Şiddetin dublörleri

Nişantaşı’ndaki City’s Alışveriş Merkezi’nin en üst katında bulunan Toprak Sanat Galerisi’ne girdiğinizde; kaşı gözü morarmış, intihara kalkışan, bağımlı ya da delirmiş kadın portreleriyle karşılaşıyorsunuz. İnsanın içi kararıyor ama amaç da zaten bu. Fotoğrafçı Ümit Karalar, insanların, bir dakikalığına da olsa empati kurabilmesini ve acı gerçeğe duyarsız kalmamalarını istiyor. “Bu projeyi, ‘Türkiye’de her gün şiddete maruz kalarak hayatını kaybeden üç kadın var’ diye seçtim. Toplumun bilinçlenmesi gerekiyor” diyen Karalar, bu kadınların yaşadığı duygusal çöküntüyü, İngilizce okunmaya çalışıldığında Türkçe’deki “şiddet” kelimesini çağrıştıran Sheddeath isimli sergisiyle aktarıyor. Şiddet sınıf ayırmıyor Sheddeath, Marmara Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü’nden mezun, 24 yaşındaki Karalar’ın diploma projesi olarak başlamış. Ancak aralarında ünlü simaların da bulunduğu birçok katılımcının ve sponsoru Doğtaş’ın da desteğiyle bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürülmüş. Karalar satışa sunduğu fotoğraflardan elde edilecek gelirlerin Kadınları Koruma Derneği’ne bağışlanacağını aktarıyor. 50’yi aşkın kadının yer aldığı bu projede Karalar, doktorundan, öğretmenine birçok meslek grubuyla çalışmış. Fotoğrafçı, projenin içine ünlüleri katarak başka bir noktaya parmak basmak istiyor. Karalar bunu şöyle açıklıyor: “Çünkü sosyal sınıf ayrımı yapılmaksızın, her meslekten kadın şiddete maruz kalıyor.” Makyaj ama gerçek Sergide, kendi fotoğraflarına bakan ünlü kadınlardan birkaçıyla sohbet etme şansı buluyoruz. Hepsi, böyle bir projeye katıldıkları için ne kadar mutlu olduklarını dile getiriyor. Oyuncu Gözde Kansu da, “Bu projede mutlaka yer almalıyım” diyenlerden. Kansu, kadının maruz kaldığı şiddeti canlandırmanın bile moral bozucu olduğunu ve çekimlerin model üzerinde psikolojik etki bıraktığını vurguluyor: “Korkunç bir şey. O anı yaşıyorsunuz.” Çekimlerden çok etkilenen bir diğer isim ise şarkıcı Zeynep Mansur. Çekimlerde, morarma ve yara izlerini oluşturmak için profesyonel plastik makyaj uygulandığını hatırlatan Mansur, çekim biter bitmez makyajını çıkarmak istediğini söylüyor. Şiddet eylemlerinin en kötüsünün fiziksel şiddet olduğunu düşünen Mansur ekliyor “Ben makyajla böyle hissederken, fiziksel şiddete maruz kalmış kadınların neler hissedebileceğini düşünün.” Toplum baskısı da bir şiddet Sergide, sadece başkalarının kadınlara uyguladığı fiziksel şiddete yer verilmiyor. Örneğin; oyuncu Özge Özder, […]

Bilgi Üniversitesi’nden haberler

İstanbul Bilgi Üniversitesi, tüm ülkenin gündemine oturacak kadar hareketli günler yaşıyor. Üniversitenin öğretim kadrosu ve mezunları, basında görüşüne sık sık başvurulan, örnek başarı öyküleri haber konusu oluşturan isimler arasında yer alıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Tanıtım ofisinin yayınladığı bültenlerin yardımıyla derlediğimiz, son bir hafta içerisinde Türkiye basınında yer alan ve üniversitenin isminin geçtiği haberlerin bazıları şöyle. Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin çabasıyla kurulan Tarlabaşı Çocuk Orkestrası, Zamangazetesinin 4 Ocak tarihli nüshasında ön sayfadan haber oldu. Aynı gazetenin yazarı İbrahim Öztürk 3 Ocak tarihli “Bu yazının kahramanı sizlersiniz!” başlıklı köşe yazısında, Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu’ndan alıntı yaptı. Bilgi Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu Cenker Kardeşler, Hürriyetgazetesinin Cumartesiekinin haber konusuydu. Vesaire Vesaire isimli albümü yayınlanan Kardeşler ile yapılan röportaj “Baba zoruyla albüm yapan fabrikatör müzisyen” başlığıyla 1 Ocak tarihinde yayınlandı. Eleledergisi de bir başka Bilgi mezununa mikrofon uzatmıştı. Dergi Ocak 2010 sayısında “Gazeteci olmak isterken lojistik patroniçesi olan” Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümü mezunu Evrim Aras Sağıroğlu’nun başarı öyküsüne yer verdi. 2 Ocak Pazar günü yayınlanan “insan kaynakları” ekleri de İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim elemanları ve öğrencilerin görüşlerine başvuruyordu. Hürriyet’in İnsan Kaynakları eki, kadın ve çocuk istismarının konu edildiği haberinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç, Dr. Ayten Zara ile röportaj yaptı. Sabahgazetesinin İşte İnsan eki ise Sağlık Bakanlığı’nın, psikologlarının yalnız başlarına sağlık hizmeti veremeyeceklerine dair genelgesini konu ettiği haberinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Yüksek Lisans Programı Direktörü Yrd. Doç. Dr. Murat Paker’in görüşüne başvurdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu Nayad Demirci, “Eğitimi üst düzey yöneticiler veriyor” başlıklı haberde, İstanbul Business School’dan üniversite sonrasında aldığı eğitimin kariyerinde oynadığı rolü anlatıyordu. Cosmopolitandergisi, Ocak 2010 sayısında Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü mezunu, doğum fotoğrafçısı Vera Caen Anahmias ile “işine duyduğu aşk” üzerine söyleşi yaptı. HABERTÜRKgazetesinin 31 Aralık 2010 tarihli İstanbul ekinde, 1999 […]

