28 years for journalist, 20 for the killer

News, Etc. Journalist Nedim Sener who published a book on police and security officials’ negligence over the murder of Hrant Dink, the Armenian journalist shot dead in front of his office in January 2007 is facing a possible prison sentence of 28 years on six different charges ranging from revealing secret documents to exposing officials engaged in anti-terror fight. The actual murderer, Ogun Samast, a young nationalist from the Black Sea town of Trabzon, is still on trial with the prosecutor demanding a 20-year-prison sentence against him. Sener published his book titled “The Dink Murder and Intelligence Lies,” in January 2009. Four police officers presently serving in Trabzon, Istanbul and Ankara filed a complaint with the Istanbul Chief Prosecutor claiming that Sener has violated the law by revealing secret documents, exposing them, breaking the secrecy of communication and attempting to influence an ongoing legal trial, namely the Dink murder case. All four police officers, one of them ranking as high as chief of intelligence department of the General Directorate of Police in Ankara are accused of negligence in Sener’s book because they failed to take appropriate measures to protect Dink while they knew months ahead that the assassination attempt had been planned. Sener who is a staff reporter for the Milliyet newspaper said most of the information in his book is available on the internet. “The telephone conversations between Muhittin Zenit, a member of the Trabzon police force and Erhan Tuncel, allegedly the chief instigator of the killing, just after the murder can be reached through Google. You can even listen to these telephone conversations,” said Sener after his trial opened this week in Istanbul. “As a journalist it’s my duty to make a contribution to the uncovering of truth. This book’s objective is to help rectify confidence in security […]

Landmines bill passes, controversy continues

News, Etc. Turkish Parliament passed the controversial government legislation on tendering the clearance of landmines along Turkey’s border with Syria in exchange for granting the right of farming on the land to the company that is awarded the contract. If President Abdullah Gul endorses the bill, the main opposition Republican Peoples Party (CHP) will take it to the Constitutional Court demanding a repeal. The controversy over the bill broke out over reports that the contract will be awarded to an Israeli firm. Opponents of the bill argue that giving the control of the land along the Syrian border to the Israelis would carry the danger of Turkey getting involved in a possible conflict in the Middle East. Dissent within PM’s party Prime Minister Tayyip Erdogan had scolded his own deputies at an in camera session of his party group in the parliament last week because they were not attending the sessions. “What other business do our friends who do not come to the assembly have? Let them tell me and let me hear,” Erdogan said. However, during the same group meeting some of the deputies expressed their reservations about the landmine bill, the newspapers reported. In the final voting session that continued into the early morning hours, 62 of Erdogan’s 338 deputies were still absent from the floor.But the bill passed with 255 votes.

Gazeteci ve akademisyenlerin gözüyle Türkiye

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Konrad Adenauer Vakfının her yıl ortaklaşa düzenlendikleri Türk-Alman Gazeteciler Seminerlerinin 23’cüsü geçen hafta sonu Antalya’da yapıldı. “Tarihi Miras ve Güncel Beklentiler Arasındaki Türkiye” başlığı altında mahalle baskısından, medyada bilgi kirlenmesi ve Türkiye’nin dış politikasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan dokuz ayrı konuda yapılan panellere 40 kadar gazeteci ve akademisyen katıldı.Hayli hareketli ve tartışmalı geçen oturumlardan ilki Türkiye’nin yeni Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun ortaya attığı “Stratejik Derinlik” kavramı üzerine cereyan etti. Konuşmacılardan Milliyet Gazetesi yazarı Semih İdiz, kavramı “Stratejik Kafa Karışıklığı” olarak nitelerken, diğer konuşmacı, Zaman yazarı Şahin Alpay ülkenin dış politikasının dar kapsamlı olmaktan çıktığını ve Türkiye’nin hem bölgesel hem de global bir güç olma yoluna girdiğini savundu. Alpay, 2005 yılından sonra AB ile ilgili reformların yavaşlamasını ise Ergenekon, Anayasa Mahkemesinin AKP’yi hedef alan kararları gibi faktörlere bağladı.Bunu izleyen “Türk-Alman Medyası ışığında Ortadoğu” başlıklı panelde de konu gene Türkiye’nin dış politikasıydı. Milliyet’ten Kadri Gürsel de AKP hükümetlerinin dış politikasını eleştirerek, bugün izlenen yolun sonunda Türk dış politikasının “çıpasının” Irak ve ABD’ye bağlı kalacağını AB hedefinden uzaklaşılacağını ileri sürdü.Bu oturumda konuşmacı olan Alman gazeteci Thomas Gutschker ise İsrail’in Gazze saldırısı gibi bölgede tepki yaratan olaylara Alman basının nasıl yaklaştığını anlattı. Gutschker’in İsrail’e fazla yüklenmemesi Türk meslekdaşlarının eleştirilerine yol açtı.AB milletvekillerinin tepkisi bireysel Daha sonraki “AB Parlamentosunda son beş yıla bakış” oturumunda konuşan AB Parlamentosu üyesi ve Türk-Alman Vakfı Başkanı Vural Öger Türkiye’de AB sözcülerinin söylediklerine aşırı tepki gösterilmesinden yakındı. Avrupa Parlamentosu üyelerinin Türkiye’yi hedef alan demeçlerinin ise bireysel yaklaşımlar olduğunu ve ciddiye alınmaması gerektiini ileri sürdü. Alman Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy gibi AB liderlerinin Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmalarının da fazla anlam ifade etmediğini belirten Öger, bu açıklamaların iç politika nedenleriyle yapıldığını iler sürdü.“Türkiye’nin AB Sürecindeki Gelişmeler ve Güncel Görünüm” başlıklı panelde de Türk dış politikasının eleştirilmesine bu kez Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever […]

