Kategori Genel

“Korku tacirlerine fırsat vermeyeceğiz”

Medyakronik/AA Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kapatılması ile ilgili iddianameyi kabul etmesine ilişkin yaptığı ilk değerlendirmede, seçmenine sağduyu çağrısı yaparak provokasyonlara fırsat verilmemesini istedi. Anayasa Mahkemesi’nin dün (31 Mart 2008) verdiği karardan sonra suskun kalan Başbakan Erdoğan, bugün partisinin TBMM grup toplantısındaki konuşmasında konuyu değerlendirdi. Mahkeme sürecinin kendi mecrasında yürüyeceğini belirten Erdoğan, “Biz Ak Parti olarak hiçbir zaman kişisel bir dava, kişisel bir mesele üzerinde durmadık durmayacağız. Bugün muhatap olduğumuz mesele de bizler için asla kişisel bir mesele değildir. Bizim şahsi davamız yoktur. Bizim için mesele Türkiye meselesidir milletimizin geleceğidir” dedi. Partililerinin kendisini uzun süre alkışladığı ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları attığı Erdoğan bir süre konuşmasına ara verdikten sonra şöyle devam etti: “Kazanan hukuk olsun” “Omuzlarımızdaki sorumluluğun idraki içinde soğukkanlılıkla metanetle bu süreci yürüteceğiz. Bu Türkiye’yi bir ve bütün olarak kucaklama sorumluluğudur. Bu milletimizin geleceğini düşünme sorumluluğudur. Milletimiz müsterih olsun. Biz bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Ak Parti olarak üzerimize düşen azami sorumluluğu yerine getireceğiz. Bundan kimsenin, hiçbir vatandaşın şüphesi endişesi kaygısı olmasın. Milletimizden arzu ve beklentimiz geleceğimizi karartmak isteyen korku tacirlerine tahrik ve provokasyonlara asla fırsat vermemesi. Diliyor ve umuyoruz ki bu sürecin sonunda kazanan adalet olsun, hukuk olsun. Diliyor ve umuyoruz ki kazanan demokrasi olsun, millet iradesi olsun. Kazanan Türkiye olsun, biz kaybedelim.” “Yola devam edeceğiz” Dava sürecinde hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak, demokratik duruşlarını sürdüreceklerini ve hizmete odaklanmaya devam edeceklerini ifade eden Erdoğan, “’Her şey Türkiye için’ ilkesiyle yola çıktık ve milletimiz bize 22 Temmuz’da durmak yok yola devam dedi. Burada da durmadan yolumuza devam edeceğiz. Milletimizin hukukunu iradesini geleceğini savunmaya devam edeceğiz. İnanıyorum ki demokrasimiz ve hukuk sistemimiz bu sınavdan daha da güçlenerek çıkacaktır. Her zaman söylediğimiz gibi biz Türkiye’ye güveniyoruz, milletimize güveniyoruz. Kendimizden de şüphemiz yok. Tam bir özgüven ve kararlılık içinde yola devam edeceğiz. Bütün […]

AKP’nin önündeki 3 yol

Medyakronik Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı AKP hakkındaki kapatma davası iddianamesini kabul etmesi kararıyla dava süreci başlarken hükümet partisinin nasıl bir yol izleyeceği ise merakla bekleniyor. Gazetelere yansıyan haberlere bakılırsa AKP’nin önünde 3 seçenek bulunuyor. Parti kapatmayı zorlaştıran Anayasa değişikliği, referandum ya da davada savunmayı yapıp sonucu beklemek. Seçeneklerden ilki olan parti kapatmayı zorlaştıracak bir anayasa değişikliği için 367 oy gerekli; bunun için de AKP bir başka partinin desteğine ihtiyaç duyuyor. Meclis’te bulunan üç parti de buna destek vermeyeceklerini açıkladı. İkinci seçenek ise TBMM’de 367 oyluk mutlak çoğunluk bulunamazsa devreye girecek olan referandum. Böylece AKP, Anayasa’da parti kapatılmasını zorlaştıracak değişikliği Cumhurbaşkanı’nın onaylamasının ardından referanduma götürebilecek. Bir diğer seçenek ise AKP’nin, davayı engellemek yerine sürecin işlemesini kabul etmesi. Buna göre, iddianame üzerine bir ay içinde savunma hazırlaması gerekli. Parti, ek süre de isteyebilir. Savunma hazırlanınca Yargıtay Başsavcısı esas hakkındaki görüşünü açıklayacak. Daha sonra da sözlü savunma ve görüşler alınacak ve mahkeme bir sonuca varacak. AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün dün, anayasa değişikliğiyle ilgili Meclis’te uzlaşma arayacaklarını; olmadığı takdirde referanduma gideceklerini söylemişti Japon modeli değişiklik Anadolu Ajansı’nın haberine göreyse AKP siyasi partilerin kapatılmasında Anayasa Mahkemesi’nin oy çokluğu yerine oy birliği ile karar vermesine olanak sağlayacak Anayasa değişikliği için hazırladığı taslağı hafta sonu TBMM’ye sunacak. Anayasa Mahkemesi’nin iddianamenin kabulüne karar vermesinin ardından AKP’nin Anayasa değişikliği için düğmeye bastığı belirtilen haberde, Anayasa değişikliği taslağının hafta sonuna kadar Meclis Başkanlığı’na verileceği belirtildi. Japon modeli olarak adlandırılan ve dava açmak için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın TBMM’den izin alma şartının da yer aldığı taslakla AKP, siyasi partilerin kapatılmasında Anayasa Mahkemesi’nin oybirliği ile karar vermesi şartını getirecek. “Referandumun koşulları var” AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün, “Olay parti kapatmaktan parlemantoyu kapatmaya doğru gidiyor” dediği konuyla ilgili açıklamasında yargılama sürecinin başladığını belirterek, “Anayasa Mahkemesi’nin süreciyle ilgili söylenecek birşey yok. İddianame resmen AK Parti’ye ulaştırıldığında gereken çalışma yapılacak” dedi. […]