Kadınlara özel metrobüs

İstanbul’da her gün yüz binlerce insana hizmet veren metrobüslerin, özellikle sabah ve akşam saatlerinde normal kapasitesinin çok üzerinde yolcu taşıması sorunları da beraberinde getiriyor. Yoğunluk çoğu kez, sefer sıklığının 36 saniye olduğu dile getirilen bu araçlarda yer bulunamamasına neden olurken, bir şekilde binmeyi başaranlar adeta balık istifi seyahat etmek durumda kalıyor. Sıranın, düzenin ve saygının söz konusu olmadığı bu saatlerin mağdurları ise çoğu kez kadınlar: Kendini içeriye atabilmek için omuz omuza mücadele vermek durumundalar. İçerideyse bir başka sıkıntıyla karşılaşabiliyorlar. Sorunun farkında olan erkekler de yok değil… Öyle ki, çeşitli forumlarda tacizden korunmaları için “kadınlara özel metrobüs” uygulamasını öneriyorlar. Konu, “Hanımlar için ayrı metrobüs düzenlenmesi” başlığıyla Ekşisözlük’tegündeme getiriliyor. “Nasılbirdemokrasiistiyoruz” takma adıyla başlığı açan kullanıcı “…bizim kadınlarımız metrobüste ahlaksızca rahatsız ediliyorlar” diyerek durumla ilgili şikâyetini dile getirirken, ayrı metrobüsler oluşturulmasını ve bunlardan sadece kadınların yararlanmasını öneriyor. “Mecburen çalışan hanımlar” Metrobüse binen kadınları “Çünkü herkesin hanımı evde oturma gibi bir şansa sahip olamıyor. Kimi ailelerde, gönlümüz hiç razı gelmese de, hanımların da mecburen çalıştıklarına şahit oluyoruz” şeklinde tanımlayan Nasılbirdemokrasiistiyoruz’u,“The last mimzy” eleştiriyor: “Şimdi, dincilerin, toplum içinde kadınların maruz kaldığı sorunları çözme şekli bellidir: “Mağdur edene dokunma, kadına yasak getir veya kadını soyutla.” “Rahatça mini etek giyilebilen” ülkeler“Women only bus” (kadınlara özel otobüs) diye adlandırılan uygulamayı, Malezya, Güney Kore, Nepal, Pakistan ve Japonya gibi ülkelerde görebiliyoruz. Özellikle yüksek nüfuslu yerleşim bölgelerinde ve yoğunluğun yaşandığı iş saatlerinde baş vuruluyor. Dubai’de talep eksikliğinden kaldırılan bu uygulama, gazeteci Andrew Gumbel’in otobüsleri “bakire binen hamile çıkabilir” şeklinde tanımladığı Meksika’da ise rağbet görüyor. The Independent gazetesine konuşan 29 yaşındaki Sandra Jimenez adlı bir kadın da, Meksico City’de 2008’de başlatılan bu uygulamayı “güzel sürpriz” olarak niteliyor. Uygulama sayesinde, taksi parası vermekten kurtulduğunu belirten Jimenez, özel otobüslerin, kadınlara istedikleri gibi davranma ve giyinme imkânı vereceğini söylüyor. Jimenez “Rahatça mini etek giyebilirim, kimse rahatsız etmez…” diyerek sevincini dile getiriyor. Uygulama Malezya’da da […]

Çift dillilik çocukları nasıl etkiliyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Araştırmaları Birimi’nden Dr. Müge Ayan Ceyhan, Eğitim Reformu Girişimi tarafından yürütülen Çift Dillilik ve Eğitim Projesi’ni dün Santral Yerleşkesi’nde sundu. “Bölünme kaygısından uzaklaşmak, farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği, barış içinde birlikte yaşayabildiğimiz bir toplum tahayyülünden söz etmenin artık zamanı gelmedi mi?” Bu sözlerle işe başladı Müge Ayan Ceyhan. Süregelen tartışmalar gösteriyor ki çift dilli eğitim bu tahayyülün tam da merkezinde yer alıyor. Ceyhan, uygun toplumsal ve pedagojik koşullar altında, doğru politikalarla hayata geçirilebildiği takdirde çift dilli eğitimin Türkiye’nin ileri götürülebileceği görüşünde. Bilgi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Birimi’nin Projeler Koordinatörü olan Ceyhan, projesini eğitimde çiftdilliliği, teknik boyutlarıyla ele alarak sundu. Avrupa Birliği mali desteği ile Eğitimde Haklar projesi kapsamında, pedagojik, dilsel ve toplumsal açıdan disiplinlerarası perspektifin sunduğu olanaklar çerçevesinde çiftdilliliği değerlendiren Ceyhan, kısa ve orta vadedeki çözüm önerilerini de anlattı. Türkiye çok dilli“Türkiye’nin etnik yapısındaki çeşitliliğin farkına varmamız gerek. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından yapılan nüfus sayımlarında evde konuşulan dillere değinilmemekte” diyen Ceyhan, KONDA Araştırma’nın Milliyet Gazetesi için 2006’da yaptığı “Biz Kimiz?” adlı toplumsal yapı araştırmasını anlattı. Buna göre Türkiye’de konuşulmakta olan anadillerin dağılımı şu şekilde: Türkçe yüzde 85, Kürtçe/Kurmanci yüzde 12, Zazaca yüzde 1, Arapça yüzde 1,4, Ermenice yüzde 0,07, Rumca yüzde 0,06, İbranice yüzde 0,01, Lazca yüzde 0,12, Çerkezce yüzde 0,11, Kıptice yüzde 0,01. Türkiye’nin bu tür bir çokdilli yapıya sahip olması, çocukların önemli bir kısmının Türkçeden başka diller bilerek örgün eğitime başladığı anlamına geliyor. Türkiye’deki mevcut durumda Anayasa’nın 42’nci maddesinin; “Türkiye Devleti’nin dili Türkçedir ve Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” şeklinde olduğunu söyleyen Müge Ceyhan, bu durumun tek istisnasının Lozan Barış Antlaşması’nda bulunduğunu dile getirdi. Buna göre, yalnızca azınlık gruplar olarak tanınan gayrimüslimlerin (Rum, Ermeni, Musevi) kendi dillerinde eğitim alma hakkına sahipler.Kürtler eğitime 1-0 yenik başlıyorMüge Ayan Ceyhan, Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın […]

