‘Ölü şeğire oşgeldiniz’

Kentsel dönüşüm projesi kapsamında, İstanbul sur içinde çoğunlukla Roman vatandaşların oturduğu Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinin yıkımı Hafriyat Karaköy’de açılan “Sulukule’yi Aldılar Darbukamı Kırdılar” sergisine konu oldu. Sergi, dünyanın en eski yerleşik Roman topluluklarından birinin, yüzlerce yıllık yaşam alanından ve sosyal çevrelerinden koparılarak, kent dışındaki (Arnavutköy’e bağlı Taşoluk beldesi) çok katlı binalara gönderilişini fotoğraflarla ve belgelerle anlatıyor. Projenin yürütücüsü Fatih Belediyesi ile kurulmaya çalışılan iletişim çabalarını belgeleyen dökümanlar, STOP girişimi tarafından hazırlanan alternatif kentsel plan, bölgede yapılan araştırmalar, basın taramaları ve videolar da yer alıyor. Sulukule Platformu tarafından düzenlenen sergi 31 Mayıs’a kadar görülebilir.Haber:Müge Ergül Kamera:Gökhan Tünay

Üniversitelerin şenlik ayı geldi

Üniversitelilerin bütün bir yıl boyunca iple çektiği günler yaklaşıyor. Öğrenci kulüpleri tarafından organizasyonu yapılan “Bahar Şenlikleri” Türkiye’nin pek çok üniversitesine hareket getiriyor. Üniversite öğrencisi olmanın belki de en tatlı yanı olan şenlikler, vizeler, ardından finaller, ödevler derken bunalan üniversite öğrencilerinin kafa dağıtmasını ve bir yılın gerilimini atmalarını sağlıyor. İlkbahar aylarında gençlerin imdadına yetişen “Bahar Şenlikleri,” bu yıl da pek çok ünlü şarkıcıyı ve grubu ağırlıyor. Üniversite kampüslerinde düzenlenen şenlikler konser tadında bir eğlence sunmanın yanısıra yarışmalar, sergiler ve çeşitli etkinlikleri de içinde barındırıyor. Farklı üniversitelerden öğrencilerin de katılabilecekleri İstanbul’daki üniversite bahar şenliklerinin programları şöyle: 16-17 Mayıs İstanbul ÜniversitesiÜniversite şenliklerin ilki İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştiriliyor. 16 -17 Mayıs tarihlerinde Beyazıt kampüsünde gerçekleştirilecek olan etkinlik, Ogün Sanlısoy, Pinhani, Direc-t ve Yasemin Mori’yi gençlerle buluşturuyor. 16 Mayıs Koç Üniversitesi16 Mayıs Cumartesi günü Koç Üniversitesi Rumeli Feneri Kampüsü’ndeki şenlikte ise Kenan Doğulu, Teoman, Bedük ve İngiltere’nin en ünlü trip hop elektronik gruplarından Kosheen canlı performansıyla sahne alıyor. “Koçfest” adı altında gerçekleştirilen şenlikte kitap bağışı, ‘10 boş bardak=1 bira’ kampanyası ve Greenpeace’in çevreci etkinlikleri de katılımcıları geri dönüşüme ve sosyal duyarlılığa davet ediyor. 16-18 Mayıs Galatasaray ÜniversitesiYine en renkli üniversite şenliklerinden biri de Galatasaray Üniversitesi’nin Ortaköy Kampüsü’nde. 16-17-18 Mayıs’ta Sakin, Babazula, Yenitürkü, Pinhani gibi grupların katıldığı şenliğe pek çok amatör grup performanslarıyla öğrencilerin karşısına çıkacak. 20-23 Mayıs Boğaziçi Üniversitesi20-23 Mayıs tarihlerinde “Sanat Bayramı” adıyla Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen şenlikte ise Bedük, Mert Yücel, Duman ve Battle of the DJs – Atjazz’ı ağırlıyor. Şenlik süresince güzel sanatlar, fotoğrafçılık ve sinema gibi pek çok kulübün sergileri de ziyarete açık olacak. 23 Mayıs Sabancı ÜniversitesiŞehrin karmaşasından uzakta eğlenmek isteyen gençler “Suşenlik” adı altında Sabancı Üniversitesi’nde buluşacak. Duman, Bedük ve Jukebox’ı konuk edecek olan “Suşenlik,” 23 Mayıs’ta gerçekleştiriliyor. 23 Mayıs İstanbul Bilgi ÜniversitesiAynı gün santralistanbul`da gerçekleştirilecek olan “Bilgi Mayfest” Kenan Doğulu, Yüksek Sadakat ve Nil Karaibrahimgil’e evsahipliği yapacak. Konserleri ile Santral […]

Bombaya dayanıklı naylon çöp kutusu

Sokaklarında çöp tenekesi bulunmayan bir şehrin sokaklarının temiz kalması pek mümkün olmuyormuş. Bu gerçeği çöp tenekesiz olarak geride bıraktığımız yaklaşık on beş yılda bir hayli net bir şekilde öğrendik. Sevgili belediye yetkililerimiz, terör gerekçesiyle, ola ki teröristler bomba koyar diye şehrimizdeki çöp tenekelerini kaldırdıklarında aklımıza takılmıştı: Bu teröristlerin koydukları bombalar Looney Toones çizgi filmlerindeki gibi şöyle siyah yuvarlak, ucundaki fitil yanan (ve genellikle bahtsız kedi Sylvester’ın ya da Coyote arkadaşımızın elinde patlayan) bombalardan mıydı da çöp tenekeleri kaldırılmıştı? Çünkü her ne kadar asker doğsak da görünce tanıyabilecek bir durumda değildik ve dolayısıyla çöp tenekesine bomba yerleştiren biri bunu pekâlâ bir naylon çöp torbası içinde kaldırımın kenarına da bırakabilirdi. Tıpkı çöp tenekesiz geçen uzun yıllarda her gün İstiklal Caddesi’nin orta yerinde biriken çöpler gibi. Şehirde yaşayanların yaşam kalitesini hatırı sayılır ölçüde düşüren bu uygulama değerli belediye yetkililerimizin dâhiyane çözümüyle nihayet sona erdi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bize layık gördüğü yeni çöp tenekeleri, estetik birer mucize olarak İstiklal Caddesi’ni süslemeye başladı. Gün bayram günüdür, gün şenlik günüdür. Yalnız bu çöp tenekeleri, bizim bildiğimiz çöp tenekelerine pek benzemiyor. Bir endüstriyel tasarım dehasının ürünü olarak, açıkta duran naylon çöp torbaları ve bu torbaları tutan eşsiz güzellikteki gövdeden ibaretler. Bildiğiniz gibi her Türk’ün asker doğması tam olarak yeterli bulunmadığından olacak her Türk erkeğinin gidip bir de bir ara asker olması gerekiyor. Ben de doğuştan gelen bu yeteneklerimi bir de sahada etüt ettiğimden biliyorum ki patlayıcı denen şey, patladığı takdirde bir naylon torbanın içinde olmasının etkisini azaltan bir durumu yok. Ama bunu bilmek için askere gitmiş olmanın gerektiği de söylenemez. Terör riski, denizden bile bombaların çıktığı ülkemizde, herhalde tamamen sona ermediğine göre bu torbalar balistik naylondan üretiliyor olmalı. Öyle ya, yıllarca terör riski var diye doğru dürüst çöp tenekesi koymak yerine insanın yaşam kalitesini ansızın sıfır ila on arasındaki bir ölçekte bir ve sıfırın arasına düşüren […]

