Initiatives for Kurdish problem; are they real or make-believe

Niyazi Dalyanci It all started in May when President Abdullah Gul announced that Turkey has an historical opportunity to solve its age-old problem with its Kurdish citizens. “Good things will happen,” Gul added. Then later during a visit to Damascus, chatting with journalists accompanying him, Gul brought a little more clarification to his statement by saying, “there is a consensus between all the sectors of the society, military and civilian, they are all in cooperation and coordination that has never been achieved before. No one now is trying to undermine what the others are doing.” The euphoria created by Gul’s statements was pushed backstage because of the stormy public debate that a document allegedly written by a colonel at the headquarters of the Turkish General Staff embodied plans to overthrow the Justice and Development Party (AKP) government of Prime Minister Tayyip Erdogan and undermine the Fethullah Gulen movement, an Islamic formation that does not have a legal structure but said to play an increasing political and social role in Turkey. The Kurdish issue came back after the explosive “document” disappeared from the political agenda with no conclusive result. Most recently, Prime Minister Erdogan as he was leaving for an official trip to Damascus and Baghdad announced that there is work underway to solve the Kurdish problem. “A week ago we have initiated work to solve the Kurdish problem with my colleagues at the National Security Council. Then we have assigned the Interior Ministry to contact all the related ministries and departments, like Headquarters of the Chief of Staff, National Intelligence Organization (MIT), etc. They will also contact the parliament members elected from the area. Then they will bring us the results and we will decide on the final steps to be taken,” said Erdogan. “As politicians we are not in […]

Karadeniz, sel ve otoban…

sayfasını ziyaret edebilirler. Doğayı katleden proje Yaklaşık 4.2 milyar dolara mal olan 542 kilometrelik Karadeniz sahil yolunda, 27 kilometre uzunluğunda 263 adet köprü, 41 kilometre uzunluğunda 12 adet tek tüp tünel, 18.5 kilometre uzunluğunda 20 adet çift tüp tünel yer alıyor. Karadeniz sahil yolu, Samsun’dan Sarp’a kadar, 6 il, 63 ilçe, 17 bucak merkezi, 9 liman, 2 havaalanı ve bir çok yerleşim birimine uzanıyor. Öte yandan proje büyük bir sahil şeridinde GAP topraklarından daha büyük bir alanın kayalarla doldurulmasına neden oldu. Karadeniz yapısı itibariyle kapalı bir sisteme sahip olduğu için kıyıdan açığa doğru gidildikten çok kısa bir mesafe sonra denizdeki canlı varlığı oldukça azalıyor. Bu nedenle proje doğal ortamları kıyılarla sınırlı canlılar için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu korkunç düzeydeki tahribata karşılık yapılan yol ve yapılan masrafların boşa gitme ihtimali de var. Zira yolun azgın Karadeniz sularına dayanamayacağı, çelikten de yapılsa alttan çökeceği söyleniyor. Projeye karşı çıkanlar, yolu içerden geçirerek kıyı şeridine zarar vermeden tüneller açarak bir güney projesi oluşturmak gerektiğinden söz ediyorlar. İşte “Son Kumsal” belgeseli de Karadeniz halkına bu seçeneği hatırlatmak ve “sahiline sahip çık!” mesajı vermek için Aydın Kudu ve Rüya Arzu Köksal tarafından çekilmiş…

Smoke on Bosphorus

Rock müzik tarihinin efsanevi mihenk taşlarından Deep Purple, 4. İstanbul konserinde de hayranlarını rock’a doyurdu. Turkcell Kuruçeşme Arena’daki diğer konserlere kıyasla muhtemelen bilet fiyatlarını yüksekliği ve hafta içi oluşu sebebiyle konser daha tenha gözükse de grubun çıktıkları uzun yolculuğun başlangıcı 1960’lar olunca, konser alanını da 7’den 70’e bir hayran kitlesi doldurmuştu. Ağarmış saçlarıyla kelli felli adamlar ve kadınlar, uzun saçları ve siyah tişörtleriyle genç müdavimleri grubun şarkılarını hep bir ağızdan söyledi. Önceki senelerde konseri yaşı tutmadığı için kaçırmış olan genç hayranların yanısıra anne babalarıyla konsere gelip birlikte aynı şarkılara eşlik eden ufaklıkları görmek grubun ölümsüzlüğünün bir kanıtı gibiydi. Yaşlıların performansı gençlerden iyi Tüm dünyada albümleri 100 milyonun üzerinde satan, rock tarihinin belki de en çok kadro değişikliği yaşayan Deep Purple, bir dönem, Guinness Rekorlar Kitabı’nda “en gürültülü” grup olarak gösterilse de Kuruçeşme Arena’daki akustik sorunu nedeniyle grubun bu ününe yakışır bir ses duymak mümkün olmadı. Konser sırasında sesin her yerden net duyulmamasının yanısıra tüm enstrümanlar birlikte çaldığında uğultuya sebep olsa da, Deep Purple’ı İstanbul’da hem de boğazın yanıbaşında dinliyor olmanın gerçeküstülüğü tüm bu sorunları unutturdu. Grup üyelerinin yaşlarının hayli ilerlemiş olmasından dolayı beklentiler biraz düşük tutulmuştu, belki de bu yüzden konser birçokları için olağanüstü geçti. Hatta Ian Gillan, Steve Morse, Roger Glover, Don Airey ve Ian Paice’in kariyerlerinde geride bıraktıkları 40 yılı ve yaş ortalamalarının 50’nin üzerinde olduğu düşünülürse Deep Purple’ın sahnedeki performansının izleyicilerden daha iyi olduğunu söylemekse hiç de yanlış olmaz. Seyirciye her şarkı bitiminde övgüler yağdıran vokalist Ian Gillan aslında o kadar da coşkulu olmayan kalabalığı canlandırmak ister gibiydi. Arenada gerçekleşen hemen hemen her konserde olduğu gibi önden arkaya doğru artan yaş ortalamasıyla birlikte seyircinin şarkılara eşlik etmedeki coşkusunda bir düşüş vardı. Yine de Deep Purple’ın insanı hareket etmeye zorlayan şarkıları arka taraflarda da kimilerinin içinie kıpır kıpır etmeyi başardı. Deep Purple hep aynı Konserde Ian Gillan’ın eşsiz […]