Euroleague

Geçtiğimiz sezon Fenerbahçe Ülker’in Euroleague’de ilk turu geçemediği, Efes Pilsen’inse son anda kendini “Top 16”ya attığı göz önünde bulundurulduğunda, temsilcilerimizin bu sezon sıkıntı yaşamadan ikinci turu görmeleri başarı sayılabilir. Bu sezon için lige baktığımızda kupayı kaldırmaya aday takım sayısında, geçtiğimiz sezonlara nazaran ciddi bir artış olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, genel bir kalite artışından ziyade, tüm takımların belli oranda güç kaybedişinden kaynaklanıyor. Ligin ortalamasının çok üzerinde bir kadro olarak görebileceğimiz Olympiakos’un bile ilk turda üç maç kaybetmesi, son şampiyon Barcelona’nın grubunu üçüncü bitirmesi, 8 yıldır Final Four oynayan Rusya temsilcisi CSKA’nın henüz ilk turda elenmesi pek çok takımın final için iştahlanmasına sebep oldu. Bu takımların en önemlilerinden biri de şüphesiz Fenerbahçe Ülker. Temsilcimiz, son hafta zorlanması beklenen maçta Fransız Cholet’yi 32 farkla yenince, Top 16’ya ikinci torbadan adını yazdırdı. Kanarya kanatlandı Euroleague’e deplasmanda Barcelona ve içeride Siena galibiyetlerini de içeren yenilgisiz dört galibiyetle giren Fenerbahçe Ülker, bir anda tüm Avrupa’da dikkatlerin üzerinde yoğunlaşmasına sebep oldu. Ömer-Kinsey-Tomas’dan başlayan baskılı ön alan savunması ve devamında geride Vidmar-Oğuz-Mirsad merkezli arka alan defansı Fenerbahçe’nin bu dört maçta da rakiplerini 70 sayının altında tutmasını sağlamıştı. Takımın başına getirilen Neven Spahija’nın aşılamaya çalıştığı savunma odaklı oyun anlaşıyı, temsilcimizin çoğu otoritelerce “Avrupa’nın en iyi savunma yapan takımı” olarak adlandırılmasını sağlamıştı. Önceleri, kendinden daha güçlü bir takım görünce hemen ilk çeyrekte teslim olan, kaybetmeye baştan razı bir takım hüviyetindeki Fenerbahçe Ülker’e gerekli olan yalnızca bir “takım olma” karakteriydi. Spahija bunu aşıladı. Herkesin saha içindeki rolünden memnun olduğu, herkesin işleyen bir sistemin önemli parçaları olduğu Spahija sistemi, oynamaktan ve izlemekten zevk alınan bir basketbol vaat ediyordu. Seyirci de bu sisteme kendini dahil etmenin yolunu bulmuştu. Bir önceki sezon 1440 olan takımın maç başına seyirci ortalaması, bu sezon yüzde 794’lük inanılmaz bir artışla 12875’e ulaştı. Bir önceki sezon seyirci azlığı sebebiyle ihtar yiyen Fenerbahçe Ülker, bu sezon ligin en yüksek seyirci […]

Şenol Güneş: Karizmasız şampiyon?

Ulusal takımı, tarihindeki en büyük başarıya ulaştırdığında bile “karizma sahibi olmamakla” itham etmiştik Şenol Güneş’i. Trabzonspor’un olası başarısızlığında yine aynı şeyi mi söyleyeceğiz? Spor Toto Süper Lig‘in ilk yarısının tamamlanmasıyla oluşan tablo tüm futbolseverlerin birazcık şaşıracağı ama çoğunlukla takdir edeceği bir hal aldı. Tam 15 senenin ardından liderlik koltuğunda oturan ve en yakın rakibine 5, Süper Lig’in üç büyüğüne toplamda 42 puan fark atmış bir Trabzonsporvar karşımızda; ve bu fırtınanın ardında da Türk futbolunda adeta istikrarın sözlük karşılığı olan bir hoca: Şenol Güneş. Tesadüf mü denir yoksa şans mı? Bakıyoruz ki 95-96 sezonunun ilk yarısını yine lider olarak bitiren Karadeniz Fırtınası’nın başında yine Şenol Güneş var.Fakat Güneş, bu sefer daha temkinli gözüküyor. Zira 95-96 sezonunda şampiyonluğu kıl payı Fenerbahçe’ye yar etmişti Trabzonspor. Kalecilikten kaçamadı Futbolculuk yaşantısını file bekçisi olarak geçiren başarılı teknik adam, tam 15 sezon boyunca doğduğu şehrin takımı olan Trabzonspor’un kalesini korudu. Kariyerinde 31 kerede milli formayı taşıyan Güneş, bu maçların 5ine kaptanlık pazu bandıyla çıktı. Fakat daha bu zamanlara ulaşmadan genç bir delikanlıyken mahalle aralarında yapılan maçlarda göstermeye başlamıştı kaleciliğini. Kendisi kaleye geçmeyi çok istemeyip santrfor olarak görev yapmak istese de yeteneğinden dolayı bu mevkiden kaçamamıştı. Amatör olarak Erdoğdu Gençlikspor’da forma giymeye başladığına yine kaledeydi Şenol Güneş. O zamanları şöyle anlatıyor kendisi: “Ortaokuldaki lisedeki maçlarda kimse kaleye geçmezdi. Ben de hep ileride oynamak isterdim ama benim kalede iyi olduğum görülünce daha sonra bana lisans çıkartıp kaleye geçirdiler. Daha sonraki 20 yıl mecburi kalecilik yaptım” Henüz 20 yaşındayken, o zaman yeni kurulan Trabzonspor’a transfer oldu. Aynı zamanda Trabzon Eğitim Enstitüsü’ne devam eden Şenol Güneş’in zamanı futbol sahası ve fakülte sıraları arasında geçiyordu. 1975-1976 sezonunda Türkiye 1. Lig’inde bir ilk gerçekleşmiş ve kurulalı sadece 8 sene olan Trabzonspor, İstanbul hegemonyasını yıkıp şampiyonluk kupasına uzanmıştı. O yılki kadronun tamamı Trabzonlu futbolculardan oluşuyordu ve kalesinde de o sezon sadece 14 gol […]

