Tadına doyulamayan tehlikeli lezzet: MSG

Gıda sektörü önü alınamaz biçimde büyürken, firmalar ürünlerini daha lezzetli aynı zamanda daha dayanıklı yapabilmek için binbir çeşit katkı maddesine başvuruyor. Bir yandan bu katkı maddelerine her gün bir yenisi eklenirken, diğer yandan hayatını sağlıklı beslenmeye adayanlar organik ürün sektörünü geliştiriyor. Her ne kadar bu iki sektör henüz birbiriyle yarışabilecek durumda olmasa da katkı maddeli ürünleri almaktan sakınan tüketici sayısı bir hayli fazla. Yediğimiz hemen hemen her hazır ürünün içinde bulunan her katkı maddesi satılan gıdanın türüne göre değişiklik göstermekle birlikte neredeyse hepsinin kısa ya da uzun vadede vücuda zararı dokunuyor. Kimi katkı maddeleri ürünün açıldıktan sonra geç bozulmasını sağlıyor, kimisi raf ömrünü uzatıyor, kimi yumuşamasını ya da sertleşmesini önlüyor, kimi de tadına olduğundan fazla lezzet katıyor. Örneğin bisküvilerin ve krakerlerin içine koyulan GMS (Gliseril Mono Stearat) maddesi, bisküvinin yumuşamasını önlüyor. Ancak GMS maddesi vücut ısısında erimediğinden uzun vadede damar tıkanıklığına neden olabiliyor.Dizilere konu olan katkı maddesi Bunun gibi birçok farklı etkili katkı maddesi olmakla beraber geçtiğimiz haftalarda ünlü Amerikan dizisi CSI:NY’da araştırılan bir cinayet sırasında adı geçen bir katkı maddesi gündeme geldi. Adı Monosodyum Glutamat (MSG) olan katkı maddesi hazır gıdaların % 95’inde ve bazı restoranlarda kullanılıyor. Tuz bazlı bir katkı maddesi olan MSG doğal yolla et, balık, patates, süt, peynir ve domateste bulunuyor. Ancak bunlarda bulunma oranı milyonda bir civarında. Doğal yolla alınan MSG’nin vücuda herhangi bir zararı olmazken katkı maddesi olarak aşırı tüketilmesi uzun vadede vücutta zarara neden olabiliyor.Kod adı E621 Lezzeti artırmak için kullanılan MSG, hemen hemen tüm cipslerde, bazı katı ve ekmek üstü yağlarda, et sularında, hazır çorbalarda, hazır soslarda, tatlı-tuzlu hazır ürünlerin bazılarında, bulyonlarda, işlenmiş et, balık ve tavuk ürünlerinde, mayonezde ve baharat karışımlarında (Tuzot), dondurulmuş yiyeceklerde ve konservelerde bulunuyor. MSG’nin tadı tuza daha yakın olduğu için meyve suyu, şekerleme ve diğer tatlı gıdalarda kullanılmıyor. İlk kez 1864 yılında ortaya çıkarılan MSG’nin ticari üretimi […]

Hepimiz Tugay Kerimoğlu

Britanya’nın bir numaralı futbol ligi Premier League dün oynanan maçlarla sona erdi. Manchester United şampiyonluğunu geçtiğimiz hafta ilan ettiği için heyecan, tepeden ziyade –kümede kalma mücadelesi nedeniyle- ligin dibindeydi. Ama dünyanın en zor liginde dün, ne düşenler ne de çıkanlar Ewood Park Stadyumu’nda son profesyonel maçını oynayan Tugay Kerimoğlu kadar konuşulmadı. Tugay, sekiz yıldır aralıksız top koşturduğu Blackburn Rovers’a ve aktif futbola West Bromwich karşılaşmasında veda etti. Blackburnlü futbolcular sahaya Tugay’ın peşinden çıkmayarak, kaptanlarıyla taraftarı baş başa bıraktı. Ve tribündeki 29 bin taraftar, yüzlerinde -kulübün dağıttığı- Tugay maskeleri olduğu halde, orta yuvarlağa yalnız başına ilerleyen 39 yaşındaki Blackburn kaptanını dakikalarca alkışladı. 85. dakikada oyundan alınan Tugay, maç bitiminde kızı Melisa’yla tekrar sahaya çıktı ve tribünleri selamladı. Dahası, gün boyunca canlı yayınlanan tüm Premier Leauge maçlarının devre arasında Tugay’ın kariyerinden görüntülerin yer aldığı kısa bir belgesel yayınlandı. Kariyerinin düşüşe geçtiği ifade edilen bir noktada (ve 30 yaşında!), başka bir ülkede futbola adeta yeniden başlayan Tugay Kerimoğlu, futbolu bıraktığı gün İngiliz basınında “bir Blackburn efsanesi ve gençler için rol model” olarak niteleniyor. 2004-2008 arasında Blackburn’ün teknik direktörlüğünü yapan Marc Hughes’a sormuşlar:“Tugay’ın 10 yaş daha genç olmasını ister miydiniz?”“İstemem” demiş teknik adam, “çünkü o zaman sırtında Barcelona forması olurdu.” İnanılmayan adam 2004-2008 arasında Blackburn’ün teknik direktörlüğünü yapan Marc Hughes’a sormuşlar:“Tugay’ın 10 yaş daha genç olmasını ister miydiniz?” “İstemem” demiş teknik adam, “çünkü o zaman sırtında Barcelona forması olurdu.” Marc Hughes’ın Tugay’ı Barcelona’ya yakıştığı 10 yıl öncesini hatırlayalım. Galatasaray’ın UEFA Kupası’na ilerlediği o sezonda (1999/2000) takımdan kopan tek isimdi Tugay. Sezon ortasında, Galatasaray’dan çok daha iddiasız İskoçya’nın Glasgow Rangers takımına gidişine ses etmemişti kimse. Şansal Büyüka, dün akşam Lig TV’de o günlere dair şunları anlatıyordu: “Tugay bizi aradı ve kendine ait maç görüntülerini istedi. Derledik ve gönderdik. İki gün sonra teşekkür etmek için aradı. ‘Görüntüleri aldın ama bu saatten sonra sen kim transfer kim’ […]