Ayşe Arman covers herself to go undercover

Aslı TUNÇ A week ago there was an announcement in big letters on the front page of Hürriyet, the flagship newspaper of the Turkish media: “Ayşe is reporting from the ‘other side.’” In this highly polarized society, the readers of secular Hürriyet instantly knew that “the other side” was the neighborhood where the most religious conservatives and Islamists live. Needless to say, the blonde, tall, funky and very “modern looking” woman was Ayşe Arman, the columnist of Hürriyet and also a symbol of upper-middle class, urban and Western lifestyle in Turkey. The prevailing men’s club in Turkish media establishment including former and current editors like Ercan Arıklı, Hıncal Uluç and Ertuğrul Özkök insistently emphasized that they were the ones who “discovered” her first, and created a female star columnist out of her. Especially, the current editor-in-chief Özkök has once said that she was his very own “project.” I don’t know about that much, but she was a male-creation writing all the juicy details of her sexual affairs and about her countless numbers of lovers in her column for years. She was our national version of Samantha Jones character in the popular TV series, “Sex and the City.” Then she got married, had a child and settled down. Recently she posed half naked for her newspaper perhaps to convince her urban readers that a woman could still be sexy as a mother in her ’/40s. Apparently those pictures had not created a big excitement among male and female readers as anticipated. Last week she decided to do something controversial and benefit from the anxieties and fears of the rich, secular and urban population. By acting like an undercover journalist, she could learn how “the others” live and see whether there is any social pressure from the secularists’ side. Finally she wore […]

Turkey is taking military to civilian court

News, Etc. A spate of litigations against military personalities will most likely dominate the political agenda in Turkey after the parliament passed an amendment to the Penal Code enabling civilian courts to try army personnel for serious crimes. One of the first steps was taken by a group of lawyers who petitioned the Van Penal Court demanding that former chief of staff, retired general Yasar Buyukanit to be brought to trial for his conduct during the bookshop bombing case in Semdinli in 2005. Two non-commissioned officers and one former PKK (Kurdish Workers Party) member turned informer were caught by local people red-handed after a bomb exploded in a bookshop in southeastern town of Semdinli killing one person in 2005. Buyukanit, then serving as Turkey’s chief of staff, said, “I know him, he is a good boy,” referring to one of the two non-commissioned officers arrested after the incident. Ferhat Sarikaya, the prosecutor in Van who conducted the investigation, charged in the indictment that Buyukanit had set up an illegal paramilitary group in the region while serving there as the regional commander. According to Sarikaya, the illegal group was planning and carrying out provocations against the local people posing as PKK as well as involving in narcotics smuggling. The charges cost Sarikaya his job and he was banned by the Supreme Board of Judges and Prosecutors, a civilian body overseeing the functioning of the judiciary, from practicing his profession. Association of Contemporary Lawyers (CHD) demanded that Buyukanit to be tried on charges of “influencing” the jurisdiction by his behavior, a serious crime according to Turkish law. The second demand came from Akin Birdal, a deputy of the Democratic Society Party (DTP), who had a narrow escape from an assassination attempt on May 12, 1998 while he was the President of Turkey’s […]

Lots of talk about Halki Seminary, no concrete move

Niyazi Dalyanci The debate over the reopening of the Orthodox Seminary on top of Heybeliada, one of the Princes’ islands in the Marmara Sea, was launched once again when the new U.S. President Barack Obama visited Istanbul in April this year and advised his hosts that such a move would send “positive signals” about the improvement of human rights and religious practices in Turkey. Between April and now, the debate is continuing in full steam, but so far there is no indication that concrete steps would be taken to this effect. The Orthodox Seminary of Aghia Triada (Holy Trinity) that was training priests since 1844 was closed down in 1971 after a Constitutional Court ruling that banned all private institutions of higher education in Turkey. Since then, the beautiful building sprawling over one of the two hills of Heybeliada, also known as Halki in Greek, has been kept in perfect functional order by the Orthodox Patriarchate of Fener with its classrooms and dormitories in the expectation that it would open its doors to young men who choose to become clerics. It was not only Obama’s comments that brought back the reopening of the seminary on Turkey’s agenda. In June, Erdal Safak, one of the columnists of the Sabah newspaper, wrote from Brussels that Turkey’s ambassador to the European Union, Volkan Bozkir, at an informal luncheon told a group of visiting Turkish journalists that Turkey might buy time for the opening of its ports to Greek Cypriot vessels in exchange for reopening the seminary. According to the EU enlargement protocol, which Turkey has signed, Ankara has to allow Greek Cypriot vessels to use Turkish ports and Greek Cypriot airplanes land in Turkish airports, no later than by the end of 2009. Safak’s report from Brussels was promptly denied by his eight […]