Yalnızlığa ticari çözümler

Yalnızlık birçok insanın korkulu rüyası. Dünya kendiyle baş başa kalarak kendini dinlememek için elinde avucunda ne varsa dökmeye hazır insanlarla dolu. Buna karşılık yalnızlığı bilançolarının kâr hanesini şişirmek için iyi bir fırsat olarak görenler de var. Bunlar da her an yeni buluşlarıyla ortalıkla boy gösteriyorlar… Teknolojinin bizi yalnızlaştırdığına dair makaleler havada uçuşadursun, çivi çiviyi söker misali daha da teknoloji bağımlısı bireyler haline geliyoruz. Teknoloji mi yalnızlıktan yalnızlık mı teknolojiden çıkar sorusu kafamızı kurcalayamıyor, çünkü o sırada ya Hizamaruka’mıza sarılarak günün yorgunluğunu atıyoruz ya da alkış makinemizin coşkulu sesiyle kendimizden geçiyoruz. Daha az soru soran bireyler olarak daha “mutlu” yaşıyoruz. Biliyoruz ki bizim için sonsuz çözüm olanakları sunan ticari kafalar her daim hizmetimizde. Bir taraftan da yalnızlığın özgürlük olduğunu pompalayan bu kafalar çarkın dönüşünü garantilemek için ellerinden geleni yapıyorlar. İşte yalnızlığa karşı icatlar… Kedime sarılmak yerine bu yastıktan mı alsam acaba? Sevgilin mi var derdin var sorunu bizim için sorun olmaktan çıkartılıyor. “O kadar yalnızım ki yanımda bana dokunan, beni dinleyen bir erkek olsun yeter” diyorsanız ona da çözüm bulundu. Uyurken göğsüne yatabileceğiniz, içi elyafla doldurulmuş bir yastık adam hizmetinizde. Kameo tarafından üretilen ‘Erkek arkadaş kolu’ isimli Japon icadı bu yastığın satışının yapıldığı http://www.pillow-partners.com sitesinde, yalnız uyumaktan nefret edenler; boşanmış, sevgilisinden ayrılmış ve yalnızlığa alışamamışlar için ideal olduğu belirtiliyor. Bir erkekle uyumaktan daha avantajlı olduğu iddia edilen yastık için “Dönmez, çarpmaz, horlamaz, gece yarısı sizi uyandırmaz, şikayet etmez ve daima sadıktır” yazıyor.Aynı sitede yer alan bir kullanıcı yorumunda “Beni rahatlatıyor. Ona sarıldığımda kendimi sıcak ve güvende hissediyorum. Şekli bedenimle uyumlu. Tüm gece en ufak bir ses çıkarmadan bana sarılıyor ve daima sadık” deniliyor. www.zamazing.org sitesindeki okuyucu yorumu ise ilginç ve düşündürücü: “Kedime sarılmak yerine bu yastıktan mı alsam acaba?” Onayla beni! Çevresindekiler tarafından onaylanmadığını düşünenler için geliştirilen ‘alkış makinesi’ kendini yalnız hisseden şişkin egolar için çözüm niteliğinde. Bir toplantıda belirttiği fikri […]

Prens tacizci, Varyemez üçkağıtçı, Şirinler komünist

Çocukluk, hayatın en masum dönemidir; dolayısıyla saatlerini izleyerek geçirdikleri filmler de masum olmalıdır. Biz senelerce böyle olduğuna inandık. Pamuk Prenses cadıdan kaçan iyi bir kızdır, Yedi Cüceler zor durumdaki Prenses’e evlerini açan kısa boylu yardımsever tiplerdir. Robin Hood fakir babası, Superman kötülerin düşmanıdır. Külkedisi ise üvey anne elinde kahrolan savunmasız bir kızcağızdır. Her zaman iyi-kötü, kaçan-kovalayan durumu vardır tabii ama hiçbir çizgi filmde kimse ölmediği için, kötü son da yoktur. Jerry Tom’dan, Şirinler Gargamel’den , Duffy Duck Sevimli Domuzcuk’tan, Bugs Bunny Tazmanya Canavarı’ndan ve tarihe adını “Bi kedi gördüm sanki” cümlesiyle kazımış Tweety Silvester’dan devamlı kaçsa da aslında hepsi neticede iyi çocuklardır… Halbuki öyle değilmiş. Klasik masal kahramanlarının da çizgi filmlerin de aslında tahmin ettiğimiz kadar masum olmadığı zaman zaman yazılıp çizilir. Kırmızı Başlıklı Kız’dan Superman’e kadar bir çok kahramanın alt okumalarının aslında bilinç altımıza başka şeyler kazımaya çalıştığı konusunda orta halli bir külliyat mevcut. Bu külliyata şimdi de geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir rapor eklendi. Child Abuse Journal’da yayınlanan rapor, izlenen çizgi filmlerde, bazı karakterlerin çocuklara büyüklere davranışlarıyla ilgili olumsuz mesajlar verdiğine dikkat çekiyor. Kanada Carleton Üniversitesi’nden bir grup sosyolog, psikolog ve antropolog tarafından hazırlanan çalışmada 1937-2006 yılları arasında yapılmış 47 çizgi film incelenmiş. Bu incelemeler sonucunda yalan söyleyince burnu uzayan Pinokyo’nun, 7 Cüceler’le mutlu bir hayat yaşayan Pamuk Prenses’in ve kötüden alıp iyiye vermeyi hayat felsefesi edinen Robin Hood’un aslında çocuklara kendilerini savunmaları açısından iyi birer örnek olmadığı ortaya çıkıyor. Yetişkinler tarafından çocuklara istenmeyen hareketlerde bulunulduğunda, çocukların izledikleri karakterler gibi, mizahi bir tepki verdiklerine dikkat çekilen rapora göre, çocuklar bu çizgi film ve karakterleri nedeniyle cinsel istismar tehlikesine karşı daha savunmasız kalıyor. Robin Hood’daki Skippy adlı tavşan karakterin yeni arkadaş olduğu bir yetişkin tarafından, istememesine rağmen defalarca öpülmesi, Sindrella’nın balo sırasında gitmek istemesine rağmen Prens tarafından sürekli elleri tutularak, bırakılmaması, Gufy’nin yabancılar tarafından sürekli öpülmesi ve sıkılması, raporda çocukları […]

