Taksim Meydanı?

Yazı:Gökhan TanVideo Haber:Gökhan Tünay-Hilal ÖzdemirKurgu: Ertan Önsel Haberle birlikte yayınlanan fotoğraf, büyük olasılıkla 1960’lardaki bir Cumhuriyet Bayramı kutlamasına ait. (1969’da açılan Atatürk Kültür Merkezi’nin inşası devam ediyor ve bugün ismi The Marmara olan Intercontinental Oteli henüz ortada yok). Fotoğraf, son yıllarda en çok 1 Mayıs’larda gündeme gelen Taksim Meydanı ve İstanbul’da “meydan” diye andığımız alanlarla ilgili önemli bir belge. Çünkü bir meydanın, o kentte yaşayan insanların kullanımı için var olması gerektiğini belgeliyor. Bugün yoğun araç trafiğine sahne olan, meydan içindeki ve çevresindeki yollar da insanlarla dolu. Gerçek bir meydan gibi. Kent plancıları meydanların yaya trafiği odaklı ve çevresindeki işlevlerle birlikte planlanması gerektiğini dile getiriyor. “Her açık alan meydan değildir” diyen Şehir Plancıları Odası İkinci Başkanı Yrd. Doç. Dr. Hülya Yakar Taksim’in, meydan fonksiyonu gören bir alan olarak nitelendirilemeyeceği görüşünde örneğin. İstanbul Valisi Muammer Güler’in 1 Mayıs kutlamaları sonrasında yaptığı açıklama Hülya Yakar’ı doğruluyor. Güler, o gün yaptığı basın toplantısında, eskiden miting ve kutlamalar için kullanılan Taksim ve Beyazıt meydanlarının artık bu işler için uygun olmadığını, meydanların kapanmasının tüm kenti felce uğrattığını ve bu tür etkinlikler için yeni alanlara ihtiyaç olduğunu söylüyordu. Vali haklı. Çünkü İstanbul trafiği, insanları, toplanma mekânları olan meydanlara ulaştırmak için değil, tam tersine meydanlar araç trafiğini ve ulaşım sorununu çözme alanları olarak kullanıldı. Yani trafikten muaf olması gereken yegâne alanlar, çıkış ve çözüm noktası haline getirildi. Meydanda insana yer kalmadı. Kentin açık alanları bugün öyle anılsa da, gerçek birer meydan olma şansını yitirdi. Motorlu araç trafiğine, köprülere, otobüs duraklarına, belediyelerin tanıtım ofisleri gibi işlevi tartışmalı yapılara, kısacası yayaların kullanımı hariç her şeye terk edilmiş durumda. Durum tam bir felaket. 30 yıl öncesine kadar meydan görünümüne daha yakın olan Aksaray, Mecidiyeköy, sadece ismiyle yaşayan Okmeydanı, Eminönü tanınmaz halde. Düşünün ki kentin en eski meydanı Sultanahmet’te (At Meydanı) bile turist taşıyan otobüsler ve diğerleri, belediyeye gelir kazandırma karşılığında park […]

Anadolu’nun Elleri

Gazeteci Nazım Alpman, Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaşarak “Ustadan Çırağa, Dededen Toruna Anadolu’nun Elleri” isimli kitabı kaleme aldı. Nar Photos fotoğraf ajansından Tolga Sezgin’in çekimlerini gerçekleştirdiği kitabın fotoğrafları da Fotografevi Allianz Galerisi’nde geçtiğimiz günlerde sergilendi. Alpman’ın Ahlat, Afyon, Bartın, Beykoz, Buldan, Bursa, Denizli, Devrek, Diyarbakır, Gaziantep, Görece, İznik, Mardin, Midyat, Milas, Mudurnu, Safranbolu, Şanlıurfa ve Tavas olmak üzere Anadolu’nun farklı bölgelerinden 15 el sanatı ustasını yansıtan kitabında toplam 48 fotoğraf yer alıyor. Kitapta gümüş, demir, boncuk, semer, lüle taşı, yemeni, tekne, çini, bakır, dokuma, baston, kalay, halı, taş ve keçe ustalarının üretim süreçleri ve ürünleri fotoğraflarla anlatılıyor. Kitapta ayrıca, ustaların hayat hikayeleri ve sanatlarına ilişkin bilgiler de yer alıyor.

Şiddete karşı bitpazarı

Bilgi Açık Kapı tarafından düzenlenen ve geliri Mor Çatı ve Umut Sokak Çocukları Derneği’ne aktarılacak olan “Şiddete Karşı Bitpazarı” bu yıl ikinci kez tezgâh açtı. Santralistanbul’da tokadan oyuncağa, kitaptan giysiye yüzlerce ürün, kadına ve çocuğu karşı şiddeti önlemek için çalışan onlarca gönüllü gencin açtığı kermeste satışa çıkarıldı.İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ayten Zara Page ve 55 öğrencisinin özverileriyle düzenlenen kermes, şiddet ve travma konularında halkı bilinçlendirme çalışmalarının sadece bir parçası. Bilgi Açık Kapı, cinsel istismar, fiziksel, cinsel ve duygusal şiddet konularında toplumu bilgilendirme amacıyla bu konuda çalışan dernekler ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yaparak, onlara hem bilgi-beceri bazında, hem de ekonomik olarak destek sağlamayı hedefliyor. Gelir Mor Çatı ve Sokak Çocukları Vakfı’na Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin kendi ekonomik kaynaklarını kendilerinin oluşturduğunu, ekonomik kaynak olmadığı için hayata geçirilemeyen birçok proje olduğunu vurgulayan Ayten Zara Page “Biz bir taraftan kendi bilinçlendirme çalışmamızı yapmak için ihtiyaç duyacağımız ekonomik desteği bulabilmek, hem de sivil toplum örgütlerine ihtiyaç duyduğu ekonomik desteği sağlayabilmek için yapabileceğimiz en iyi şeyin bit pazarı olduğuna karar verdik. Kullanmadığımız eşyaları getirerek bir bitpazarı oluşturduk. Geçen sene yaptığımız bitpazarının geliri olan bin 780 lirayı Van Kadınlar Derneği’ne bağışlamıştık. Bu yıl ise geliri Mor Çatı ve Umut Sokak Çocukları Derneği’ne aktaracağız. Kaynağın bir kısmı İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde çalışan Çocuk Çalışmaları Birimi’ne gidecek” dedi. Ekonomik ve sosyal anlamda çok hoş destekler aldıklarını vurgulayan Page, “Şiddete karşı bitpazarı” adıyla tepeden tırnağa, giydikleri çoraptan saçlarına taktıkları tokaya kadar her şeyleriyle şiddete karşı oldukları mesajını vermek istediklerini söyledi.Psikoloji bölümündeki çoğu öğrencinin bu proje için canla başla çalıştığını belirten Psikoloji Bölümü yüksek lisans öğrencisi Hejan Epözdemir, bölüm, hatta üniversite dışından pek çok kişinin bağış yapmak için başvurduğunu söyledi. Amacın sadece yardım için para toplamak olmadığını, verilmek istenen mesajın öneminin altının çizilmesi gerektiğini vurguladı. Kermesin asıl temasının şiddet ve travma olduğunu belirten […]