Bilgi sahaya iniyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Madrid Avrupa Üniversitesi ve dünyaca ünlü spor kulübü Real Madrid ile imzaladığı anlaşma çerçevesinde 2009-2010 öğrenim yılında Türkiye’de ilk kez Spor Yönetimi alanında önlisans eğitimi başlayacak. 2010-2011 döneminde ise aynı alanda yüksek lisans programlarının başlatılması planlanıyor. Santralistanbul’da gerçekleştirilen Spor Endüstrisi Zirvesi’nde duyurulan program dahilinde öğrencilere sporun yanısıra hukuk, pazarlama, iletişim ve yönetime kadar pek çok alanda ders verilecek. Real Madrid Futbol Kulübü Kurumsal İlişkiler Direktörü ve Spor Okulu’nun Genel Müdürü Emilio Butragueno Santos, lider olabilecek profesyoneller yetiştirmek istediklerini ve yenilikçi karakterlere ihtiyaç duyduklarını söyledi. Uluslararası Laureate Üniversiteleri Akdeniz Bölge Başkanı ve Madrid Avrupa Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Miguel Carmelo Garcia ise sporun gelecekte daha önemli rol oynayacağını ve sadece beden eğitiminden ibaret olmadığını belirtti. Real Madrid’in küresel bir futbol kulübü olduğunu söyleyen Garcia, kulübün aynı zamanda da toplumun bir parçası olmayı hedeflediğini anlattı. Spor Yönetimi Önlisans Programı’nın ardından, 2010 – 2011 akademik yılı itibariyle lisans ve yüksek lisans bölümlerinin de açılması planlanıyor.Emilio Butragueno Santos 1991’de İspanya Ligi’nin gol kralı olan Emilio Butragueno Santos, iki kral kupası, iki süper kupa, iki UEFA kupası sahibi. 1984-1995 yılları arasında Real Madrid’te, 1995-1998 yılları arasında Celaya’da oynayan Butragueno, 1985-1986 ve 1987 yıllarında ardı ardına üç yıl boyunca 24 yaş altı en iyi oyuncu seçildi. 1984 Fransa Avrupa Şampiyonası, 1986 Meksika Dünya Kupası, 1988 Almanya Avrupa Şampiyonası ve 1990 İtalya Dünya Kupası’na katıldı, 1986 ve 1987’de Avrupa’da Bronz Top ödülüne, yine 1986’daki Meksika Dünya Kupası’nda attığı beş golle Gümüş Top Ödülü’ne layık görüldü. 1994’te Complutense Üniversitesi’nde İşletme Yönetimi alanında lisans derecesi alan Butragueno, 1998’de Los Angeles’daki California Üniversitesi’nde Yöneticilik Programı’na ve 2003-2004 yıllarında Madrid’deki IESE İşletme Okulu’nda Genel Yönetim Programı’na katıldı. 2007’de Madrid Carlos III Üniversitesi’nden Şehir ve Bölge Planlama alanında yüksek lisans derecesi aldı. Real Madrid Futbol Kulübü’nde oyunculuğun yanısıra yöneticilik de yapmış olan Butragueno, 2001-2004 yılları arasında Spor Direktör Yardımcılığı, […]

Neden Michael Jackson?

Sadece Frank Sinatra, Elvis Presley ve The Beatles ile mukayese edilebiliyor. Hiç bir popüler müzik ikonunun, onun oturduğu zirveye ortak olamayacağı iddia ediliyor. Diğerlerinin yapamadığının, Michael Jackson'ın yaptığı neydi?