TUS sınavına giren mağdur hekimler adına

Mustafa Aydınol Ben 12.12.2010 tarihinde ÖSYM tarafından yapılan Tıpta Uzmanlık Eğitimine Giriş Sınavı’na (TUS) giren bir hekimim. Sınavın soruları ile cevap anahtarının resmi olarak açıklandığı 14.12.2010 tarihinde hekim hocalarımız tarafından yapılan değerlendirmelerde her sınavda olabileceği gibi ancak biraz fazla sayıda (tam 9 tane soru) kesin hatalı olarak değerlendirildi. Biz de bu durumda ÖSYM’ye itiraz ederek soruların hatalı olduğunu ve gerekli tedbirlerin alınmasını rica ettik. Ancak ÖSYM 21.12.2010 tarihinde yaptığı açıklamada “Bu sayede adayların, özellikle de başarılı adayların cevap olarak farklı seçenekleri tercih ettiği sorular özel olarak yeniden ele alınmakta” ibaresine yer verilerek hiçbir referans kaynak ve bilimsel gerekçeler belirtilmeden hatalı olan sorulardan 4 tanesinin sınava giren tüm adaylar için doğru kabul edileceği ancak geri kalan 296 soruda hiçbir hata olmadığı belirtildi. Bu açıklamayı takiben 24.12.2010 günü ÖSYM, TUS sonuçlarını açıkladı ve hiçbirimizin beklemediği bir şey oldu: Bazı arkadaşlarımıza beklediklerinden 8 net ile 20 net arasında düşük geldi. Bazı arkadaşlarımıza ile beklediklerinden daha yüksek geldi. Aynı gün de bir arkadaşımız hukuk yoluna gitmeyi seçerek hakkını aramayı tercih etti. Fakat yürütmeyi durdurma kararı alınamadı. Her ne kadar ilgili mahkeme hassasiyetle davranıp, acele posta yoluyla ÖSYM’den 10 gün içerisinde savunma yapmasını istese de yürütmeyi durdurma kararı alınamadığından süreç işlemeye devam etmekte. Bu nedenle kısa bir süre içinde hekimlerin atamalarının başlayıp, telafisi imkansız zarar ve haksızlıkların ortaya çıkmasından büyük endişe duymaktayız. Takdir edersiniz ki ÖSYM bu ülkedeki tüm sınavları yapan kuruluş olduğundan ÖSYM’nin bir sınavda azami derecede iki önemli hata yapması diğer sınavlarda olabilecek benzer hatalar açısından bizleri endişelendirmektedir ve aynı korku kamuoyu için de geçerli olacağı kanaatindeyiz. Çünkü herkesin çocuğu, kardeşi, annesi, babası, arkadaşı, dostu, sevgilisi, eşi ve en önemlisi kendisi bu sınavlardan birine gireceğinden “Acaba bu aksilik benim sınavımda da olur mu?” düşüncesi ve şüphesi ile akılları kemirmeye başlamaktadır. Nitekim, bildiğiniz üzere sınavların liyakat ilkeleri doğrultusunda yapılması esastır. Tıpta Uzmanlık Sınavı gibi […]

Loç Vadisi 22 gündür İstanbul’da

Bugün, Loç Vadisi direnişçilerinin İstanbul’daki 22. günüydü. Fındıklı’daki Orya Enerji’nin önünde. Sarı yağmurluklar, sarı yazmalar, pankartlar arasına daldım, ne oluyor ne bitiyor bir de direnişçilerin ağzından dinleyeyim dedim. Aralarına birini daha katmış olmanın aydınlığı geldi yüzlerine, sarılıp aralarına alıverdiler. “Nasıl başladı bütün bunlar?” dedim. Köyün yaş almış olanlarından Şerife Horma başladı anlatmaya: “Biz her gün köyümüzde kuş sesleriyle uyanırdık. Bir sabah kalktık ki etrafta çalışan makine sesleri. Sonradan öğrendik ki köylüye, arsaların sahiplerine, danışılmadan tarlalar satılmış, Hidroelektrik santral yapılacakmış. İçten fethetmişler kaleyi. Sen ne desen boş o saatten sonra”. Hatta birkaç gün önce Cide Kaymakamı [Yüksel Kara] gelmiş Orya Enerji’ye de, suratlarına bakmadan girmiş içeri. Malum, her türlü karşı çıkış, hak arayış alna sürülen kara bir leke memlekette. Sonraları, bakmışlar Jandarma da tarlaların başında nöbet tutuyor köylüler girmesin diye, “Bir şeyler demek lazım olan bitene” demişler. Neredeyse bir yıldır devam ediyor direnişleri. Yeni eylem noktaları Fındıklı’da, topraklarına talip olan yirketin önünde, her yaşta Cideliyi görebiliyoruz. Oradan göçüp burada yaşayan gençler de var, orayla bağlarını koparmamış yaşlılar da. Sarı yazmalarıyla kadınlar da var, sarı yağmurluklarıyla erkekler de. Yoldan geçen arabaların tezahüratlarına nail olduk kimi zaman. Merakımı en çok cezbeden de nasıl örgütlendikleri oldu. Doğa derneklerinin katkılarıyla, en çok da Karadeniz İsyanda Platformunun desteği ve bilgilendirmesiyle olmuş ne olmuşsa. HES, yani hidroelektrik santral, suyun akım enerjisinden elektrik üretme işi basitçe. Fakat ayrıntılar hiç de öyle basit değil. Doğal hayata vereceği zarar, ekolojik çeşitliliği azaltması, içme ve kullanma suyunun kalitesini düşmesi ve hatta azalması bunlardan en önemlileri. Loç Vadisi, Kastamonu’nun Cide ilçesinde. Sanayileşme oranı ve iş olanağı düşük bir belediye Cide. Gençler çoğunlukla büyük şehirlere göçüyorlar çalışmak, okumak için. Dolayısıyla köyde yaşlı nüfusun oranı yüksek. Öyle ki, bulundukları köyde yaş ortalamasını düşüren bir yeni gelinleri varmış bir de onun iki çocuğu. “Durumunuz iyileşecek diye köyümüzü talan etmenin peşindeler. Paraya ihtiyacı olanlar satmışlar arazilerini. […]

Gazetecilere sorduk: Neden Twitter?