Eleştirilerin odağında Erdoğan var

Medyakronik/AA MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin TBMM’deki grup konuşmasında AKP’ye açılan kapatma davası sonrası yaşanan gelişmelere değindi. Bahçeli yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin sancılı bir haftayı geride bıraktığını belirterek, “Anayasa Mahkemesinin kararıyla dava süreci başladı. Kapatma davasının siyasi sonuçlarının daha fazla hissedileceği ve AKP’nin hükümet ve Meclis düzeyindeki bütün tasarruflarının tartışmaya açılacağı ve sorgulanacağı çok nazik bir döneme girilmiştir. Karşı karşıya olduğumuz tehlikeler, artık kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmekte ve maalesef sorunlar giderek ağırlaşmaktadır” diye konuştu. Türkiye’nin böyle bir noktaya gelmiş olmasının her bakımdan talihsizlik olduğunu belirten Bahçeli, krizin bir Anayasa krizine ve rejim bunalımına dönüşmemesini temenni ettiğini ancak karşılarındaki tablonun iyimser olmaya fazla yer bırakmadığını ifade etti. Siyaset kurumunun, istikrar ve hukuku esas alan çözümler üreterek, krizi aşma yönünde çaba gösterme dirayetini ve basiretini gösteremediğini savunan Devlet Bahçeli, “TBMM çatısı altında çözüm yönünde demokratik süreçler ve mekanizmalar harekete geçirilememiş, bunun için gereken diyalog kanalları açılamamıştır. Tıkanan ve kilitlenen siyaset kurumu, gelişmelerin peşinde sürüklenmekte ve bunun sonucu başlı başına bir kriz unsuru haline gelmektedir. Kapatma davası sonrası çalkantı ve gerilim döneminde, karşıt tutumları giderek kemikleşmekte yeni bir gerginlik ve çatışma ortamının direniş mevzileri her geçen gün güçlenmektedir. Ortak aklın ve iyi niyetin yerini, siyasi miyopluk ve çıkar hesabı almış, gemlenemeyen siyasi ihtirasların çatıştığı bir cepheleşme sürecine girilmiştir. Türkiye çok ağıt tahribatı olacak siyasi bir depremin öncü sarsıntılarını yaşamaktadır” dedi. Siyasi miyopluk ve çıkar hesapları cepheleşmesi Başbakan Erdoğan’ı, milletvekili dokunulmazlığını arkasına saklanacağı bir koruma zırhı olarak görmekle suçlayan Bahçeli, “Erdoğan şimdi de aynı amaçla milli irade kalkanına sığınmaya çalışıyor. ‘Arkamda halk desteği var, önümden çekilin’ diyen Başbakan meşruiyet sınırlarını tanımama ve her istediğini yapma konusunda açık çek istiyor” diye konuştu. Kapatma davası sonrasında ortak aklın ve iyi niyetin yerini, siyasi miyopluk ve çıkar hesabının aldığını ve gemlenemeyen siyasi ihtirasların çatıştığı bir cepheleşme sürecine girildiğini belirten Devlet Bahçeli, Başbakan Erdoğan’ın Bulgaristan’da, “Ben ne yanlış […]

Medyada “kapatma” haberleri

Medyakronik Hürriyet : “Oybirliğiyle”Gazete, haberi “Oy Birliğiyle” manşetiyle duyurdu. Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamını kürsüde gösteren bir fotoğraf kullanan gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılması iddianamesini oybirliğiyle, Cumhurbaşkanı Gül’le ilgili bölümü ise 4’e 7 oyçokluğuyla kabul etti” ifadelerini kullandı. Milliyet : “İşte AKP’nin önündeki 3 yol”Milliyet Gazetesi, haberi, “İşte AKP’nin Önündeki 3 Yol” manşetiyle duyurdu. Gazete, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarını kullandığı haberinde, “Anayasa Mahkemesi, iddianameyi oybirliğiyle ‘kabul edilebilir’ buldu. Mahkeme, Gül dahil 71 kişiye siyasi yasak istemini de karara bağlayacak” spotuna yer verdi. Radikal : “AKP’nin zor seçimi”Haberi manşetine taşıyan ve “AKP’nin Zor Seçimi” başlığını kullanan Radikal Gazetesi, kapatma davasına ilişkin AKP’nin önünde iki seçenek bulunduğunu belirtti. Gazete, “Kapatma davasından kurtulmak için gerekirse referandumu göze alıp Anayasa değişikliği yapmaya çalışmak, Savcının ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma’ iddiasını çürütmek için mahkemede kendini savunmak” ifadelerine yer verdi. Vatan : “Erdoğan’ın kritik kararı”Vatan Gazetesi’nin manşeti ise “Erdoğan’ın kritik kararı” manşetiyle çıktı. Sürmanşetinde, “Mahkemeyi bırak, ekonomiye bak” ifadelerine yer veren Gazete, “Erdoğan’ın bugün Meclis grubu ve kurmaylarıyla yapacağı toplantıların ardından ‘Davanın düşürülmesi çin Anayasa değişikliğinin Meclis’e gelip gelmeyeceği’ kesinlik kazanacak” spotunu kullandı. Posta : “AKP’nin yolu belli”Posta Gazetesi ise haberi, “AKP’nin yolu belli” manşetiyle duyurdu. Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın, Meclis’te yan yana otururken gösteren fotoğrafına yer veren gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılma davasını oybirliğiyle kabul etti. Cumhurbaşkanı Gül’ün siyasi yasak istenen 71 AKP’linin arasına alınmasına 11 üyeden 4’ü ‘hayır’ dedi. AKP, Anayasa Mahkemesi’nin önünde ‘Biz laikiz’ savunmasını yapmak yerine önce parti kapatmayı zorlaştıran kanunun Meclis’ten geçirmeye uğrayacak. Bu olmazsa da halk oylamasına gidecek” spotuna yer verdi. Cumhuriyet : “Dava kabul edildi”Cumhuriyet Gazetesi birinci sayfasından duyurduğu haberinde “Dava kabul edildi” manşetini kullandı. Gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılmasını içeren iddianameyle ilgili kararını oybirliğiyle aldı” üst başlığını kullandı. Gazete ayrıca, birinci sayfadan Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın karikatürize edilmiş fotoğraflarına yer verdi. Akşam […]