Bu kez hakem gerçekten “ibne”…

Günlerdir gazete sayfalarında ve TV ekranlarında Türkiyeli habercilerin iştahını en çok kabartan konusu tartışılıyor: Eşcinsellik. Birbirinden bağımsız olaylarla gündeme gelen konu en sonunda ortak bir noktada, homofobi bağlamında bir araya geldi. Önce Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Bülent Ersoy ve Zeki Müren’i hedef alan sözleri geldi. Günay’ın, “Nice yalanlar gördük. Ben bir yıl hatırlıyorum, Zeki Müren Türkiye’nin en büyük erkek sanatçısı, Bülent Ersoy en büyük kadın sanatçısı seçilmişti, böyle bir absürt, dramatik, toplumun aklının karıştırılmaya çalışıldığı dönemlerden geçtik” dedi. Bakan sonradan özür diledi ama sözleri tartışma programlarına konu olmaktan kurtulamadı. “Liberal” İslamcı Zamangazetesi yazarı Ali Bulaç da söyledikleriyle bakanı aratır oldu. Bulaç’ın, Bülent Ersoy’un annesinin, “Benim oğlum bir erkekti ve eğilimleri de erkekçeydi. Onu basın bu hale getirdi” dediğini öne sürerek, “Yani, ‘Sen kadınsın, sen kızsın, senin kızlık duyguların çok daha önde’ diye o kadar çok teşvik edilmiş” diye başladığı sözlerini, “Irak ve Afganistan gibi ülkelerde yapılan sivillere yönelik toplu katliamların eşcinsel askerler tarafından yapılmıştır” diye sürdürmesi tartışmayı daha da büyüttü. Tartışmaların dumanı tüterken eşcinsel olduğu için kendisine görev verilmeyen bir hakemin sürdürdüğü mücadele yansıdı haberlere. Eşcinsellerin maruz kaldıkları kötü muameleler, dışlanmalar ve bunlara yönelik yıllardır verdikleri mücadeleye hepimiz tanık oluyoruz. “Diğer insanlarla eşit haklara sahip olabilmek, toplumda kabul görmek” için yükselen çığlıkları medyada yer verilmese de bilenlerin malumu. Eşcinselliğin hala bir “ayıp”, hatta “suç” olarak algılandığı birçok toplum yapısı olunca, haliyle çoğunluğu oluşturanlar bu çığlıklara kulağını tıkıyor; gözlerini kapıyor. Toplum baskısı ve şiddet zaten üzerlerine binmiş bir yükken, buna bir de iş bulma, para kazanma ve hayatlarını sürdürme gibi zorluklar ekleniyor. Farklı ülkelerde, yıllardır birçok insan ya işe alınmıyor ya da işinden kovuluyor. Ancak ne işini düzgün yapmadığı için, ne de işe ilgili bir anlaşmazlık yaşadığı için. Tek sebep, eşcinsel olduklarının ortaya çıkması.Askerlik yapmayana hakemlik de yok! Günlerdir eşcinsel olduğu için görev yapması engellenen 32 yaşındaki hakemin mücadelesine […]

Ezidiler

Ortadoğu halkları Coğrafî ve kültürel olarak yakın olmalarına rağmen birbirlerini ya çok az tanıyor; ya da birbirlerinden habersiz yaşıyor. Bilinenler ise çoğunlukla önyargılardan, yüzeysel kanaatlerden ve eksik bilgilerden ibaret. Ezidilik de çok az bilinen, tek Tanrılı bir din. Fotoğraf sanatçısı Hüsamettin Bahçe’nin 2005-2008 yılları arasında Kuzey Irak’ta çekmiş olduğu Ezidi fotoğrafları Beyoğlu, İstiklal Caddesi’ndeki Fototrek Fotoğraf Merkezi’nde sergileniyor. 1970’li yıllara kadar Türkiye’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde yaşayan Ezidiler’in bugün Türkiye’de yaşayanlarının sayısı 500’e yakın. Ezidîler ayrıca Suriye, İran, Irak, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Almanya, Belçika ve Fransa’da yaşıyorlar. Ezidî dini ve kültürünü yansıtan fotoğraf sergisi 22 Mayıs’a kadar görülebilir.Merve Akçay–Duygu Furuncu