Ethem Sucu – Dila Özsoy – Koray Çil Muhabirimiz Barış Uygur’un yaptığı “O protestocu öğrencilerin halleri” başlıklı haber Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümü tarafından yayınlanan HaberVs’nin, bu dönem, en çok okunan haberi oldu. Haber, 21 Aralık’ta öğle saatlerinde yayına girdi ve okuduğunuz bu haberin yayına hazırlandığı saatlerde okuyucu sayısı 35 bini geride bırakmıştı. Ancak okuyucu sayısındaki sıçrama, ertesi gün gazeteci Mirgün Cabas’ın haberin linkini Twitter’dan paylaşmasıyla yaşandı. İki gündür yayında olan haberimiz o ana kadar sadece, politik tutumları gereği haberin içeriğiyle ilgilenen siteler tarafından fark edilmişken ulusal medyaya taşındı. Hürriyetyazarı İsmet Berkan, 23 Aralık tarihli köşesinde haberi “dehşete düşüren bir haber” başlığıyla duyurdu. Ve Berkan’ın yazısından sonra HaberVs’nin telefonları susmak bilmedi. Sonuç olarak tüm ülkenin ilgisini çeken, hemen tüm gazetelerin ve onlara ait internet sitelerinin kullandığı haberin duyulabilmesinin neredeyse tek nedeni, sosyal paylaşım ağı Twitter oldu. Gazetecilerin, bu sosyal ağı en aktif şekilde kullandığı biliniyor. Gazetecilerin Twitter yazışmaları kimi zaman ayrıca haber konusu da olabiliyor. Örneğin Ahmet Hakan’ın, Fazıl Say’la geçtiğimiz aylarda girdiği “arabesk müzik” tartışması akılda kalan, Twitter kaynaklı gazete haberlerinden biriydi. Ahmet Hakan örneğinde olduğu gibi, ilginç olan, bu gazetecilerin bir bölümünün hem kendilerine ait TV programlarında hem de gazetelerdeki köşelerinde, düşüncelerini aktarmak için yeterince imkân sahibi olmaları. Anlaşılan o ki, “140 karakterlik görünürlük”, TV ve gazetelerle yetinmeyen gazeteciler için ayrı bir cazibe yaratıyor. Son günlerde tekrar alevlenen “Ankaralı gazeteci-İstanbullu gazeteci” tartışmasında da Twitter’ın bir mukayese birimi olarak algılandığına tanık olduk. Örneğin Radikalmuhabiri Berrin Karakaş bu iki grubun gazetecilerine mikrofon uzattığı haberinde kıyaslamayı “Ankaralı gazeteci Twitter’ı dedikodu değil, iş amaçlı kullanır” diye yapıyordu. HaberVs muhabirleri gazetecilere, neden Twitter kullandıklarını sordu. “Erken uyarı sistemi” Kendi kuşağı içerisinde belki de Twitter’ı en aktif kullanan gazeteci, Sabahyazarı Nazlı Ilıcak soruyu şöyle cevaplıyor: “Twitter’ı hızlı haber almak için kullanıyorum. I-phone kullanıcısı olduğumdan kolaylıkla olan biteni takip edebiliyorum. Böylece çok hızlı […]

30 yıl sonra 12 Eylül

İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü’nün düzenlediği “30 yıl önce 30 yıl sonra” başlıklı sempozyumda 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi, darbe öncesi ve sonrası tartışıldı. santralistanbul Kampüsü’nde 24 Aralık günü gerçekleştirilen panelde 12 Eylül’ün üniversiteler, milliyetçilik, Kürt sorunu ve medya üzerindeki etkileri konuşuldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Mete Tunçay, 1960 sonrası Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ile koltuğunu İsmet İnönü’ den devralan CHP lideri Bülent Ecevit çatışmasının Türkiye siyasi hayatını belirlediğini; 1945’ te çok partili hayata geçilirken bastırılan sosyalizim fikirlerinin bu dönemde yavaş yavaş tekrar ortaya çıktığını söyledi. 1960 Darbesi’nden sonra muhalefetin geliştirdiği platformun yetersiz kaldığına değinen Tunçay, böyle bir ortamda Türkiye İşçi Partisi’(TİP) nin kurulduğunu ve büyük bir başarı gösterdiğini hatırlattı.. Tunçay, 1965 seçimlerinde yüzde 3 civarında oy alan TİP’ in meclise 15 milletvekili sokmasının da etkisiyle Cumhuriyet Halk Partisi’ nin sol oyları toplamaya aday olduğunu, fakat solda bu parlamenter yöntemle hareket etme fikrinin özellikle gençleri tatmin etmediğini vurguladı. “Gençler parlamento dışı eylemciliğe yöneldi” diyen Prof. Tunçay, bu dönemde sağ ve solcu gençlerin provoke edilerek karşılıklı siyasi cinayetler işlediğini ve bu cinayetlerin 12 Eylül Darbesi’ nden sonra kesildiğine dikkat çekti.. 12 Eylül sonrası üniversiteler Prof. Dr Mete Tunçay, 12 Eylül Darbesi’ nden bir hafta sonra Sıkıyönetim Kanunu’na yeni bir madde eklendiğini, bu maddeyle her yerdeki sıkıyönetim komutanlarına herhangi bir kamu görevlisinin işten kovrma yetkisi verildiğini söyledi. “1983’ te işte ben de o meşhur kurbanlardan biriyimdir” diyen Tunçay, 1402 sayılı kanunla aşağı yukarı 5 bin kamu personelinin işten atıldığını ve bir daha herhangi bir kamu kuruluşunda çalışmalarının yasaklandığını belirtti. YÖK Kanunu’nun da 12 Eylül’ ün bir ürünü olduğunun altını çizen Mete Tunçay, yeni düzene göre artık asistanların yerine kalıcı kadroda yer almayan araştırma görevlilerinin olduğunu anlattı. İlk olarak sözleşmesi biten hocaların tasfiye edildiğine değinen Tunçay, hocaların üniversitelerden atılma nedenin altında gençlerin şiddet […]

Yılbaşında ne yapmalı?

Derleyen: İstanbul’da, 25 TL’den 350 TL’ye yılbaşı eğlencesi alternatifleri Hayal Bistro “Ne istediğimi bilmiyorum, keşke yılbaşında birden fazla yer dolaşabilsek” diyenlere, iki katında, iki farklı partinin olduğu bir eğlence düzenliyor. Alt katta elektro pop tarzı müziğiyle Chantageve Brit-alternative, new wave çalan Suitcasesahne alacak. üst katta ise 70, 80 ve 90’lara ait müziklerin çalınacağı Everybody Loves Oldies partisi var. Asmalımescit’teki mekânda, tek biletle iki partiye de iştirak etmek mümkün. Yemekli seçenek 79,00 TL, Yemeksiz 39,50 TL Cuba BarKübalı, Caribbean Band grubunun sahne alacağı geceye DJ Ergün Özel ve DJ Fırat Tunçbaşperformanslarıyla eşlik ediyor. Tek bir yerli içkinin dahil olduğu biletler 25 TL. Yemekli seçeneğe ise 2 adet yerli içki dahil ve 80 TL Romeo Juliet Beyoğlu’daki bar yeni yıla Feridun Düzağaç ile giriyor. Ardından DJ Hakan Yalçın ile “After Party” ve dans gösterileri var. Tek içkinin dahil olduğu giriş 50 TL Jolly Joker Balans Yılbaşına özel program yapan Taksimbarlarından biri de Jolly Joker. Rock’tan popa geniş repertuara sahip Kolpave WhyNutgrupları canlı performans sergiliyor. Grupların öncesinde ve sonrasında dev ekrandan 80 ve 90’ların video klipleri gösteriliyor. Saat 22:00 ve 04:00 arasında limitsiz yerli içki ücrete dahil. Giriş 67 TL. Dört kişilik Bistro masaların fiyatı 500 TL. 110 TL’lik VİP biletler ise tükendi. Fulya Polat Tower 750 kişilik salonda düzenlenen yılbaşı partisinin yıldızları Kenanve OzanDoğulu kardeşler. Sınırsız içki ve yemek dahil giriş 125 TL. 6 kişilik stand 900TL iken 10 kişilik loca 2000 TL ERASMUS NEW YEAR PARTY Türkiye’de okuyan yabancı öğrencilerin katılacağı parti Sirkeci Garı’nda. Yerli ve yabancı DJ’ler geceye eşlik ediyor. 45 TL’lik bilete bir içki dahil. Bir şişe yabancı içkinin dahil olduğu 6 kişilik stand’ların ücreti ise 600 TL. GHETTOBeyoğlu’ndaki performans merkezi yeni yılı New Year`s Eve Oldies Party ile karşılıyor. DJ Murat Kanar ve DJ Gökçe Özücoşkun’un performansının ardından 23.30’da Erdinç Çekiç kendi arşivinden yılların eskitemediği şarkıları çalacak. Giriş, […]