Ortodoks patriğini kim yetiştirecek?

Elçin Macar ve Mehmet Ali Gökaçtı tarafından yazılan Heybeliada Ruhban Okulu’nun geleceği üzerine tartışmalar ve öneriler kitabının tanıtım paneli dün (6 Mayıs 2009) Sabancı Üniversitesi’nde yapıldı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) ve Alman Friedrich Ebert Derneği tarafından desteklenen kitabın ikinci baskısı nedeniyle düzenlenen panelde Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasının önündeki engeller tartışıldı. Panelin açılış konuşmasını yapan TESEV dış politika program direktörü Doçent Mensur Akgün, Ruhban Okulu meselesini dış politika sorunu değil, gasp edilmiş bir hak olarak gördüklerini belirtti. Türkiye’nin artık biraz daha demokratik, insan haklarına biraz daha saygılı bir ülke olduğunu belirten Akgün, “Türkiye sorunlarını içeride ve dışarıda çözmek için kararlı adımlar atıyor. Ermenistan ve yakın zamanda adını söylemekten bile çekindiğimiz Kürdistan ile ilişkiler gelişiyor. Darbeci generaller, devlet içindeki çeteler yargılanıyor. Türkiye medeniyetler arasında köprü rolü oynuyor. İsrail, Suriye, Kafkaslar gibi bölgesel sorunların çözümünde rol oynuyor. Ama tüm bunlara rağmen, sırtında yük olarak taşıdığı Ruhban Okulu sorunundan bir türlü kurtulamıyor. Üstelik de geçerli hiçbir hukuki nedeni yok. Okul siyasi nedenlerden dolayı kapatıldı. Sık sık dile getirilen Lozan Antlaşması’nın yanlış yorumundan başka bir şey değil bizim görebildiğimiz kadarıyla. Tevhid-i Tedrisad Kanunu’na aykırı olduğu da tartışmalı. Kanun 1924 yılında çıktı ama Ruhban Okulu 1971 yılında kapatıldı” dedi. Kabahat siyasi otoritede Paneli yöneten emekli Büyükelçi Sönmez Köksal, konunun Milli Güvenlik Kurulu’nda tartışılmasının meseleyi çözüme kavuşturabileceğini belirterek, kabahatin konuyu komiteye sunan ve ardından gereğini yapmayan siyasi otoritede olduğunu söyledi. Köksal, sorunun hukuki olarak tarikat tartışmalarına yer bırakmayacak şekilde, bir an önce çözülmesi gereken bir konu olduğunu da sözlerine ekledi. Meselenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidebileceğini vurgulayan Köksal, “Türkiye sorunun çözümünü dışarıdan gelen baskılarla değil içeriden üretmeli ve sorunlar zamanında çözülmelidir. Bartholomeos öldüğünde yerine geçecek patriğin Türk vatandaşı olması lazım. Türkiye’nin bu durumda 24 saatte bulunacak bir metropolitin Türk vatandaşlığına geçirileceği bir durumla karşı karşıya kalmaması gerekir. Bu sorunu hukuki bir çerçevede hızla […]

Ahırkapı denize taştı

Ahırkapı’daki hıdrellez kutlamaları 10. yılında, semtin dışına çıkarak sahilde yapıldı. Mekan Ahırkapı Parkı’ydı. Geçen yıllarda Cankurtaran semtinde sokak aralarında yapılan şenlik, izdiham sebebiyle bu parka alındı ve birçok yenilik getirildi. Kuponla çalışan yiyecek-içecek istasyonları, biri büyük olmak kaydıyla beş ayrı konser platformu ve hıdrellez ruhunu yansıtacak birçok ayrıntı: Renk renk çaputlarla süslü dilek ağaçları, dilek sahiplerinin dilek kağıtlarını attıkları birkaç dilek çeşmesi, ‘Baryam’la ayısı’, ‘Kamilin melekleri’ gibi karakterlere bürünerek hatıra fotoğrafı çektirebileceğiniz panolar. Surlar ve Bukaleon Sarayı ışıklandırılmıştı. Parkı hınca hınç dolduran binlerce insan bu dekor eşliğinde, kendini hıdrellezin ve Roman müziğinin coşkusuna kaptırdı. Canlı müzikler saat 19:00 gibi başladı. Buzuki Orhan’ın ana sahnedeki performansı sona erdiğinde saat 00:30’u gösteriyordu. Sürekli renkleri değişen ışıklar tarihi yapıları masalsı bir havaya büründürmüştü. Gecenin sonuna doğru kutlama alanının hemen yanından atılan havai fişekler, eğlenenlerin üzerine bir yağmur gibi yağdı.Hızır’ın günü Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan hıdrellez, Hızır ve İlyas Peygamber’in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanıyor. Bu gün, Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan’a denk geliyor. İsmi, Hızır ve İlyas adlarının birleşerek halk arasında hıdrellez şeklini almış. Hıdrellezin’in Mezopotamya ve Anadolu kültürlerine ya da İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültürüne ait olduğuna dair inanışlar var. Büyük kentlerde daha az görülmek kaydıyla Anadolu’da ve Trakya’da kasaba ve köylerde hâlâ yaygın kutlanıyor. Evinler temizleniyor, temiz kıyafetler giyiliyor. Yemekler yapılıyor. Hızır’ın temiz olamayan evlere uğramayacağına inanılıyor. Hıdrellez kutlamaları daima yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılıyor. Baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme hıdrellez adetleri arasında. Bunların şifa getireceğine inanılıyor. Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılıyor. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakmak, ev, araba gibi şeyler ya da eş, çocuk isteyenlerin,istediklerini […]

Ereksiyon sevdasına hapı yutmayın!