ABD yüzde 47’yi hatırlattı

Medyakronik/AA ABD Dışişleri Bakanlığı’nda düzenlenen günlük olağan basın toplantısında konuyla ilgili soruları yanıtlayan Tom Casey, “Herşeyden önce bildiğiniz gibi biz, Türkiye’nin bağlı olduğu demokratik değerlere ve laik ilkelere büyük önem veriyoruz ve bu da bizim ilişkimiz ve müttefikliğimiz için temeldir” dedi. Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabul ettiğini ancak bunun uzun bir süreç olacağını bildiklerini belirten Casey, “Bu süreçten beklediğimiz ve umduğumuz, ilgili tarafların, siyasal olmayan ve Türk seçmenlerin geçen seçimlerde ifade ettiği temsili demokrasiye bağlılığını yansıtacak bir biçimde ilerlemesidir” dedi. Dış basından kriz yorumları Anayasa Mahkemesi’nin AKP’ye yönelik kapatma davasını görüşme kararı, dış basında da yankı buldu. Independent:“Türkiye’nin iktidar partisi ‘fazla dindar’ olduğu için yargılanacak” başlığıyla verdiği haber-yorumunda, “Anayasa Mahkemesinin kapatma talebini ele alma kararıyla Türkiye’de halkın seçtiği hükümetler ile laikler arasında 50 yıldan bu yana sürmekte olan savaşta en amansız mücadelenin yolunu açtığını” savundu. Partinin kapatılmasının yanı sıra aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da bulunduğu bazı isimler için siyasi yasak da istendiği” ifade edilen yorumda, davanın 6 ay sürmesinin beklendiği, bu durumun reform sürecine darbe indireceğine dair korkular bulunduğu kaydedildi. Bazı analistlerin, davanın görüşülmeye başlanmasını “Türkiye’deki soğuk savaşın sona erişi” olarak gördükleri de belirtilirken, “işaretlerin her iki tarafın da sonuna kadar mücadeleye hazırlandıklarını gösterdiği” iddiasına yer verildi. Yorumcuların, AKP’nin “uzlaşmaya yanaşmayan laiklerle uzlaşmak” dışında izleyebileceği tek yolun Yargıtay Başsavcısının ortaya attığı iddiaları mahkemede çürütmek olduğuna inandıkları da belirtilen haber-yorumda, bazı parti yöneticilerinin ise savunmaları ne olursa olsun mahkemenin kapatma yönünde oy vereceğine inandıkları belirtildi. “Partilerinin ve daha da önemlisi karizmatik liderlerinin geleceğinin tehlikeye girmesi karşısında AK Partililerin şimdi parti kapatılmasını güçleştirmek için Anayasa değişikliği yapmayı da düşündüklerini” kaydeden Independent, “Analistler ise böyle bir adımı hukuken tartışmalı ve politik olarak da tehlikeli buluyor” diye yazdı. “Hükümetin değişiklik için mecliste yeterli oy desteğini sağlayamaması halinde bunu referanduma götürmesi ihtimalinin bulunduğuna” da dikkat çekilen haber-yorumda, böyle bir referandumun da […]

İstanbul’da aylık enflasyon yüzde 2.12

İstanbul Ticaret Odasın’dan (İTO) yapılan açıklamada, İstanbul ili için hazırlanan 1995 bazlı Ücretliler Geçinme İndeksine göre Mart ayında perakende fiyatlarda yüzde 2.12, toptan fiyatlarda ise yüzde 2.65 oranında artış gerçekleşti. Yıllık artışın perakende fiyatlarda yüzde 12.88, toptan fiyatlarda ise 10.25 olduğu belirtilen açıklamada, 24 aylık serilerden oluşan yıllık ortalama artış hesabına göre Mart’ta 1995 bazlı Ücretliler Geçinme İndeksi yıllık ortalamasının yüzde 11.59, Toptan Eşya Fiyatları İndeksinin de yıllık ortalama yüzde 8.28 oranında arttığı ifade edildi. Açıklamada, Mart’ta, gıda harcamalarında yüzde 2.25’lik bir artış yaşandığı dile getirilerek, artış ve azalış izlenen alt gruplar şöyle sıralandı: Yüzde 4.63 oran ile yaş-kuru sebze ve meyve, yüzde 3.43 oran ile ekmek ve tahıllar, yüzde 2.54 oran ile yağlar, süt ve süt mamülleri, yüzde 2.02 oran ile dışarıda yenen yemek, yüzde 1.41 oran ile çeşitli hazır yiyecekler artış gösteren alt grupları olurken, yüzde 0.17 ile et, balık ve kümes hayvanları ile yüzde 0.04 ile tütün alkollü-alkolsüz içkiler ise azalış gösteren alt grubu oluşturdu.

Gıda işinde “aracı” karlı!

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin gerçekleştirdiği araştırmaya göre üreticiden tüketiciye ulaşan gıda maddelerinin üretici-perakende satış fiyatı arasındaki fark yüzde 70’le yüzde 279 arasında değişiyor. Üretici ile tüketici arasındaki zincirde bazı ürünlerin fiyatı 4 kata varan oranlarda artıyor. TZOB’un raporuna göre üretici çıkış fiyatı ile market fiyatı arasında en büyük fark soğanda. Soğan üreticisinin eline kilogram başına sadece 20 YKr geçerken, marketlerde soğanın ortalama satış fiyatı 76 YKr. Yani soğan fiyatı üreticiden çıkıp tüketiciye ulaşana kadar yüzde 279 oranında artıyor. Soğanın en yakın rakibi patates. Üreticiden 25 YKr’ye alınan patates, sebze-meyve halinde 48 YKr’ye çıkıyor. Pazara 75 YKr’ye gelen patates, markete ulaşana kadar 90 YKr oluyor. Böylece patateste üreticiden tüketiciye ulaşan zincirde fiyat yüzde 259 artıyor. Benzer şekilde üreticiden 0.63 YTL’ye çıkan elma markette 2.23 YTLye, 0.46 YTL olan ıspanak 1.43 YTL’ye, 1.30 olan kuru fasulye 4.08 YTL’ye, 0.75 YTL olan kırmızı mercimek de 2.60 YTL’ye, 0.74 YTL olan domates 2.12 YTL’ye yükseliyor. Üretici ve tüketici fiyatları arasındaki en düşük fark ise yüzde 70’le fındık ve yüzde 83,5’le dana etinde… TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, ürünün üreticiden tüketiciye ulaşıncaya kadar geçtiği hal, pazar ve market zinciri halkalarının fiyat artışlarında önemli oranlarda etkili olduğunu belirtiyor. TZOB’a göre bu durumda ne üreticiler ellerine geçen paradan, ne de tüketiciler ürüne ödedikleri paradan memnun kalıyor…

‘Din kardeşliği’ Kürt sorununu çözer mi?

