programı’nın davetiyle İstanbul Bilgi Üniversitesi santralistanbul yerleşkesindeydi. Halman, ülkemizin kültürel değerlerini örneklerle anlattığı konuşmasını “Türkiye: Dünya Kültür Ülkesi başlığı altında yaptı. Konuşmasına güncel bir konudan, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesinden başlayan Halman, İstanbul’un bu unvanı Almanya’nın Essen ve Macaristan’nın Pecs şehirleriyle aynı anda almasından duyduğu mutsuzluğu dile getirerek başladı: “Bu kadar önemsiz ve zayıf kentlerin İstanbul gibi bir kent ile aynı ünvanı kullanmasını hazmedemiyorum. Kızıyorum adeta. Daha önce de bu tür kentler, İspanya’nın Santiago de Compostela şehri örneğin, kültür başkenti seçildi. İlginç bir şehir elbette. Ya da Yunanistan’ın Patras kenti. Ama hangisi her çağa ilişkin tarihi, kültürel, entelektüel birikim taşıyan İstanbul ile mukayese edilebilir?” “Üstelik sadece İstanbul değil, tüm Türkiye, dünyanın kültür başkentidir” diyen Halman bu iddiasını şu örneklerle destekledi: “Türkiye’de Yunanistan’dan daha fazla Yunan amfi tiyatrosu var. Roma eserlerinin çeşitliliği İtalya’dan fazladır. Hem Asya’yız, hem Avrupa’yız. Hem Balkanlar’ız, hem Ortadoğu’yuz. Hangisiyiz önemli değil, ama bunların ortasında pırıltılı bir senteziz. “Anadolu doğudan batıya uzanan tek büyük yarımadadır. Bu bizim kaderimizdir adeta. 3 bin tane antik kentimiz, 25 bin tarihi anıtımız var. Karun’un efsanevi hazinesi bu ülkedeydi. İskender buradan geçti, kördüğümü Gordion’da çözdü. Sezar ‘Geldim, gördüm, yendim’ (veni, vidi, vici) sözünü bu topraklarda sarf etti. Tarihin babası Herodot, coğrafyanın öncüsü Strabon, modern tıbbın kurucusu Galenus, matematik dehası Tales bizdendi. Japonya ile eser becayişi Halman’ın konuşmasında getirdiği belki de en ilginç öneri, taşınabilir kültür varlıklarının yabancı eserlerle değiş tokuş edilmesiydi: “Bizde fazlasıyla bulunan eserleri, bizde olmayanları almak için satabiliriz. Becayiş edebiliriz. Afyon Arkeoloji Müzesi benim bakanlığım sırasında (1971) açılmıştı. O zaman depoda aynı tipte 3 bin kadar heykelcik vardı. Bu kadar çok eserin teşhire çıkma, sergilenme şansı yok. Bu eserleri örneğin Japonlara satsak, onlar da bize kendi mazilerinden eserler verse. Eserlerimizi sadece sahip olmak açısından düşünüyoruz. Oysa önemli olan bunları paylaşıma sunmak. […]

17th Conference of Journalists on EU-Turkey held in Santral Istanbul

Kristin Ofer Finally this year’s EU Progress Report on Turkey was published on October 14th 2009 but instead of discussing the report’s details the journalists participating in the 17th annual EU-Turkey Conference of Journalists complained about the difficulties to keep people interested in the subject. Basically the message of the EU report was that there are slight progresses in Turkey but still some work has to be done. The European Commission expressed its appreciation of Turkey regarding the Ergenekon trial stating: “For the first time, illegal networks nested within the democratic institutions are being investigated.” Of course the diplomatic breakthrough between Turkey and Armenia when the foreign ministers of the two countries signed a protocol in Zurich on October 10th to improve their relation was positively mentioned as well. But the commission complained about the shortcomings concerning freedom of press and other civil rights like minority rights, especially for the Kurds, torture, excessive use of force by the Turkish security officials and women’s rights that still need to be improved. Surprisingly, the participants of the EU-Turkey Conference of Journalists which was held at Istanbul Bilgi University’s Santral campus, did hardly talk about these subjects. Instead of going into the details of the European Commission’s Report Professor Ayhan Kaya, Director of Bilgi University’s EU Institute and Moderator of the panel discussion, asked the European Journalists about the attitudes of their respective countries toward Turkey’s EU admission. The opening speech was delivered by Istanbul Bilgi University Rector Prof. Halil Guven who was rather critical of EU’s policies. He underlined the fact that EU has accepted “half of Cyprus as full member” while it failed to keep up with its promises for the remaining other half. Prof. Guven said, because of such policies it “is hard to defend EU in Turkey.” Following Prof. […]