Yirmibirinci yüzyıl insanının cinsel deneyim arayışları, internetten dur durak bilmeden yayılan porno film sahneleri, otuz beş santimlik penis ve 45 dakika kesintisiz seks efsaneleri, sonunda hiç bir cinsel sorunu olmayan erkekleri bile ereksiyon haplarının bağımlısı haline getirdi. 1999 yılından itibaren eczane raflarında boy gösteren Viagra, yaşlılık veya çeşitli fiziksel hastalıklar nedeniyle iktidarsızlık belasından mustarip erkeklerin yüreklerine su serpen bir buluş olarak alkışlanmıştı. Zaman içinde ereksiyon hapları kervanı Cialis ve Levitra gibi başka markalarla zenginleşirken ereksiyon hapı kullanımında da patlama oldu. İnternet üzerinden ve eczanelerden serbestçe satılan ereksiyon hapları, artık cinsel problemi olmayan erkekler tarafından da yaygın şekilde kullanılıyor. Özellikle gençlerin kullanım amacı, merak ve uzun süreli ereksiyon. Söz konusu haplar, 4 ila 36 saat arasında etkili oluyor ve her uyarılmada kendini gösteriyor. “36 saat”i duyan birçok erkek, duruma kayıtsız kalamıyor olsa gerek eczaneler hapların satışında ciddi bir artış olduğunu belirtiyor. İstanbul Göztepe’de eczacılık yapan Serkan Aydın, ayda yaklaşık 100-150 kutu ereksiyon hapı sattığını ve satışlarının Asprin’den çok daha fazla olduğunu söylüyor. Aydın, “Neredeyse satmadığım gün yok. Hatta gelenlerin çoğu üç dört kutu birden alıyor” diyor. Ulus’ta eczacılık yapan İnci T. ise sağlık problemi olmayan gençlerin bu ilacı alıyor olmasından dolayı hayli kızgın, engel olamadığı için de üzgün. Gece eczane nöbetlerinde en çok gençlerin gelip bu ilaçları aldığını belirtiyor ve “Türk erkeğinin aklı sadece cinselliğe çalışıyor. Normal ilaç almaya geldiklerinde iskonto istiyorlar ama bu haplara gelince, hiç düşünmeden para veriyorlar. Beş kuruşu olmayanlar bile bir şekilde gelip alıyor” diyor. Ereksiyon hapları, sağlık ya da maddiyat gözetmeksizin hemen birçok erkeği etkisi altına alıyor. Burada “Erkekler dedikoduyu sevmez” varsayımının ise ne kadar boş olduğu ortaya çıkıyor. Keza dedikodu sayesinde haplar ününe ün katıyor. Örneğin, üniversite öğrencisi H.B., hapları arkadaşlarından duyduğunu ve çok merak edip kullandığını söylüyor. Başından geçenleri ise hafif utanarak anlatıyor: “Arkadaşlarımla birlikte eve para karşılığı seks yapan birkaç kadın çağırdık. Hapı […]

A Mediterranean’s impressions of Helsinki

Aslı TUNÇ Leaving 22 degrees of lovely spring weather back home in Istanbul, I was on a plane with dozens of extremely silent Finnish passengers heading up North to Helsinki. As an experienced traveler, I had already read Finnish history, culture and about five must-see places in the city (such as Uspenski Cathedral, National Museum, the Opera House, Design District, etc.). Approaching the airport, the first sight was bulks of ice melting in the Gulf of Finland. It was a sign that I should better forget the meaning of “spring” in Mediterranean terms for a week. Although my aim was to give seminars at the University of Helsinki, I also had a chance to observe everyday life and culture in Finland and the media scene in the country. Many things I experienced are not written in any travel books or blogs. And I believe that is precisely the most refreshing part of traveling. When I stepped on the Finnish soil, I had a connection problem on my Blackberry. Although it was annoying not to be able to call anybody in Turkey, I did not mind that much, since I was in the “Nokia Land” where all the communication problems could be solved easily. Well, at least so I though. As soon as I arrived at the center, I entered the Central Railway Station, a landmark of the city with a unique clock tower and the two pairs of statues holding the spherical lamps on either side of the main entrance. I was hundred percent sure that I would find a public phone in this busiest location or an international calling card like in any other European city. When I asked the man at the kiosk, he said with a smile that they don’t use public phones anymore. They assume that […]

Free Software For Freedom!

Serdar Cevher While almost every average PC user continues to buy Microsoft Windows and some shareware as Microsoft Office or Photoshop which require serious payments for legal use, free software developers offer completely free, legal and strong alternatives to these commercial ones. As used by many Windows users too, Firefox web browser and OpenOffice are already well-known ones, while free software has also a lot of other programs to offer, especially big ones like Linux based operating systems. As one of the speakers at the meeting, Mustafa Akgul told the participants at his presentation entitled “Linux history in Turkey”, these systems, Ubuntu, OpenSUSE, Pardus and many others which are called Linux distributions, offer high quality environments similar to Windows programs that come completely free unlike the sofware marketed by profit-oriented corporations such as Microsoft and Apple. These free software provide regular users work with office documents, surf the web, send and receive e-mails, record audio, edit images and also with other facilities in daily computer use. In addition, these user-friendly and useful systems are not vulnerable to any kind of Windows viruses which cause serious damages like losing personal documents and hardware corruption; thus choosing Linux based operating systems for desktops or notebooks also provide safety. However, because the monopoly of Microsoft is established in the PC markets and PCs are sold with Windows installed by default, many people don’t have any idea about these Linux distributions which offer them safety and usability for free. So one of the major aims of Free Software and Open Source Days was to introduce these systems and their capabilities to all participants. Developers of Pardus Linux, which is coded in Turkey with financial support by Turkish government, distributed their operating system’s installation CDs for free to everyone interested. Development Process of Linux While […]