Nice yıllar Tetris

Kimine göre havadan düşen anlamsız bloklar, kimine göre bir hastalık. Büyükten küçüğe hepimizin elini aşındırmış bir oyun. Mantık basit: Yukarıdan aşağı durmadan inen, yatay şekilde sağa, sola kaydırabildiğimiz ya da kendi ekseni etrafında döndürebildiğimiz renkli kutular. Durdurulamayan, giderek daha hızla düşmeye başlayan bu bloklar ekranı kaplayarak hayatı size zindan ediyor. Neyse ki düştükleri yerde, eksiksiz bir yatay bir sıra oluşturduklarında kaybolup gidiyor ve size puan kazandırıyorlar. Evet, Tetris’ten bahsediyorum. Çocukluğumu hatırlıyorum. Her sene kuzenimle bayramda para toplar ve “oyuncakçı”ya giderek tetris alırdık. Çünkü her gittiğimizde bu konsola yeni oyunlar da eklenmiş olurdu. Konsolun ismini hiç öğrenemedik. Daha doğrusu içerisindeki oyunlar ne olursa olsun bu aletin adı herkes için “Tetris”ti. Tıpkı bilgisayarın evlere girmekten uzak olduğu yıllarda, hemen her sokağın köşesinde açılan oyun salonlarına Atari salonu denmesi gibi. Varsa yoksa Tetris Tetris oynarken geçirdiğim saatlerin haddi hesabı yoktu. Bu kutucuklar, televizyona bağlanan oyun makinaları çıkana kadar tetris bizi meşgul etti. Gerçi hangi konsol, hangi alet çıkarsa çıksın içerisinde mutlaka bir Tetris oyunu vardı. Elbette yer çekimine dayanamayan bu blokları keşfeden tek grup biz çocuklar değildik. Bilgisayarın 1990’larda yaygınlaşmasıyla, ofis saatlerinde, mesaisinin kayda değer bölümünü Tetris’e harcayan yetişkinler de oldu zamanla. Babam biraz geç te olsa keşfetti Tetris’i. Abartmıyorum, benim oynadığım sürelerin kat ve kat fazlasını oynadı. Hâlâ da oynar. Ne zaman yolculuğa çıkacak olsak koşarak pil almaya gönderilirim bizim emektar Tetris için. İnsanın, teknolojiyle arası hiç de iyi olmayan babasını küçücük bir aletin başında, gergin bir şekilde saatler geçirdiğini görmek ve her seviye atladığında çocuk gibi sevinirken görmek ilginçti. Babam bu konuda yalnız olmasa gerek. Eli bilgisayar klavyesine deyip de bu oyunu oynamayan biri yoktur herhalde. Rusya’dan yayılan tehlike! 25 yıl önce, Moskova’daki Sovyet Bilimler Akademisi’nin arka odalarından birinde oturan genç bir yapay zeka uzmanı ilk masaüstü bilgisayarına (bir Amerikan örneğinden kopyalanan Sovyet yapımı Elektronika 60) kavuştu ve onun için programlar […]

50 yıllık TV yıldızı: Küresel ısınma

Yine 5 Haziran Dünya Çevre Günü geldi çattı. Çevre dendiğinde herkesin ağzından çıkan iki kelimeden biri olan ‘’küresel ısınma’’, son yılların en büyük sorunu. Buzulların eriyeceği ve suların yükseleceği ihtimali, bir gölge gibi peşimizde dolaşıyor. Peki küresel ısınmanın, 50 yıldır televizyonlarda konuşulan bir gerçek olduğunu kim biliyor? Yapımcılığını Frank Capra’nın üstlendiği ‘’Unchained Goddess’’ adlı belgesel, 1958 yılında ABD’deki TV kanallarında bu konunun konuşulduğunu gösteriyor. Yönetmenliğini William T. Hurtz ile Frank Capra’nın paylaştığı 12 Şubat 1958’de yayınlanan belgeselde, Dr. Frank C. Baxter’ın anlatımıyla küresel ısınma konusundaki neden sonuç ilişkisi, izleyiciye aktarılıyor. Baxter, “Mevcut bilgimizle, zamanla neler olabileceği hakkında bir fikir üretemiyoruz. Şu an bile insanoğlu, uygarlığının atık ürünleriyle istemeden de olsa dünyanın iklimini değiştiriyor olabilir. Havanın, güneşin sıcaklığını emmesine neden olan fabrika ve otomobillerimizin atıkları dolayısıyla her yıl bir milyar ton karbondioksit yüzünden atmosferimizin sıcaklığı artıyor” sözleriyle küresel ısınmanın olumsuz sonuçlar doğuracağını 50 yıl önce anlatıyor. Dr Baxter’a eşlik eden Amerikalı aktör Richard Carlson’ın anlatılanlara karşı sorduğu “Atmosferin ısınması kötü mü?” sorusu filmin en can alıcı bölümü. Çünkü o zamanlar bu etki kötü bir durum olarak algılanılmıyor. Bu soru üzerine Dr. Baxter çareyi yapılan ölçümleri söylemekte buluyor; Yeryüzü sıcaklığındaki bir kaç derecelik artışın buzulları eriteceğini ve Mississipi Vadisi’nin bir iç denize dönüşeceğini söylüyor. Dr. Baxter hiç kuşkusuz televizyonda dile getirdiği bu bilgileri, o ana kadar yapılan bilimsel araştırma sonuçlarından ve konuyla ilgili makalelerden aktarıyor. Bir başka deyişle bundan 50 yıl önce ilk kez Dr. Baxter tarafından televizyonlarda dile getirilen küresel ısınma tehlikesiyle ilgili bilimsel çalışmalar aslında çok daha eskiye dayanıyor. Ancak asıl ilginç olan, popüler kültürde 50 yıldır konuşulan küresel ısınma konusuyla ilgili 50 yıl sonra hâlâ ciddi bir adım atılmamış olması… Dr. Baxter televizyonun bilimsel ikonu Dr. Frank C. Baxter, Amerikalıların hayran olduğu bir televizyon yıldızı ve eğitmen. Aynı zamanda Southern California Üniversitesi’nde ingilizce profesörü. Dr. Baxter, içlerinde Unchained Goddess’ın […]

Falcıya kim neden gider?