Santralistanbul’dan bir Mayfest daha geçti

İstanbul Bilgi Üniversitesi 2009 Mayıs Festival’inde bu yıl yine birçok ünlü sanatçıyı ağırladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampüsü’nde gerçekleşen festivalde Yüksek Sadakat grubu, Nil Karaibrahimgil ve Kenan Doğulu gençlerle buluştu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğrenci Birliği, gelenekselleşen Bahar Şenliklerinin bu yıl 12’ncisini düzenledi. Festivaldeki pek çok aktivite de katılımcıların güzel vakit geçirmelerini sağladı. Gün batmaya başlarken sahne alan Yüksek Sadakat’in şarkılarıyla şenliğe merhaba diyen üniversiteliler daha sonra Nil Karaibrahimgil’in hareketli şarkıları ve danslarıyla eğlenceye devam ettiler. Gecenin finalinde sahne alan Kenan Doğulu ise kendisinin de Bilgi Üniversitesi’nden terk bir öğrenci olduğunu söyleyerek konserine başladı. Kenan Doğulu’nun sahne almasının ardından eğlencenin doruğa çıktığı festival, sabahın ilk ışıklarına kadar devam etti.Hilal Özdemir Gökhan Tünay

Okul bitti ama…

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçtiğimiz günlerde açıkladığı işsizlik raporuna göre, Türkiye 2009 yılı Şubat ayında, yüzde 16.1’lik işsizlik oranıyla yeni bir rekora imza attı. Son bir yılda işsizler ordusuna 1 milyon 125 bin kişi daha katıldı ve işsiz sayısı 3 milyon 802 bine ulaştı. Böylece geçen yıl Şubat ayında 11.9 olan işsizlik oranı, bu yıl aynı ay 16.1’e yükselmiş oldu. Rapora göre gençlerin işsizlik oranlarında da artış var. Geçen yılın Şubat ayında gençlerde işsizlik oranı yüzde 21.5’ken bu yılın Şubat ayında bu oran yüzde 28.5’e yükseldi. Yani şu anda ülkemizde her 100 gençten 28’inin işsiz olduğu da söylenebilir.Peki, işisizlik oranı giderek artarken, üniversiteyi bitirmek üzere olan gençler mezuniyetten sonrasını görebiliyorlar mı? Ekonomistler Platformu’nun 980 üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı ‘Ekonomik Kriz, İşsizlik ve Gençlik Anketi’ne göre, gençlerin yüzde 57,8’i bir yıldan daha kısa sürede iş bulabileceğini düşünmüyor. Aynı ankete göre üç ay veya daha kısa sürede iş bulabileceğini düşünenlerin oranı ise yüzde 24.Okul yılının sonlarına yaklaşırken, farklı sektörlere adım atmaya hazır olan son sınıf üniversite öğrencileriyle konuştuk. Diploma almaya sayılı günler kala, iş bulmak için hangi yolları izlediklerini, geleceğe nasıl baktıklarını, planlarını, kaygılarını anlattılar. Çeşitli üniversitelerin değişik bölümlerinden mezun olmak üzere olan bu gençlerin ortak özellikleri, sonu farklı bitse de “İşsiz kalırsam…”la başlayan cümleler kurmaları. Ufuk Etikan (23) Boğaziçi Üniversitesi-İktisatOkulumun son günleri dersler dışında iş aramakla geçiyor. Bu krizden önce iş bulma konusunda bu kadar endişem yoktu, o yüzden çok fazla plan yapmamıştım. Şimdi bu panik ortamında geleceğimi planlamaya çalışıyorum. Bu planın içinde askerlik de var. İş bulmak konusunda ümitsizim ve bu koşullarda askerliği bir kaçış olarak düşünüyorum. Daha önceleri yurt dışına gitmek de benim için bir seçenekti ama kriz global olduğuna göre, orada iş bulmak daha kolay olmayacaktır. Bilgilerimin en taze olduğu zamanda işsiz kalırsam bunları kullanamamak beni çok üzer. Bu yaşlarda bir şey yapamazsam herhalde bunalıma girerim. Okulun bitmesine […]