Polonezkoy: Struggling to preserve its Polish identity

Aneta Rusak “Adampol is ending. It does not resemble the place which it was earlier. It is even hard to count how many Poles live here – approximately the number is 80. Many marriages are mixed and because of that sometimes the Polish culture is not being practiced. Usually children do not know the mother tongue nor the history of Poland,” complains Antoni Wilkoszewki, the muhtar or the headman of Polonezkoy, an interesting enclave of Polish culture located on the Anatolian side of Bosporus surrounded by forests of exceptional natural beauty. “Our customs are celebrated like they used to be. We still have a church with a Polish priest and also when something important is happening we are all getting together and discuss in the Polish language, we do not use Turkish. We are trying to protect our identity from dying,” said WiIlkoszewski. Polonezkoy – previously known as an Adampol – was established by Prince Adam Czartoryski (Chariman of the National Uprising Government and the leader of the Politicial Emigration Party) in 1842. During this period in history, Poland was divided into three and its territory was occupied by its neighbors, Austria, Prussia and Russia. Under the occupation the Polish population rebelled twice against the Russians in 1830 and 1863. These were called the November and January movements. The rebellion was mainly against Russia because it was the Russians who occupied most of Poland. Unfortunately, all of them failed. As a result Poland ceased to exist as an independent nation. Facing oppression and persecution, some of the Polish rebels were forced to emigrate from their country. Prince Czartoryski was one of them. He and his comrades found an asylum in Turkey, then the Ottoman Empire which supported Poles against the Russians. However, the court of Sultan Abdulmecid discreetly agreed to […]

AB’ye iki soru

HaberVs*“Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği” paneli için bugün İstanbul’a gelen Avrupa Birliği üyesi altı ülkenin gazetecileri HaberVs’ye konuştu. Bu gazeteciler, Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda bağlı bulundukları gazete ya da haber ajansı adına çalışan yada AB haberlerini yakından takip eden isimlerdi. İçlerinde sadece Die Zeit gazetesi muhabiri Michael Thumann daha önce Türkiye’de görev yapmıştı. Muhabirlerimiz gazetecilere, panelde değinmedikleri iki konuda soru yöneltti. Bu sorulardan ilki, kendi ülkelerinde Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda kamuoyu desteği olup olmadığıydı. İkinci soru ise, 2004’te referandum sonrasında Kıbrıs sorunu hakkında görüşlerinin ne olduğuydu.*Özge Erel-Erim Hüner-Berk Doğan-Mert Oynargül-Niso Esim-Berk Doğan