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Mazlumder Kütahya Şube Başkanı Selahattin Üneş, 29 Mart tarihli Yeni Şafak’ta kaleme aldığı makalesinde “Müslümanlığı tek kimlik olarak önceleyerek bir çözüm aracı olarak kullanmaya kalkışmak, sorunun çözümünden çok çözümsüzlüğüne yol açar” görüşünü dile getiriyor. Üneş’in, “’Din kardeşliği anlayışında yaygın bir biçimde geçerli olan, Müslüman kimliğin dışındaki tüm alt kimliklerin bastırılması tezi”ni de eleştirdiği makalesinin tümünü aşağıda dikkatlerinize sunuyorum. “Kürt sorununu ‘din kardeşliği’ çözmez” Selahattin Üneş, Yeni Şafak, 29 Mart Hiç kuşkusuz, din, en genel anlamıyla bir araçtır. İnsanın mutluluğunu -Tevhit ve Adalet yoluyla- gerçekleştirmeyi amaçlayan bir araç… İdeolojilerden farkı ise, insanın mutluluğu için öngördüğü insan hayatının süresini, sadece insanın doğumu ile ölümü arasındaki süreden ibaret görmeyip, bu sürenin ölümden sonrasını da kapsamasıdır. Bununla beraber bilinmektedir ki, tarih boyunca en çok istismar edilen araçlardan biri de din olmuştur. İnsanlık tarihinin kimi karanlık dönemleri, en acımasız zulümleri din kisvesi altında ve sözüm ona dini referanslara dayandırılarak yaşanabilmiştir. Dolayısıyla sorunların çözümünde din unsurunu, kimin, nasıl ve hangi amaçla kullanacağı son derece hayati öneme haizdir. Daha açık ifade etmek gerekirse;– Egemen güçlerin önceden tercih ettikleri çözüm yöntemlerinin din aracılığıyla meşruluğu mu sağlanmak istenecektir?– Yoksa sorunun çözümünde artık duvara toslanmıştır da, sırf bu yüzden mi din adamlarının katkısı kaçınılmaz görülmektedir?– Din, bir ‘keşif kolu’ rolüne mi indirgenmek istenmektedir?– Resmi ideolojilerin gerçekleştiremediği kitlelerin ehlileştirilmesi/itaatkârlaştırılması işi, dine mi havale edilmek istenmektedir?Bu ve benzeri soruların hiç biri asılsız, aşırı kuşkucu ve hayali sorular değildir. Tarih, bu sorulara verilen ve onlarca olumsuz sonucun örnekleri olabilecek cevaplarla doludur. Bu babtan olmak üzere, 1400 yıl öncesinden mızrakların ucuna takılan Mushaf sahifelerini ve çok değil 25 yıl kadar önce bu ülkede uçaklardan atılan Kur’an ayetlerini hatırlamak bile yeterli olacaktır.Son günlerde, Kürt sorunun çözümü çerçevesinde Din unsurunun ne denli önemli olduğu belli çevrelerde sıkça vurgulanmaya başladı. Bu konuda, tanınmış ilahiyatçılar son derece önemli tespitlerde ve tekliflerde bulunuyorlar. İnsan ister istemez, bugüne […]

Eski Sabah’çıların itiraf edilmemiş gazetecilik günahları (2)

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comDün başlattığımız mini dizinin sunuşunda şöyle demiştim:“Yuvadan kopup ‘bağımsız’ bir gazete kuran eski Sabah’çılar yeni Sabah’çılara öfkeli… Vatan’cıların ‘İktidarın gazetesi oldunuz’ eleştirilerini cevaplamak Sabah’a düşer, onlar da bunu yapıyor zaten. Ben bu yazıyı, ‘iktidar gazeteciliği’nde bu kadronun eline hiç kimsenin su dökemeyeceğini hatırlatmak ve geçmişten birkaç örnekle bu iddiamı temellendirmek için kaleme aldım.”Bugün sırada 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “ekip”in yürüttüğü gazetecilik var. Dün olduğu gibi bugünkü hatırlatma da eski Medyakronik üzerinden olacak. Ama izninizle ben biraz arka plan bilgisi vereyim ki, üzerinden sekiz yıl geçmiş metni daha iyi anlayabilesiniz… Üçlü koalisyon ve “baba” 2000 yılının başlarında Türkiye’nin ana gündem maddesi yeni cumhurbaşkanının seçimiydi. Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 5 yıllık süresi dolmuştu ve yeniden seçilmesi yasal olarak mümkün değildi. Fakat üçlü koalisyon’un (Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan partisi) liderleri (Bülent Ecevit-Devlet Bahçeli-Mesut Yılmaz) aralarında anlaşarak Demirel’in süresini uzatmaya karar verdiler. “5+5” diye formüle edilen yeni bir yasa maddesi hazırlayarak TBMM’ye sundular. Böylece, bir dönem cumhurbaşkanlığı yapmış olan bir kişi beş yıllığına yeniden seçilebilecekti.Önerge, iktidar milletvekilleri arasında dahi memnuniyetsizlik yarattı. Çünkü Süleyman Demirel’in adı dönemin batık bankacılığı ve kamu kaynaklarının yağma edilmesi siyasetiyle birlikte anılıyordu. Fakat bu, dönemin büyük medyasının umurunda bile değildi. Zamanın üç büyük gazetesi (Hürriyet, Sabah, Milliyet) militan bir “Demirel gazeteciliği” yapıyorlardı. O kadar ki, sonradan ortaya çıkacağı gibi, Demirel’in, yeğeni batık bankacı Murat Demirel için Azerbaycan Devlet Başkanı’na gönderdiği iş takibi mektubu bu gazetelere gittiği halde, “5+5” oylamasına zarar verir gerekçesiyle yayımlanmamıştı. (Bir gün bu “insaf artık” dedirten oto sansürü daha geniş biçimde ele alırız.)Konumuz eski Sabah… O nedene bugünlük Hürriyet ve Milliyet’i bir kenara bırakıp sadece Sabah üzerinde yoğunlaşalım. Eski Medyakronik’e teşekkürle, buyurun Mart-Nisan 2000’inin Sabah’ına… “Baba garantiledi…”, “Baba banko”, “Babadan sonra kaos…” 1 Mart’ta gazete, “Demirel garantiledi,” diyor. (…) 12 Mart’ta MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “memleketin daha önemli sorunları var, cumhurbaşkanlığı […]

Tesla’nın çağı başlıyor

Jennie YabroffNewsweek 15 Mart 2008“Coffee and Cigarettes” filminde White Stripes grubunun üyeleri Jack ve Meg White’ın Sırp mucit Nikola Tesla’yı tartıştıkları bir sahne var. Bu sahnede bir cafede Jack’e ait olan 1950’lerin bilimkurgu filmlerinden fırlamış gibi gözüken Tesla Bobini’ne (yüksek voltajlı bir rezonans trafosu) bakarak Tesla hakkında konuşurlar. Genelde sessiz sakin bir karakter olan Jack, bu konu açılınca heyecanlanır ve eğer Tesla olmasaydı dünyanın çok farklı olacağını söyler: Radyo, televizyon, endüksiyon motoru, X-Ray teknolojisi, florasan ışığı gibi birçok şeyden haberdar olmayacağımızı iddia eder. Meg aynı fikirde olduğunu başını sallayarak belli eder ve ekler: “Tesla diye bir rock grubu da olmazdı.” Nikola Tesla’nın, zamanında ünlü bir bilimadamı olması, ama şu an rakipleri Guglielmo Marconi ve Thomas Edison’un gölgesinde kalması son derece trajikomik bir durum. Aslında birçok ressam, yazar, müzisyen ve film yapımcısı için Tesla mükemmel bir ilham kaynağı. Tesla, 1884’te New York’a geldi ve Edison’la birlikte alternatif akım motoru üzerinde çalışmaya başladı. Ama kurnaz Edison, doğru akım üzerine çalıştığından kendisine para ödemeyi reddedince onun yanından ayrıldı. Daha sonra, George Westinghouse’la alternatif akım enerji kaynakları üzerine çalıştı. Radyo için ilk patent başvurusunu yaptı, ayrıca uzaktan kumandalı robotlar ve kablosuz iletişim teknolojileri konusunda fikirler üretti. Yakışıklı ve etkileyici bir kişi olduğu için kısa sürede New York’un popüler simalarından biri oldu ve J.P. Morgan, Mark Twain ve John Muir ile yakınlaştı. Ne var ki, zamanla fikirleri marjinalleşti. Bu fikirlerin içinde Mars’la iletişim kurma iddiası ve savaşları bitirecek derecede etkili bir nükleer silah icadı vardı. 1943’te New Yorker Hotel’de hayata gözlerini yumduğunda cebinde beş parası yoktu. Tesla’yı bu kadar etkileyici yapan şey sadece muhteşem icatları değil, aynı zamanda olağanüstü fikirlerinin piyasayı daha iyi bilen rakipleri tarafından kullanması ve onun hak ettiği prestiji, para odaklı kişilerin elde etmesidir. Tesla’nın idealist kişiliğine dair en güçlü ipuçlarından biri, Westinghouse’un aşırı miktarda harcama yapıp en sonunda iflas etmesini istemediği […]