Türkiye son iki gündür İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın falcıya gittiği haberini konuşuyor. Ancak Hürriyet yazarı, Yılmaz Özdil’in Celalettin Cerrah’ı işaret eden ‘Fal’an filan’ başlıklı yazısına İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden yalanlama geldi. Yapılan açıklamada köşe yazısında yer verilen bilgilerin yalan olduğu, fal ve falcılara danışarak olay aydınlatmanın söz konusu olmadığı belirtildi. HaberVs muhabirleri, İstanbul Emniyet Müdürü’ne kadar giden bu fal merakının nedenlerini ve sonuçlarını araştırdı Falcılara kim neden gidiyor? Ne umuyor, ne buluyor?Yılmaz Özdil’in “Fal’an filan” başlıklı yazısından bir bölüm: “Gazeteciliğe başladığım şehirde pek meşhur bir medyum var şu sıralar… Vergi levhalı, fişli faturalı, resmi yani… Elini eline koyuyorsun, gözüne bakıyor, başlıyor anlatmaya… İstersen geçmişten, istersen bugünden, istersen gelecekten. Gelen gidenin haddi hesabı yok. En son kim geldi biliyor musunuz? Bir başka büyük şehrin, pek meşhur, pek medyatik Emniyet Müdürü! Peki, ne sordu? Başı kesilen ve katili bir türlü bulunamayan kızcağız var ya… Onun akıbetini! Medyumluk böyle bi şey işte… Bulaşıcı. Bakın, hangi emniyet müdürü olduğunu yazmadım ama, şak diye bildiniz kim olduğunu…” İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklama: 02.06.2009 tarihli HürriyetGazetesindeki Yılmaz Özdil’in köşesinde “Fal’an filan…” başlığı altında Münevver Karabulut’un öldürülmesi olayının aydınlatılmasında, halk arasında falcı tabir edilen kişilere başvurulduğu şeklinde yalan bir habere yer verildiği görülmüştür. İstanbul Emniyet Müdürlüğü olayları pozitif bilim tekniklerinden yararlanmak suretiyle delilden sanığa giderek aydınlatmaktadır. Fal ve falcılara danışarak olay aydınlatılması asla söz konusu olamayacağı gibi İl Emniyet Müdürümüz Sayın Celalettin Cerrah’da son yedi yıl içerisinde İzmir iline gitmemiştir. Ayrıca, Öncel Öziçer’in 27.05.2009 tarihli Yeni AsırGazetesinde yayınlanan köşe yazısında ileri sürdüğü, İstanbul Emniyet Müdürü’nün İzmir İlinde bir falcıya gittiği yalan haberi ile ilgili de avukatlarımız aracılığıyla yasal işlemler başlatılacaktır. Gerçekle bağdaşmayan, suçlayıcı iddialara yer verilmesi objektif gazetecilik ilkeleri ile bağdaşmamaktadır. Video haber: Meryem Ayhan – Orçun Niş

Bilgi öğrencileri Madrid’teydi

İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası Programlar Ofisi tarafından 19-26 Nisan 2009 tarihleri arasında düzenlenen Elçi Öğrenci Programı kapsamında İspanya’nın Madrid kentinden bulunan Universidad Europea de Madrid (UEM) ziyaret edildi. Bilgi öğrencilerinin, Laureate uluslararası üniversiteler ağında yer alan üniversiteleri yakından tanımasını amaçlayan programa farklı bölümlerden 16 öğrencinin yanı sıra Uluslararası Programlar Ofis Koordinatörü ve Elçi Öğrenci Programı Grup Lideri Beyhan Demir ile Bilgililer Derneği Başkanı Volkan Çakıroğlu da katıldı. Bir haftalık yoğun programda akademik birimler, kütüphane ve kampüs oryantasyonu, İspanyol tarihi ve örnek istatistik dersine katılma, UEM Öğrenci Birliği ile tanışma, Madrid, Toledo, Segovia ve Salamanca şehir turları, Prado Müzesi’ni ziyaret ve Flamenko gecesi gibi birçok etkinlik yer aldı. Elçi öğrenciler, gezi sırasında hem Bilgi Üniversitesi’nin dahil olduğu uluslararası eğitim ağının sunduğu olanaklar hakkında detaylı bilgi aldılar hem de Madrid’de benzersiz bir deneyim yaşadılar. Uluslararası Programlar Ofis Koordinatörü Beyhan Demir, Laureate networkünün öğrencilere sağlayacağı olanak ve fırsatları Elçi Öğrenci Programı’yla, bizzat kendilerinin keşfetmesini istediklerini belirterek; “Elçi Öğrenci Programı’nın Madrid ziyareti bir ilk. Program, diğer Laureate partner üniversitelerine farklı öğrenci gruplarıyla yapacağımız ziyaretlerle devam edecek.” dedi. Arda BengüSinema ve Televizyon 3. Sınıf Öğrencisi Elçi Öğrenci Programı ile gittiğim Universidad Europea de Madrid’i, dokuz gün boyunca gezdim ve gözlemledim. Üniversitede ilk dikkatimi çeken öğrenci yurtlarının okulun içerisinde olmasıydı. Öğrenciler için büyük kolaylık… Ayrıca, yurt odaları da gayet temiz ve güzeldi. Her ne kadar Madrid Üniversitesi’nin eğitim sistemini uzun süre inceleme şansım olmasa da, öğrencilerini en az teorik eğitime olduğu kadar, pratik eğitime de yönlendirmeyi hedefleyen bir üniversite olduğunu gördüm. Öğrencilere, branşlarıyla ilgili tüm ekipman ve mekân olanaklarını sunuluyor. Özellikle de İletişim Fakültesi’nde. Bir Bilgi öğrencisi olarak, üniversitemin bu yönünü çok beğendiğim ve bu anlayışın çok önemli olduğunu düşündüğüm için Madrid Üniversitesi’nin de bu misyona sahip olması çok hoşuma gitti. Burcu YücetaşTasarım Kültürü ve Yönetimi Sertifika Programı Öğrencisi Madrid, bünyesinde barındırdığı ve koruduğu tarihi yapılarıyla […]