Prime Minister Erdogan reshuffles his ministers

Niyazi Dalyanci The cabinet reshuffle that Prime Minister Recep Tayyip Erdogan signalled just after the local elections in March was announced over the weekend with the introduction of nine new names. Erdogan’s chief foreign policy adviser Prof. Ahmet Davutoglu was appointed as Turkey’s foreign minister. Although, bureaucrats from outside the parliament have served as foreign ministers in Turkey after the three military takeovers in recent history, Davutoglu is the first non-parliamentarian to be named to the key post under a civilian rule. Bulent Arinc, former speaker of the National Assembly after the 2002 elections that brought Erdogan’s Justice and Development Party (AKP) to power, got the important cabinet post as a deputy prime minister. Arinc who makes himself frequently mentioned by the media because of his controversial comments about the military, will now be sitting with the nation’s top generals in the meetings of the National Security Council. Most recently, Arinc drew the reaction of the General Staff Headquarters when he said, “I thank Allah that we did not go to war when these generals were still serving,” referring to the top military brass who are now under arrest for planning a military coup and face trial at the Ergenekon case. Eight ministers, including Finance Minister Kemal Unakitan, Nationbal Education Minister Huseyin Celik, Justice Minister Mehmet Ali Sahin, Energy Minister Hilmi Guler lost their jobs in the cabinet reshuffle. Nimet Cubukcu, the only woman in the outgoing cabinet was moved to the head of National Education while Erdogan named Selma Aliye Kavaf, as a state minister, bringing the number of women in his cabinet to two. Ali Babacan, the former foreign minister replaced Nazim Ekren as the chief coordinator of national economy while Mehmet Simsek, who came over from London where he was working as a broker to join Erdogan’s […]

Yoksa Marx haklı mı çıkıyor?

Geçtiğimiz haftayı 1 Mayıs tartışmaları ve “o meydan senin bu meydan benim” itişmeleriyle geçirdik. Emekçiler üzerindeki bitmek tükenmek bilmeyen devlet baskısı, Türkiye’de her zaman olduğu gibi “esas mesele”nin tartışılmasını engelledi. Oysa işçiler ve tüm çalışanlar için ekonomik krizin, gelir dağılımının, sosyal güvenliğin konuşulması, tartışılması gerekiyor. Bu konular Türkiye’de hâlâ “tartışılamazken” kapitalist sistemin merkez ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan ve bütün dünyayı sarsan ekonomik kriz, etkisini arttırarak yayılmaya devam ediyor. 1980’li yıllardan itibaren dünya genelindeki ekonomik büyümeye karşılık, özellikle “Güney” olarak adlandırılan bölgelerde işsizliğin ve yoksulluğun artışı, dünyaya hakim olan neoliberal anlayışa karşı tepkilerin giderek yükselmesine neden oluyor. Yıllardır G7 zirveleri sırasında görülen küreselleşme karşıtı büyük gösteriler ve Latin Amerika’da güç kazanan sol iktidarlar, neoliberal anlayışın artık ivme kaybettiğinin açık bir göstergesi. Ekonomistler dünyayı saran ve finans sektöründen sonra reel ekonomiyi de etkisi altına alan krizin yeni bir sistemin habercisi olduğunda birleşiyorlar. Ancak yeni ekonomik düzende yoksulların ve emekçi sınıfların ne kazanıp ne kaybedeceği tartışma konusu. Liberal iktisatçılar her krizde olduğu gibi faturayı yine emeğiyle geçinen geniş kitlelerin ödeyeceğini düşünüyor. Oysa sol kesimden gelen ekonomistler, bunun bir kader olmadığını vurgulayarak emekçilerin ve yoksulların daha fazla örgütlenerek bu krizi daha iyi bir dünya yaratmak için kullanabileceklerini söylüyor. Prof Tonak: “Emekçiler açısından durum vahim” İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Tonak, ekonomik krizin emekçi kitleleri derinden etkilediğini ifade ediyor. “Sadece işsizlik istatistikleri bile bu durumu görmek için yeterli. İşsizlik oranı yüzde 15,5 ile görülmemiş seviyesinde. Bu sadece resmi sayı. Yarım zamanlıları, iş aramaktan vazgeçenleri, gizli işsizleri, eğitim seviyesinde tekabül eden iş bulamayanları da eklerseniz işsizlik oranımız büyük buhran sırasında ABD’nin yaşadığı işsizliğin üstünde” diyen Tonak, işi olanların durumunun işsizlerden daha iyi olmadığını söylüyor. İşi olanların her geçen gün biraz daha borçlandığını belirten Tonak bankaların, ev sahiplerinin, bakkalların da işi olan, olmayan emekçilerin peşinde olduğunu da sözlerine ekliyor. Dünyada 230 milyon […]

Taksim’de 1 Mayıs marşı

1 Mayıs’ın kutlanması konusunda sendikalarla hükümet ve İstanbul valiliği arasında ortaya çıkan gerginlik geçen yıldan farklı olarak bu yıl Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs Marşı’nın söylenmesiyle sona erdi. Sabah 9:30 civarında DİSK genel merkezi’nden ayrılan işçiler ve KESK üyesi memurlar uzun süre Şişli Halaskargazi Caddesi üzerinde polis tarafından bekletildiler. Yan sokaklardan caddeye çıkmak isteyen gruplarla polis arasında çatışma uzun süre devam etti. Bu arada yine yan sokaklardan ana korteje katılmak isteyen gruplar da polisin sert müdahaleleriyle karşılaştı. Bu müdaheleler zaman zaman ortamın aşırı derecede gerilmesine neden oldu. Daha sonra Osmanbey’den Harbiye, Elmadağ ve Taksim yönüne yürüyüşe geçen DİSK ve KESK korteji çeşitli duraklamalarla Taksim’e ulaştı. İşçilerin buradaki bekleyişi sonrası polis barikatının açılmasıyla üç bin kişi civarındaki grup Taksim Meydanı'nı doldurdu. Böylece işçiler 1978 yılından bu yana 1 Mayıs’ta ilk kez Taksim Meydanı’na topluca ulaşmış oldu. Kazancı Yokuşu önünde toplanan kalabalık 1 Mayıs 1977’de gerçekleştirilen provokasyon sonucu hayatını kaybeden 36 kişiyi andı ve ardından yıllar sonra ilk kez Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs marşı toplu olarak söylendi. Gösteride konuşan DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ve KESK Başkanı Sami Evren bunun bir başlangıç olduğunu belirterek işçi sınıfının yoksulluk ve yolsuzluğa karşı mücadelesini sürdüreceklerini dile getirdiler. Konuşmalar sırasında Taksim Atatürk Anıtı çevresi bir şenlik alanı görünümündeydi. 13:30’da ise mitingin sona erdiği duyuruldu.