Stajın püf noktaları

Öncelikle şunu söylemeliyim; ben öyle insan kaynakları uzmanı falan değilim. Dolayısıyla benden sihirli iş bulma formülleri ya da yaşamınızı değiştirecek pırıltılı sözler beklemeyin. Ancak sizlerle üniversite son sınıfta iş arayan öğrencilerime yol gösterme çabamdaki sekiz yıllık deneyimlerimi paylaşabilirim. Eh, bence bunu da pek azımsamayın doğrusu. Dile kolay, her bahar bana başvuracakları kuruluşlarla ilgili sorular soran, fikirlerimi merak eden, referans mektubu isteyen ve kariyer tercihlerini danışan düzinelerce öğrencim olur. Ofisim bu genç insanların kaygılı heyecanlarıyla dolar taşar haftalarca. Eğitimciliğin asıl önemli kısmının öğrencilerle derslik dışında yaptığımız diyaloglardan geçtiğine inandığım için bu sürecin ayrı bir değeri vardır gözümde. Son yıllarda öğrencilerimin gerçek iş arama yerine önce “esaslı bir staj” peşinde koştuklarına tanık oluyorum. Hatta kurumsallaşmış bir şirkette staj yapmak için girmedikleri rekabet yok gibi. Bu nedenle de artık bırakın iş bulmayı iyi bir kurumda staj yapmak bile aslanın ağzında olmaya başladı. Doğrusu ben öğrencilerimi büyük ve saygın kuruluşlarda staj yapmaya yüreklendiriyorum. Onlara gelecek vadeden, çalışanlarını sınama sürecini ciddiye alan şirketlerde, kendilerine ilerde referans olabilecek bu fırsatı değerlendirmelerini söylüyorum. Ne de olsa staj bir anlamda rahat üniversite hayatından daha kurallı iş hayatına yumuşak bir geçiş olmalı. En azından bir süre için de olsa dengenizi kaybedip düştüğünüzde altınızda serili bulunan güvenlik ağı sizi kurtarabilmeli (en azından siz öyle hissedebilmelisiniz). Ancak tek çekincem staj döneminin tam zamanlı çalışan olamayan genç bir kitlenin bir süre oyalandığı ve çalışıyormuş gibi yaptığı bir bekleme odasına dönüşme tehlikesi. Bu nedenle de öğrencilerime staj dönemini üniversite yaşamları sırasında yapmalarını öneriyorum. Böylelikle üniversite hayatıyla profesyonel iş ortamı daha keskin bir şekilde kendini gösterebilecektir. Özellikle kurumsal bir şirkette en az üç farklı departmanda bir aydan az olmayacak şekilde staj yapmaları onların önlerini açacaktır. Tıpkı öğrencilerime söylediğim gibi bu satırları okuyan gençlere de staj için rekabete girerken bu süreçten beklentilerinizin net olması gerektiğini hatırlatabilirim. Örneğin, staj yaptığınız firmaya ne olursa olsun “kapağı atmak” […]

Is UNESCO going to declare Istanbul “endangered heritage”?

News, Etc. Demolition of the historic Gypsy neighborhood, Sulukule, plans to build an underground metro line across the Golden Horn, a hotel construction over the ruins of the Grand Palace of the Byzantine Empire and other similar projects that impair Istanbul’s historical and cultural heritage might cause UNESCO (United Nations Educational, Social and Cultural Organization) to put the city on its list of World Heritage Sites in Danger. During the UNESCO’s World Heritage Committee meeting in Spain, the organization gave Turkey a respite until February 2010 to rectify its position in safeguarding Istanbul’s cultural and social heritage and decided to keep the city on its list of World Heritage Sites until then. Turkey is expected to submit a report to the committee’s next meeting in Argentina on work it is planning to do to protect the historical sites and monuments. This is the third time UNESCO is giving Turkey additional time to take measures so that Istanbul is not transferred to the list of Heritage Sites in Danger. Istanbul was included in the list of World Heritage Sites in 1985 but in 2006 and then in 2008 the Committee considered to take the city out of the list because of Turkey’s failure to protect the city’s historical sites and social characteristics. Feyzullah Ozcan, Istanbul’s deputy governor, who represented Turkey at the meeting in Spain said that the decision was “the best for Turkey at this stage.” “We have not been put on the list of World Heritage Sites in Danger,” he added. To be on UNESCO’s list of World Heritage Sites is a prestigious thing, Ozcan said. “It gives you respectability. But this is a political choice. You can say ‘We do not have to be on that list,’ but this is a decision that belongs to our administration,” he […]

Sabrımızın Ali Ustası

“N’oldu Ali Usta?” diye sordum. Kafasını iki elinin arasına almış, sıkıntılı bir şekilde oturuyordu. Oysa o gün görüşeceğimi günler öncesinden biliyordu.“İstersen bugün yapmayalım” dedim.“Yoo, yapalım” diye cevap verdi.Ama pek de bir şey değişmedi. Sorduğum hemen her soruya birkaç kelimeyle cevap verip, kendi karanlığına gömüldü. Bu karanlık hayatına 20 yıl önce çökmüştü. İstiklal Caddesi’nin en şık ve nazik esnafı Ali Topçuoğlu’nun yıllar sonra açabildiği içli köftecisine “Sabırtaşı” ismini vermesi tesadüf değildi. Onun hayatını, Şener Şen’in oynadığı Züğürt Ağa karakterine benzetmemek mümkün değil. Herhangi bir köyün ağası değildi belki ama hali vakti yerinde, hayatında para sorunu yaşamamış biriydi. Ailesi, kentin hatırı sayılır ailelerinden biriydi. 1936 doğumlu Topçuoğlu, çok sevdiği ve hiç ayrılmadığı Kahramanmaraş’tan yıllar sonra uzaklaşmak zorunda kalacaktı. Hayatı, hiç ummadığı bir anda değişiverdi. Kefil olduğu bir arkadaşı borcunu ödeyemedi. Üstelik ortadan kaybolmuştu. Ali bey, arkadaşını ne şikâyet etti ne de aramaya koyuldu. Ama onun borcunu kendinin bildi. Önce bakliyat ticareti yaptığı dükkânını kaybetti. Bunu evi izledi. Baba evini yitiren ve memleketinde kimsenin yüzüne bakamayacağını hisseden Ali 53 yaşında, gurbet yoluna düştü. Eşi Fatma Topçuoğlu ile beraber, ancak altı çocuğunu Kahramanmaraş’ta bırakarak, 1988’de ona kadar hiç görmediği İstanbul’a geldi. Ne yapacağı konusunda ise bir fikri yoktu.“İçli köfte yapsam satar mısın?”Otele parası yetmediği için, karısıyla birlikte bir arkadaşının Gaziosmanpaşa’daki atölyesinde yatıp kalktılar. O ana kadar ticaret dışında bir işle uğraşmamıştı, ama elinde bunu devam ettirecek bir kaynak da yoktu. Öneri karısı Fatma’dan geldi: “İçli köfte yapsam satar mısın?” Ali Bey, sermaye olarak sadece bir piknik tüpü ve tencere, ancak bolca emek gerektiren bu teklifi hemen kabul etti. Beyoğlu’ndaki kahvehaneleri içi çiğ börek ve içli köfte dolu tenceresiyle dolaşmaya başladı. İş fena gitmiyordu. Ve kendi ayakları üzerinde durmaya başlayıp, Gaziosmanpaşa’da bir ev kiralamaya muvaffak olduğunda çocuklarını da İstanbul’a getirdi. Beyoğlu’na sık uğrayanlar onu, 1990’ların başındaki ilk bu görüntüsüyle hatırlayacaktır. Titizliği her halinden belli, beyaz […]