Ekonomi yavaşlama trendinde

Güventürk Görgülü 2007 yılının dördüncü çeyreğine ait büyüme rakamları açıklandı. TÜİK tarafından açıklanan rakamlar beklendiği gibi geride bıraktığımız yılın son çeyreğinde ekonominin yavaşlamaya başladığını gösteriyor. TÜİK verilerine göre 2007 yılı dördüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre cari fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla yüzde 9.9’luk artışla 221 230 Milyon YTL oldu. Aynı dönemler itibariyle sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) artışı ise yüzde 3.4 düzeyinde kaldı ve 25 872 Milyon YTL düzeyinde gerçekleşti. . 2007 yılının tamamına bakıldığında ise sabit fiyatlarla GSYİH artışının önceki yıllara göre oldukça yavaşlayarak yüzde 4.5 düzeyinde gerilediği görülüyor. TÜİK’in hesaplamalarına göre 2007 yılında kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 12 bin132 YTL ve 9 bin 333 dolar olarak hesaplanıyor. Medyakronik’in daha önce gerçekleştirdiği hesaplamalara göre ise 1998 yılı sabit fiyatlarıyla kişi başına GSYİH 1.431 YTL ve 5 bin 512 dolar düzeyinde bulunuyor. Bu verilere göre 2006’dan 2007’ye kişi başına milli gelir artışı yüzde 3.1, 1998-2007 arasındaki 10 yıllık dönemde milli gelir artışı ise yüzde 27 düzeyinde. Başbakan’ın yanıltıcı açıklamaları Bu arada Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta sonundan beri çeşitli toplantılarda dile getirdiği; “AKP döneminde kişi başına gelirin 2 bin 500 dolardan 9 bin 500 dolara yükseldiği” yönündeki açıklamaları da bizzat TÜİK tarafından yalanlanmış oluyor. Zira Erdoğan’ın veri olarak aldığı 2002-2007 döneminde kişi başına GSYİH 1998 sabit fiyatlarıyla 4 bin 217 dolardan 5 bin 512 dolara yükselmiş durumda. Bir başka deyişle 2002-2007 arasında kişi başına GSYİH Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi dört katına çıkmış değil, yalnızca yüzde 30 artmış durumda. Erdoğan’ın açıklamalarındaki yanılgı ise 2002 verilerinin, eski milli gelir serisi sabit fiyatlarının eski nüfus tahminine bölünmesiyle ortaya çıkan 2 bin 960 dolarlık kişi başı gelirin 2007 rakamlarıyla karşılaştırılmasıyla ortaya çıkıyor. Başbakan, açıklamalarında geçmişe dönük olarak eski seri, sabit fiyat ve eski nüfus tahminlerini kullanırken, 2007 rakamlarında yeni milli gelir serisi, cari […]

AKP’nin büyüme balonu sönüyor…

Mustafa Sönmez 2007’nin yüzde 4,5 olarak açıklanan büyüme oranı, birçok zaafı içinde barındıran ve zaaflarıyla beraber sürdürülebilirliği tartışılan bu büyüme patikasının da sonuna gelindiğini göstermektedir. 2007 büyüme trendleri bunu doğrulamaktadır. (Resim:1) İmalat sanayiinde tekleme başlamıştır, tarım gerilemektedir, inşaat da tempo kaybetmiştir. Sanayi sektöründe 2002-2006 döneminde katma değer artışı yıllık ortalama yüzde 8.1 olmuş ve bu dönemde sektörün büyümeye yaptığı katkı yaklaşık 2.5 puan olarak gerçekleşmişti. Sektörlerde Durum.. 2007 yılının ilk çeyreğinde de, özellikle Ocak ayındaki yüksek üretim artışının etkisiyle, sanayi sektörü katma değeri yüzde 10,2 büyümüştü. Ancak, ilk çeyrek sonrasında sanayi sektörü üretiminin yavaşlamaya başladığı görüldü. İkinci çeyrekte yüzde 4 artan sanayi sektörü üretimi, üçüncü çeyrekte yüzde 4,3 olarak belirlendi, son çeyrekteki büyümesi ise yüzde 3,6’ya gerilemiş görünüyor. (Resim 2) 2006 yılının ikinci yarısından itibaren yurtiçi talebin zayıflamasına rağmen, sanayi sektöründe üretim artışlarında bir yavaşlama gözlenmemesinin en önemli nedeni, söz konusu dönemde ihracatın artmasıydı. Ancak, 2007 yılının ilk çeyreğini takiben ihracat miktar artışının yavaşlamaya başlamasıyla, sanayi sektöründe de üretim hız kesti. 2006’da sanayi kesimi yüzde 5.8 büyürken, milli gelir, inşaat kesiminin katkısıyla yüzde 6 büyümüştü. 2007’de sanayi kesimi büyümesi yılın tamamında yüzde 5.4’e düştü.Tarım, 2006’da yüzde 1.3 büyüme gösterirken 2007’nin tamımnda yüzde 7,3 küçüldü. Kuraklığın yanısıra tarım girdilerindeki fiyat artışları ile başedemeyen tarımdaki çözülme, küçülmede önemli bir etken oldu. Bunun 2008’de de sürmesi bekleniyor. (Resim 3) 2006’nın ana motoru olmayı üstlenmiş olan inşaat da 2007’de yavaşladı. İnşaat 2006’da yüzde 18,5 büyümüştü, 2007’nin büyümesi yüzde 5’e düştü. İnşaattaki tempo düşüşününü 2008’de de sürmesi çok muhtemel. Özellikle dünya krizinin getireceği daralmanın öncelikle bu sektörü vurması bekleniyor. Dış Kaynak Girişi Yetmiyor Türkiye, son yıllardaki büyümesini ağırlıkla dış kaynak girişi ile gerçekleştirdi. İlk yıllarda sıcak para lokomotif güçtü. Dış kaynak girişinde son yıllarda sıcak paranın ağırlığı azaldı, doğrudan yabancı sermaye girişleri önem kazandı. Türk bankalarının yabancılar tarafından satın alınması, sigorta şirketlerinin yine yabancılarca alınması, […]