Bilgi’nin Öğrenci Birliği adayları ve programları

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin bütün kampüslerinde 20-22 Mayıs tarihleri arasında Öğrenci Birliği seçimi için öğrenciler her yıl olduğu gibi bu yılda sandık başına gidecek. Geçen yılki seçimlerde 3 aday grup varken bu yıl yarışa iki yeni grup katıldı. Öğrenci Birliği seçimleri geçen yıl zorlu, çekişmeli ve olaylı geçerken bu yıl daha sakin geçiyor. Kuştepe, Dolapdere ve Santral kampüslerinde stand açan iki grup yapmayı hedefledikleri çalışmalar hakkında öğrencileri bilgilendirerek seçim çalışmalarına devam ediyor. Öğrenci birliğine aday olan Genç Bilgili ve Birlik grupları bundan önce yönetime gelen gruplar gibi iç karışıklık yaşamamak için yeni ve farklı bir yol izlediklerini belirtiyorlar. Ayrıca iki grubun da çalışma konuları arasında İstanbul Bilgi Üniversite’nin değişen yönetimiyle birlikte gündeme gelen “Laureate Ağı” var. Uluslararası bir üniversite ağına katılan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki uluslararası olanakların öğrencilere tanıtımına ağrılık vermek iki grubun da programı içinde yer alıyor. Birlik Grubu’nun projeleri Önceki yıllarda seçime giren Armada Grubu’nun kurucularından ve bu seçimlerde Birlik Grubu’nun başkan adayı olan Tayfun Furkan Gülen, yeni bir grup olmalarına rağmen daha önceki seçimlerde farklı gruplarda edindikleri deneyimlerin bu seçimi kazanmalarında etkili olacağını belirtiyor. Geçen seçimlerde kıyasıya rekabet eden iki grubun birleşmesiyle ortaya çıktıkları konusunda çıkan söylentileri de reddeden Gülen, farklı bölümlerden farklı insanların birlikteliğiyle yepyeni bir grup olduklarının altını çiziyor. Bilgililik ruhunun uzun süreden beri yapılan her seçimde göz ardı edildiğinin ve kutuplaşmaların seçimler boyu hoş olmayan durumlar yarattığına değinen başkan adayı, bu yılki seçimlerde bu tür durumlar yaşanmamasını istiyor. Tayfun Gülen, “Amacımız seçimi kazanıp öğrencilerle idare arasında en iyi koordinasyonu sağlayabilmek” diyor. Öğrencilere yapabileceklerinden fazlasını vaat etmediklerini vurgulayan Gülen; diğer üniversitelerde bulunan her öğrenciye bir dizüstü bilgisayar kullanımının İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde de uygulamaya geçirilmesi konusunda projelerinin olduğunu, bunun dışında sanat haftası, shuttle hizmeti, sınav saatleri düzenlemeleri, kantin fiyatları, Santral kampüsünde otoparkın ücretli olması gibi konuları gündeme getireceklerini belirtiyor. Genç Bilgililer sahnede Genelde birinci sınıf öğrencilerinden oluşan Genç […]

‘Özel hayatın gizliliği’nden sınıfta kalan okul

British International School İstanbul, yabancı uyruklular ve konsolos çocukları ile yabancı ülke vatandaşlığına da sahip Türkiyelilerin çocuklarının öğrencisi olabildiği özel okullardan biri. Avrupa Birliği (AB) Başmüzakerecisi Egemen Bağış’ın da velileri arasında bulunduğu okul kapısından AB’nin sıkı sıkıya savunduğu “özel hayatın korunması” ilkesi giremiyor. 15 yıldan uzun bir zamandır Türkiye’de faaliyet yürüten uluslararası bir okul olan British International School İstanbul’da kütüphaneci olarak çalışan Hülya Osmanağaoğlu, okul yönetimi tarafından elektronik posta yazışmaları yasadışı elde edilerek ve bilgisayarına kayıtlı kimi yazılar gerekçe gösterilerek tazminatsız olarak işten atıldı. Okul idaresinin yasadışı bir şekilde elde ettiği ve tazminatsız işten çıkarmaya gerekçe gösterdiği “kanıtlar” arasında, Osmanağaoğlu’nun bir arkadaşına yazdığı elektronik postada “Patron çok az zam verdi” yakınması, üyesi olduğu feminist bir grubun Novamed’li kadın işçilerle dayanışma için yaptığı basın açıklaması, tacize karşı mor iğne eylemi, toplantı notları ve feminist gruba ait yasal dergide yayımlanmış yazılar yer alıyor. Osmanağaoğlu’nun kişisel verileri ve yazılarının rızası dışında elde edilmesi Türk Ceza Kanunu’nun haberleşmenin gizliliğini ve özel hayatın gizliliğini ihlâl ve kişisel verilerin kaydedilmesi gibi maddeleri uyarınca suç oluşturuyor. British International School yetkilileri ise konu hakkında açıklama yapmayacaklarını söyledi.Sen misin feminist eylemlere katılan? 2007’den bu yana okulun ortaokul ve lise bölümünün kütüphanesinde çalışan Hülya Osmanağaoğlu’nun özel elektonik postalarının yasadışı bir şekilde elde edilip, önce politik görüşlerinden ötürü “polis çağırırız” diye tehdit edilerek istifaya zorlanması ve tazminatsız işten çıkarılmasının ardındaki hikâyeler ibret verici. 8 Mayıs Cuma günü öğle tatilinde okul müdürü Brian Smith’in odasına çağırılan kütüphaneci Osmanağaoğlu, okul yönetimi tarafından elektronik postalarının okunduğunu öğrendi. Smith’in kendisine elektronik postalarının içeriklerinde yer alan politik konular nedeniyle okulda sorun çıkacağını söylediğini belirten Osmanağaoğlu daha sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Müdür Smith, yazışmaların içeriklerinde Kürt sorunu, sol ve feminizm ile ilgili konuların bulunduğunu, kimi feminist eylemleri örgütleyip bu eylemlere katıldığımı tespit ettiklerini sert biçimde söyledi. Sonra da, ‘Sen okulun bilgisayarından siyasi görüşlerinle ilgili nasıl mail gönderebilirsin? […]