“Transit” sanat yolcuları için son çağrı

HaberVs Farklı altyapı ve birikimlere sahip performans sanatçılarını ve izleyicileri, doğaçlama pratiği içinde özel mekânlarda bir araya getirmeyi amaçlayan Transit Festival kapılarını bu akşam açıyor. Tophane’deki Tütün Deposu’nda, geçtiğimiz üç yılın festivallerinden derlenen Retrospektif Fotoğraf Sergisi ile başlayacak etkinlikler 8 Temmuz’a kadar bu mekânda, 10-17 Temmuz tarihlerinde ise Kapadokya’da devam edecek. Koordinatör Defne Erdur Bekdik’in sözleriyle “ses ve hareket yaratımını birbiriyle ilişkilendiren” festivalin ilk ve performansı 3 Temmuz’da. Dünyaca ünlü caz ve doğaçlama basçısı Barre Phillips ve yine doğaçlama dansın en önemli isimlerinden Julyen Hamilton “Mention Obligatoire” isimli duette bir araya geliyor. 1968 yılında caz tarihinin ilk solo doğaçlama kontrbas albümünü kaydeden Phillips, sinema, tiyatro ve bale sanatçılarıyla yüzlerce ortak proje gerçekleştirdi. Avrupa’nın en önemli doğaçlama dans eğitmenlerinden biri kabul edilen Hamilton dansı, doğaçlama metin ve ışıkla birleştirmesiyle tanınıyor. İki usta, İstanbul’da bulundukları süre içerisinde 35 kadar dansçı ve müzisyenin katıldığı “anlık kompozisyon” atölyesini gerçekleştirecek. Atölyenin 8 Temmuz Çarşamba günü bir gösteriyle izleyici karşısına çıkacak. Phillips ve Hamilton ayrıca, 6 Temmuz’da vizyon ve deneyimlerini paylaşmak için düzenlenen panelin konuşmacıları. “Müzisyenlerin dansçıların dilini, dansçıların müzisyenlerin dilini öğrendiği ve birlikte yeni bir dil oluşturdukları” festivalde Türk, Fransız, Norveçli, Bulgar, Yeni Zelandalı, Kolombiyalı, Portekiz, Hollandalı, İspanyol ve Nijeryalı sanatçılar ortak performanslarını sergiliyor. 5 Temmuz akşamı dansçılar Renata Arnedo, Stéphanie Parents ve Defne Erdur Bekdik, müzisyenler Cyprien Bussolini, Youen Cadıou ve Burçin Elmas’la aynı sahnede. 7 Temmuz’da Marjolaine Charbin ile Theodossia Stathi ve Fréderic Blondy ile Yanaël Plumet düetler gerçekleştirecek. Gösteriler saat 20:30’da. Festival 10 Temmuz’da kendini Kapadokya’nın küçük bir beldesi Uçhisar’a “aktarıyor”. Doğal ve kültürel çevrelerin, sanatsal önermelerin kilit unsurları olarak kullanılacağı bir atölye çalışması da köy ve çevresinde, Yanaël Plumet ve Defne Erdur Bekdik tarafından yönetiliyor. Geçen yıl yerli ve yabancı izleyiciler tarafından büyük ilgi gören festival gösterileri bu yıl da yine köy meydanları, vadiler, mağara kiliselerde gerçekleştirilecek. Oldukça mütevazı ücretlerle izlenebilen […]

Education Ministry to provide free textbooks in minority languages

News, Etc. An Armenian citizen of Turkey was bold enough to write to President Abdullah Gul asking for free textbooks in the Armenian language to be provided to some 3,000 students of 17 community schools in Istanbul, as their 15 million Turkish peers all over the country. President Gul passed on the request to the National Education Ministry which studied the reauest and announced last week that not only the students at the Armenian minority schools but Greek and Jewish community schools will also be provided with free textbooks if they submit digital CD’s in their languages to be printed. In January this year, the ministry announced that free textbooks in Turkish would be distributed to all minority schools beginning of the next academic year for the first time, a practice that the Justice and Development Party (AKP) government initiated at all the Turkish schools at primary and secondary educational levels after the 2002 elections that brought it to power. “While our government is distributing free textbooks to 15 million students for years, our community is trying to educate our students in the Armenian language using photocopied texts because we do not have the means to print textbooks. If our state wishes it can remedy this disgraceful situation,” Varujan Turac wrote in his petition to President Gul. According to the National Education Ministry the additional cost of distributing free textbooks in Turkish to minority schools is 58,000 Turkish Liras (apprx. 27,000 Euros). According to ministry official printing textbooks in the Armenian language will cost about 100,000 Turkish Liras (apprx. 46,000 Euros). Compared to the Armenian community schools that have a student population of 3,000, the number of students attending the community schools of other minorities is quite low. For instance, the Greek (Rum) minority in Istanbul maintains about 10 schools, […]