32 yıl süren yolculuk

Her yıl olduğu gibi yine aynı gerginlikle gelinmişti 1 Mayıs’a. Taksim’e çıkmak ya da çık(a)mamak. Nihayetinde, ne olduğunu kimselerin anlayamadığı bir “makul çoğunluk” anlaşmasıyla Taksim’de karar kılındı. Karar verilip anlaşılmıştı ama hem sendika yetkililerinin hem de hükümetin İstanbul’daki görünen yüzü valinin açıklamaları herkesin içine kurt düşürmüştü. Kimisi haklı çıktı bu kaygılarında kimisi mutlu ayrıldı 1 Mayıs kutlamalarından. Sendikadan Taksim’e dek hepi topu bir kilometreden biraz fazla bir yoldu ama çok zaman aldı bu yolu katetmek. Dile kolay 32 yıl sonra ilk kez, işçiler en az devlet kadar fetişleştirdikleri alana ayak basabildiler 1 Mayıs’ta. Görünen o ki aslında herkes için kısmi de olsa bir başarı sözkonusuydu bugün İstanbul’da. Hem makul çoğunlukla Taksim Meydanına çıkabilen işçiler hem de bu “çoğunluğun” dışında kalanları alana sokmayan, fırsat bulduğunda şiddetini de esirgemeyen polis için. Dikkat, “ayaklar baş oluyor” Son 4 yıldır, bayramlarını ait olduğu yerde, Taksim Meydanı’nda kutlamak istediklerini dile getiren işçiler, 2009’da da aynı taleplerini yineliyordu. DİSK ve KESK’in önderliğindeki sendika ve sivil toplum kuruluşları (STK), solcular ve işçilere kapalı olan Taksim Meydanı’nda yerlerini alacaklarını daha bir kararlı dile getiriyordu bu yıl. Geçen yıl bir ay öncesinden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Ayaklar baş mı olacak?” diye katıldığı muhalefet korosu ise bu yıl son haftaya dek sesini çıkarmadı sendikacıların açıklamalarına. Haklarını yemeyelim, 1 Mayıs’ın Emek ve Dayanışma Günü olarak bayram ilan edilmesinin üstüne bir de, resmi tatil statüsü kazandırılan 149. ülke olmuştu Türkiye. Türkiye’de bu işler kolay olmaz Eh artık hem bayram hem resmi tatil, işçiler de Taksim talebinden vazgeçer ümidiyle İstanbul Valisi Muammer Güler ile Emniyet Müdürü Celallettin Cerrah dile geldi; “Taksim’de kutlama yasak”. Dananın kuyruğu kopacaktı anlaşılan yine. Sonra Başbakan Erdoğan’ı duyduk Adana’dan, “İşçiler çıkarsa herkes çıkmak ister”. Eeee, zaten “demokratik bir hukuk devletinde”, yasalarla da güvence altına alınmamış mıydı toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak. O halde dileyen gösterisini kutlamasını yapacak, kolluk kuvvetleri de […]

Emek ve dayanışmanın resmi gazı!

Burcu Burcu Her ne kadar “Emek ve Dayanışma Bayramı” olarak yasaca kabul edilmiş olsa da, 1 Mayıs akla en çok polis müdahaleleriyle geliyor. Özellikle İstanbul Polisi’nin 2008’de Şişli, Taksim ve Cihangir’de, -olaylarla ilgisi olsun ya da olmasın- bulunan her insana solutacak kadar yoğun kullandığı biber gazı 1 Mayıs’ın vazgeçilmez kimyasal silahı haline gelmiş durumda. Polisin, “orantısız” gaz kullanımına karşı bir internet sitesi kuruldu: www.gazlamucadele.org Site, biber gazının kullanımını görsel anlamda eğlenceli, renkli ve hatta sempatik bir dille eleştirirken, bu gaza maruz kalan insanların neler yapması gerektiğini anlatıyor. Su içmeyin, yüzünüze dokunmayınBiber gazı, acı biberdeki kapsaisin isimli kimyasal bileşikten elde edilen bir gaz türü. Sadece atıldığı yerde değil, atıldığı alanın iki üç kilometre çevresinde de etkili olan bir silah. Gaza maruz kalındığı anda deri tarafından emilip sinir uçlarına doğru dağılıyor. Etkileri gözde ve burunda yanma ve yaşarma, ağız ve dilde ve deride yanma, öksürük, hapşırma, baş dönmesi, nefes darlığı. Biber gazı bulunan bir ortamda iseniz limonu bir mendile sıkarak koklayın, gözlerinizi ve burnunuzu silin veya ağzınızın içine sıkın. Bu dildeki ve gözdeki yanmayı azaltır, öksürmeyi ve hapşırığı engeller. Burnunuzu ve ağzınızı sirkeli atkı ile sarın. Burun tıkanıklığını ortadan kaldırır. Yüzünüze yoğurt sürün veya bir kaşık yoğurt yiyin. Derideki acıyı alır. Yüzünüzü rüzgâra dönün, temiz havayı yavaş ve derin nefesler halinde içinize çekin. Nefes darlığını azaltır. Su içmeyin. Su, deriye yapışan biberin gözeneklere girmesini neden olur. Gözünüze veya yüzünüze dokunmayın. Gazın yayılmasına izin vermeyin. Sitenin ana sayfası, “Biber gazı: Dünyadaki tüm kontrol güçlerinin kolu kanadı. Etken maddesi doğal derler. Ama acil servis bahçesindeki çınar ağacı değil. Sadece kargaşa anında kullanılır derler ama ne zaman nereden çıkacağı hiç belli olmaz. İşte bu yüzden Gazla Mücadele Paketi herkese lazım” duyurusuyla açılıyor. İnternetin, “fotoları görmek için tıkla” ya da “hemen sipariş ver” mantığından ibaret olmadığını düşünen Ayşenur Göğebakan, geçtiğimiz 1 Mayıs’ta biber gazına maruz kaldıktan […]