Cerrah, Şafak, korsan ve terörist

, 11 Mayıs 2009) Şafak Sezer’in ima ettiği şey açık. Bu korsan işinin arkasında PKK var, o yüzden korsan ürün almamalıyız. Arka arkaya rasyonel olmaktan bir hayli uzak iki davranış görüyoruz anlayacağınız. Öncelikle, bir emniyet müdürü görevini yapıyor, bir takım suçluları yakalıyor ve ondan sonra illa ki o suçtan olumsuz olarak etkilenenlerin hazır bulunacağı bir basın toplantısı düzenlemek istiyor. Emniyet kuvvetleri, ilginç bir şekilde görevini yerine getirdiği için fazladan takdir ve iltifat bekliyor anlayacağınız. Lakin görevin büyük zorluklarla yerine getirildiğini düşünmek bir hayli güç. Zira ele geçirilen ürünler neticede son kullanıcıyla buluşan ürünler olduğuna göre, bunlara ulaşmak bir hayli kolay olmalı. Burada sokakta satılan, herkesin önünden geçtiği tezgâhlardan ve bu tezgâhlara mal temin eden imalathanelerden bahsediyoruz. Öyle alkış tutulacak, “vay emniyet müdürüm, gel seni omzuma alayım da şöyle bir tur attırayım” dedirtecek bir durum yok yani. Daha gerçek dışı görüneni, sanatçıların planlanan bu şova pek iltifat etmemiş olması üzerine emniyet müdürünün ağzından çıkanlar: “Buraya gelmiyorlarsa kendilerine zarar verirler.” Barda reddedilen erkeğin verdiği “sen kaybedersin” tepkisini andırsa da, teşbihimizdeki afacanın “sen kaybedersin”inden daha tehlikeli bir tepki bu. Çünkü gerçekten kaybedebilir sanatçılar ve Cerrah’ın “sen kaybedersin” tepkisinin “eğer siz buraya gelmeye zahmet etmeyip bu şovu benim kursağımda bırakırsanız ben de bir daha operasyon düzenleyip bu CD’cileri yakalamam” manasına geldiğini anlamak için Einstein olmak gerekmiyor. Gerçi Einstein nereden baksanız medeni bir insan, bir emniyet müdürünün “bundan sonra da suçluları yakalamayacağım işte!” gibi çocukça bir tepki vereceğine ihtimal veremeyebilir. Tabii bu tepkinin altında bizim bilmediğimiz başka şeyler de yatıyor olabilir. Mesela sayın Cerrah, Ali Rıza Binboğa’yı hiç sevmiyordur, Şafak Sezer’e kıl oluyordur falan; o kadarını bilemeyiz. Davete icabet etmekte bir beis görmeyen iki sanatçımızın söyledikleri ise bu irrasyonellik zincirinin son halkasını oluşturuyor. Şafak Sezer, korsan ürün alınmasına sadece PKK’ya gelir sağladığı için karşı çıkıyor gibi görünüyor. “Ne yani”, diye düşünüyor insan, “o paralar PKK’ya […]

İlk Kadıköy

Kadıköy’ün imar girmeyen son alanı Salı Pazarı (Kuşdili Çayırı), İstanbul’daki ilk insanın izlerini saklıyor. Oysa Büyükşehir Belediyesi kanunlarla korunan bu sit alanına dev bir alışveriş merkezi inşa etmenin peşinde.

Placebo İstanbul’da

Aynı okuldan mezun Brian Molko ve Stefan Olsdal’ın 1994’te Londra metrosunda karşılaşmasıyla Placebo’nun ilk filizleri atılmış olur. Evlerinde müzik denemeleri yapan ikiliye Olsdal’ın arkadaşı Robert Schultzberg de baterist olarak katılınca Ashtray Heart isimli ilk gruplarını kurarlar. Alternatif rocktan daha hareketli new wave punk tarzında müzik yapan grup Bruise Pristine parçasını kaydettikleri demolarıyla yapımcıların ilgisini çekmeyi başarır. Grup isimlerini, bir tıp teriminden olan ve ilaç niyetine verilen ama hiçbir işlevi olmayan madde anlamına gelen Placebo olarak değiştirip 1995’te ilk albümleri Placebo’yu kaydederler. Nancy Boy ve 36 Degrees gibi parçaların öne çıktığı albüm David Bowie ve Marilyn Manson gibi ünlülerin de dikkatini çeker. 1996’da David Bowie’nin konserlerinde alt grup olarak sahne alan Placebo ikinci albüm öncesi baterist Schultzberg ile yollarını ayırmaya karar verir. Steve Hewitt’i baterist olarak bünyesine dahil eden grup bu dönemden itibaren new wave punk tarzını alternatif rock’a bırakan parçalarla yoluna devam eder. “Sensiz ben bir hiçim” Aşığın maşuka teslim oluşunun en derin anlatımını 1998’te Without You I’m Nothing albümüyle yakalayan Placebo, müzik eleştirmenlerince de on dört yıllık kariyerlerinin en başarılı çalışmasını gerçekleştirir. Tüm yaratılış felsefelerini bir kenara atıp, varlığını sevgili üstünden tanımlayan aşkı anlatan albüm hem alternatif rock müziği hem de iz bırakan şarkı sözleriyle büyük başarı yakalar. Seksen küsur doğumlular için ergenliğin en kafa karıştırıcı dönemine denk gelen albüm, aşkın hastalıklı bağımlılığını da sorgulatır. Androjen görünümü, makyajın eksik olmadığı yeşil gözleri ve Pet Shop Boys’un solistini andıran vokaliyle Brian Molko’nun öne çıkışı da bu tarihlere rastlar. Fransa’da başlayan Libertinage (Özgürleşme) dönemi yazarlarından Choderlos de Laclos’nun cinselliği ve erdemi sorguladığı yapıtı Les Liaisons Dangereuses (Tehlikeli İlişkiler) romanın gençlere yönelik uyarlaması Cruel Intentions (Seks Oyunları) filminde film müziği olarak Every Me Every You parçasının kullanılması da Placebo’nun tanınmasında önemli bir rol oynar. Müziği ve Molko’nun “pure” derkenki yumuşaklığıyla unutulmayan parça Pure Morning ve sözleriyle yürek burkan The Crawl da albümün […]