Şifayı internetten kapma devri: e-hastalıklar

Flickr’da “fotoğraf avcılığı” Bunların yanı sıra Flickr gibi fotoğraf sayfalarında da aynı bağımlılığı görebiliyoruz. Çoğumuz başkalarının fotoğraflarına gizlice göz atarken yakalanmaktansa ölmeyi tercih ederken, Flickr gibi sitelerde insanların özel resimlerini paylaşmasıyla bu tür pişmanlıklar da ortadan kalkıyor.İngiltere Lancaster Üniversitesi’nden Haliyana Khalid ve Alan Dix, “fotoğraf avcılığı” üzerine bir çalışma yürütüyor. Flickr ve benzeri sitelerde zaman harcayanlarla yaptıkları söyleşilerde “fotoğraf avcıları”nın hiç tanımadıkları insanların fotoğraf albümlerine saatlerce baktıkları anlaşılıyor. Khalid ve Dix, bunun nedenini duygusal tatmin olarak açıklıyor: “Örneğin başkalarının düğün fotoğraflarını incelemek insanlara kendi düğünleriyle ilgili hayaller kurduruyor.” Kişisel e-postadaki cümleler ertesi gün gazetede E-posta ise işlerin yolundan çıktığı bir başka alan. E-posta hizmeti, arkadaşlara ve tanıdıklara post-it kağıtlarla not bırakma alışkanlığının yerinin almış olsa da çok düşünmeden yazdığımız bu notların nereye gideceğini, nasıl sonlanacağını da hesap edemiyoruz. Bu konuyla ilgili en trajikomik örnek olarak US dergisi editörü Keith Olbermann’ın yaşadığı e-posta skandalı sayılabilir. Olbermann geçen sene bir arkadaşına yolladığı özel e-posta’da hemcinsi bir MSNBC muhabiri için “taşla dolu bir bavuldan bile daha işe yaramaz” demesi ve ardından bu sözleri ile New York Daily News gazetesinde karşılaşması gönderilen e-postaların çok da masum olamayabileceğini gösteriyor. Modern Brigitte Jones’lar : Blog bağımlıları İngiltere Northumbria Üniversitesinde insan-bilgiyasar etkileşimi üzerine çalışmalar yapan Pam Briggs ise elektronik iletişim sırasında yüz ifadesi ya da vücut dilinin eksik olmasını söylediğimiz şeyleri tam anlamıyla ifade etmemizi engellediğini söylüyor: “Kullanılan mecra çok küçük, dolayısıyla kendimizi ifade edebilmemiz için elimizdeki tek malzeme dil. İletişimin diğer öğeleri kaybolduğu zaman kendimizi tek öğeyle ifade edebilmek için normalde söylemek istediğimizden çok daha duygusal, daha çoşkulu, daha üzgün şeyler söylüyoruz ya da yazıyoruz.” Briggs’e göre herkesin arasında dolaşan e-postaları ya da ünlenmiş Youtube videolarını takip etmek aslında insanların diğerleri tarafından nasıl algılanmak istendiğinin de göstergesi. Bu durum ayrıca bloggerların, insanlara yüzyüze söyleyemeyecekleri kişisel bilgilerini bloglarında paylaşmalarını da açıklıyor. Blogger örneklerinden biri olan Jessica Cutler […]

Turkey cannot disentangle itself from the “Action plan”

Niyazi Dalyancı The cacophony over the alleged “Action Plan against Religious Radicalism” continued to dominate the political agenda in Turkey as all the actors on opposing sides of the debate entrenched themselves in their positions refusing to yield an inch of territory to their rivals. Two separate meetings within two weeks between Prime Minister Recep Tayyip Erdogan and Chief of Staff Gen. Ilker Basbug lasting more than an hour each, seemingly did not help to defuse the tensions either. At a lengthy news conference at the headquarters of the General Staff, Gen. Basbug met with veteran Turkish journalists and declared that after meticulous research and investigation within the army ranks and computers, no evidence had been found that the document that outlined plans for undermining the government and eradicating the Fethullah Gulen movement was written by the allegedly undersigned Navy Col. Dursun Cicek. He said, since the forensic study was carried out on a photocopy, because the original was missing, the experts were not able to establish without doubt that the signature really belonged to Col. Cicek. No further investigation of the case would be carried out by the military prosecutors provided that no new evidence comes up, Gen. Basbug said, adding that the file was sent to the Chief Prosecutor in Istanbul. Displaying ire at certain times, Gen. Basbug called on the civilian prosecutors to “find out who produced this piece of paper and what their purpose is.” Turkey’s Army Chief complained that “certain circles” are conducting an “asymmetrical psychological warfare” against the armed forces and called on those “who are trying to define themselves and their political positions in terms of armed forces,” to “pull their hands off the army.” When he was asked who those circles might be, Gen. Basbug said: “We have certain information which we […]

Kimse var mı orada?