AB süreci, sürüncemesi

Mine Savaş Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci yıllardır, fakat belirli dönemlerde daha yoğun olarak karşımıza çıkıyor. Sorun gündemde değilken kimileri tarafından unutuluyor, ancak gündeme geldiği anda da ciddi tartışmalara sebep oluyor. Türkiye’nin son dönemde biraz da uykuya yatırdığı AB süreci, İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampusu’nda gerçekleşen 17’nci AB – Türkiye Gazeteciler Konferansı ile yine gündeme taşındı. 17 yıldır gerçekleşen bu konferans, aslında Türkiye’nin uzun zamandır, uzun bir yolda ilerlediğini de gösteriyor. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin en erken 2013’te gerçekleşmesi bekleniyor. Fakat üye olmak isteyişimizin gerçek öyküsü, 12 Eylül 1963’te İsmet İnönü’nün başbakanlık döneminde gerçekleşen Ankara Anlaşması’yla başlıyor. Böylece, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki ilk bağ kurulmuş ya da kurulamamış oluyor. Anlaşma tam bir sene sonra yürürlüğe giriyor, fakat anlaşmanın tam da yıl dönümünde gerçekleşen 12 Eylül Darbesi ile işler değişiyor ve AET ile Türkiye arasındaki bu anlaşma donduruluyor. Anlaşmayla darbe arasında geçen 17 senede ne olup bittiği pek bilinmiyor, zira demokrasideki ciddi aksaklıklar sadece kâğıt üzerinde imzalanan süreci donduruyor. Türkiye 1983’te çok partili döneme geçiş yapıyor. Böylece, Türkiye’nin AB ile arasındaki buzlar az da olsa eriyor, ama buzların erimesi üyeliği beraberinde getirmiyor. 14 Nisan 1987’de Turgut Özal hükümeti, tam üyelik başvurusunda bulunuyor. Beklenen tam üyelik gerçekleşmiyor, fakat 1 Ocak 1996’da Türkiye, AB ile Gümrük Birliği’ne giriyor. Bu gelişme, üç yıl sonra Bülent Ecevit hükümetini heveslendiriyor ve 1999’da ikinci başvuru gerçekleşiyor. 17 Aralık 2004’te gerçekleştirilen toplantıda Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’nin AB’ye katılma müzakerelerinin, 3 Ekim 2005’te başlatılmasına karar veriyor. Halen katılma müzakereleri devam ediyor ve uzun bir süre de devam edeceğe benziyor. Mehmet Ali Birand, bugüne kadar düzenlenen hemen tüm AB – Türkiye Gazeteciler Konferanslarına katılan tek gazeteci. Birand bugünkü toplantıda da kürsüdeydi ve toplantı çıkışında HaberVs muhabirine şunları söyledi: “Türkiye 45 yıldır AB’nin kapısını aşındırıyor gibi gözüküyor, ama durum hiç de öyle değil. İlk başvuru 1987’de Özal döneminde, ikinci başvuru […]

Gazeteciler yaşlandı, Türkiye AB’ye giremedi!

Avrupalı ve Türk gazeteciler bugün, Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ilişkilerini değerlendirmek üzere İstanbul’daydı. Gazeteciler bu işi, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun organizasyonuyla 17 yapıyor; “AB – Türkiye Gazeteciler Konferansı”nda bir araya geliyor. İşte 17 yıldır süren bu geleneğin bu seneki ev sahibi İstanbul Bilgi Üniversitesi, Santralİstanbulyerleşkesiydi. “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği” başlığıyla gerçekleşen panelde Avrupa’dan yedi, Türkiye’den dört gazeteci kürsüdeydi. İzleyicler arasında en ön sırada, Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış ve Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Marc Pierini vardı. Panelin açılış konuşmasını yapan İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Halil Güven, yarısı dışarda bırakılmış bir Kıbrıs ve verdiği sözleri tutmayan bir AB nedeniyle Türkiye’de Avrupa Birliği’ni savunmanın çok zor olduğunu söyledi . Ayrıca Bilgi Üniversitesinin AB çalışmalarına hız verdiğini ve bu kapsamda lisans ve yüksek lisans programları açtığına değindi. Rektör Güven’den sonra kürsüye çıkan Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış “Avrupa gerçekten küresel olmak istiyorsa Türkiye’ye ihtiyacı var. İstanbul’suz bir Avrupa’yı düşünemiyorum. Türkiye çok önemli bir ülke çünkü AB hariç Avrupa’nın bütün kurumlarına tam üyedir. Ayrıca G20 ve NATO üyesi olan Türkiye çok güçlü bir ekonomiye sahip, dünyada 15., Avrupa’da alıncı en güçlü ekonomi. Türkiye doğunun en batısında, batının da en doğusunda yer alıyor. Bu nedenle önemli bir köprü, İsrail ve Suriye, Afganistan ve Pakistan, Rusya ve Gürcistan, İran ve Amerika arasında global sorunların çözülmesine etkili bir ülkeyiz. Kilise, sinegog ve cami yüzyıllardır bu topraklarda birlikte yer alıyor. Ermeni , Müslüman, Alevi, Hıristiyan, Yahudi inanan, inanmayan hepsi birlikte yaşıyor. Bu bizim AB’ye katacağımız en önemli şey. Türkiye medeniyetler çatışmasının çözümüdür” sözleriyle mikrofonu panelist gazetecilere bıraktı . Gazeteciler, panel yöneteticisi, Bilgi Üniversitesi AB Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ayhan Kaya’nın sorularını cevapladılar. Şunları söylediler: “AB’ye süpheyle bakmayı biz başlattık” John Peet (The Economist, Britanya)Bana sorarsanız ben Türkiye’yi, Almanya ve Rusya ile aynı gruba koyarım çünkü konum olarak […]