Elini Boğaz’ımdan çek

Altmışın üzerinde dernek, meslek örgütü, vakıf ve platformun bir araya gelmesiyle oluşan Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu’nun düzenlediği “3. Köprüye Hayır” mitingi bugün öğle saatlerinde Kadıköy’de gerçekleşti. Yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı mitinge, Loç Vadisi Koruma Platformu ve Senoz Deresi Platformu gibi, hidroelektrik santrallerine karşı çıkan İstanbul dışındaki aktivistler de destek verdi. Katılımcılar saat 12:00’de Hasanpaşa’daki Tepe Nautilus alışveriş merkezi önünden hareket ederek Kadıköy Meydanı’na yürüdü. Pankart ve dövizler işleğinde “Köprüyü yapanlar memleketi satanlar”, “Direne direni kazanacağız”, “Sermaye elini Boğaz’ımdan çek” ve “Ormanıma, suyuma, toprağıma dokunma” gibi sloganlar atıldı. Üçüncü Köprü Yerine Yaşam PlatformuBeylerbeyliler Derneği,Beykoz Çiğdem Mah. Der., Beykoz Dernekler Birliği, Beykoz İnisiyatifi, Beykoz Tokatköy Ayazma Der., Boğaziçi Arnavutköylüler Der., BOÇEV, Çağdaş Yaşamı Destekleme Der., Çekmeköy Gönüllüleri Derneği, Çifte Havuzlar Güzelleştirme, Geliştirme ve Koruma Der., ÇEKÜL Vakfı, ÇHD, Dayanışmacı Atölye, Derbent Mah. Der., DİSK Emekli-Sen, DİSK Genel-İş 1 No.lu Şube, Gençlik Muhalefeti, Gazete Sarıyer, Gebze Bilkar (Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Yayıncılık ve Üretim Kooperatifi), Gülsuyu – Gülensu Güzelleştirme Der., Halkevleri İstanbul Şb., Haydarpaşa Dayanışması Platformu, Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği, İç Dış Kumsalı Koruma ve Yaşatma Sivil Toplum Destekleme Der., İMECE-Toplumun Şehircilik Hareketi, İstanbul Barosu, İstanbul Çevre Konseyi, İstanbul Tabip Odası, İstanbul SOS Girişimi, İstanbul Yaşam Der., KESK İstanbul Şubeler Plat., Kilyos Çevre Koruma Der., Kocataş Mah. Der., Konut Hakkı Koordinasyonu, Kuzguncuklular Der., Küçükçekmece STK Platformu, Maden Mah. Der., Maden Mah. Dereiçi Der., Öğrenci Kolektifleri, Politeknik, Sarıyer Doğa ve Hayvan Dostları Plat., Sarıyer Mahalle Dernekleri Plat., SOS Çevre Gönüllüleri Platformu, Sosyal Haklar Derneği, TEMA, TMMOB İstanbul İKK, Tonyalılar Kültür Yardımlaşma Der., TOZDER, TÜKODER, TÜRÇEK, Türkiye Ormancılar Der. İst. Şb., Validebağ Gönüllüleri Der., “Vapurlarımızı Vermiyoruz!” Platformu)Eylem DestekçileriEge Su Platformu, GDO’ya Hayır Platformu, Marmara Çevre Platformu, Karadeniz İsyandadır Platformu, Sulukule Platformu, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, Toprakların Kardeşliği Platformu, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, DİSK İstanbul Merkez Temsilciliği, Ataköy Sakinleri Derneği, Dersim Dernekler Federasyonu, Ekoloji […]

Meyhanede müzayede

Dört yıl önce kitap kafe olarak açılan ve daha sonra meyhaneye dönüşen Beyoğlu’ndaki Antika Meyhane, 26 Aralık 2010 Pazar günü yapılacak müzayedeye hazırlanıyor. Müzayedede Osmanlı geleneksel sanatlarından çalışmalar, gümüş ve tesbih koleksiyonları yanı sıra antika porselenler, camlar, vazolar, fincanlar müşteri arayacak. Bu etkinliğin diğer müzayedelerden farkı meyhanede gerçekleşecek olması değil sadece: Satışa sunulacak eserlerin müzayedeye çıkış fiyatı atışa 100 ile 20 bin TL arasında değişiyor. Bu fiyat aralığı göze alındığında, müzayedenin orta gelirli alıcılara da hitap etmesi bekleniyor. Müzayedeyi düzenleyen, meyhanenin de sahibi olan koleksiyoncu Sibel Yalın “Sanatı daha ulaşılır ve yaşanır kılmak, müzayede, antika pazarı, takas ve koleksiyon kültürünü teşvik etmek, antika ve sanat kültürünü lezzet kültürüyle zenginleştiren sosyal bir ortam oluşturmak istiyoruz” diyor. Koleksiyonerliğe yedi sekiz yıl önce hobi olarak başlayan ve yurtdışındaki birçok şehirden porselen ve fincan toplayan Sibel Yalın, bu etkinliğe, yurtdışında gördüğü antika kafelerin ilham kaynağı olduğunu belirtiyor. Amacını “Eskiye, tarihe biraz daha sahip çıkmak, kaliteli objeleri, porselenleri ve müzayedeyi de halkın ulaşılabileceği seviyeye çekmek istiyoruz” sözleriyle özetliyor. Müzayedede yüz yıllık antika porselenler, artık üretilmeyen özel ürünler, imzalı geleneksel ve çağdaş resimleri de içeren 150 eser alıcı bulmak için yarışacak. Sibel Yalın, benzer hobilere sahip olan insanların oluşturmuş olduğu bir topluluğu bir araya getirmek ve keyifli zaman geçirmelerini sağlamayı istediklerini söylüyor. “Sanat camiasından ressamın, koleksiyoncuyla, koleksiyoncunun da satıcıyla bir arada bulunduğu, birbirlerinden ürün takas edebildikleri, aslında bu kültürü konuşabildikleri bir ortam yaratmak istiyoruz” diyor. Ona göre kozmopolit yapıya sahip Beyoğlu, bu sosyal ortamı yaratmak için doğru bir tercih. Yalın, Antika Meyhane’deki müzayedelerin her ay tekrarlanacağını da hatırlatıyor.