Kids learn how to ask authorities to solve their problems through PAP

Tunc Karacay Public Achievement Program (PAP) originated in the U.S. in 1990. It was jointly created by Hubert H. Humphrey Social Political Institute and Center for Democracy and Citizenship. In Turkey,Public achievement was realized in 2002. Dr.Serdar Değirmencioğlu, a lecturer on psychology at Arel University in Istanbul, introduced PAP in Turkey recruiting volunteers generally from university students. PAP targets especially schools at low income neighborhoods of Istanbul and Ankara. Each volunteer coaches a group of eight to ten students between the ages 10 to 13. “The aim of the program is to teach children that they have the capability to change things in their lives,” says one of the volunteers. The coaches make sure to leave all the initiative to the children in their group. They let the children discuss and find their own solutions. So much so that, each group of children has a name that they choose themselves by unanimous vote. By only asking questions the coach leads the children to express social and environmental problems that are the most bothering for them in their daily lives. Last year, a group of primary school children participating in the program in Kustepe, decided that their main problem was, “people throwing ashes into garbage containers starting small fires.” “Little Environmental Monsters!” This group which named itself “Little Environmental Monster” was one of the groups consisting of 8 children living in Kuştepe which is one of the poor neighborhoods of Istanbul. After a long discussion they decided that their main problem in the neighborhood was: “people throwing hot ashes into garbage containers causing small fires, because it is dangerous for both environment and children.” Since Kuştepe is a poor neighborhood the problem defined by the children also indicated the level of their life standards where most of the heating is provided […]

Gender discrimination to be expurgated from school textbooks

Serdar Cevher Various civil society organizations against sexual discrimination used to organize regular meetings to discuss the classical role of the woman, mostly put forward by family education and supported by national school curricula of young students; but the discussion could not be put on the national agenda for a long time. Although the attitude of the state was highly criticized by many organizations, none of the governments in Turkey, so far, showed any intention to change the curriculum to this effect. But nowadays, mainstream media has taken up the issue.. Distribution of roles in the family Can Dundar from Milliyet newspaper, quoted from a high-school textbook: “Dad provides the family’s livelihood. Mother, as an assistant of the father, prepares meals, cares about children and gives love to them.” He states that things are not so neither in his family, nor in many other families in which women are employed as professionals. Dundar points out that gender discrimination does not only exist in textbooks that introduce social sciences to young people, but also in textbooks of math. He underlines that mathematical problems generally are build around male characters while female figures are only introduced in their capacity to serve men. Content to be changed According to Dundar, Nimet Cubukcu, the first woman who occupied the post of education minister in Turkey, is not satisfied with the current content of textbooks, especially about the distribution of roles in the family. The minister initiated wide ranging work on the content of school textbooks and now Education and Training committee of her ministry is looking into the textbooks used in primary schools, in order to filter out cases of gender discrimination. Distribution of roles in social life There are also some previous studies that dealt with the gender discrimination problem in national education. […]

Kaş -limanı- yaparken göz çıkarmak

/Kaş Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Gökseki köyü kıyısındaki taşocağı yöre halkına korku yaşatıyor. Konutları zarar gören ve resmi kurumlara yaptıkları başvurulardan sonuç alamayan Göksekililer, geçtiğimiz hafta düzenledikleri eylemle taşocağında dinamit kullanımının sona ermesini talep ettiler. Türkiye’nin en güzel sahillerinden birini işgal eden ocak, Demiryolları Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü’ne (DLH) ait ve Makyol firması tarafından işletiliyor. Taşocağında son günlerde 120 kilo dinamit patlatıldığı iddia ediliyor. Patlamalar, taşocağına 250 metre mesafedeki bazı konutlara ve bu konutlara ait su depolarına zarar veriyor. Konutları zarar gören ve aralarında Gökseki’ye yerleşen AB vatandaşlarının da bulunduğu köylüler, yetkililerle yaptıkları görüşmelerden sonuç alamayınca 29 Mayıs’ta taşocağında eylem yaptı. AB’li yerleşimcilerle Türk köylülerin elele tutuşarak yaptıkları eylem ilginç görüntülere sahne oldu. Eylemin ardından akşam saatlerinde yazılı bir açıklama ileten yüklenici firma Makyol’un Genel Müdür Vekili Özay Turnaoğlu, ocaktaki taş çıkarma işlemine son verildiğini belirtti.“Yetkililer yardımcı olmuyor” Önceki gün sabah saatlerinde Kaş- Kalkan karayolunda bulunan taşocağına gelen yüze yakın köylü, kamyon ve iş makinelerinin ocağa giriş çıkışına engel olmak için elele tutuşarak çalışmanın durdurulmasını istedi. Olay yerinde bulunan Jandarma yetkilileri eylemcilere ocağın yasal olarak çalıştığını belirterek eyleme son vermelerini talep etti. Bunun üzerine eylemciler Kaş Kaymakamı Süleyman Yılmaz’ın olay yerine gelmesini ve kendilerine çalışmanın durdurulması konusunda teminat vermesini istedi. Bu sırada bazı eylemcilerle Jandarma arasında tartışmalar yaşandı. Bazı eylemciler, yetkililerin kendilerine yardımcı olmaktan kaçındığını dile getirerek bu eylemle haklarını aradıklarını belirtti. Çalışmaların durdurulması sözünü almadan ocaktan ayrılmayacaklarını açıklayan eylemciler, Jandarma ekipleriyle birlikte Makyol firmasının proje sorumlusu Osman Almaz’la bir görüşme yaptı. Görüşmede ocaktaki patlamaların sona ereceği sözünü veren firma yetkilisi Almaz, ocağın bulunduğu alanın doldurularak ağaçlandırılacağını belirtti. Bunun üzerine dağılan eylemciler, Gökseki’de yeniden bir araya gelerek patlamaların sürmesi durumunda hukuki yolla mücadele kararı aldı. Yerleşim alanına 250 metre Kaş merkezinde yer alan ve Bucak Denizi olarak anılan koyda inşasına başlanan ancak yıllardır bir türlü bitirilemeyen 400 […]