Van’dan İstanbul’a Homofobi

Ankara, İstanbul, İzmir, Eskişehir, Van ve Diyarbakır’da düzenlenen buluşmalarda lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel hakları, eşcinselliğin algılanışı ve homofobi yani eşcinsellere duyulan korkuyu tartışılıyor. KAOS GL’den Ali Erol, “Atölyeler, söyleşiler, forumlar, paneller, film gösterimleri ve Homofobiye Karşı Yürüyüş’le bitecek olan Buluşma’da hangi hukuk ve kimin ahlakı sorularına yanıt aranacağını” belirtiyor. Ankara’da 1 Mayıs yürüyüşüyle başlayan buluşmalar, 10 Mayıs Pazar günü Goethe Enstitüsü’ndeki konferansla devam etti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hale Bolak Boratav’ın moderatörlüğünü yaptığı buluşmanın ilk tartışma konusu “psikolojide heteroseksizm” idi. Heteroseksizmin, doğal olanın heteroseksüellik olarak algılanması olduğunu belirten Boratav, eşcinselliğe bakışın yıllar içinde değişimi ve “hasta” olarak görülen eşcinsellerin karşılaştıkları ayrımcılığı ortaya koydu. Daha sonra söz alan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Psikiyatr Prof. Dr. Selçuk Candansayar homofobiye politik bir bakış açısıyla yaklaşarak tıbbın eşcinselliği sınıflandırma isteğinden söz etti. “Kapitalist sistem her şeyi homojenleştirmek ister. Farklı olan “ötekiyi” tehdit unsuru olarak algılar” diyen Candansayar, homofobinin politik anlamına değindi. Ayrımcılık açısından ise “Türkiye büyük ve sancılı bir toplumsal dönüşüm dönemi yaşıyor. Böylesi dönüşüm dönemlerinde ayrımcılık sorunu en temel sorunlardan biri olur. Ayrımcılık üzerine çalışılırken çalışma konusunu seçeyim gibi rahatlığınız olmayabilir. Homofobi bağlamında eşcinsel, gey, lezbiyen, transseksüel hakları en çok göz ardı edilen alanlardan biri. Oysa bu alanda çalıştığınızda ayrımcılığın en kristalize olmuş halini görmeniz mümkündür” diyor. Psikiyatr ve CETAD (Cinsel Eğitim ve Araştırma Derneği) Başkanı Dr. Nesrin Yetkin, CETAD içinde farklı gruplara uygulanan “cinsellikle ilgili mitler” yani yanlış bilinenler anketlerinde ortaya konan yanlış inanışlardan söz etti. CETAD kapsamında verilen eğitimlerle bu mitlerin ne kadarının düzeltilebildiğini ortaya koydu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Murat Paker ise homofobinin psikanaliz geçmişinden günümüze kadarki değişimini anlattı. Katılımın yoğun olduğu İstanbul buluşması öncesi Van’daki buluşmaya katılan Psikolog Mahmut Şefik Nil, bu projeye mesleği gereği travma konusuyla ilgili çalışmalar yaptığı için katıldığını belirtiyor. “Homofobik ayrımcılığa maruz kalan GLBT […]

Müzelerin satış noktaları özelleşti

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 56 müze ve ören yerinin satış noktalarını özelleştirme ihalesini, Bilkent Holding bünyesinde catering ve otelcilik alanında faaliyet gösteren Bilintur kazandı. İhaleyle, Topkapı, Ayasofya, Noel Baba, Anadolu Medeniyetleri, Hacıbektaş, Mevlana ve Antalya Arkeoloji Müzesi’nin yanı sıra Efes, Olympos, Aspendos, Kayaköy, Sedir Adası, Patara ve Ihlara Vadisi gibi ören yerlerinin de aralarında bulunduğu 56 noktadaki satış alanlarının işletmesi blok halinde 8 yıl süreyle özel sektöre devredilmiş oldu. Akdeniz Üniversitesi Müzoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nevzat Çevik, 56 noktanın blok olarak özelleştirilmesinin sıkıntı yaratabileceğini söyledi. “Franchising” uygulamasıYüklenici firma, halıdan lokuma, çiniden replika satışına kadar her alanda tek yetkili olacak. Firma ayrıca dijital ve basılı yayıncılığın yanı sıra internet üzerinden kültür varlıklarının tanıtım ve satışını yapabilecek, franchising sistemiyle yurtdışında da şubeler açabilecek. Bakanlığın hazırladığı şartnameye göre, ihale kapsamına alınan müze ve ören yerlerinde mevcut satış noktalarının yanı sıra yeni satış alanları da kurulabilecek. Çini, tezhip, hat, halı ve kilim gibi geleneksel Türk el sanatlarıyla, kahve ve lokum üretimiyle satışı da yeniden düzenleniyor. Düzenlemeyle müze ve ören yerlerindeki satış kabiliyeti ve temsilinin gelişmiş ülkeler düzeyine ulaştırılması hedefleniyor. Bakanlık, hazırladığı ihale şartnamesinde, müze ve ören yerlerinin, ziyaretçi sayıları ve sahip olduğu tarihi zenginliklere rağmen “yetersiz işletmecilik” nedeniyle önemli bir satış gelirinden yoksun kaldığını vurgulamıştı. “Devlet müze işletemiyor”Prof. Dr. Nevzat Çevik, ihaleyi prensip olarak doğru bulduğunu ancak 56 noktanın blok halde özelleştirilmesinin sıkıntı yaratabileceğini söyledi. Çevik, 56 müze ve ören yerinin toplu ihale edilmesi yerine önceden belirlenen müze ve ören yerlerindeki pilot uygulamalara göre özelleştirme yapılmasının daha doğru olduğunu belirterek şunları söyledi: “ Pilot uygulamalarda edinilen deneyimle eksiklikler giderilebilir ve buna göre hareket edilebilirdi. Devlet bu işi yapamıyor. Müzecilik bir işletmecilik işidir. Memur zihniyetiyle işletmecilik yapılmaz. Müzeler aslında birer eğitim kurumudur. Özel sektörün bu işi daha iyi yapabileceğini sanıyorum. Ancak bu konuda fikir yürütmek için henüz erken. Uygulamanın sonuçlarını görünce bir şeyler […]