Beklemek, hep beklemek, umutsuzca beklemek…

). Emre Aköz’ün artık sayısını unuttuğumuz yediği herzelerden birinden yola çıkarak yazılan bu yazı, deyim yerindeyse gündem yarattı. Ya da unutulmaya , mecrasından kaydırılmaya çıkarılan, “öğrencilere yönelik polis şiddetini” yeniden tartışmaya açtı. İyi de oldu. “Ben seni beğenmiyorum” demenin en gösterişli yollarından biri olan yumurta atmayı, cop ve biber gazı kullanılarak, yerlerde sürükleyerek cezalandıran bir şiddetle eşdeğer görüp eleştiri yöneltenlere de iyi bir yanıttı. Ama bu “iyiliği” yaratan unsurların vahametini, acımasızlığını, korkunçluğunu, kanun tanımazlığını ve maalesef cezalandırılamazlığını gözler önüne sermesinden ötürü de ironik. Peki bu yazı nereden çıktı? Barış’ın haberinde yer alan öğrencilerden birisi, Neslihan ya da bizim aramızdaki adıyla Hayat, arkadaşımdı. Aynı dönemde İstanbul Üniversitesi’nde o Edebiyat, ben ise İletişim Fakültesi’nde öğrenciydik. Bana kıyasla öğrenci hareketinin siyasal mücadalesi içinde fazlasıyla önde yer alan Hayat’ın başına gelenleri okudunuz. “Hiçbiri öğrenci sorunlarını bilmiyor” diye görüşünü anlatan Hayat, 1998’de gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamamıştı. O dönemin savaş politikalarının en kirli araçlarından birisiydi gözaltında kaybetme. Latin Amerika’da doğan ve dünyanın tüm faşist yönetimlerinin üzerine atladığı bir sindirme aracı olan gözaltında kaybetme bir dönem Türkiye’nin egemen güçlerinin de en çok başvurduğu araçlardan biri oldu. Şimdi size ajitasyon yapacak değilim. Derdim bir mesele anlatmak daha doğrusu anlatılmasına aracı olmak. Nar Fotoğraf Ajansı’ndan bir grup arkadaşımla birlikte bu meseleyi bir belgesele dönüştürmek için bir yıldan uzun bir zamandır çalışıyoruz. Her biri kaybettiği evladı ya da sevdiği için her cumartesi saat 12.00’de Galatasaray’da buluşan ve yakınlarının akıbetini öğrenmeye çalışan, “Cumartesi Anneleri” ya da “Cumartesi İnsanları” diye anılanlarla bir araya geldik haftalar boyunca. Çekimler, söyleşiler, uzun sohbetler yaptık. Dertleştik. Birlikte ağladık kimi zaman. Zaten başlı başına bir travma olan bu konuyu, hem de sevdiklerini kaybedenlerin ağzından dinlemek, aktarmak hiç kolay değildi. Ara verdik. Belgesel üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. İşte henüz adı konmamış bu belgesele konuşanlardan biri de Neslihan’ın ablası Nagihan Kurt’tu. Aslında annesiyle konuşmak istemiştik […]

Bilişimde bulut dönemi

İnternetin bant genişliğindeki artış ve bilgisayar maliyetlerindeki düşüş, online dünyanın hayatımızda giderek daha fazla yer işgal etmesine neden oluyor. İş dünyası ve özel yaşamlar, geliştirilen binbir türlü yazılım ve donanım sayesinde her gün daha fazla sanal dünyaya taşınıyor. Bu süreci “online dünya bizi çevreliyor” yerine, “biz online dünyanın içine giriyoruz” diye tarif etmek herhalde yanlış olmaz. Önümüzdeki yıllarda hem yaşama hem de çalışma tartımızda önemli değişiklik yaratacak gelişmelerden biri de “Cloud Computing” veya “Bulut Bilişim” olarak görülüyor. “Cloud computing” sisteminin Türkçe açılımı “her yerde, her zaman, her koşulda erişilebilirlik” olarak tanımlanıyor. Sistemin en kolay anlaşılabilir anlamı şu; bilgisayarınızda bulunan ofis, resim, ajanda, çeviri programlar, kişisel dosyalarınız ve diğer dosyalar internetteki bir sunucuya taşınıyor ve internete bağlı olduğunuz her yerden bu programlara ulaşıp işinizi görebiliyorsunuz. Kullanılan mail hesaplarının sağlamış olduğu yüksek depolama alanları, bilgisayara hiçbir program kurulumu olmadan direkt olarak internet üzerinden yapılabilen virüs taramaları, bilgisayarda ofis programı olmasa bile ofis dosyalarının düzenlenebiliyor veya oluşturulabiliyor olması gibi kolaylıkların tamamı “cloud computing” sisteminin ürünleri. Kısaca, kişisel bilgisayarınızın masaüstünde yapabildiğiniz herşeyi artık geniş bant erişim sayesinde uzak bir sunucu üzerinde de yapabilmeniz anlamına geliyor bulut bilişim. Google mail, Apple MobileMe, Ubuntu One, Picasa, Flickr, Google Docs, eyeOS, virustotal, onLive, chromeOS, Windows Azure bu sistemin öncü örnekleri. İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Cenk Erdil, sistemin sağladığı en büyük kolaylıklardan birinin “grup çalışması” olduğunu söylüyor, özellikle küçük ve orta ölçekli şirketlerin yazılım, donanım ve bakım maliyetlerini önemli ölçüde düşüren bu sistemde, pahalı yazılımların satın alınması, büyük depolama ve yedekleme donanımları türü maliyetler bulut bilişim hizmeti veren şirketler tarafından üstleniliyor. İşletmeler ise programları ve depolama alanlarını kullandıkları kadar ödüyorlar. Örneğin bir şirket, çalışanları tarafından sürekli güncellenmesi gereken döküman dosyasını bu sistemle, örneğin Google Dokümanlar üzerinden paylaşıma açıyor. Paylaşıma açılan dosyaya şirket çalışanları internete erişimleri olan her yerden istedikleri zaman erişebiliyorlar, dosya üzerinde değişiklik […]

Yıllanmış yıllıklar

Eski öğrenci yıllıklarının bir türlü çıkarılamaması İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bu hizmetin ücretli hale getirilmesine mi neden olacak? Öğrenci Birliği bu ihtimale karşı, yıllıklara reklam alınmasına karşı çıkıyor: “Üniversite ticarethane değil!”