Kara Afrika’nın beyaz kurbanları

“Biz”den farklı olana yabancılaşma, dışlama, onu tehlikeli görme hemen hemen her ırkta, her toplumda sıkça rastlanan bir durum. Bize benzemeyenleri tanıyıp, öğrenmek yerine onları uzaklaştırmak hatta bazen yok etmek en kolay seçim gibi görünüyor nedense. Bunun en güncel örneklerinden biri de uzunca bir süredir Afrika’da yaşanıyor. Afrika kıtasında yaşayan halkların çoğunluğunun siyahi olduğu bölgede bembeyaz tenli albinolar da “öteki” olmanın zorluklarını en vahşi şekilde yaşıyor. Büyüler, iksirler, batıl inançlar kıtası Afrika’da albino cinayeti haberlerini çok sık okumamız da bu tezi doğrular nitelikte.Özellikle 2008 yılından beri Afrika ülkelerinde yaşayan albinolara büyük saldırılar yapılıyor. Geçtiğimiz aylarda Doğu Afrika ülkesi Burundi’de 8 yaşında bir albino çocuk öldürüldü. Öldürülen çocuğun 2 kolu ve 1 bacağı kesildi ve katiller tarafından götürüldü. Son 4 ayda 6 albinonun öldürülmesi üzerine ülkedeki tüm albinolar güvenlik amacıyla ülkenin belli yerlerinde toplanmaya başlandı. Bir diğer Afrika ülkesi Tanzanya ise albino ölümlerinin en çok yaşandığı ülke konumunda. Bugüne kadar kayılara geçen 43 albinonun öldürüldüğü ülkede 2009 yılı başından beri de 6, 8 ve 14 yaşlarında üç çocuk sırf albino olduğu için cinayete kurban gitti. Zenginlik iksiri için öldürülen albinolar Peki albinolar neden böyle bir vahşete kurban ediliyorlar? Bunun inanması zor iki nedeni var: Birincisi çoğu Afrika ülkesinde albinolar “uğursuz” ve “lanetli” kabul ediliyor. İkinci nedeni ise Afrikalı büyücülerin, albinoların zenginlik ve bereket getireceğine olan inançları nedeniyle, onların vücutlarını ve kanlarını kullanarak yaptıkları zenginlik iksirleri. Yanlış duymadınız, 2009 yılında zenginlik iksiri için öldürülen insanlardan bahsediyoruz. İlk nedene geri dönersek, albino cinayetlerinin en fazla olduğu ülke olan Tanzanya’da albinolarla ilgili şu inanışlar oldukça yaygın: “Uğursuzluk getirir,görünce yere tükürün. Hastalıklıdır, evlenmeyin. Kesin zina yapmıştır, dışlayın. Çoğalırlar, doğumda öldürün.” Bazı inanışlarda albinolar bu kadar lanetli görülürken, bazı inanışlara göre ise zenginlik ve bereketin kaynağı oldukları söyleniyor. Ancak yaşarken değil, ölüp bir iksire karıştıkları zaman. Bu nedenle zenginlik peşinde olanlar, albinoların öldürülmesi karşılığında 2 bin dolar […]

A newspaper giveaway at the most unlikely spot

Asli Tunc When I pulled over to the nearest gas station in my neighborhood, a pump attendant approached and asked me which newspaper I would like to have — Milliyet or Radikal? While I was mumbling something in astonishment, he had already dropped a copy of free Milliyet in the back seat of my car and returned to his pumping job. No wonder I was being pampered by Doğan Media Group newspapers, since the same media conglomerate had shares in this particular oil company (PO) along with an Austrian energy giant, OMV. I could not help myself but think how two well-known and respected editors-in-chief of those dailies, İsmet Berkan and Sedat Ergin would feel about that. Milliyet and Radikal are not trashy papers like many others in the country. There are considerably good and experienced reporters and columnists who have been worked in the past and are still working for those newspapers. But treating their newspapers like freebies in a gas station must be humiliating for those editors and self-respected journalists. Or have I just been too naive? Milliyet has a daily circulation of 195 thousand and Radikal is suffering for quite sometime with a modest circulation of 38 thousand. Nevertheless those two newspapers are targeted to an educated, urban, middle class, liberal minded elite obviously with an additional feature of being a car owner. “What a weird world,” I thought. Between 1988-1996, the Turkish newspapers were in a giveaway frenzy, running promotional campaigns, offering free stuff on a wide scale varying from cookwares to a small size aircraft and a BMW. I still vividly remember waiting in line for hours to get a crappy make-up set for my mother after collecting dozens of coupons or a China made luggage that we would never use. Everybody was buying newspapers […]