Polis şiddeti devletin korkusu

Tam da “Bu sene 1 Mayıs nispeten güzel geçti, en azından ‘makul sayıda’ da olsa bir grup Taksim’de dilediği kutlamayı ve anma törenini yapabildi” derken basına yansıdı ara sokaktaki vahşet. Vicdanı rahat etmeyen bir mahalle sakini, evinde perdenin arkasına gizlenerek kaydetti 5-6 polisin tüm günün acısını bir bedenden çıkarışlarını. Öztürk Alataş’ın adını böyle duyduk: “1 Mayıs’ta ara sokakta, yere yatırılıp dakikalarca tekmelenen genç.” Tıpkı Seyfi Tursun’u da, 23 Nisan’da Hakkari’de “Kafası dipçikle ezilen çocuk” olarak duyduğumuz gibi. İnsan Hakları Derneği’nin 2008 Türkiye İnsan Hakları İhlalleri Raporu’nda “Toplumsal Gösterilerde Güvenlik Güçlerinin Müdahalesi Sonucu Dövülen ve Yaralananlar” başlıklarının altındaki liste bir hayli kabarıktı. 2009 yılı ise daha şimdiden fazlasıyla şiddete tanıklık etmiş bulunuyor. Devletin toplumsal gösterileri bastırma ihtiyacı duyan yapısını ve çoğu zaman birkaç kişinin bir araya gelip dile getirdiği en ufak bir hak talebine bile tahammül gösteremeyen polisin neden bu kadar kolaylıkla şiddete başvurduğunu Ferhat Kentel, Murat Belge ve Mesut Bedri Eryılmaz ile konuştuk.Toplumsal hareketten korkan devlet Ferhat Kentel (İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi):Bir toplumun harekete ihtiyacı vardır. Toplumsal hareketler sayesinde, insanlar nefes alıp, rahatlar. Toplumsal hareketi bastırma ihtiyacı ise, düzenin ne kadar kutsal bir şey haline geldiğini, aslında o kutsallığın altında o düzenin ne kadar çok güç ilişkisi sakladığını anlatır bize. Siz ona kutsallık atfettiğiniz zaman altındaki güç ilişkilerini görünmez kılmış olursunuz. Toplumsal gösterileri bastırma eğilimli devleti hareketten korkan devlet olarak tanımlamak mümkün. Bu tür devlet yapısı ikna ederek, onay alarak kazanmayı beceremediği meşruiyeti şiddetle sağlar. Mesele asla sadece vatanseverlik, memleketi savunmak değil, içiçe geçmiş çıkar ilişkilerinin olduğu bir dünyayı saklamaktır. Çıkar ilişkilerini saklayan düzen o kadar önemli bir hale gelmiş ki, nefes almamızı sağlayacak toplumsal hareketlerin önüne, her türlü yol mübah görülüp engel koyuluyor. Toplumsal hareket engelleniyor, karşısında düzen kendisini sürekli olarak performe ediyor. Askeri düzende kutlanan cumhuriyet bayramları, her sabah okullarda yapılan törenler gibi ritüellerle, aslında bu düzenin […]

Depeche Mode konseri iptal

14 Mayıs 2009 Perşembe akşamı santralistanbul’da gerçekleşmesi gereken Depeche Mode konseri, grubun vokalisti Dave Gahan’ın sağlık problemleri nedeniyle iptal edildi. Atina’da 12 Mayıs akşamı verilmesi gereken Depeche Mode konserinden hemen önce Dave Gahan rahatsızlanıp hastaneye kaldırılmıştı. Konserin başlamasına az bir süre kala 20 bin Depeche Mode hayranına Gahan’ın rahatsızlandığı sahneden duyuruldu. Ancak Gahan’ın sağlık durumu ile ilgili olarak grup yetkilileri ve organizatörler henüz net bir açıklama yapmadılar. Sadece Gahan’ın kontroller ve tedavi için ABD’ye döneceğiaçıklandı. Purple Concerts organizasyonuyla Türkiye’ye gelmesi planlanan Depeche Mode’un, çıktığı Avrupa turnesinde, vokalist Dave Gahan’ın sağlık problemleri nedeniyle Atina konserinden sonra turnenin Türkiye ayağı da iptal olmuş oldu. Grubun Türkiye’den sonra Bükreş ve Sofya konserlerinin de iptal olabileceği açıklandı. Purple Concerts, Depeche Mode konserinin iptal mi olduğunu ya da ileri bir tarihe mi ertelendiğini 16 Mayıs Cumartesi gününe kadar açıklayacağını bildirdi. Konserin başka bir tarihe ertelenmesi durumunda konser için bilet almış olanların isteğe göre biletlerini saklayabilecekler ve ileri bir tarihte olabilecek Depeche Mode konserini bu biletlerle izleyebilecekler.. Eğer Purple Concerts konserin tümüyle iptal edildiğini açıklarsa, bilet bedelleri Bitetix’ten geri alınabilecek.

‘Yargı devleti kollamalı!’

“Ben biraz devletçi hukukçuyum… Ben 12 sene devlette, uluslararası hukukta çalıştım. Çok da gittim ben. Düzenli senede altı yedi kere Fransa ağırlıklı giderim. Benim orada hâkimlerde, en demokratik toplumlarda bile gördüğüm, özellikle Almanya’da bu çoktur, devletin çıkarı oldu mu hiç affetmiyorlar… Çok hukuka uydurarak çıkarıyorlar. Yani o sırada devletin menfatine aykırı birşey varsa, adalet de bir yanda ise, biraz adalet es geçiliyor¸o kadar söyleyeyim.” Türkçe düzeltmesi yapılmadan yayınlanan (ve yayınladığı kitabın isminin ortaya çıkmasına vesile olan) bu sözler bir hâkime ait. Aynı hâkim, “İnsan hakları, devletin ulusal çıkarları açısından tehdit oluşturabilir mi” sorusuna da “Türkiye’nin özgüllüğünü” gerekçe göstererek -aynı Türkçe’yle- ve olumlu cevap veriyor: “… Türkiye’nin konumu biraz değişik yani. Şimdi Türkiye’yi İsviçre ile Fransa ile Türkiye’nin konumu değişik, içinde bulunduğu konumlar değişik.” Devlet çıkarının adalete tercih edildiğini itiraf eden hâkim, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri Mithat Sancar ve Eylem Ümit Atılgan’ın sorularını açık yüreklilikle yanıtlayan 51 hâkim ve savcı arasında.İki akademisyen bu insanlarla “yargıya egemen algı ve zihniyet”e dair bir fotoğraf ortaya koyabilmek için görüştü. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) yürüttüğü bu çalışmanın kitabı “Adalet Biraz Es Geçiliyor…” ismiyle yayınlandı. TESEV’in yargıya yönelik araştırma dizisinde yer alan bir diğer çalışma ise, “toplumun yargıyı algılayışı” üzerine yoğunlaşıyordu. Muthat Sencer ve Sosyolog Suavi Aydın tarafından yürütülen bu araştırma ise “Biraz Adil, Biraz Değil…” başlığında kitap haline getirildi. TESEV Demokratikleşme Programı Direktörü Etyen Mahçupyan’ın sözleriyle ilk kitap yargıya içerden yani yargıçların gözünden, ikincisi ise toplumun gözünden bakıyor. Üç akademisyen dün Taksim Point Hotel’de çalışmalarını basınla paylaştı. Her iki çalışma da görev alan Prof. Dr. Mithat Sancar, sayısal verilerden çok saha araştırmalarına ve mülakatlara yönelmelerinin nedenini “Türkiye’de henüz var olmayan yargı sosyolojisini biraz da olsa gün yüzüne çıkarmak” olarak açıklıyordu. “Hakim ve savcılar bizi bekliyor gibiydi” Hukuk sosyolojisi uzmanı Yrd. Doç. Dr. Eylem Ümit Atılgan da beş aylık çalışma boyunca […]