Ve Fenerbahçe yenildi…

Gökhan Tan Ve Fenerbahçe Ülkeryenildi… Beko Basketbol Ligi’nin yenilgisiz lideri, Karşıyaka’da kaybetti. İki kez uzatmaya giden maçta evsahibi İzmir ekibi sahadan 101-98 galibiyetle ayrıldı. Doğrusu, karşılaşma öncesinde -hatta altı devre süren karşılaşma boyunca da – yazıya atacağımı sandığım en son başlık buydu. Çünkü her ne kadar sahada daha üstün bir mücadele ortaya koyan Karşıyaka olsa da, Fenerbahçe’nin son dakikaları oynama becerisi ve tecrübesinin, maçı kendi hanesine yazdırmaya yeteceğini düşünüyordum. Maçın gidişatı da bu düşüncemi doğruluyordu. Karşıyaka 8. dakikada ele geçirdiği skor üstünlüğünü, üçüncü periyodun sonundaki on saniyelik dönem hariç, 34. dakikaya kadar sürdürdü. O dakikada Ömer Onan’ın sayısıyla Fenerbahçe öne geçti ve üç dakika sonrasında da farkı 5 sayıya çıkardı. Bitime sadece iki dakika kala görünüm, Fenerbahçe’nin maç boyunca geriden geldiği mücadeleyi, alışıldık biçimde önde bitereceğiydi. Ama olmadı. Normal süre sonunda bile, ligin bence en kaliteli mücadelesine sahne olan karşılaşma, seyirciyi ödüllendirircesine iki defa uzatmaya gitti. Ve genç yıldızı (1991 doğumlu) Furkan Aldemir’in ikinci uzatmada sakatlanmasına rağmen Karşıyaka, hak ettiği bir galibiyet aldı. Sahadaki mücadeleye ve basketbol seviyesine baktığımızda, yenilgisiz liderin, lig altıncısına yenilmiş olmasına sevinmeliyiz. (Bu arada bugün Zonguldak’ta oynanması gereken Erdemir-Beşiktaş Cola Turka karşılaşmasının ertelendiğini ve bu maçın olası sonucuna göre ligin gizli altıncısının Beşiktaş olduğunu belirtelim.) Aynı şekilde rakibinden çok daha mütevazı bir kadroyu yöneten Karşıyaka koçu Hakan Demir’in, dünyanın en iyi kariyerli koçlarından Neven Spahija’nın ekibine karşı kazanmış olmasına da. Çünkü bu sonuç bizi Türkiye Basketbol Ligi’nin izlenmeye değer, sert bir ligi olduğuna ve basketbolun, belki de her spordan daha fazla sürpriz barındırdığına inandırıyor. Peki Euroleague’de de yıllardır uzak kaldığımız başarılara imza atan, dev bütçeli ve kadrolu Fenerbahçe neden yenildi? Maç sonrasında yapılacak hemen her yorum, Karşıyaka’nın galibiyetini Fenerbahçe’deki eksiklere bağlayacaktır. Haksız da sayılmaz. Çünkü sarı lacivertlilerin bugüne kadarki başarısında pay sahibi Roko Ukiç ve Gasper Vidmar’ın eksilttiği mevkiler doldurulabilmiş değil. İşte Fener’in eksik olduğu bu […]

Sporcunun zeki, çevik ve devrimcisini severim

Emeğinin karşılığını spor yaparak elde etmeye çalışan ve bu sektörde istihdam edilmiş her kademeden insanı bünyesinde bulundurmayı hedefleyen Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası kuruluşunu Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yaptığı oturum ile açıkladı. Ülkemizde, siyasi görüşünü açık etmekten çekinmemiş bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki sporcudan Metin Kurt‘un öncülüğünde kurulan Spor Emek-Sen, birbirine çok uzakmış gibi görünen spor ve sendikacılık kavramlarının birbirine temas edebildiği son canlı örnek. Her ne kadar uzaktan ışıltılı ve son derece cazibeli algılansa da spor sektörü, az sayıdaki yetenekli/şanslı kişinin gerçek anlamda para kazandığı, para kazandırdığı ve gündemde tutulduğu, geri kalanlarınsa o şan-şöhret-servete bir gün ulaşma vaadiyle avutulduğu bir dünya. Spor ve özellikle de futbol, neo-liberalizmin yarattığı düzenin (orta sınıfın tasfiyesi ve elit bir azınlığın “aşağıdaki kalabalık” üzerindeki hakimiyeti) keskin bir sağlamasını yapmaktan öteye gidemiyor. Emeğinin vaat edilen karşılığını alamayan, sağlıklı koşullarda işinin devamını sağlayamayan, insanca muamele edilmeyen ve yalnız bırakılan sporcuların çığlığı; yalnızca lisans bedelini ödeyemediği için kapısına kilit vurulan spor kulüplerinin dramı maalesef bir Süper Lig sporcusunun özel hayatına özen göstermemesi veya antrenmana geç gelmesi kadar basınımızda haber değeri teşkil edememekte. Sporun endüstrileşmesine doğal bir tepki olarak yorumlanabilecek ve ülkemizde sendikal sporun son örneği sayılan Spor Emek-Sen 13 Aralık 2010’da kuruldu. Sendika başkanı Metin Kurt’un sözleriyle bu oluşum, bir avuç spor emekçisinin, yüz binlerce spor emekçisini etkileyen sömürüye son verme iradesini ortaya koyuyor. Sendika, herhangi bir konfederasyona bağlı olmadan varlığını sürdürüyor. Basın açıklamasını yapan Metin Kurt’a göre sporcu örgütsüz ve hak bilinci yok. “Tüm spor emekçileri sosyal güvenlik sistemi içine alınmalıdır” diyen Kurt, sporda güvencesiz çalıştırılan teknik direktör, antrenör, masör, malzemeci, hakem, gözlemci, saha komiseri, kaloriferci, elektrikçi, sağlıkçı v.b binlerde spor emekçisini de kapsayacak mevcut İş Kanunu’nun da ötesinde yeni bir Spor İş yasası çıkartmak için mücadele edileceğini söylüyor. Sendikanın amaçları arasında bölgelerde ve hatta kulüplerde temsilcilikler kurmak da var. Spor Emek- Sen’e göre sporcular […]