AKP’ye kapatma davası kabul edildi

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Anayasa Mahkemesi üyeleri bu sabah (31 Mart 2008), Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından hazırlanan AKP’ye yönelik kapatma istemli iddianamenin ele alındığı ön inceleme toplantısı için bir araya geldi. Haşim Kılıç başkanlığında yaklaşık dört saat süren toplantı sırasında gazeteciler, daha öncekilerin aksine Anayasa Mahkemesi’nin önünde beklemelerine izin verilmeyerek uzaklaştırıldı. Yaklaşık dört saat süren ve saat 14.15 sıralarında sona eren toplantının ardından Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Alifeyyaz Paksüt, kısa bir açıklama yaparak iddianamenin kabul edildiğini söyledi. İddianamenin kabulüne oybirliğiyle karar alan 11 kişilik mahkeme heyeti, iddianamenin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili bölümünde ise görüş ayrılığı yaşadı. Bu bölüm, Başkan Haşim Kılıç ile üyeler Sacit Adalı, Serdar Özyıldız ve Ferruh Kaleli’nin kullandığı karşı oylar nedeniyle yediye karşı dört oyla kabul edildi. Süreç nasıl işleyecek? Anayasa Mahkemesi’nin kabul ettiği iddianame, ön savunmasını yapması için AKP’ye gönderilecek. Yasal olarak AKP’nin bir ay içinde ön savunmasını vermesi gerekiyor. Ek süre talebinde bulunulması halinde Anayasa Mahkemesi bu talebi de değerlendirecek. Ön savunmanın Anayasa Mahkemesi’ne verilmesinin ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, esas hakkındaki görüşünü bildirecek ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü AKP’ye gönderilecek. Daha sonra belirlenecek bir tarihte Yalçınkaya’nın sözlü açıklama, AKP yetkililerinin de sözlü savunma yapması gerekiyor. Bütün bu sürecin ardından, davaya ilişkin bilgi, belgeleri toplayacak raportör, esas hakkındaki raporunu hazırlayacak.Bu işlemler sürerken gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, gerekse davalı AKP, ek delil veya yazılı ek savunma verebilecek. Raporun, Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesine dağıtılmasının ardından, Başkan Haşim Kılıç bir toplantı günü belirleyecek. Üyeler, belirlenen günde bir araya gelerek kapatma istemini esastan görüşmeye başlayacak.Kapatma davasını Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak. Asıl üyelerden herhangi birinin bulunmaması veya emekliye ayrılması halinde dört yedek üyeden en kıdemlileri heyete katılacak. Anayasaya göre bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilebilmesi için nitelikli çoğunluğun oyu aranacak. Buna göre, kapatma kararı için Anayasa Mahkemesi’nin 11 asıl üyesinin en az yedisinin oyu gerekecek. […]

AKP sessiz, CHP memnun

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Anayasa Mahkemesi’nin oybirliğiyle kabul ettiği AKP’nin kapatılması istemli iddianameye hükümet çevresinden en üst düzeyde yorumu ilk Hükümet Sözcüsü, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ten geldi. Çiçek, gazetecilerin konuyla ilgili sorularına, ”Hep beraber bu süreci göreceğiz. Biz kendi işimize bakıyoruz. Bu iş mahkemenin işidir” karşılığını verdi. Çiçek, Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararla ilgili, ”Bir hukukçu olarak konuya şöyle bakarım: Bu parti kapatma davası Anayasa Mahkemesine ilk defa açılıyor değil. Daha evvel de Anayasa Mahkemesine sayısız dava açılmıştır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, hem Anayasa, hem de kuruluş yasasına uygun olarak bu tip davalarda hangi usulü takip ediyorsa o usül çerçevesinde bugün AK Parti’yle ilgili de bu süreci değerlendirmiştir. Dolayısıyla bize ayrık, bize mahsus bir uygulama söz konusu değildir. Hep beraber bu süreci göreceğiz. Biz kendi işimize bakıyoruz. Bu iş mahkemenin işidir. Yüksek Mahkeme bu süreci işletecek. Parti olarak da hukuken kendimiz için ne söylenmesi gerekiyorsa uluslararası hukuk açısından, kendi hukukumuz açısından, ortaya konulan iddialar açısından söylenmesi gereken ne varsa Anayasa’nın ve yasanın yetki çerçevesinde mahkemeye bildireceğiz. Hükümet olarak kendi işimize bakıyoruz ve ekonomik gelişmeler en öncelikli meselelerimizdir. Yapılacak reformlar en öncelikli konular arasında bulunmaktadır” dedi. “AKP referanduma hazır” AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün de, anayasa değişikliği için Meclis’te uzlaşma sağlanamazsa referanduma gitmeye hazır olduklarını söyledi. Bundan sonraki süreçte, konuyla ilgili siyasi partiler arasında görüşmeler yapılabileceğini belirten Ergün, “Eğer düzenlemeler mutabakat halinde Parlamentodan geçirilirse, süratli bir şekilde sistem düzeltilmiş olur. Parlamentoda büyük bir mutabakat olmazsa, olabildiği kadarıyla olur. Sorun o şekilde çözülmüş olur. Ama referandum konusu da bir seçenek olarak hala masada durmaktadır. Gerekirse Parlamento, bu düzenlemeyi yapar ve konuyu emanetin gerçek sahipleri olan millete götürür. Biz isteriz ki milletten önce, milletin temsilcileriyle uzlaşılsın ve onların eliyle bu sorun bir çözüme kavuşturulsun” diye konuştu.Bundan sonraki değerlendirmelerin farklı olacağını, Anayasa Mahkemesinin kararlarına ya da yargılama sürecine dönük bir değerlendirmede bulunulmayacağını ifade eden Ergün, […]