Haliç Kültür Havzası projeleri

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi, Kültür Yönetimi ve Sanat Yönetimi son sınıf öğrencilerinin Haliç’e değişik açılardan yaklaşarak sosyal ve kültürel yönlerini ön plana çıkarmak amacıyla hazırladıkları projeler 29 Mayıs’ta santralistanbul’da tanıtıldı. Haliç Rehberi, Fener-Balat’tan, Liselilerin İstanbul Sokakları ve Liseliler 2010’a Katılıyor! projelerinin tanıtım etkinliğine yerel yöneticiler ve kültür-sanat yöneticilerinin yanı sıra, Haliç sakinleri, sanatçılar, Haliç esnafı, akademisyenler ve katılımcı lise öğrencileri yoğun ilgi gösterdi.Etkinlik kapsamında düzenlenen panelde, öğrencilerle birlikte çalışan ve projelere katkısı olan gazeteci Ersin Kalkan, Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği gönüllüsü Kathrin Hagemann, Liselilerin İstanbul Sokakları projesi katılımcısı Süha Zaimoğlu ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti danışma kurulu üyesi Gürhan Ertür proje süreçlerini anlattı. Panelin yanısıra, projelerin içerikleri doğrultusunda oluşturulan sergilerin de yer aldığı etkinlikte konuklar Haliç’e özgü yemekleri tattı. Liseliler 2010’a Katılıyor projesi kapsamında düzenlenen yarışmanın ödül töreninin de yapıldığı etkinlikte liseliler heyecanlı anlar yaşadı. 6 haftalık proje yazma süreci sonucunda oluşturulan 17 projenin katıldığı yarışmayı “Evladiyelik” projesiyle Deniz Bulutsuz, Nesligül Çaltıl, İdil Işıksoy, Işık Karlı ve Sibel Kaya kazandı. En başarılı proje seçilen bu projenin katılımcılarına ÖSS sonucunda, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi, Kültür Yönetimi ve Sanat Yönetimi bölümlerinden birine giriş hakkı kazandıkları takdirde burs verileceği açıklandı. En katılımcı, en sürdürülebilir ve en yaratıcı projelerin katılımcılarına ise Tiyatro Kedi’den oyun bileti verildi. Fener-Balat’tan Fener-Balat’tan projesi adına panelde konuşan Irmak Bayındır, bu projeyle Fener ve Balat semtlerinin kültürünü görünür hale getirmeyi hedeflediklerini belirtti. Proje, tarihi doku araştırması ve haritalama çalışmasının yanı sıra, Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ve Balat-Fener Kültür ve Güzelleştirme Derneği ile kurulan ortaklıklar sonucunda çıkarılan yerel bir çocuk gazetesi ve fotoğraf sergisini içeriyor.3 ay boyunca her hafta sonu gerçekleştirilen atölyelerde fotoğrafçı Mehmet Kaçmaz, Habervesaire’den Ahmet Şık, Güventürk Görgülü ve Gökhan Tan çocuklara haber yazım ve fotoğraf teknikleri konularında yardımcı oldular. Bu derslerin sonucunda, Mavi […]

Can a president stand trial on forgery charges?

Niyazi Dalyancı “I have no concern personally about facing a trial. But the reputation of the presidency should not be harmed,” President Abdullah Gul told journalists today commenting on a recent court ruling that might make him face a trial. A penal court in Ankara overruled a decision by the Ankara Chief Prosecutor that Gul has political immunity that protects him from standing trial at a 12-year-old case against his former Welfare Party (RP) regarding the cash given annually to all political parties from the state treasury to support their activities. In 1997, RP received the equivalent of 1,000,000 new Turkish currency but failed to return it after the Constitutional Court closed the party on charges of anti-secular activities. A later court ruling established that party administration produced forged documents to prove that the money had already been spent. Gul said that he was one of the ten deputy chairmen of RP at the time and he was not responsible for the financial affairs of the party. “I was in charge of foreign affairs,” he said. “When this subject was raised at the parliament when I was serving as prime minister and then as foreign minister I asked my immunity to be lifted. But at the time this was not done,” he explained. Necmettin Erbakan, the leader of RP was finally convicted to 2 years 4 months in prison on charges of forgery by a penal court in Ankara and the sentence was confirmed by the Supreme Court. Erbakan was able to postpone going behind bars several times producing medical reports claiming that his health was not suitable to serve time in prison. Meanwhile, the Progress and Development Party (AKP) group passed legislation, dubbed “The Erbakan law” in the parliament that would allow convicts above the age of 75 to […]

Israel, landmines and Turkey’s past sins

Niyazi Dalyanci The government of Prime Minister Tayyip Erdogan agreed to pull back from the parliament floor the draft legislation that would grant a 44-year lease to the company that clears more than 650,000 land mines that dot the 510-kilometer, 350-meter wide swathe of land along Turkey’s border with Syria. The operation for clearing the 210 square-kilometer prime agricultural land from mines in exchange for such a long period of land lease on top of the five years estimated to complete the process, led to a debate in which relations with Israel, global land grabbing by rich nations to ensure supply of food and Turkey’s past sins committed against her non-Moslem minorities, got all mixed up thanks to the uniquely preposterous nature of current Turkish political scene. As of May 2004, Turkey became an official party to the 1997 Mine Ban Treaty that requires clearing of all land mines on its territory by the year 2014. But how did the seemingly unrelated topics such as global land grabbing for food, relations with Israel and most peculiarly issues like exchange of populations between Turkey and Greece, discriminatory practices against the non-Moslem communities in Turkey since the 19’/20s were thrown into the heated political debate? Israel entered the scene when the Turkish media reported that one of the likely companies to be awarded the mine clearance contract was Israel’s TAHAL that would enter the tender with Turkey’s Calik group where Berat Calik, the son-in-law of Prime Minister Tayyip Erdogan is employed as the CEO. The reports immediately led to dissenting voices questioning the political propriety of leasing such a big swathe of land on the Syrian border to an Israeli company considering the continuing explosive situation in the Middle East. Some commentators insinuated that Erdogan had probably made promises behind the scenes […]