Pencereler yine yenilendi

Dünyanın en büyük ve en fazla tartışma konusu yapılan yazılım frması Microsoft yeni işletim sistemi Windows 7’nin tam sürümünü kullanıcılarına sunmak için gün sayıyor.Bilgisayarın evlere girmesiyle başlayan Windows serüveni 1990’larda Windows 95, 98, ME, ikibinlerde ise XP ve Vista’yla devam etti. Bugünküne göre çok daha ilkel sayılan Windows 95’in ardından gelen Windows 98 yeni arayüzü ve açılma hızıyla kullanıcıyı memnun etmişti. 98’in ardından gelen Millenium ise evlere yönelik ihtiyacı karşılamaktan çok işyerlerine yönelik olması nedeniyle pek tercih edilmedi. 2001 yılında tanıştığımız Windows XP ise bugüne kadar Windows kullanıcılarını neredeyse en memnun eden işletim sistemi oldu. Açılım hızı, arayüz kolaylıklarıyla bugün hâlâ yaygın olarak kullanılıyor. 2007 yılında çıkarılan Windows Vista ise kullanıcılar arasında büyük tartışma yarattı. Bazıları Vista’yı çok kullanışlı bulurken, bazıları da Vista’yı yavaşlığı ve arayüzünün karmaşıklığı nedeniyle tercih etmedi. Bugünlerde ise yeni çıkacak Windows 7 konuşuluyor. Herkesin merakla beklediği Windows 7’nin beta versiyonu 2009’un ocak ayında çıktığında, insanlar halihazırda kullanmakta oldukları işletim sistemlerini silip bu beta versiyonu yüklemeye pek sıcak bakmamıştı. Beta versiyonların genelde sorunlu olması ve sisteme zarar verebilme ihtimali bunun en büyük nedeniydi. Fakat kısa bir süre önce Microsoft firması, Windows 7 “Release Candidate” (yayımlanma adayı) versiyonunu da kullanıma sundu. İnternetten ücretsiz indirilebilen Windows 7 işletim sistemi bizlere bir önceki işletim sistemi olan Windows Vista’dan farklı olarak neler sunuyor? Vista’dan daha hızlı Microsoft firmasının Windows 7’yi ilk duyurduğunda en çok vurguladığı özellik işletim sisteminin hızıydı. Vista’ya göre çok daha hızlı olacağı söylenen işletim sistemini kurduğumuzda bu hızı gerçekten farkedebilyoruz. Sistemin açılma hızı (boot) gerçekten gelişmiş. Çok kısa bir sürede açılan sisteme genel bir bakış attığımızda ilk göze çarpan, masaüstünün Vista’daki karanlık tonlarına göre çok daha sade ve aydınlık oluşu. Başlat menüsünün birkaç ufak değişikliğe uğraması ve daha hızlı açılmasının dışında pek farkı yok. Windows XP ve Vista’daki kullanıcı klasörleri değişikliğe uğramış. XP’deki “Belgeler ve seçenekler”, Vista’daki “Kullanıcılar” […]

Bilgi öğrencilerinden sosyal sorumluluk projeleri

Müge ErgülGökhan Tünay İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri, BİL-201-202 Sosyal sorumluluk dersi kapsamında yaptıkları projeleri 21 Mayıs Perşembe günü Santral İstanbul Kampüsünde düzenledikleri bir fuarla tanıttı. Fuarda öğrencilerin yaşlılarla yaptıkları sosyal aktiviteler, çevre eğitimi, çocuk ve çevre, çingenelerle sözlü tarih, çocuklarımızı koruyalım, lise son sınıf öğrencilerini yakın tarihle buluşturalım gibi projelerinin tanıtımı yapıldı. Projeye katılan öğrencilerin vermek istedikleri ortak mesaj; bazı sosyal konularda farkındalık yaratmaktı. Öğrencilerin projelerin aşamaları ve öğrencilerin projelerle ilgili günlükleri adresinden takip edilebilir.

Devlet kapısında şahitli silikozis ispatı

Kot taşlama atölyelerinde çalışan, akciğerlerine dolan kum nedeniyle tedavisi olmayan slikozis hastalığına yakalanan işçilerin haklı mücadelesi bir yıla yakın bir süredir devam ediyor. Merdiven altı atölyelerde, havalandırması bile olmayan küçücük odalarda, gerekli maskeleri olmadan, eskimiş görüntüsü vermek için basınçlı kumla çalışan kot taşlama işçileri, yakalandıkları hastalık nedeniyle çalışma hayatına son vermek zorunda kalıyor. Çoğu sigortasız ve çalıştığı taşeron şirketler kapanmış olan işçiler bir yıla yakın süredir kendilerinin meslek hastalığına yakalandığının kabul edilmesini ve emekli edilerek, hayatlarının son dönemlerinde devletten maaş alabilmeyi umuyordu. Mücadeleleri geçtiğimiz Nisan ayında sonuç verdi gibi görünse de önlerinde hâlâ büyük zorluklar, aşılamaz bürokratik işkenceler var.40 ölümden sonra gelen yasaklama 4 Nisan’da Sağlık Bakanlığı’ndan gelen bir açıklamayla her türlü kot giysi ve kumaşlarda uygulanan püskürtme işleminde kum, silis veya silika kristalleri içeren herhangi bir maddenin kullanılmasını yasakladı. 5 bin slikozis hastası ve bu hastalıkla gelen 40 ölümden sonra kot taşlamayı yasaklayan Sağlık Bakanlığı, sosyal güvencesi ya da yeşil kartı olmayan slikozis hastalarının da tedavilerinde her türlü yardımın yapılacağını açıkladı. Bunun yanı sıra Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Bir işyerinde slikozise uğramış bir vatandaşımız, mutlaka hukukun kapısında olmalıdır” diyerek, işçileri hukuk mücadelesine davet etti. Ancak o işçiler zaten bir senedir bu hukuk mücadelesini, seslerini duyurabildikleri her yerde veriyor, onlardan çalınmış sağlıklarını, yeri doldurulamayacak olsa da emeklilikle, çocuklarına kalacak bir maaşla telafi etmeye çalışıyordu.Slikozis mağdurlarına “anında emeklilik” Sağlık Bakanlığı’nın bu açıklamasından tam 4 gün sonra 8 Nisan’da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan gelen bir açıklama ise yüreklere biraz daha su serpti. Yapılan açıklamayla, sigortalı slikozis hastalarının, bu hastalığa kot taşlama esnasında yakalandığının hastanelerde yapılacak tespiti halinde iş gücü kaybının karşılanacağı, sigorta süresi ya da prim ödeme gün sayısına bakılmaksızın mağdurların emeklilik hakkı kazanacağı bildirildi. Aynı zamanda sigortası olmayan işçilerin Sosyal Güvenlik Kurumu elemanlarına meslek hastalığı tespiti için aynı işyerinde sigortalı bir işçiye şahitlik yaptırmalarının yeterli olacağı açıklandı. Aynı açıklamada Çalışma […]