İSMEK gazetecilik öğrencisi Ali Haydar Bilgin, Sabah ATV grevinin 104’üncü gününde İstanbul-Beşiktaş Barbaros bulvarı üzerinde bulunan Sabah binası önündeki grev gözcüsü Ender Ergün’le bir söyleşi gerçekleştirdi.Ali Haydar Bilgin -İyi günler isminizi ve burada neden bulunduğunuzu öğrenebilir miyim? Ender Ergün: 36 yaşındayım. Grafikerim,1995 yılından Sabah grubunda işe başlamıştım. Dergilerde çalışıyordum sonra değişik yerlere transfer oldum. En son geldiğim yer burası yine Sabah Grubu oldu. 3,5 yıldır Forbes dergisinde grafiker olarak çalışıyordum. Neden böyle transfer oldu. Basında uzun yıllar aynı yerde çalışıyorsanız maaşınız zamlanmaz. Normal zamların çok gerisinde kalırsınız. Biraz uzun soluklu kalmanın bir avantajı vardır fakat sizden 2 yıl sonra giren biri daha az iş yapan daha az tecrübeli sizden daha fazla maaş alabilir. Dolayısıyla aldığım maaş enflasyonun gerisinde kaldı, eridi. İstenen zam talepleri karşılık bulmayınca da başka yere transfer oluyorsunuz. Dolayısıyla basında çalışanların büyük bir çoğunlukla sirkülasyon ağı içerisindedir. Tabii bu söylediğim geçmişe yönelik bugün grevle alakalı değil. Genel basın durumunu anlatan bir şey. Yani hiç bir basın çalışanı kendini çalıştığı yerde devamlı görmez. Bu ve bunun benzer sebeplerden dolayı gelen her patronaj ve yönetim kendi idari kadrosunu kendi çalışan kadrosunu getirmeye çalışır. Nitekim şimdi Sabah grubunda başımıza gelen o. Hani TSMF ile Sabah kendi adamlarını getirdi. Her yeni patron bir takım hakların törpülenmesi anlamına geliyor. Basın çalışanları içinde girdiği yerlerde uzun yıllar çalışan ve emekliye ayrılan insan sayısı çok azdır. Maaşınızı arttırmak için başka yere geçerseniz. Böyle hep patronaja tabi çalıştıkları için patronajın sermaye piyasalarındaki, enerji piyasalarındaki durumu, oyunları, ona göre sizin gazetecilik yapmasını ister. Hangi sektörde ise bu basın patronu ağırlıklı olarak onun yaptıklarını tırnak içerisinde “kötü kanunsuz şeyleri” görmenizi istemez, yazmanızı istemez. Basın çalışanlarının buna ve buna benzer tonlarca sorunları var. Basın çalışanların eğer örgütlenirse, iş güvenliği gelecek ve bu sorunların önemli bir kısmı aşılacak. – Şu an da kaç arkadaş grevde? On kişi grevdeyiz – On […]

Lowest of the low in entertainment television

Aslı TUNÇ I thought I had seen pretty much everything on trash television. Being exposed to the American network channels for half a decade and then watching all kinds of imported reality show formats and domestically produced serials back home contributed to this idea. I was almost sure that entertainment television had already hit the bottom. A news item today proved me otherwise. A new private Turkish TV channel (Kanal T) proudly announced a new reality show where an imam, a Christian priest, a rabbi and a Buddhist monk will try to convert atheist contestants to four different religions. So the last bastions of human life, belief systems and religion were eventually to be exploited for the sake of ratings on entertainment television. Sexuality was long consumed, as violence and romance. Political institutions and family have always been easy targets for sitcoms, dramas, quiz and reality shows. But religion? The name of the program will be “Penitents Are Competing” (Tövbekarlar Yarışıyor). We learn from the announcement that the mastermind behind this “brilliant” idea is Seyhan Soylu a.k.a. Sisi, the transvestite. She is also listed as CEO of the channel. Sisi, as a former police officer has recently appeared on the agenda related to Ergenekon case and taken under custody briefly and released. A former MIT (National Intelligence Organization) agent Mehmet Eymür implied her being a JITEM (Gendarmerie Intelligence and Counter terrorism) member and somehow involved in February 28, so called “postmodern coup”. Sisi denied all allegations and is staying as an enigmatic figure since then. We also learn that she is currently busy in finding persuasive religious leaders for this TV show. Those figures will try to convince the atheists to leave their sinful lives and begin to believe in God as all “normal” people. And 10 atheist contestants are […]