Sendikalar: ‘Taksim’deyiz’ Vali: ‘Bizi işçiyle karşı karşıya getirmesinler’

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), yarın Taksim Meydanı’nda olacaklarını duyurdular. İki sendikanın başkanı saat 14:00’te basının karşısına çıktı. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, İstanbul Valisi Muammer Güler’in dünkü “makul sayıda temsilciyi Taksim’de bekliyoruz” açıklamasına karşılık, makul sayıyı “70’i aşkın örgütü, aydınları, siyasileri temsil edecek bir kalabalık” olarak tanımladı. Çelebi, yarın sabah saat 10.00’da Pangaltı’da buluşacaklarını ve Taksim’e yürüyeceklerini söyledi. KESK Başkanı Sami Evren ise sendikanın kararını “Devlet ben istediğimi yaparım, zor kullanırım diyemez” sözleriyle bildirdi. Vali Güler: “Demokratik değil kanunsuz” Akşam saatlerinde sendikaların bu açıklamasına yanıt veren Muammer Güler, bir gün önceki “makul temsilci sayısı” açıklamasının istismar edildiğini kast ederek Pangaltı’da yapılacak toplanmanın kanunsuz olacağını ve polisle vatandaşı karşı karşıya getirmek anlamına geldiğini söyledi. Güler şunları söyledi: “Birçok grup oraya illegal yollardan gelmek için hazırlık yapmaktadırlar. Pangaltı’da toplanıp polisi onları dağıtmak zorunda bırakmaya kimsenin hakkı yok. Diğerleri nasıl kullanıyorsa hakkını bunlar da öyle kullanacak. Geçtiğimiz yıl da benzeri bir durum yaşandı. Her halükarda böyle bir olayın yaşanmamasını diliyorum. Provokatif eylemlerde bulunulmamasını diliyorum. Biz orada polisle çatışmak için yürüyecek gruplar olacağını biliyoruz. Bizi işçi gruplarıyla karşı karşıya getirmesinler. Zor kullanma, polise direnilmediği sürece olmayacaktır. Pangaltı’daki toplantı makul sayıdaki kişinin toplanmasına ilişkindir.” “Gerginliğin tarafı olmayacağız” Türkiye’de 1 Mayıs kutlamalarının 100. yılı olması itibariyle üzerlerindeki sorumluluğun bilincinde olduklarını ifade eden Süleyman Çelebi “Bugüne gelinceye kadar içtenlikle ve sabırla gerilim ortamından uzak bir süreci hep izlemeye çalıştık. Sabırla Taksim talebimizde ısrarlı olduğumuzu dile getirdik. İsterdik ki Türk İş ve diğer örgütler de bizimle birlikte hareket etselerdi. Ancak sınıfın bu mücadelesinde zaman zaman ayrışmalar oluyor. Bu sürecin gerilmemesi adına bütün diyalog mekanizmalarında yer aldık. Cumhurbaşkanından valiliğe görüşmeleri yaptık. İradeler koyuldu. Başbakan yaklaşımını inatlaşarak ortaya koydu. Biz asla gerginliğin tarafı olmayacağız. En ufak şiddet içeren yaklaşımın içinde olmayacağız. Özüne uygun özgür bir ortamda yarın Taksim’de buluşmayı diliyoruz” dedi. “Birlikte hareket edememenin […]

Birbirinden ilginç belgeler

Ergenekon davasının geçen ay açıklanan ikinci iddianamesinde sansürlenen JİTEM belgelerine yer verilmeyen ek klasörlerin içinde operasyonlarda Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun planladığı 4 ayrı darbe planına geniş yer verildi. Bunların yanısıra ek klasörlerde operasyonlarda gözaltına alınanlardan ele geçirilen belgeler, telefon görüşmesi tutanakları, istihbarat notları, Özden Örnek’in Darbe Günlükleri ile Mustafa Balbaya’a ait günlük ve notlar, çeşitli kişi ve kurumlara ait fişleme bilgeleri, eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve kimi aile üyelerine ait özel bilgiler de bulunuyor. Belgeler arasında Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’e ait özel bilgilerin de Şener Eruygur’un ofisinden çıktığı belirtiliyor. Ayrıca Savcı Öz’ün çocuklarının okuduğu okullarla ilgili bilgilerin yer aldığı belgeler de dosyada. ADD’nin belgeleri Uzman bir ekip tarafından Ergenekon davasının ikinci iddianamesine ait binlerce sayfa tutan 248 ek klasör, 2 DVD’ye aktarıldıktan sonra bir örneği davaya bakacak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildi. İddianamenin 248 klasörlük dosyalarınde 1 ile 30 nolar arasında olanları Atatürkçü Düşünce Derneği’nden çıkan yazışmalar, tüzük metni, izleme tutanakları, İçişleri Bakanlığı Dernekler Denetçiliğinin raporları, gelir – gider tablolarından oluşuyor. ADD’den ele geçirilen evraklar arasında; 1995-2007 yılları arasındaki genel kurul, mali işler, üyelik başvuruları, yetki belgeleri gibi resmi dokümanlar, Türkiye’nin dört bir yanındaki üyelere ve yöneticilere ait nüfus cüzdanı fotokopileri, açık adres gibi bilgilerin yer alması dikkat çekti. Klasörlerde ayrıca denetleme tutanakları, delege listeleri, genel kurul kayıtları, emniyet ve valiliklere yazılan yazılar, panel ve organizasyon duyuruları, tapular ve beyannameler de yer aldı. İddianamede ayrıca 11 Haziran 2000 tarihindeki genel kurulun yapıldığı MEB Şura Salonu’nun şeması “ADD Tedbir Planı” başlığıyla, basın açıklaması görüntülerine dair 14 adet kapalı zarf içerisinde CD ve DVD olarak yer aldı. Benzer belgelere başka klasörlerde de yer verilirken, emekli Orgeneral Şener Eruygur’a ait bölüm ise 15 klasörden fazla tutuyor. Bu belgeler arasında iletişim tespit tutanakları, Eruygur’un ADD Genel Merkezi’ndeki odasından çıkan belgeler, gizli ibareli dokümanlar ve eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la ilgili […]