F1’de az parayla saadet olacak mı?

FIA (Uluslararası otomobil fedarasyonu) 2009 yılı içinde bazı yeni kuralların alındığını ve bu kuralların 2010 sezonunda uygulacağını açıkladı. Formula 1 için alınan yeni kurallar ile birlikte, Luca Di Montezemola başkanlığındaki Ferrari takımının yönetim kurulu, 12 Mayıs tarihinde yaptığı toplantı sonrasında 2010 sezonunda uygulanacak olan kuralların dayatma olduğunu ve bu kuralların uygulanması halinde 2010 sezonunda Formula 1’e katılmayacaklarını açıkladı. Yapılan açıklamada, “2010 yılında teknik kurallar ve ekonomik parametrel kuraldan öte dayatmadır. Alınan kararların bir çoğu takımlara danışılmadan alınan kararlardır. Bu durum değişmediği takdirde, şampiyonanın başladığı 1950 tarihinden bu yana kesintisiz olarak yarışlara katılan tek takım olan Ferrari önümüzdeki sezondan başlayarak, şampiyonaya araçlarını dahil etmeyecek” açıklamasında bulundu.4 takım çekildiğini açıkladı Yıllık 40 milyon sterlinlik bütçe sınırlaması üzerinden doğan yeni kuralların açıklanması ile birlikte yarışlardan çekileceğini açıklayan takım sayısı 4 oldu, daha önce Red Bull ve Toyota yeni kurallar yüzünden yarışlardan çekileceğini açıklamıştı Son olarak 13 Mayıs’da Renault’da bu kervana katılan takımlardan oldu. Yıllık bütçeleri 400 milyon doları aşan Ferrari, Toyota, Renault gibi takımların bu kurallar karşısında ne yapacağı şimdilik merak konusu. Formula 1’e olan ilginin giderek azaldığı bir dönemde takımların bu tarz açıklamalarda bulunması veya yarışlardan çekilmesi durumunda Formula 1’in geleceği tartışma konusu olacağa benziyor. Ferrari 2008 Ekim ayında da “Tek tip motor” kuralına karşı çıkmış ve yarışlardan çekilme kararı almıştı. Bunun üzerine açıklama yapan FIA, “Formula 1 ferrari olmadan da ayakta kalabilir” ifadesini kullandı. 2008 yılının Ekim ayında gerçekleşen bu restleşmeden sonra 4 takımın birden çekilme kararı karşısında FIA’nın yapacağı açıklama merakla bekleniyor.Bütçe sınırı ortalığı karıştırdı Takımların en çok karşı çıktıkları kuralların başında “40 milyon sterlinlik bütçe sınırlaması” kuralı geliyor. Bu kural gereğince Formula 1’de isteyen takım bütçesini 40 milyon sterlin ile sınırlayacak. İsteyen takımların da sınırsız bütçe ile yarışacağı kurala göre bütçesini sınırlayan takımlar teknik ve teknolojik olarak diğer takımlara göre daha fazla imtiyaza sahip olacak. Yeni kurallar şöyle: * […]

Allah’ın emri internetin kavliyle…

Eskiden daha yaygın olan görücü usulü evlilikler, yerini zamanla kısa süreli flörtlerle başlayan izdivaçlara bıraktı. Görecek kimsesi olmadığını düşünenlerse mektuplarla arıyordu evleneceği kişiyi. Teknolojinin gelişimiyle de hızına yetişilmez ilişkiler ağı sardı her yanı. Televizyonda uzun zamandır dönen evlilik programları sayesinde yaşlısından gencine, yerlisinden yabancısına ne kadar çok eş arayan olduğunu öğrendik. İnternetin hayatımıza girmesiyle de artık eş aramak için televizyon programlarına çıkmaya da gerek kalmadı. İnsanlar sadece bilgi ağını genişletmekle kalmadı, arkadaşlıklara hatta evliliklere bile sanal ortamda adım atılır oldu. Yıllar önce, internetten eş bulup insanlar evlenecekler deseler güler geçecekken sanal âlem kelimesinin hayatımıza girmesiyle birlikte, “sanal eş ya da arkadaş” kavramları hepimize çok normal gelir oldu. İnternet üzerinden tanışıp evlenenlerin de bu tür popüler sitelerin sayısı da gün geçtikçe arttı. Bilgisayarın başına oturup klavyenin tuşlarını kullanarak evlenmek istenilen kişinin özelliklerini seçtikten sonra geriye sadece uygun adayları beklemek kalır oldu. Öyle bir pazar yaratıldı ki popüler arkadaşlık ya da evlilik sitelerine “İslami” usullerle evlilik yaptıranları da eklendi. Diyanet’ten chat fetvası! Hatta internette bir çok örneği bulunan İslami tandanslı arkadaşlık ya da evlilik sitelerinde Diyanet’in “chat fetvası” yayınladığına ilişkin yazılar bulmak da mümkün. www.islamievlilik.com isimli bir sitede ise internetin aslında “İslami evlilik” için ne kadar uygun olduğu, “Göz zinasindan korunma imkanı, nefsani duygulardan ziyade karakterin ön planda olabilmesi, sonuçlanmaması halinde yıkıcı etkisinin azlığı, seçilebilecek aday sayısının çokluğu…” gibi bir takım gerekçelerle açıklanmış. İslamiyet’te, sanal alem de evlilik mubah mı değil mi onu bilemiyoruz ama bu tür sitelerin üyeleri bu soruya “evet” diyorlar belli ki. Bu sitelerden biri olan www.gonuldensevenler.com eşlerini arayan insanlarla dolmuş taşıyor. Biz site yetkililerinin yalancısıyız, dediklerine göre şu an 200 binden fazla üyeleri varmış ve bu sayı her geçen gün artmaktaymış. Bizde bu İslami evlilik sitesine kayıt olup, neler olup bitiyor görmek istedik. En çok cinsel uyum aranıyor Siteye üye olurken aradığınız eşin özelliklerini belirleyen soruları büyük bir […]