Yalvaç Ural’dan teneke oyuncaklar

Çocuk dergileri ve kitaplarıyla tanınan gazeteci Yalvaç Ural’ın düzenlediği “Yalvaç Ural Teneke Oyuncaklar Sergisi”, Rahmi Koç Müzesi’ndeki Fenerbahçe Vapuru’nda ziyaretçileriyle buluşuyor. 1910-2008 yılları arasında Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde üretilmiş oyuncakların yer aldığı, Yalvaç Ural Teneke Oyuncaklar Sergisi 14 Haziran’a kadar görülebilir.Merve Akçay- Duygu Furuncu

Can Dündar’dan bilirkişiye cevap: “Buyrun siz çekin!”

Can Dündar* Hep merak ederdim; Türkiye niye yıllar boyu, bu kadar sevdiği Ata’sına bir film çekemedi diye… Başıma gelince anladım; çekmek mümkün değilmiş ki… “Mustafa” konusunu kendimce kapatmıştım. Filme ilişkin polemiklere bu köşeyi ayırmamaya da gayret sarf ettim. Ama filmin “Atatürk’e hakaret” iddiasıyla soruşturulduğunu bu gazetede manşetten okuduğunuz için sonucu da bilmek istersiniz diye düşündüm. Bir “yakınıcılarlar” (“müştekiler” yani) , filmde “Atatürk’e hakaret suçu” işlendiği iddiasıyla savcılığa başvurmuş, savcılık da soruşturma açmıştı. Başvuruda “hakaret”in kanıtları nelerdi biliyor musunuz?– “Mustafa” demekle O’na saygısızlık ediyorduk.– Film müziği için “Ermeni asıllı Goran Bregoviç”i seçmiştik. (Bu iddia üzerine Goran’ı aradım; “Ermeni asıllı olduğunu biliyor muydun?” diye sordum. Bilmiyormuş. O kendini Boşnak sanıyormuş(!). Bir de Canan Arıtman’a sormaya karar verdik.)– Filmin dağıtımını dünya çapında Warner Bros firması üstlenmiş. Bu da “saygısızlığın yabancı destekli uluslararası bir programın parçası olduğunu kanıtlıyor”muş.– Filmde Atatürk’ün çocukluğunu Yunanlı ve Makedonyalı iki çocuk canlandırmış. “Yakınıcılar”, “Neden yabancılar?” diye soruyordu. (Sanki yıllarca Atatürk rolü için yabancı oyuncu aranmamış gibi…)Kanıtlar bunlardı. “Yakınıcılar”, bu verilerden “Amerikan destekli bir Ermeni-Yunan komplosu“ kokusu almış ve “Bunlar programlı, dış bağlantılı, ülkeyi parçalamak maksatlı, reklam kokan yayınlardır” sonucuna varmıştı.7.5 yıla kadar hapsimi istiyordu. Hakaret ve aşağılama yok“Her ülkede böyle paranoyalar olabilir” diyebilirsiniz. Ama bizde savcılık dilekçeyi işleme koymuş ve bilirkişiye yollamıştı.Ben de gazetelerden öğrendim: İnceleme tamamlanmış.Bilirkişiye sorulan soru neydi:“Filmde Atatürk’e hakaret var mı?”Bilirkişi ne cevap vermiş:“Değerlendirmemi yapayım, siz karar verin.”Savcı da, sigara yasağının sinema filmlerini kapsamadığını, filmde senaristin kendi sübjektif yorumunu yaptığını ve “bu yorumda Atatürk’e hakaret veya aşağılama bulunmadığını” yazmış ve kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiş. ‘Optik anlatım’ eleştirisi Buraya kadarı normal. Garip olan şu:Bilirkişi, son derece titiz bir çalışmayla hakaret iddiasını incelerken film eleştirisine de girişmiş.76 maddelik bir rapor hazırlamış.Bunları da “yanlışlar”, “aykırı yorumlar” ve “eksikler” diye sınıflandırmış.Öyle maddeler ki, okudukça “Neden Sayın Bilirkişi, film eleştirmenliğine ya da bizzat yönetmenliğe soyunmuyor?” diye düşünmeden edemiyor insan…Çünkü 24 […]

Mete Tunçay’a göre Mustafa

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Mustafabelgesel filmiyle ilgili soruşturmasını “takipsizlik” kararıyla sona erdirdi. Savcılığın görevlendirdiği bilirkişi, inceleme sonucunda filmde 28 hata tespit etti. Ancak savcılık, Kasım 2008’de yapılan üç farklı başvuruda iddia edilen “Atatürk’e hakaret ve aşağılama” unsurları bulunmadığına kanaat getirdi. Yönetmenliğini ve senaryosunu gazeteci Can Dündar’ın üstlendiği, 29 Ekim 2008’de gösterime giren belgesel, gerçekleri yansıtmadığı ve Atatürk’ü küçük düşürdüğü gerekçeleriyle sert eleştirilere maruz kalmıştı. Film, gösterime girmeden birkaç gün önce, ana sponsoru Turkcell’in çekilmesiyle gündeme gelmiş ama 1 milyon 100 bin kişiyi sinema salonlarına çekerek, yılın en çok izlenen yapımları arasında yer almıştı. Savcılığın, bilirkişiye hazırlattığı raporu İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay ile konuştuk. Tunçay, NTV Tarih dergisinin Mart 2009 sayısında kaleme aldığı kısa yazısında da Mustafaaleyhindeki değerlendirmeleri haksız bulduğunu ve Can Dündar’ın anlatımını başarılı bulduğunu dile getiriyordu. Tarihçi, bilirkişinin belgeselde işaret ettiği hataların çoğu için “Laf değil” ifadesini kullanıyor.“Ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi” Mete Tunçay’a göre, bilirkişinin hata olarak gördüğü 28 maddenin çoğu “hata” değil. Bilirkişi Erzurum ve Sivas kongrelerinden, Amasya Tamimi’nden, Yunanlılar dışında Anadolu’yu işgal eden diğer devletlerin ordularından bahsedilmediğini dile getiriyor. Tunçay bu tespite “Mustafa ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi. Belgesel, insan-üstü gösterilen Atatürk’ün –belki biraz magazine kaçarak– insani boyutlarını vurgulamayı amaçlıyor. Öte yandan Atatürk hakkında tüm gerçekleri gösterme gibi bir iddiası yok. Bunu yapsan herhalde o film altı saat sürer” sözleriyle karşılık veriyor. Raporda, “Erzurum’daki Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in Atatürk’e ‘Emrinizdeyim’” demesinin yanlış bir aktarım olduğu, Karabekir’in bu göreve Atatürk’le görüştükten sonra atandığı iddia ediliyor. Tunçay bunun doğru olmadığı, Karabekir’in Mustafa Kemal’den çok daha önce bölgeye gittiği ve Atatürk’e sorulup sorulmamasının bu atamanın sonucunu değiştirmeyeceği görüşünde. “Şam’ın sürgün yeri olduğu doğru” Bilirkişi, “Atatürk’ün Şam’a sürgün amacıyla gönderildiği” bilgisinin de gerçeği yansıtmadığını, Şam’ın döneme göre çok canlı ve ileri bir kent olduğunu dile getiriyor. Tunçay’a göre ise […]