‘Çok kutuplu bir dünyaya doğru gidiyoruz’

İstanbul’daki olaylı IMF-Dünya Bankası toplantılarının ardından küresel krizin geldiği noktayı ve dünya ekonomisindeki gelişmeleri Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Tonak, HaberVs için değerlendirdi. – Geçtiğimiz günlerde IMF-Dünya Bankası toplantılarında da dile getirildiği gibi küresel ekonomik krizden yavaş yavaş çıkılmaya başlandığı yönünde “İhtiyatlı” bir görüş yaygınlaşmaya başladı. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Ahmet Tonak: Krizin bitip bitmediğine karar vermek için önce nedenine bakmak gerekiyor. Küresel kriz Amerika’daki subprime mortgage piyasasındaki bazı sıkıntılarla bir anda tartışılmaya başlandı. Krizin nedeni olarak da bu piyasadaki bir takım düzensizlikler veya kimi şirketlerin, özellikle finansal şirketlerin aç gözlülüğü gösterildi. Ancak yavaş yavaş krizin daha yapısal nedenleri olduğu konusunda bir tartışma da başladı. Oysa benim gibi üniversitelerde okutulan egemen iktisat anlayışı dışında klasik marksist ekolden gelen birçok iktisatçı yıllardır böyle derin bir krizin geleceğini değişik şekillerde dile getiriyorlardı. Örneğin 2005 yılının aralık ayında Cumhuriyet Gazetesi’nde bir sayfa bu konuyu yazmış, özellikle konut borçlandırma piyasasında Amerika’da bu tip kırılganlıkların biriktiğini, asli neden olmasalar da bunların bir krizi tetikleyebileceğini dile getirmiştim. Bu durum Amerika’da dediğim gibi ana iktisat akımı dışındaki bazı iktisatçılar tarafından gözlemleniyordu bende o tartışmaları Türkiye’ye taşımaya çalışmıştım. Fakat kimse bunlara kulak asmadı. Ondan sonra 2008 yazında bu kriz patlak verince bir anda mesele gündeme oturdu. Az önce söylediğim gibi ana akım iktisadın dışından gelenler yani bizim gibi Marksçı bir yaklaşımla meseleyi ele alanlar için kapitalizmin dönemsel krizleri bilinmeyen bir şey değil. Kapitalizmin 3–5 yılda bir yaşanan iç çevrim dediğimiz kısa dönem bunalımlarının yanısıra aslında daha ciddi, daha derin 20-30 yılda bir gözlemlenen krizleri de yaşadığı, kapitalizmin yapısal nedenlerle bunları doğurduğu, yıllardır söylenir bilinir. Bu kriz de bence böyle derin, 20–30 yılda bir yaşanan krizlerden biridir. – Yaygın kabullerden biri de finans sektöründe ortaya çıktığı ve reel sektörü etkilediği yönünde… Evet, “Finans sektöründe bir takım şeyler oldu, ondan sonra finans sektöründe yaşanan bu kriz hali […]