Swine flu arrives in Turkey but no other cases recorded except interned airline passengers

News Etc. A week after a family of six was interned at an Istanbul hospital when thermal cameras at the Ataturk Airport’s arrivals lounge spotted that one of them had a high running fever, Turkey’s Ministry of Health announced that no other cases of swine flu (A/H1N1) has been recorded in the country except in two members of the quarantined family. The family of six, all Iraqi-origin U.S. citizens, were traveling from Amsterdam on their way to Baghdad. After all the family members were interned by health authorities, subsequent tests revealed that both the young man with high fever and his mother had been infected with A/H1N1 virus. The Health Ministry announcement said none of the remaining members of the family nor the crew and other passengers on board the same flight from Amsterdam showed signs of infection. It also said that the conditions of the infected patients “were satisfactory.” After the medical tests indicated that the deadly A/H1N1 virus reached Turkey, the Health Ministry began operating a hot telephone line to answer questions about the disease coming from the citizens. The ministry also issued a list of symptoms of the virus and warned those who may have some or all these symptoms to report to hospitals. “If you have arrived in the country from abroad within the last 7 days and if you have a fever above 38 degrees Centigrade and suffering from pains in the throat, coughing, headache and exhaustion report to a doctor immediately,” said the Health Ministry warning. Health Ministry officials also said that they have stocked 1,920,00 units of anti-virus medicine and ordered 720,000 more units to combat a possible epidemic of the disease. Meanwhile, World Health Organization (WHO) said that the number swine flu cases in the world has reached almost 9,000 in 40 […]

Karl Marx is going to be a brand name!

Serdar Cevher We are used to seeing the image of Ernesto “Che” Guevara in many ways, on clothes, covers of books etc., but no one would have imagined that Karl Marx, namely the “father of communism” would be used the same way. This “brilliant” idea came from a Turkish couple, who already produce some brand clothes as one with a familiar name for Turkey, “Midnight Express”. Pants for men, office tools, t-shirts…Owners of unusual and generally pricey brands, Mumcu and Bora are actually well known names for the ones who are interested in luxury consumption in Turkey. They own two design homes in Taksim and Bebek, which “create opportunities for new designers” according to them. “Although it was an awful movie for Turkey’s reputation, ‘Midnight Express’ is the fourth well-known thing about our country, after belly dance, kebab and raki”, according to the couple. They explain that they prefer to use unusual brand names to attract people’s attention and they have been quite successful with this method until now. “Karly Marky” for babies… If the Turkish Patent Institution will not object to the application, the brand will be registered within two years. Furthermore, Marx will be subject to various ridiculous variations, such as “Karly Marky”, which is considered as the brand for babies’ clothes! Mumcu sincerely claimed that if Karl Marx were alive today, he would be very happy to see his name on these clothes. He also said that if he were a leftist, it would be attracting for him to wear Marx on his pants. But it is obvious that Mumcu does not have a thorough idea about being a leftist, as he admits himself. “We are apolitical people, but we respect leftist heritage” Mumcu explains that they are criticized by many people because of being so out […]

Tens of thousands turn out for Turkan Saylan’s funeral

News Etc The Chairwoman of the Association for the Support of Contemporary Living (CYDD), Prof. Turkan Saylan died beginning of the week after a long illness. Only a month ago police had raided her house and seized her computer discs and documents related to CYDD, including lists of students that the association was providing scholarships. The raid had taken place on the orders of the prosecutor investigating the Ergenekon case. If it were not for the police raid, Saylan’s funeral on May 19, would have not reached the proportions of such a massive demonstration with the participation of tens of thousands of people carrying Turkish flags, Ataturk posters and slogans in support of secularism. Opposition politicians like Republican Peoples Party (CHP) leader Deniz Baykal, high-ranking military officers, writers, artists, stage personalities, university professors, journalists and people from all walks of life were present at the courtyard of the Tesvikiye Mosque where the funeral prayers were held. There was nobody representing the government, not even a wreath with the name of President Abdullah Gul or Prime Minister Tayyip Erdogan on it. There were women who came from the provinces as far as Van. To the television cameras they explained their presence at the funeral as the expression of gratitude for Saylan’s help for educating girls and her fight against leprosy. “She used to tell us medicine is not enough to combat leprosy, you must touch the hearts of patients. She was a dreamer, a fighter and had the spirit of a child,” said a nurse from the Lepra hospital that Saylan helped found, at the memorial ceremony held at the Dr. Lutfi Kirdar Conference Center before the funeral. Her associates and friends denounced articles printed mostly in the Islamic press before Saylan’s death accusing her of being a Christian missionary or […]