Diyet listesi var, suç belgeleri yok

Ergenekon davasının geçen ay açıklanan ikinci iddianamesinde yer verilen ve bir takım illegal faaliyetlerin gerçekleştirildiğine yönelik atıflarda bulunulan JİTEM (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) belgeleri sansürlendi. İkinci iddianamenin dün (27 Nisan 2009) sanık avukatlarına dağıtılan 248 klasörden oluşan eklerinde, Ergenekon davası sanıklarından JİTEM’İn kurucusu Arif Doğan’dan ele geçirilen belgelere yer verilmedi. Sansürlenen JİTEM belgelerine yer verilmeyen ek klasörlerin içinde operasyonlarda ele geçirilen belgeler, telefon görüşmesi tutanakları, Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun planladığı 4 ayrı darbe planı, istihbarat notları, Özden Örnek’in Darbe Günlükleri ile Mustafa Balbaya’a ait günlük ve notlar, çeşitli kişi ve kurumlara ait fişleme bilgeleri, eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve kimi aile üyelerine ait özel bilgiler de bulunuyor. JİTEM’in illegal faaliyetleri anlatılıyordu Ek klasörlerde Arif Doğan’a Ankara Numune ve Araştırma Hastanesi Beslenme Diyet Bölümünün verdiği perhiz listesi bile yer verilirken, JİTEM’in faaliyetlerinin anlatıldığı yüzlerce belge “devlet sırrı kapsamında gizliliği bulunduğu” gerekçesiyle dosyaya konulmadı. İlk iddianamenin bazı sanıklarda ele geçirilen ve davanın delilleri arasında sayılan kimi askeri belgeler de sansürlenmişti. Askeri makamların ısrarla “yok” demesine karşın çeşitli olaylar vesilesiyle deşifre olan ve adı sık sık dillendirilse de yıllardır varlığı tartışılan JİTEM’e ilişkin belgeler 14 Ağustos 2008r günü gözaltına alınan Arif Doğan’ın Beykoz’daki deposunda ele geçirilmişti. “Gizli” ibareli yüzlerce dokümanda JİTEM’in nasıl kurulduğunun yanısıra, örgütün legal ve illlegal faaliyetlerine ilişkin çok sayıda belgeyle ilgili ikinci iddianamede belgelerin içeriğine yönelik sadece atıf yapılarak detaylı bilgiler verilmemişti. İkinci iddianamede konuyla ilgili atıf yapılan bölümlerde JİTEM elemanlarının kendilerine PKK militanı süsü vererek eylem yapmaları, JİTEM operasyonlarında ele geçirilen silah ve mühimmatın kayıt altına alınmadığı, suça karışmış kişilerin para karşılığında örgüte karşı kullanılması, Doğu ve Güneydoğuda yıllarca bir çok faili meçhul cinayet ve kaçırıp kaybetme olaylarında sorumluluğu bulunan Hizbullah örgütüyle JİTEM’in kurduğu ilişkiler ve birlikte yürüttüğü faaliyetler anlatılıyordu. Savcılar suç işliyor Hukukçular, ikinci iddianamede özellikle JİTEM’le Hizbullah arasında bir takım ilişkilere dikkat çeken ve bazı illegal faaliyetlere […]

Birileri DİSK’i gözetliyor

Sendika ve meslek odalarının temsilcileriyle Çankaya Köşkü’nde görüşen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama isteğiyle ilgili yetkililerle görüşeceğini” açıkladı. KESK Genel Başkanı Sami Evren, TTB Genel Sekreteri Eriş Bilaloğlu ve TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı’nın da yer aldığı ilgili konuşan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi “Gül taleplerimizi, genelde objektif olarak değerlendirdi ve düşünülmesi gereken bir talep olduğunu söyledi” dedi. Görüşmenin ardından yapılan basın toplantısında konuşan Evren de “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan da görüşme talebinde bulunduklarını söyledi ve Gül’le yaptıkları görüşmenin ardından topun hükümette olduğunu” söyledi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB temsilcileri daha sonra Meclis Başkanı Köksal Toptan’la da görüştü. Sendika ve meslek odaları temsilcileri yaklaşık bir saat süren görüşmenin ardından yapılan basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladılar. “Biz barış içerisinde demokratik ortamın güçlenmesi ve emekçilerin sorunlarının bir kez daha ifade edilmesini arzuluyoruz” diyen Evren yapılan görüşmelerin Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanının konuyla ilgili duyarlılıklarını arttırmayı amaçladıklarını” belirtti. “Barış ortamını bozacak, kaos ortamını güçlendirecek, 1 Mayıs’ı korku günü olarak anılmasını istemiyoruz. Bütün gayretimiz 30 yıl sonra tatil olan 1 Mayıs’ın emekçilere zehir olmaması. Biz bu duygularla Gül’le görüştük. Kendisinin de konuyla ilgili makul görüşleri var. Gül’ün de Toptan’ın da taleplerimizi anladıklarını düşünüyoruz. Bu girişimimizin demokrasi mücadelesine olumlu katkılar sunacağı kanaatindeyiz.” Gül’e, cumhurbaşkanı olmadan önce de bu konudaki taleplerini ilettiklerini hatırlatan Çelebi, “Gül’ün bu konuda ciddi bir duyarlılığı olduğunu gördüklerini, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasıyla ilgili talebimizi yürütme organlarına aktaracak” dedi. “Biz 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istiyoruz. Bu engellenmemeli” diyen Çelebi, “Gül ve Toptan’la yaptıkları görüşmenin yararlı olduğunu” ifade etti.