La saison de la Turquie; triggers debate over Turkey in France

Manon Loisel Lots of Turkish newspapers rejoice at the fact that the Eiffel Tower was for five days, from 6 to 11 October, wearing the Turkish flag’s red and white colours. This was a wink at the “Saison de la Turquie”, which is currently taking place in France and will last for nine months. Whereas Turkish newspapers consider it a success, the French media hardly deal with it.For a few weeks now, posters of Aya Sofia and Bosporus are flooding the Parisian Metro; and not only in Paris but also in such cities as Lille, Marseille, Lyon, Strasbourg and Bordeaux. For nine months the “Turkish saison” celebrates Turkey’s culture through examples of contemporary art, architecture, photography, theater, dance, music and cinema at an estimated four hundred exhibitions.This event has been expected for a long time by lots of Turkish newspapers. On 10 September, the Turkish Daily News celebrated the successful start of The Saison by using lots of superlatives. But in France, the big newspapers, such as Le Monde, Le Figaro and Libération, chose to be either discreet or polemic. In an editorial by Ara Toranian, rather a militant spokesman for the Armenian diaspora in France, (Le Monde, 06/09/2009) he used the argument that no reference was made to the “Armenian genocide.” “Is Cultures France, the organizer, amnesic?” he was asking.Olivier Poivre d’Arvor, the director of Cultures France, the organizer of the event replied to Toranian describing his article “a little excessive and let’s say it, also intellectually dishonest.” The director mentions in his article that a series of discussions are taking place since September where taboos in the Turkish media are being discussed, including the Armenian question. He also points out that Ahmet Insel, one of the signatories of the letter asking for apology from the Armenians also took […]

Mikrofon taksicide

Mert Oynargül – Görkem Keser İstanbul’daki taksi şoförleri, 11 Ekim Pazar günü Çağlayan meydanında “korsan taksiye” karşı toplanarak seslerini Ankara’ya duyurmaya çalıştı. Sloganlarda ve kürsüden yapılan konuşmalarda hedef, kayıtlı taksilerin aksine vergi vermeden çalışan ve onların “ekmeğini çalan” kaçak taksilerdi. Meydandaki yaklaşık 2 bin şoför bir arada olmaktan ve sorunlarını haykırabilmekten mutlu görünse de, tek tek dinlendiğinde dertlerinin biteceğine dair çok da umut taşımadıkları anlaşılıyordu. Kürsüden meslektaşlarının hakkını savunan, korsan taksilerin hak ve emeklerini gasp ettiğini söyleyen hatta onlar için “namert, şerefsiz” gibi ifadeler kullanan Taksiciler Odası Başkanvekili Mustafa Silahyürekli’nin ağabeyinin bile kaçak taksi işlettiğinin ortaya çıkması bu umutsuzluğun nedenini ortaya koyuyordu. HaberVs, Çağlayan mitinginden sonra mikrofonunu İstanbul’daki taksi şoförlerine uzattı; korsan taksi ve diğer sorunların neden çözülemediğine dair görüşlerini aldı. “Emekli polisler kaçak çalışıyor” Mehmet Tekin (45): “Korsan taksi kullananların önemli bir bölümü polis emeklisi. Devlet, korsan taksiyle uğraşmıyor çünkü uğraşırsa karşısında yine kendini görecek. Polis, toplumun güvenliğinden sorumlu. Ama emekli olunca karnını doyuramıyor ve kanun dışı bu yola sapıyor. Ve görevdeki polislerden destek görüyorlar. Dahası uyardığımız korsan taksiler tarafından tehdit ediliyoruz. Yani hem canımız hem de malımız bu işten zarar görüyor.” Muammer Genç(52- Valideçeşme Taksi): “Oda bize sahip çıkmıyor. Kaçak durakların nerelerde olduğu belli. Ama ne oda ne polis ne de belediye bunların üzerine gitmiyor. Bizim oda hükümet ve belediyenin aldığı kararları imzalamak dışında başka hiçbir şey yapmıyor, tek işleri hükümet ne derse kabul etmek. Korsan taksi olsun, akaryakıt fiyatları olsun, yeni ücret tarifesi olsun. Taksiciler Odası’dan bir tane açıklama gördünüz mü? “Plakamdan iki tane var” Ali Bakırer: “Benim aracımın plakası çoğaltılmış. Devlet üç yıldır benim aracımla aynı plakayı taşıyan aracı bulamıyor. Evime sürekli ceza geliyor. Cezalara bakıyorum benimle alakası yok. Hakkımda şikayetler oluyor, karakolda şikayetçi olan insanlarla yüzleştiriliyorum, ‘Araç ve şahıs bu değildi’ diyorlar. Aracın ön farı ve ön çamurluğu kırılmış denilerek zabıt tutuluyor ama benim aracım […]