Sanal dünyanın gerçek çöpü: e-atıklar

Dünyanın tüm gelişmiş ülkeleri bize her gün yeni bir teknoloji harikası ürün sunarken, sunulan her ürünün belli bir ömrü olduğu da biliniyor. Alınan bir bilgisayar ya da cep telefonu, zamanla eskidiği, bozulduğu ya da daha yenisi çıktığı için atılıyor. Alınan bir cep telefonun iki hafta sonra yeni modeli, kullanılan bilgisayara uyum sağlayamayan yeni yazılımlar çıkabiliyor. Hal böyle olunca son on yılda 500 milyon bilgisayarın çöpe atılması normal karşılanıyor. Peki atılan bir elektronik çöp nereye gidiyor, hangi süreçlerden geçiyor? Bu soruya gelişmiş geri dönüşüm tesislerinde, doğaya ve insana zararı olmayacak şekilde ayrıştırılıyor diye cevap vermeyi çok isterdik ama maalesef durum çok daha içler acısı. E-atıkları buzdolabı, klima, telsiz ve cep telefonları, her tür bilgisayar ve bilgisayar aksesuarı, televizyon, müzik seti ve ses sistemleri gibi aklınıza gelebilecek her tür elektonik alet oluşturuyor. En çok e-atık oluşturan alet ise bilgisayarlar. Özellikle bilgisayarın en çok satıldığı ülke olan Amerika’nın attığı bilgisayarların yüzde ellisinin çalışır durumda olduğu halde, yeni teknoloji kurbanı olması, e-atık miktarını gereksiz şekilde arttırıyor. ABD, Avustralya, Japonya, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde atılan elektronikler toplanarak gemilerle başta Çin olmak üzere, Hindistan ve Pakistan’a geri dönüşüm amacıyla gönderiliyor. Az gelişmiş ülkelere gönderilmesinin nedeni ise basit: E-atık geri dönüşümü için Amerika’da 30 dolar, Avrupa’da 20 Euro harcanması gerekirken, Çin’de 2 dolar, Hindistan’da 2 euro harcanıyor. Bu fiyat farkında ucuz iş gücünün yanı sıra, geri dönüşüm işlemi için hiçbir tesise ya da önleme gerek duyulmaması da etkili. 18 ayda bir yenilenen teknoloji Çin ve Hindistan’daki e-çöplüklere geçmeden önce bu çöplerin nedenini anlamak için üç farklı kategorideki kullanıcılara bir göz atmak gerekiyor. Birincisi bireysel kullanıcılar ve küçük işletmeler. Bu kategorideki elektronik eşya kullanıcıları genelde aletleri bozulduğu için değil, daha yenisi çıktığı için atıyor. Teknolojinin bugün yaklaşlık 18 ayda bir yenilenen bir sektör olduğu kabul edildiğinde bireysel kullanıcıların yaklaşık iki yılda bir sahip oldukları aletleri yeniledikleri gözlemleniyor. İkincisi […]

Türkan Saylan’ı kim öldürdü?

Onun evini aratan, derneğinin hesaplarına el koyduran, 70 bine yakın öğrencisinin burslarını ödenemez hale getirenler mi öldürdü? Van Üniversitesi Genel Sekreteri Enver Arpalı’nın onuruyla oynayıp, hapishanedeki koğuşun banyosuna kendini asarak intihar etmesine neden olanlar mı öldürdü? Meslektaşları kitleler halinde göz altına alınırlarken seslerini çıkarmayıp, içten içe hatta dıştan dışa sevinen kürsü bilgeleri mi öldürdü? Zamanında gerçek darbeciler iktidardayken seslerini çıkarmaya cesaret edemeyip, şimdi yalnızca O’na gücü yettiği için ’Darbeciler elbette yargılanmalıdır’ diyen sahte demokrasi kahramanları mı öldürdü? O’nu misyoner, PKK taraftarı ve de hatta darbeci ilan edenler mi? Numara yapıyor hasta değil diyenler mi? Yoksa bunları diyenlerden kendilerine demokrasi müttefikleri arayanlar mı? Yoksa, yargısız infazcılara taraf olan, onların masasından kalkmayan pavyon konsomatrisleri mi öldürdü? Zalimlerden mazlum yaratanlar mı? Cüzamlılar, behçet hastaları, okutulmayan kızlar gibi gerçek kenarda bırakılmışlar, susturulmuşlar dururken, kendilerine rant aracı haline getirdikleri bazı kimliklerden başkalarına empati duymayı yasaklayan, empati duymayı tekelleri altına aldıklarını sanan empati komiserleri mi? Hayır hiç birinin gücü yetmez Türkan Saylan’ı öldürmeye İtiraf ediyorum. Türkan Saylan’ı ben öldürdüm. Sessizliğin tadını çıkarttığım için. Çevremdeki bütün haksızlıklara içten içe kızıp, sesimi çıkartmaya cesaret edemediğim için. Hep onun kurduğu derneğe bağış yapmaya niyetlenip, sonra unuttuğum için. O’nun gibi, inandığım bir davaya hayatımı veremeyecek kadar saflığımı, çoşkumu yitirdiğim için. Herşeyden şüphe ettiğim için. Herşeye inancımı yitirdiğim için. Ruhumu yitirdiğim için. İtiraf ediyorum. Türkan Saylan’ı ben öldürdüm. Ben bir O. çocuğuyum. Hiç birimiz Türkan Saylan değiliz. İtiraf edip de ruhumu kurtardığımı zannetiğim için…