Beş bin yıllık helikopter pisti!

Ümit Altındere* İstanbul sınırları içinde yer alan insanlığın en eski yerleşim kalıntılarından biri tarihi eser tahribatına uğruyor. Özel mülkiyete ait bir arazinin içinde yer alan Silivri’deki 5 bin yıllık Selimpaşa Höyüğü’nün tepesi traşlanarak helikopter pisti yapıldığı belirlendi. Birinci dereceden sit alanı ilan edilen Selimpaşa Höyüğü, aynı zamanda Marmara Bölgesi’nin en büyük höyüklerinden biri. Özel mülkiyete devredilmiş olan höyük, etrafını saran yazlık siteler ve duvarlar yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Tunç Çağı’na ait bu yerleşimde araştırma yapılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan uzun süredir izin beklendiği belirtildi. “Sadece İstanbul’un değil, insanlığın arşivi” Selimpaşa Höyüğü’nün insanlık tarihi açısından önemini vurgulayan İstanbul Üniversitesi (İÜ) Arkeoloji Bölümü Prehistorya Anabilim Dalı başkanı Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, “Selimpaşa Höyüğü İstanbul ve Marmara çevresinde kalmış olan tek ve son höyük. Burada aşağı yukarı 5 bin yıllık bir birikim var. Bu birikim, İstanbul civarında başka hiçbir yerde yok. İstanbul’daki bu kültür mirası sadece bizi değil çok büyük bir coğrafyayı ilgilendiriyor ve bizi insanlığa karşı sorumlu hale getiriyor” dedi. Özdoğan, höyükleri bir kütüphane gibi düşünmek gerektiğini belirterek, “Burası kapısı kilitli bir arşivdir. Ancak bilimsel bir müdahale yapıldığı zaman etkin bir bilgi anlamına gelerek insanlığın hizmetine açılır. Bu çalışma yapılmadığı takdirde ise içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir kütüphaneyi yakmak anlamına gelir. Bu kütüphane yok olmadan belgelenmesi lazım, bunu yapmak bizim insanlığa karşı borcumuzdur” ifadelerini kullandı. Höyüğün anlaşılması için uzun yıllardır çalışmaların sürdüğünü vurgulayan Özdoğan, “ Höyüğü ilk olarak 1964 yılında İngiliz Arkeoloji Enstitüsü Müdürü David French belgeledi. Ancak daha sonra yapılan çalışmalar hep yüzeysel kaldı. Bir kitaplığın dışından bakılarak, o kitaplıktan ne kadar bilgi alınabilirse biz de o kadar bilgi aldık. Bölgenin tescili için ben 1981’de başvurdum ancak 2004’te SİT alanı ilan edilebildi” diye konuştu.“Koruma kurulu höyüğü bulamıyordu” Bölgenin yeteri kadar araştırılmadığının altını çizen Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri (TAY) Projesi Koordinatörü Arkeolog Prof. Dr. Oğuz Tanındı ise “TAY olarak 2000 […]

Umumî arzu üzerine

Sadık Özben* Şaşırmış olabilirsiniz. Aslında bende şaşkınlığımı üstümden atmış değilim. Ne işim var benim bu dergide? Öyle değil mi, siz de bunu sormuyor musunuz? Vallahi, nasıl oldu, ben de anlayamadım. Gene bu Osman Balcıgil’in işi. Ben ayrıldıktan sonra dergiye yağan, yani binlerce, yani işte bir tomar mektubu aldığı gibi damladı, bizim büroya. Bende Azmi’nin filan yanında bu konuyu konuşmak istemiyorum. Çıktık, bir pastaneye gittik. Bu hafta dergi işinin kesinleştiğini söyledi. Ne yalan söyleyeyim, mektuplar kadar haftalık dergi olayından da etkilendim. Şimdiye kadar hep 15 günlük bir yazar olarak yaşamıştım. Biraz “seyrek” bir hayat tarzı. Osman’ın anlattığına göre, basından tanınmış kişiler de telefon edip; “Sadık Bey’i nasıl kaçırırsınız ?” demişler. Örneğin Emre Kongar, Yalçın Pekşen ve başkaları. Şimdi isim saymak istemiyorum – zaten yer kısıtlı. “Genel yönetmen hâlâ Murat Belge mi ?” diye sordum. “Evet” dedi. “Vah vah, çok sevindim” dedim. “Peki ya engerek ? Şimdi bak, Osman, biliyorsun, ben orada kötü muameleye uğradım. Döneceksem, garanti isterim.” Osman kendini ortaya koydu. “Ben orada oldukça sen merak etme” dedi. “Düşüneyim” dedim, kesin söz vermedim. Hem zaten yarın öbür gün Osman’ı da tensik ederler. Akşam yemeğe Nejla’nın ailesine gidecektik. Bürodan doğruca oraya gittim, dalgın bir halde. Nejla’nın fabrikatör babası da annesi de yemeğe meraklıdır, Fransız yemekleri yapmışlar. Ben genellikle rakıyı tercih ederken, bu durumda şarap içeyim dedim. Bir yandan Nejla’ya YeniGündem’le ilgili birşeyler söylüyorum, çünkü aklım hep orada. “Tek renk olabiliyormuş, mesela hep kırmızı. “Annesi bir tuhaftır. Ben tavukla roze de gider diye düşündüm” dedi. “Gider tabii. Ha, pardon benim kırmızı dediğim başka. Dergide o.” Babası, “Hangisi senin şu yazdığın dergi mi?” dedi. Kısaca ona da anlattım. “Çok öfkelenmiştim. Siz de biliyorsunuz ya. Ama zaman geçti, şimdi bayağı söndü, diyebilirim. “O sıra annesi içeri girdi, mutfak tarafından. “A, sakın sufle söndü mü?” “Hayır, hayır sufle değil, öfke.” Sayıklayan bir adama bakar gibi baktı […]