Medya grupları fanzini öldürüyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi gösteri sanatları yönetimi ve kültür yönetimi birinci sınıf öğrencileri tarafından 2005 yılından bu yana her bahar düzenlenen, aynı zamanda çeşitli üniversitelerden animasyon bölümü öğrencilerinin işlerini de izleyiciyle buluşturan “Çizgili Günler Şenliği” bu yıl da 8-10 Mayıs tarihleri arasında Santralİstanbul’da gerçekleştirildi. Türkiye çapındaki çizgi roman yayıncılarını ve sahaflarını da bir araya getiren şenliğin bu yılki ilk konuğu fotokopi olarak yayınlanan ve ne zaman çıkacağı belli olmayan çizgi roman dergisi “Çapa çizgiroman grubu” oldu. Sadece metal/rock müziğe yakıştırılan fanzin ve underground gibi kavramları çizgi romana taşıyan Çapa grubu üyelerinden Yıldıray Çınar, Hakan Tacal, Mahmut Asrar ve Suat Ege Us’un katıldığı söyleşi, Türkiye’deki çizgi roman dünyasına çeşitli yönlerden bakma fırsatı sundu. Çapa grubu kurucularından Hakan Tacal, yasal prosedürlere uymadan, bir fanzin çıkarma fikrinin 1996 yılında Ankara’da çoğu Eskişehir Anadolu Üniversitesi çizgi-film animasyon bölümü öğrencilerinden oluşan yetenekli ama kendini amatör saymayı tercih eden bir grup çizer tarafından ortaya atıldığını söylüyor. Tacal, Türkiye’de çizgi roman piyasasının bugünkü kadar bile sağlıklı olmadığı bir dönemde çizgi romancılığa başlamalarının nedenini “Hepimiz çizgi roman aşığıyız, hepimizin aklında lise yıllarında yarattığımız süper kahramanları hayata geçirme isteği vardı ” diye açıklıyor. “Sürgün”, “Kopuş”, “Maskeli”, “Fırtına”, “Çapa Çizgiroman Sunar” adlı fanzinleri komik denecek ölçüde, az bir sayıyla, bazen 50-100 bazen de 200 bastıklarını bu yüzden ilk sayılarında kendilerini “çok zeki değillerdir ama hepten ebleh de sayılmazlar. Estiğinde çizgiroman üretir ve gizli saklı yerlere bırakıp kaçarlar… “ diye tanımlayan Çapa grubu, dergilerini ulaşabildikleri tüm şehirlerde ve satmayı kabul eden sahaf ve kitapevlerine dağıtarak çizgi roman okuyucusuna ulaşmaya çalışmış. “Profesyonel iş” denildiğinde ekonomik şartlarda takıldığını söyleyen Hakan Tacal, ekonomik şartların ipini tutanların sermaye sahibi kişiler olduklarını, sanatın ya da çizgi romanın gelişiminin de onların vizyon sahibi olup olmadıklarıyla ilgili olduğunu söylüyor:“Bu topraklar her türlü sanatı gerçekleştirebilecek kişilerle doludur fakat vizyon sahibi olmak paradan daha önemli bir yer tutar.” Grubu kurdukları 1996 […]

Güvendikleri topraklara sergiyle döndüler

Tarih boyunca değişik nedenlerle kendi ülkelerini terk etmek zorunda kalarak Türk topraklarına sığınan siyasi liderler, krallar ve sanatçıların fotoğraflarının yanı sıra bilgi ve belgelerin de bulunduğu “Türkiye’ye Güvendiler” sergisi, santralistanbul’da açıldı. Sergide, Nazım Hikmet’in dedesi Konstantyn Borzecki (Mustafa Celalettin), Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim adamları, Macar Kralı II’nci Ferenc Rakoczi, Polonyalı şair Adam Mickiewicz’e kadar pek çok devlet başkanı, politikacı, sanatçı ve ordu mensubuna ilişkin bilgi ve belge bulunuyor. Türkiye’nin İspanya Büyükelçisi Ender Arat’ın derlediği sergi, Bilgi Üniversitesi santralistanbul’da Mayıs sonuna kadar açık kalacak. Nihai amaç müze kurmak Türkiye topraklarında hüküm süren devletleri yönetenlerin, zor zamanlarında kucak açtığı sığınmacıların yeterince bilinmediğinden hareket ederek, “Türkiye’ye Güvendiler” sergisini derleyen Büyükelçi Arat, tarih boyunca Türkiye’ye göç edenler temasından hareketle Ankara’da bir müze kurmayı da amaçlıyor. Sergi fikri 1998-2002 yılları arasında Budapeşte ‘de büyükelçilik görevi sırasında aklına gelen Arat, Macarlarla ilgili dokümanları da bu sırada toplamış. Daha sonra yurtdışındaki büyükelçilikler vasıtasıyla bu ülkelerden gelen sığınmacıların envanterini çıkarttırmış. Ankara’daki Rusya Federasyonu ve Polonya temsilcileri gibi bazı büyükelçilikler de önemli katkılarda bulunmuş projeye. Arat, “Sığınmacıların çoğunun başından geçenlerin her biri bir film konusu. Onun için esas amacımız bu konuda bir müze açmak. Ne var ki müze açmak yıllar ve büyük masraflar gerektiriyor. Kısıtlı imkanlarımızla öncelikle sergiyi gerçekleştirmenin uygun olacağını, böylece ilk tohumun atılacağını, daha sonra müze üzerinde çalışılabileceğini düşündüm” diyor. Yüzbinlerce insanın hikayesi Daha önce ABD, İspanya ve Estonya’da gösterilen sergi, Medeniyetler İttifakı Forumu sırasında İstanbul’da liderlerin ziyaretine de açılmıştı. Yüzbinlerce insanın hikayesini görsel ve yazılı malzemelerle anlatan sergi; sözkonusu sığınmacıların Türk ve yabancı kamuoyuna tanıtılmasının ötesinde, bu insanların/toplulukların kimliklerinin, ülkelerini terk etme nedenlerinin, Türk topraklarında yaşadıkları sürelerin, ikamet ettikleri şehirlerin, evlerin, yaptıkları faaliyetlerin, bıraktıkları eserlerin, Türkiye’den ayrıldıktan sonra neler yaşadıklarının, haklarında yazılmış kitapların gün ışığına çıkartılabilmesi için tarihçileri ve araştırmacıları teşvik etmeyi de amaçlıyor. “Devletime sığınanları asla geri vermem” Padişah Abdülmecid’in fotoğrafının altında, “Tacımı veririm, tahtımı […]