“Think or leave!” – Beuys and his students: an exhibition at Sabanci Museum

Karen Inge Schewina He is known for using fat and felt for his sculptures and performances, his political activity for the Green Party in Germany, the establishment of the “Free International University” and his charismatic speeches and lectures at the art academy in Düsseldorf.Curated by Friedhelm Hütte, Global Head of Art, Deutsche Bank, and art critic Ahu Antmen, On the occasion of the 100th year of Deutsche Bank’s presence in Turkey, Sabancı University Sakıp Sabancı Museum (SSM) presents an exhibition entitled “Joseph Beuys and His Students – Works from the Deutsche Bank Collection” from 9 September until 1 November 2009. It’s the first time after Beuys´ death in 1986 that his works on paper are shown together with prints, drawings and photographs done and taken by some of his most important students asPeter Angermann, Felix Droese, Imi Giese, Jörg Immendorff, Anselm Kiefer, Imi Knoebel, Blinky Palermo, Katharina Sieverding and Norbert Tadeusz. Beuys himself considered his teaching his “greatest work of art”. He believed in the creative potential every human being possesses, for him, every person was an artist, every action a work of art. “Art alone makes life possible,” he said in an interview “without art man is inconceivable in physiological terms.” Art was not supposed to be separated from life or presented in elite institutions, but the revolutionary power of art should transform society into a better place for everyone to live in. It may not have been his goal to produce eternal works; he wanted to make people think about their way of living and their option to take an active part in forming the so-called “social sculpture”.The exhibition shows in more than 300 examples how his students found to a way of expressing their feelings and perceptions of the world around them, being supported and guided by […]

Too many terminals, too short lines

Annika Sehn“Transportation of the Future is on its track with us.” That’s what Istanbul Ulaşım proclaims on the internet. Sounds very promising, at first glance. But can they keep their promise? With “Transportation of the future” they certainly don’t refer to the so far non-existent modern technique of the present situation in Istanbul’s public transportation system. More likely they mean the upcoming projects, which are under construction and planned at present, such as, for example, the Marmaray project, where a tunnel connecting the European and Asian side is being built or the extension from Shishane to Yenikapi, to provide better connections for the citizens of Istanbul. Over 13 Million people are living in Istanbul and they’re getting more populous every day. Surprisingly there are only two metro lines, four tram lines and one funicular, totalling hardly 50 km. Coming from Germany, I was very curious about how this works out. In Berlin there are nearly 330 km of metro and tram railway for only the quarter of the number of people living in Istanbul – and still you often have to squeeze in, during the rush hour. According to my experience in Berlin, I imagined the metro of Istanbul as highly overcrowded and overloaded. All the more surprising was my first encounter with the M2: going from Taksim to Shishane on a Sunday afternoon can make you feel pretty lonely, while walking through the deserted corridors, going escalator after escalator deeper underground. But in Taksim, some more people join in and it gets a little more crowded, while everybody is waiting for the next train going to 4. Levent. Everybody means, also the passenger continuing in the same direction from Shishane, which is another surprising fact. Going directly is – nobody knows why – impossible, which means another 10 minutes […]