Sızdıranın adresi belli

Genelkurmay’la hükümeti karşı karşıya getiren İrticayla Mücadale Eylem Planı başlıklı belgeyle ilgil tartışmalar sürüyor. Bugün (26 Haziran 2009) basının karşısına çıkan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın, “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinin karargâhta hazırlanmış resmi bir evrak olmadığını saptamasında bulunduğunu yeniden vurgulayarak, “Son dönemde artan bir şekilde ve örgütlü olarak kurgulanmış bazı olaylarla TSK yıpratılıyor ve karalanıyor. Hukuk açısından bazı olaylarda bugün gelinen noktada bir kağıt parçası olduğunu bir belge olmadığını bize göstermektedir. Askeri Savcılık elindeki delil ve imkanlar ışığınde gereğini yerine getirmiştir. Askeri Savcılığın kararını küçümseyemezsiniz. Bu kağıt parçası TSK’yı yıpratmak ve karalamak için hazırlandı. Bunun kimler tarafından hazırlandığını devletin istihbarat ve yargı organları yerine getirecektir. Bunu istiyor ve önemsiyoruz. Ordu içinde fitne fesat çıkarma eylemi olarak görüyoruz. TSK kendisine medya üzerinden yürütülen psikolojik harekata cevap vermekten kaçınmaktadır” dedi. “Sahiplerinin” reddettiği belge “İrticayla Eylem Planı” başlıklı belgenin, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli albay Levent Göktaş’ın avukatıyken kendisi de Ergenekon zanlısı haline gelen tutuklu eski asker avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda yapılan arama sırasında ele geçirildiği iddia edildi. Vahim iddialar içeren belgenin Taraf Gazetesi’nde yayımlanmasından sonra Serdar Öztürk belgenin polis tarafından bürosuna konulduğunu iddia etti. Öztürk’ün avukatı Demet Reçber de, Genelkurmay Harekât Başkanlığı tarafından hazırlandığı öne sürülen belgeyi arama işlemleri ve hâkim tespiti sırasında görmediklerini açıkladı. Öztürk’ün reddettiği, avukatınınsa, “hakim tespitinde yoktu” dediği belgenin basına sızdırılması ise belgenin içeriğinde yer alan ve adeta darbe planları anlatan içeriği nedeniyle tartışma konusu bile yapılmadı. Sızdırma belgeler üzerinden bilgi kirliliği Ergenekon soruşturmasına ilişkin özellikle, cemaat medyası olarak anılan belli basın organlarına kimi belgelerin sızdırılması en az davanın kendisi kadar tartışma konusu oldu, oluyor. Giderek, “Ergenekon yanlısı” ve “Ergenekon karşıtı” olarak iki kutba ayrılmış hale gelen medya organları da sızdırılan belgeleri kendi meşrebine göre haberleştiriyor. Öyle bir bilgi kirliliği ve kafa karışıklığı yaratılmış durumda ki her iki görüşe sahip medya organlarından haberleri izlemek bile […]

Belge mi sahte gazetecilik mi?

Betül Okçu Ergenekon soruşturması başladığı günden bu yana, soruşturmaya konu olan kimi belgelerin bazı yayın organlarına sızdırılması zaman zaman tartışma konusu oluyor. Son olarak, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli albay Levent Göktaş’ın avukatıyken kendisi de Ergenekon zanlısı haline gelen tutuklu eski asker avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda yapılan arama sırasında ele geçirildiği iddia edilen “İrticayla Mücadele Eylem Planı” başlıklı belge Taraf Gazetesi’ne servis edildi. Vahim iddialar içeren Albay Dursun Çiçek imzalı belgenin yayımlanmasından sonra ise belgenin gerçek olup olmadığına dair şüpheler üzerinden sert tartışmalar yaşandı. Askeri Savcılık tarafından yürütülen soruşturma sonunda ise belgenin Genelkurmay’da hazırlanmadığının tespit edildiği belirtilerek herhangi bir soruşturma açılmadı. Ergenekon savcılarının yürüttüğü soruşturmada ise belgenin altında imzası bulunan Albay Çiçek’in, farklı imzalar kullandığı belirlendi.Belgenin sahte mi doğru mu olduğu tartışması o kadar ön plana çıktı ki, adeta bir darbe girişimini ifşa eden belgenin içeriği bile tartışılamaz hale geldi. İşin mesleki boyutuna bakıldığında ise bir belgenin doğruluğu kesin olarak onaylatılmadan yayımlanmasının gazetecilik etiği açısından ne kadar doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusu oldu. Kamusal önem arz eden böyle bir belgenin hangi koşullarda ve nasıl yayımlanması gerektiğini gazeteci Ragıp Duran’la konuştuk. Denetimsiz yayının sakıncaları Ergenekon soruşturmasının başından beri birtakım belgelerin öncelikle Taraf Gazetesi olmak üzere belli ideolojilere yandaş olarak değerlendirilebilecek yayın organlarına sızdırılarak yayımlandığına şahit olduk. En son ortaya çıkarılan İrtica ile Mücadele Eylem Planı başlıklı belgeye dair şüpheler ise devam ediyor. Buradan yola çıkarak bir yayın organının doğruluğunu onaylatmadığı bir belgeyi yayımlayıp, bu belge üzerinden haber yapması meslek etiği açısından ne kadar doğru? Böyle bir belgenin haberleştirilmesinde nasıl bir yol izlenmeliydi? sorularından yola çıkarak bir belge, bilgi veya duyumun, doğru olduğu kesin olarak belirlenmedikçe yayımlanmaması gerektiğini söylemeliyiz. Bilgi kirliliğine karşı mücadele için bu denetim şarttır. Gazeteye ulaşan/ulaştırılan herhangi bir bilginin denetlenmeden yayınlanmasının sayısız sakıncaları/tehlikeleri var. Çünkü haberciliğin birinci kuralı kamuya iletilen bilginin doğru olmasıdır. Haber demek zaten doğru […]