Türkan Saylan’ın son arzusu

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) kurucusu ve genel başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan tedavi gördüğü İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü’nde 04.30 sularında hayata veda etti. Okuma şansı olmayan kız çocuklarını okutma işini üstlenerek 1989 yılından beri Türkiye’nin en büyük sivil toplum projelerinde imzası bulunan Saylan, 23 yıldır kanserle savaşını sürdürüyordu. ÇYDD’nin internet sitesinde Türkan Saylan’ın vefatı “Çok sevdiği ülkesinin çocuklarında, gençlerinde ve yol arkadaşlarının yüreğinde hayalleri, düşünceleri, ilke ve değerleri ile yaşamaya devam edecektir. Ülkemizin başı sağ olsun” denilerek duyuruldu. Ergenekon soruşturmasının 12. dalga göz altıları sırasında 3 Nisan’da ÇYDD’nin bazı şubeleriyle birlikte Saylan’ın Arnavutköy’deki evi de polis tarafından basılmıştı. Günlerini doktor kontrolünde geçiren Türkan Saylan, basının yoğun ilgisi nedeniyle hastalığının son ve en ağır safhasını gözler önünde yaşamak durumunda kalmıştı. 13 Aralık 1935’te İstanbul’da doğdu. Kandilli İlkokulu ve Kandilli Kız Lisesi’nden sonra 1963’te İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Son sınıf öğrencisiyken cüzzam (lepra) hastalığından çok etkilendi ve bu hastalıkla ilgili kendini eğitmeye karar verdi. Deri ve zührevi hastalıkları ihtisası yaparak Türkiye’de bu alanda uzmanlaşan yedinci kadın oldu. 1976’da herkesin cüzzam hastalarından kaçtığı dönemde bu hastalıkla ilgilenmeye başladı ve Cüzzamla Savaş Derneği’ni kurdu. Cüzamla ilgili önyargıların yersiz olduğunu anlatmak ve cüzzamlıların hayatlarını sorunsuz yaşamaları için uğraştı. Bu çalışmalarıyla 1986’da Uluslararası Gandhi Ödülü’ne layık görüldü. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün cüzam danışmanlığını yaptı. Uluslararası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üyesi ve Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi ile Uluslararası Lepra Derneği’nin de üyesiydi. Saylan’ın cüzzamı takip eden ikinci büyük uğraşı Türkiye’de kızların okumasını sağlamaktı. 1989 yılında bu amaçla Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kuruluşunda rol oynadı. 1990’da İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin kuruluşunda da görev aldı. 1996’ya kadar bu merkezin müdür yardımcılığı ile kadın sağlığı derslerinin koordinatörlüğünden sorumluydu. İstanbul Tabip Odası ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı’nın da üyeliğini yaptı. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 31 Mart 2000’de Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu […]

Cannes’a uzanan bir başarı öyküsü

İçinde yaşadığımız hayat hep aynı aslında; ama herkes farklı tatlar alıyor ondan, farklı şeylere gülüyor, farklı şeylerle üzülüyor. En önemlisi ise, tek bir yolda giden bir sürü insan için zaman o kadar da farklı işliyor ki… Bir gün arkadaşı ile sohbet ederken şekillenen soru işaretleri ve aradığı cevaplara doğru attığı adımda “Bir Kaplumbağa ile Tavşanın Hikayesi’ni çekmeye karar vermiş Abdulbaki Yavuz. Ve bu film, bu yıl Cannes Film Festivali’nin gösteri bölümünde seyircilerle buluşuyor. “Arkadaşım çok eğleniyordu anlatırken, ben ise sıkıntıdan zamanla kavga ediyordum. Bu konu uzun bir süre kafamı kurcaladı. Zamanların farklı işlemesi! Sonra kaplumbağa ile tavşanı hatırladım. Onlar için de zaman aynı şekilde işlemiyordu” diye anlatırken, ortada adil bir yarış olmadığının farkında vardığını söylüyor. Tüm bu akıp giden süreç içerisinde de, bir baba ile kızın yıllar sonra buluşmasını anlatmaya karar veriyor. Kısa metrajlı bu filmin hem senaryosuna hem de yönetmenliğine imza atan bu kişi Abdulbaki Yavuz. Yavuz, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi. Cannes’ın her sene belli dönemlerde halka açık başvuru aldığını ve bu sebeple yarışma ve gösterime başvurduğunu anlatırken, bu aşamada yarışma bölümüne kabul edilmediğini söylüyor. Fakat bir süre sonra gelen bir elektronik postayla filmin gösteri bölümüne kabul edildiğini öğreniyor. Benim adım kaplumbağa Yoğun iş temposu yüzünden bir senedir ziyaret edemediği babasını görmek için güne uyanan Funda’nın görüntüsüyle başlayan bu kısa metrajlı film, günün sonunda planların hiç de umulduğu gibi gitmediğini gözler önüne seriyor. Funda, sabah işe gidip, kendi işlerini hallettikten sonra babasıyla buluşmak üzere yola çıkar. Bir kır evinde yaşayan babası ise kızını yaklaşık bir senedir görmediği için kendine göre hazırlıklar yapar. Funda yola çıktığında sanki bir senedir görmediği babasını görecek gibi değildir. Erkek arkadaşı olarak tahmin edilen biriyle konuşur, bir tane iş görüşmesi yapar. Yol uzundur ve Funda arabasını bomboş ve upuzun giden yolda sürmeye devam eder. Filmin […]