Murat Belge’den “uzlaşma” üstüne önemli yazılar…

Uzlaşma tartışmaları geçen hafta TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu başkanlığında bir grup meslek örgütü ve sivil toplum kuruluşunun yaptıkları açıklamayla gündeme geldi. Yapılan yoğun tartışmalar bugün Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla yeni bir evreye giriyor. Bundan sonra AKP Anayasa Mahkemesi tarafından yargılanan bir parti konumunda… Bu koşullarda AKP yönetiminin ve hükümetin ne yapacağı, kendisine yönelik “uzlaşma çağrıları”nı nasıl değerlendireceği merakla bekleniyor. Önümüzdeki günlerde konuyla ilgili ne tür gelişmeler olursa olsun Murat Belge’nin “uzlaşma”yla ilgili aşağıda sunduğumuz yazılarının kolay kolay unutulmaması gerektiğini düşünüyoruz. 28 / 03 / 2008 “Münazara toplumu” Sorunların büyüdüğü, daha doğrusu kamuoyunun çeşitli etkiler sonucu sorunlarla ilişkisinin ısındığı evrelerde, Türkiye’nin bir ‘münazara toplumu’ olduğu, belirgin bir biçimde ortaya çıkar. “Münazara toplumu” derken, ne demek istiyorum? Aslında, bunu, gerekli araştırmanın sonunda değil, başında söylüyorum. Özellikle eğitim sistemimizde ne zamandan beri bir “münazara” vurgusu olduğunu ve bunun nasıl işlediğini henüz incelemedim; başka toplumlarda konunun nasıl ele alındığını da bilmiyorum. Ama kurcalanırsa altından çok şey çıkacak bir konu olduğundan şüphem yok ve bu işe girişeceğim. Baştan söyleyeyim: Bu alanda bana yardımcı olacaklara cidden “medyun-u şükran” olurum.Evet, hayatta bir “münakaşa” var, bir de “münazara” var; birbirimizi “ikna etmek için”, münakaşa ederiz. Bunun sonucunda, ikna etmek kadar edememek de mümkündür. Ama işin amacı budur: Durumun, bizim düşündüğümüz şekilde açıklanmasının, daha doğru olduğuna ikna etmek… “Karşındakini” “ikna” etmek için “münakaşa” edersin (tartışırsın); “münazara” ise “karşıdaki” ile pek fazla ilgili değildir. Onun “ikna” olmayacağı zaten baştan bellidir. “Münazara”, daha çok bu olayı izleyen, seyredenleri “ikna” etmek için yapılan bir şey, bir çeşit “gösteri”, bir çeşit “müsabaka”dır. Bu saptama doğruysa, “münazara”, seyircisinden çok yapan açısından, “doğru”yla da fazla ilgili değildir. Bir “performans”tır son analizde. Performansın doğruyla ne gibi bir ilgisi bulunabilir? Yapılan işin özü, bir “doğru”yu araştırıp ortaya çıkarmaktan çok, tartışmanın her aşamasında “üstte kalma”nın tekniklerini geliştirmektir. Bu gibi “teknik”lerin gerçeklikle bir ilgisi yoktur. Bunun için bir konunun […]

Ergenekon, gel bu dala kon! Ha, ha, ha!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comAçılışı Mehmet Ali Erbil yaptı, sunduğu televizyon şovunda espriyi patlattı. Hürriyet genel yayın yönetmeninin o kadar hoşuna gitti ki bu espri, onu aldı, bir yazısının başlığı yaptı: “Şakanın ardındaki gerçek.”Açılımı da şöyleydi başlığın:“Kime rastlasam önceki akşam Kanal 1’de Mehmet Ali Erbil’in yaptığı espriyi konuşuyor. Erbil, jüri üyeliğine davet edilen Paris Hilton için şu espriyi yapıyor: ‘Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Serbest kalınca gelecek. Önce İlhan Selçuk çıkacak, arkasından onu bırakacaklar.’ Buna basit bir espri olarak bakabilirsiniz. Ama iş espri düzeyine gelmişse, ‘sokağın algılaması’ olarak da bakabilirsiniz. ‘Ergenekon soruşturması’ halka bu algılamayla iniyor. Yani, önüne geleni içine alıp kartopu gibi büyüyen bir soruşturma.”Hayır, yanlış anlamayın. Ertuğrul Özkök bu güzel soruşturmanın bu şekilde sulandırılmasına karşıydı, yoksa tabii ki o da hepimizin hayatını ilgilendiren bu soruşturmanın sonuna kadar gitmesini savunuyordu.Bu tür “ifade”ler hangi edebi sanatın içine giriyordu, şimdi tam çıkaramadım, aklıma gelirse sonra söylerim.Mehmet Ali Erbil’in açtığı yoldan girenlerden biri de Vatan gazetesi yazarı Reha Muhtar oldu. Yazar, “Dün 006 Hikmet’i aradım, 008 Sedat telefonda” başlıklı yazısı “Ergenekon çetesi kayıtlarına göre ajan arkadaşlarımdan 006 Hükümet’in dün beni aradığını söylediler” cümlesiyle başlıyor ve şöyle bitiyordu:“Ergenekon çetesi kayıtlarında yer alan ajanlar aralarında ne konuştular?.. 10 Güngör, 11 Ruhat… Ajan çift intihar edecek mi? 07 neden Teşkilat’ın yerini bilmiyor?.. Teşkilat’ın kapısından ayağını sokmamış 007 Reha nasıl ajan oldu? Eğitimi nerde aldı? Onu kimler yetiştirdi?Azzz sonra…”Son espri geçen pazar akşamı Star TV’de yayımlanan Popstar Alaturka yarışma programında Armağan Çağlayan’dan geldi. Ulusal kelimesi çıkmış ağzından, acaba onu da Ergenekon’a dâhil ederler miymiş?Memleket böyle işte…

Eski Sabah’çıların itiraf edilmemiş gazetecilik günahları (1)

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comDünkü (30 mart) Sabah’ta genel yayın yönetmeni Ergun Babahan, günlerdir gazetesini topa tutan eski “yoldaş”larına hitap ediyordu.“Sabah’ı batırmak için yola çıkıp, kendileri 100 milyonlarca lira batırıp, şimdi bunu borsadaki küçük yatırımcının sırtına yıkmaya hazırlananlar, timsah gözyaşı döküyor. ‘Sabah ne hale geldi’ diye. Sanki kendi yaptıkları Sabah onur ve haysiyet abidesiydi. Madem kavgada yumruk sayılmaz yazalım” diye başlayan “’Satmak’ üzerine” başlıklı yazıda Babahan, kendini de katarak eski kadronun gazetecilik günahlarını özetliyordu yazısında:“Hep beraber kendi yazarlarımızı ‘PKK’dan para aldı’ diye manşete biz çıkarmadık mı? Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ı düzmece belgelerle ‘vatan haini’ ilan etmedik mi? 28 Şubat’ta postal yalayıcısı olup belli merkezlerden servis yapılan haberleri manşetlere çıkarmadık mı? O zaman neredeydiniz sevgili Güngör Abi? Bir gün sesinizi çıkarttınız mı, bir gün muhalif olmayı, kendi fikrinizi dile getirmeyi denediniz mi?”Babahan, bu meşhur günahlardan, daha az bilinen birkaç günaha geçip hatırlatıyor:“Sırf sizin çıkar düzeninize karşı diye, Cumhuriyetçi Ahmet Necdet Sezer’i bile ‘Avanta villa’ aldı haberleriyle tehdit etmediniz mi? Laik Ecevit’i yerden yere vuran yalan haberlere yorumlar yazmadınız mı? Bunları unutmak işinize gelebilir ama biz unutmayız.”Babahan, yazısının sonunda Sabah’la Vatan’ın hangi noktalarda ayrıştığını izah ediyor ki, bence de mesele zaten buralardan patlıyor:“Bizim duruş noktamız bellidir: Demokrasi. Biz bu ülkede ordu malı bombalarla gazeteler bombalanıp kaos yaratılsın istemiyoruz. Biz bu ülkede Hrant Dink’ler öldürülsün istemiyoruz. Biz, misyonerlikle savaş adı altında insanların vahşice öldürülmesini istemiyoruz. Biz, Türkiye’nin Nobel ödüllü yazarı can korkusuyla Amerika’da yaşamak zorunda kalsın da istemiyoruz. Bu ülkenin gencecik evlatları genç yaşta şehit düşsün istemiyoruz. Biz böyle bir kavga içindeyiz. Bu işleri çevirenlerin ortaya çıkarılması mücadelesi veriyoruz, vermeye devam edeceğiz. Çünkü Türkiye çetesiz bir yaşamı hak ediyor. Siz ne derseniz deyin, biz bildiğimiz yolda gideceğiz.” Zafer Mutlu’dan itiraflar Aslında, ekibin komutanı Zafer Mutlu, Vatan’ın kuruluşundan hemen önce Hürriyet’ten Ayşe Arman’a, gazetenin birinci yıldönümünde çıkarılan “tuğla gazete” sayısında da kendi gazetesinden Devrim Sevimay’a […]