Bu askerlik bitmez

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 29 Nisan’da askerlikte yeni bir sistem üzerine çalıştıklarını açıklamasının ardından bir ay bile geçmeden askerlik süreleriyle ilgili yeni düzenlemeyi içeren yasa taslağının Bakanlar Kurulu’na gönderildiği açıklandı. Başbuğ son açıklamalarında “daha sade, daha eşit ve daha adil bir sistem” üzerinde çalıştıklarını, 15 ay normal, 12 ay yedek subay ve 6 ay kısa dönem olmak üzere gerçekleştirilen askerliği tek tipe indirmek istediklerini belirtmişti. Hazırlanan taslakta da aynı doğrultuda bir çalışmanın yer aldığı belirtiliyor. Medyada yer alan bilgilere göre yeni sistemde yedek subaylığın tamamen kaldırılması planlanıyor. Süreyle ilgili bilgiler ise şimdilik “söylenti” düzeyinde. Bazı söylentilere göre askerlik herkes için 12 veya 15 ay olacak, bazı söylentilere göre ise herkes askerliğini er olarak yapmakla birlikte üniversite mezunları 12 ay, üniversite mezunu olmayanlar 15 ay silah altına alınacak. Yani tüm yükümlülerin er olarak yerine getirecekleri askerlik görevinde üniversite mezunlarıyla olmayanlar arasında hiç bir fark olmayacak veya tek fark üç aylık bir süre olacak. Taslağın nasıl yasalaşacağı, yeni uygulamaya ne zaman geçileceği şu anda belirsizliğini korurken kamuoyunda konuyla ilgili hararetli bir tartışma sürüyor. Askerliği yaklaşan gençlerin kimine göre düşünülen uygulama büyük bir haksızlık, kimine göre ise tam tersine var olan haksızlığı kaldırma amacına yönelik olumlu bir girişim. Bu arada askerlik nedeniyle üniversite okumak isteyen gençlerin sayısında azalma olacağını ve bunun ülkedeki eğitim seviyesini düşüreceğini düşünenler de var. Hatta kimileri açık öğretim sistemine olan talebin tamamen ortadan kalkacağını ileri sürüyor. Bu görüşün tersini savunanlar ise salt askerlik nedeniyle üniversite okumak isteyenler bundan vazgeçtiklerinde, gerçekten yüksek öğrenim yapmak isteyenlerin şansının artacağını ve bu durumun da eğitim kalitesini yükselteceğini düşünüyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Murat Güvenç, askerliğin tek tip olmasıyla beraber üniversiteye kayıt yaptıran erkek öğrencilerin sayısında bir azalma olup olmayacağını söylemek için çok erken olduğunu belirtiyor. “Üniversitelerin eğitim kalitesinde bir artış görülebilir mi bilmiyorum.” diyen Güvenç, üniversitelerin eğitim kalitesinin, okuyan […]

Dikkat çocuk var!!!

İnsan Hakları Derneği (İHD), Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında tutuklanan çocuklarla ilgili “2008 Kanunla İhtilafa Düşen Çocuklar” adlı bir rapor hazırladı. Rapora göre 2006 ve 2007 yıllarında, TMK kapsamında 737, TCK’nın 220. ve 314. maddesi kapsamında ise toplam 835 çocuk yargılandı. 2008 yılında gelindiğindeyse, sadece Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemeleri’nde toplam 279 çocuk yargılandı. Raporda Diyarbakır’da 28 Mart 2006’da meydana gelen olayların bir anda Batman, Mardin, Şırnak, Hakkari ve ilçelerine sıçradığına dikkat çekilerek, sadece Diyarbakır’da resmi rakamlara göre 400, gayrı resmi rakamlara göre 700 çocuğun gözaltına alınıp insanlık dışı uygulamalara maruz kaldığı belirtildi. Yine raporda Adana’da 67 çocuğun ceza aldığı, Van’da da 38 çocuğun yargılandığı belirtildi. Adana’da yargılanan çocukların 18 ve 15 yaş altında, Van’da yarılananların da yaşlarının 12-18 arasında değiştiği belirtildi. Gösteriye katılana yıllarca hapis Uzman görüşlerine de yer verilen İHD raporunda diğer illerde de işkence ve kötü muamele iddialarının dile getirildiğine işaret edilerek, “Bu çocuklardan birçoğu tutuklanmış, haklarında çeyrek yüzyıla yakın cezalar istenmiştir. Bu arada TMK’da değişiklik meydana gelmiş, yerel mahkemelerin çocuklar aleyhinde verdiği cezalar temyiz amacıyla Yargıtay’a gönderilmiş, Yargıtay’dan da Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gitmiş, orada karar çocuklar aleyhine onanıp yürürlüğe girmiş, böylece taş atan veya zafer işareti yapan bir çocuğa 25 yıl hapis cezası uygulaması başlamıştır. Polise taş atmanın 25 yılla cezalandırılmasının adalet duygusunu zedelediğine dair toplumsal tepki önce Diyarbakır’da sonra da Türkiye’nin birçok ilinde ortaya çıkmıştır” denildi. Adana’da da ceza alan çocuk sayısının 67 olduğu belirtilen raporda, “18 ve 15 yaş altındaki bu 67 çocuğa, yapılan yargılamalar sonunda yaş sınırı dolayısıyla yapılan indirimlerden sonra örgüt üyeliğinden ve örgüt propagandası suçlamalarıyla toplam 290 yıl 3 ay ceza verilmiştir. Yani bu 290 yıla aldıkları cezada yapılan indirimler dahil değildir” denildi. Tepki çeken cezalandırma Çocuklara verilen cezalara toplumun birçok kesimi tarafından tepki gösterildiğine de dikkat çeken raporda, “Çocuklara reva görülen bu uygulamalar ve verilen cezalar başta ailelerin, çocukları savunan […]