Serenlere koruma müjdesi

Antalya- Elmalı’ya 11 kilometre uzaklıktaki Büyüksöğle köyünde bulunan tarihi arı kovanları “serenler” koruma altına alınıyor. Likya lahitlerine benzerliğiyle dikkat çeken ve yalnızca Antalya bölgesinde bulunan bu ilginç yapılar, gazeteci Yusuf Yavuz’un haberi ve halk kültürü araştırmacısı Öznur Tanal’ın başvurusu üzerine kültür mirası envanterine kazandırılıyor. İki yıl önce bölgede yaptığı çalışmayla serenlerin tarihi, mimari ve kültürel özelliklerini belgeleyen Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Halk Kültürü Araştırmacısı Öznur Tanal, Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na bir dilekçeyle başvurarak serenlerle ilgili yaptığı çalışmayı iletti. Dilekçesinde serenlerin koruma altına alınmasını talep eden Tanal’ın başvurusunu dikkate alan Koruma Kurulu eserleri yerinde inceledi. Konu, kurulun 28-29 Eylül 2009 tarihli toplantısında gündeme alındı ve serenlerin, kültür varlığı olarak tescillenip koruma altına alınmasına karar verildi. Kurul üyeleri aynı toplantıda, yine Büyüksöğle’de bulunan Sogla antik kentinin de tescillenerek koruma altına alınmasını kararlaştırdı. Şimdilik iki seren İlk aşamada Büyüksöğle köyündeki Avdancık mevkiinde bulunan iki adet serenin koruma altına alındığı bildirilirken, Korkuteli İmecik Susuzu ve Kumluca Dereköy’de bulunan serenlerin de kısa zaman içinde tescilleneceği öğrenildi. Koruma altına alınan Serenlerin çevresinde 27 ila 30 metrelik koruma alanı oluşturuluyor. Likya lahitlerine benzerliğiyle dikkat çeken ve sivil mimarinin şaşırtıcı örneklerinden biri olan Serenlerin tarihi 17. yüzyıla kadar uzanıyor. Elmalı’nın Büyüksöğle köyü dışında, Korkuteli İmecik Susuzu, Saklıkent Yazır Güzlesi, Kumluca Çakmak Yaylası ile Göldağı eteklerinde ve Beydağları’ndaki Ziyaret Tepesi eteklerinde son örnekleri bulunan serenler, arılar için bir çeşit sığınak işlevi görüyor.

Opening to Armenia, not a smooth process either

News, Etc. The difficulties lying ahead in Turkey’s opening to Armenia surfaced on October 10 in Zurich while the foreign ministers of the two countries were preparing to sign a protocol brokered by Switzerland. The signing ceremony scheduled for 18.00 was delayed more than three hours when both ministers objected to the content of planned speeches to be made by their opposite number. Although no official explanation was made, press reports claimed that Edvart Nalbantyan, the Armenian foreign minister wanted to mention 1915 events as genocide in his speech which was found unacceptable by his Turkish counterpart Ahmet Davutoglu. Another point that Davutoglu objected in Nalbantyan’s speech was that the Armenian foreign minister wanted to underline that the protocol to be signed is not related to the Nagorno-Karabagh dispute with Azerbaijan. Conversely, Nalbantyan objected to the part of Davutoglu’s speech where the Turkish foreign minister wanted to say that the protocol will be put into practice only after the solution of the Nagorno-Karabagh problem. Nagorno-Karabagh is an Azeri territory occupied by Armenia since 1993. Turkey does not want to upset the Azeris by becoming too close to Armenia because of this issue. Finally, U.S. Secretary of State Hillary Clinton mediated between the two ministers and convinced Nalbantyan to agree with Davutoglu’s offer to make no speeches at all. Three hours later, the two ministers signed the protocol with grim faces as Clinton, Russian Foreign Minister Sergei Lavrov, French Foreign Minister Bernard Kouchner, Slovenian Foreign Minister Samuel Zbogar as the chairman of the EU Council of Ministers, the EU Commissioner Javier Solana, and the Swiss Foreign Minister Micheline Calmy-Rey watched them standing behind. Azeri Foreign Ministry lost no time to react to the Turkey-Armenia protocol. In a written statement from Baku, it said the rapprochement between Turkey and Armenia before Armenia […]