“Özgür Tibet” için Budist isyanı sürüyor

Nur Niyaz Bildik10 Mart’ta Lhasa’daki üç manastır keşişi, 1989’daki son büyük isyanı anma gerekçesiyle bir gösteri yaptı. Sloganlar eşliğinde Çin işgalini kınayan din adamları polis tarafından göz yaşartıcı bombalarla durduruldu. Sonraki üç gün boyunca keşişler gösterileri sürdürmeye devam etti. Gösterilere gençlerin desteği de eklenince (bazı kaynaklara göre Çinlilerin dükkânlarının yakılmasına kadar varmıştı olaylar) Tibet dışından gelen Çin güçleri şiddeti arttırdı. İki protestocu Çin askerleri tarafından öldürülünce, Lhasa’daki gerginlik iyice tırmandı ve tüm dünyanın gözleri Tibet’e çevrildi. Aslında burada durup biraz geriye gitmek ve işgalin gerekçelerini incelemek gerekiyor. 1950’lere kadar Budizm’in sosyal hayatta büyük ağırlığı olan Tibet, Mao’nun liderliğindeki Çin tarafından dini aristokrasinin egemen olduğu ve toplumu sömürdüğü bir ülke olmakla suçlanıyordu. Çin Kızılordu’su 1950’de Tibet’i işgal edip askeri bir yönetim kurdu. Bir yıl sonra Çin, Tibet’in içişlerinde bağımsız, özerk bir yönetime sahip olduğunu ilan etti. Bu açıklamayla birlikte sıkıyönetim de ilan edildi. 1989’a kadar oldukça pek çok kanlı isyana sahne olan Tibet’te en son 1989’da büyük bir isyan hareketi yaşanmış ve yine Çin tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Tibet’te o tarihten bugünlere kitlesel bir isyan hareketi olmadı. Çin’e göre suçlu Dalai LamaÇin Hükümeti yaşanan son gelişmelerden 1959’daki ayaklanmayı başlatan Tibet’in ruhani lideri Dalai Lama’yı sorumlu tutuyor. Tibetliler Dalai Lama’nın Buda’nın başka bir vücutta yeniden doğmuş hali olduğuna inanıyor. Bu nedenle Tibet’te halk üstünde en çok etkisi olan kişilerin başında o geliyor. Çin yetkililerine göre ise olimpiyat oyunları arifesinde “emperyalizmin kuklası” Dalai Lama Çin’i uluslararası alanda güç durumda bırakmak için halkı kışkırtıyor. Dalai Lama, kültürel soykırım yaptıkları için eleştirdiği Çinlileri barışa ve diyaloga davet ederken, Çin Başbakanı Ven Cibao Tibet’in tutum değiştirmemesi halinde diyalog kurmanın da mümkün olmayacağını söylüyor. Dalai Lama ise şiddet olayları devam ederse inzivaya çekileceğini ve bir daha siyasete karışmayacağını ilan etti. Tibet’te yeniden doğduğuna inanılan dini liderler aynı zamanda çok önemli siyasi aktörler olarak görülüyor. Tibet umutsuz […]

Küresel ısınma için bir saat karanlık

Simge Sunguroğlu adreslerine kayıt yaptırabiliyor. Şu ana kadar 19 bin 27 işyeri ve 260 bin 56 kişi eyleme katılacağını bildirmiş durumda. İstanbul, eyleme kent olarak kayıt yaptırmış değil. Ancak aralarında Garanti Bankası, Santral İstanbul Müze Birimi, Türkiye İş Bankası, Unilever ve YKM’nin de bulunduğu 19 kurum ışıklarını bir saat süreyle kapalı tutacak. Tasarruf, hayata engel değil Dünya Saati, tasarrufun bir sene içinde sadece bir saate sınırlı kalmaması gerektiği mesajını da veriyor. Gündelik yaşamdan ödün verilmesinin beklenmediği, kullanılmayan ve enerji tüketen aygıtların kapatılmasının, küresel tehdidi engellemek için yeterli olduğunun altını çiziyor. Örneğin, boşa yanan lambaların kapılması, emisyonu yüzde beş oranında düşürmeye yetiyor. Tasarruf için evde, işyerinde ve okulda uygulanabilecek tüyolar da veriliyor. Örneğin, telefon şarjları, MP3 çalar, televizyon ve mikrodalga gibi elektirikli aletler kullanılmadığı zaman bile enerji tüketiyor. Avustralya’da, Dünya Saati eyleminin ardından enerji tasarrufu bilincinin arttığı ve elektrik faturalarının yüzde 10 düştüğü gözlemlendi. Duştan bir dakika erken çıkmak bile kullanıcıyı, küresel ısınmaya karşı mücadeleye dahil ediyor.

Kim daha iyi japonca konuşur…

Türk-Japon Kadınları Dostluk ve Kültür Derneği’nin Japon dili eğitimcileriyle bu yıl 17’nci kez düzenlediği İstanbul Japonca Konuşma Yarışması, Yıldız Teknik Üniversitesi Oditoryum Salonu’nda gerçekleştirildi. Japonya’nın İstanbul Başkonsolosu Mitsuru Horiguchi’nin juri başkanlığını üstlendiği yarışma, iki ülkenin milli marşlarıyla başladı. Ardından çeşitli okullara mensup 22 öğrenci Japonca konusundaki marifetlerini sergiledi. Yarışmada birinci olanlar Japonya’ya gidiş-dönüş uçak bileti kazanırken tüm katılımcılara Japonca öğrenimini destekleyecek eğitim malzemeleri armağan edildi.Beril Tekin – Hande Çıkıkçı