Mardin massacre fires debate over “village guards”

Niyazi Dalyancı “To put all the blame for the assault in Mardin on the village guards is not fair,” declared Brigadier Metin Guralp in his press briefing at the headquarters of the Turkish General Staff four days after armed men massacred 44 people, including children, pregnant women and men at prayer in a village of Turkey’s southeastern province. The indiscriminate bloodbath shocked Turkey and made headline news in international media. The savagery of the massacre unparalleled even in the country’s southeastern part which has been the scene of fighting between Kurdish separatist PKK members and government forces for more than 30 years triggered a heated debate in Turkey on what might have incited people to commit such a ruthless act. The carnage turned the spotlight on the “village guards,” some 60,000 men armed, trained and paid by the government to help the army in its struggle against the PKK. Simply because, both the victims and assailants of the massacre at the Bilge village were members of the clans where men belonged to this paramilitary organization and those who lost their lives were hit by weapons supplied by the government. The attack took place when the victims had gathered at one of the 32 houses in the village of 150 for an engagement celebration. Dusk had just settled over the village and men in the house had taken their places behind the imam for evening prayers after eating their dinner served by the women. Shooting started at that moment. Masked men, armed with automatic guns, mostly Kalashnikovs sprayed the people in the house indiscriminately with bullets leaving 44 dead, 6 of them infants, 16 women, three of them pregnant and 22 men, including the imam. Three escaped with bullet injuries. Within hours, the security forces seized 12 suspects with their weapons. […]

Türkiye: Turistler için cennet, hayvanlar için cehennem

) Peta, ilgi çeken reklamlarının yanısıra hayvan hakları için toplum eğitimi, hayvanlara uygulanan işkence soruşturmaları, araştırmalar, yasalar, hayvan kurtarma ekibi, ünlülerle yapılan çeşitli kampanyalar ve protestolara imza atıyor. Peta, hayvanların zulüm gördüğünü düşündükleri 4 alan olan ‘fabrikasyon hayvancılık, laboratuar hayvanları, giyim pazarı ve eğlence sektörü’ üzerine yoğunlaşıp kampanya ve protestolarını bunlar üzerinden döndürüyor. 1980 yılında kurulan ve 2 milyondan fazla üyesi bulunan örgüt aynı zamanda dünyanın en büyük hayvan hakları organizasyonu olarak kabul ediliyor. Peta’nın Dünya’da ve Türkiye’de büyük ilgi toplayan kampanyaları ve protestoların bazıları şöyle: Mc Donald’s ve Kentucky Fried Chicken‘ın zalim tarihiDünyanın en büyük fast food zincirlerinden olan Mc Donald’s ve Kentucky Fried Chicken‘ın tavuklara uyguladığı zulmü, internet sitesindeki videolarla gösteren Peta, tavukların nasıl canlı canlı kaynar suya batırıldıklarını ve seri üretim bandında canlı kalan tavukların nasıl bıçakla zalimce öldürüldüğünün görüntülerini içeren videoyla Mc Donald’s ve Kentucky Fried Chicken‘a karşı resmen savaş açtı. 2000’den bu yana yürüttüğü Mc Cruelty (Mc Zülüm) ve Kentucky Fried Cruelty adlı kampanyalarla günümüzde, gıda sektöründe daha uygun metotların kullanıldığına dikkat çeken örgüt, Mc Donald’s ve Kentucky Fried Chicken‘ın senelerdir bu yöntemleri tercih etmediklerine vurgu yapıyor. Peta’nın bu kapmayanlarına katkıda bulunan ünlü isimler arasında Pamela Anderson, Alicia Silverstone, Sir Paul McCartney, Dalai Lama bulunuyor. “Şayet insanlar KFC`nin tavuklara nasıl muamele ettiğini görseler, bir daha ağızlarına tek bir but bile koymazlar” diyen ünlüler, .Mcdonald`s ve KFC`nin yılda 750 milyon tavuğa yaptığı zulmün uygarlığa yakışmadığını ve bu lokantaların boykot edilmesini talep ediyorlar. Yalancı ArmaniDaha önce ürünlerinde kürk kullanmayacağını belirten Armani moda evi, yeni kreasyonunda tavşan derisi kullanınca Peta tarafından yalancı ilan edildi. Firma, öncelikle etinden faydalanılan tavşanların kürklerinin ikincil ürün olduğunu öne sürerek kendini savunsa da Peta bu bahaneyi kabul etmedi. Tasarımcının çelişkili tutumuna cevaben, moda dünyasının büyük ilgisini çeken Oscar ödülleri gecesinin yaklaşmasını da fırsat bilen Peta yetkilileri, ünlü modacıyı pinokyoya benzeten bir reklam kampanyasına […]