Turkey’s winter of openings*

Niyazi Dalyancı “Opening” is the word that has dominated Turkey’s political scene for more than six months now. It seems that the coming winter months would not be able to witness a change of tune unless earthshaking events push this term to the backstage. One of the so-called policy openings concern Turkey’s biggest domestic headache, the Kurdish problem. The other is related to the normalization of relations with Armenia. Although both initiatives were met with optimism in the beginning, six months later they seem even more entangled than ever. It is also interesting to note that both initiatives gained momentum after the new U.S. President Barack Obama visited Turkey in April and delivered an address to the deputies in the Turkish Grand National Assembly.“In the last several years, you have abolished state-security courts and expanded the right to counsel. You have reformed the penal code, and strengthened laws that govern the freedom of the press and assembly. You lifted bans on teaching and broadcasting Kurdish, and the world noted with respect the important signal sent through a new state Kurdish television station,” told Obama to his Turkish interlocutors.According to some Turkish commentators, the U.S. administration has been applying pressure on the Turkish government to solve its Kurdish problem before the American troops pull out of Iraq by 2012 as promised by Obama. American policy-makers are planning to put the Iraqi Kurds under Turkey’s protection against possible attacks from the Sunni and Shiite Arabs after the pull out, according these commentators. In order for the implementation of this policy, Turkey has to pacify the civil strife in its Kurdish provinces neighboring northern Iraq.On August 5, Prime Minister Tayyip Erdogan met with Ahmet Turk, the leader of pro-Kurdish Democratic Society Party (DTP) and a group of deputies. Until then, he had insisted […]

Selimpaşa’da birinci ay

Ayşegül Aydın Sel felaketinin İstanbul’da yarattığı tahribatı gidermek üzere yapılan çalışmalar çok yavaş ilerliyor. 8 ve 9 Eylül’de yaşanan felaketin üzerinden tam bir ay geçmesine rağmen, selin en çok zarara yol açtığı Silivri ilçesine bağlı Selimpaşa beldesinde bu yavaşlığı görmek mümkün. Beldede 8 Eylül’de Boğluca Deresi’nin taşması nedeniyle denizle dere yatağı arasındaki alan sular altında kalmış, çoğunluğunu yazlık konutların oluşturduğu mahalleler yaşanmaz hale gelmişti. Felaketin birinci ayında Selimpaşa’nın görünümü, selin sanki birkaç gün önce yaşanmış olduğunu düşündürecek kadar vahim. Evlerden sokaklara dağılan, denize kadar sürüklenen ev eşyaları ilk günkü yerlerinde duruyor. Bir çamur deryası içinde nerenin sokak, nerenin konut olduğunu anlamak hatta denizin nerede başladığını bile net olarak söylemek mümkün değil.Moloz yığınları arasında sağlam kalmayı başarmış evler bulunsa da, bu konutlarda yaşayanlar evlerindeki çamuru hâlâ tahliye edebilmiş değil. Tüm bunlara rağmen neredeyse hiçbir çalışma yapılmıyor. 3 Ekim Cumartesi günü Selimpaşa sahilindeki hemen tüm sitelere gitmemize rağmen çalışan bir iş makinesi bile göremedik. Gün içerisinde rastladığınız tek araçlar sahile kum boşaltan bir kamyon ve park halindeki bir kepçeydi. Tanık olduğumuz bu şaşırtıcı eylemsizlik, bölge halkınca da onaylanıyordu. Selimpaşalılar, yerel seçimlerde ilçe belediyesinin CHP’ye geçmesi nedeniyle Büyükşehir Belediyesi tarafından yalnız bırakıldıklarını iddia ediyordu sıklıkla. Erseven Sitesi’nde yaşayan Orhan Yılmazer (55) örneğin, AKP’li belediye sınırları içinde kalan İkitelli’de geçen bir ay içerisinde gözle görülür bir düzelme olduğunu vurguluyor. Yılmazer, “Afette politika olmaz” diyor ve Büyükşehir’den daha fazla destek beklediklerini dile getiriyor. Nalbur Selami Semiz (34), geçtiğimiz yıllarda başlanan dere yatağı ıslah çalışmasının yarım bırakıldığına dikkat çekiyor: “Yeni belediye, AKP döneminde ihaleyi alan mütteahhitle anlaşamadığını öne sürerek çalışmayı yarım bıraktı. Sel benim suçum değil. Ama bu ihmale rağmen faturası benden kesiliyor.” Semiz, sel sonrasında yapılan 1500 TL’lik yardımın ise gerçekçi olmadığı görüşünde. Seldeki mal kaybının 20 bin TL olduğunu belgeleyen nalbur, işlerini veriye mal alarak yürütmeye çalıştığını söylüyor. Market sahibi Aysel Özer (35) de […]