Gücün fotoğrafı

Tayyip Erdoğan'ın yüzündeki bu -yumuşak- ifadeyi en son, dört yıl önce Van kedisiyle poz verirken görmüştüm.

Tayyip Erdoğan'ın yüzündeki bu -yumuşak- ifadeyi en son, dört yıl önce Van kedisiyle poz verirken görmüştüm.

Azim ve hırs olduğu sürece insanın isteyip de yapamayacağı şey olamasa gerek. İşte, bu azim ve hırs sayesinde, kendi yolunda ilerleyenlerden biri de Mehmet Selçuk Bilge. Üniversitenin ilk yıllarında kısa film çekmeye başlayan Bilge, çektiği ilk filmlerle başarısızlık konusunda ipi göğüslüyor. “Böyle film çekeceksen hiç çekme” diyenler bile oluyor, ama yılmıyor ve sabırla yeni filmlerini çekmeye devam ediyor. Azim ve istek ile şans birleşince de Bilge’nin ummadığı kapılar yavaşça açılmaya başlıyor. Mehmet Selçuk Bilge halen Plato Film Okulu’nda genç ve yetişkin oyunculara koçluk yapıyor. Oyuncu koçluğu gibi görece yeni bir mesleğin en genç temsilcisi aynı zamanda… Mehmet Selçuk Bilge, 1983’te muhasebeci bir anne babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Ortaokul’da kendisini pek başarılı bulmasa da İstanbul’un en iyi okullarından biri olan Kabataş Erkek Lisesi’ne gidiyor. “Hayatımın en büyük dönüm noktası bu okula gitmekti” diyen Bilge, okuduğu okul sayesinde özgürlüğün ne demek olduğunu öğrendiğini ve belki de bu yüzden açık fikirli, yaratıcı bir insan olduğunu söylüyor. Lisenin ilk yıllarında “Acaba grafiker mi olsam?” diyor, ama aslında grafikerlik konusunda pek de bir şey bilmiyor. Bir gün herkes gibi o da Titanic filmine gidiyor ve gemi uzun uzun batarken Bilge’nin sinema fikri doğuyor. Tabii ÖSS, aşk meşk derken bu fikri biraz sekteye uğruyor. Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazanınca aile, Mehmet Selçuk Bilge’nin diplomat olacağını düşünüyor, fakat kendisinin hiçbir zaman böyle bir niyeti olmuyor. Üniversiteye adımını atar atmaz, daha önce hiç tiyatro deneyimi olmamasına rağmen tiyatro kulübüne yazılıyor. Yaz tatilinde gazetede “Okul” isimli bir korku filminin çekileceğine dair haber okuyor ve Plato Film’i arayarak bu filmde yer almak istediğini söylüyor. Figürasyon üstü bir role kabul ediliyor ve film, tesadüf eseri Kabataş Erkek Lisesi’nde, öğrenim gördüğü sınıfta çekiliyor. Tabii bir yandan da yönetmeni incelemeye alıyor, zira kendi çekeceği kısa film için kamerayı hangi açılarda koyması ve kaç kere plan değiştirmesi gerektiğini öğrenmeye çalışıyor. Üniversite […]

Manon Loisel “The Marmaray is going to change the face of Istanbul entirely,” says Nora Seni, director of the IFEA, French Institute of Anatolian Research. “Dazzling”, “providing freer movement”, “being better connected” and “revitalizing” are her keywords about the Marmaray tunnel project. The IFEA is involved in social studies and historical research. The Urban Observatory of Istanbul (OUI), a study group affiliated with IFEA, is focusing on urbanization, historical heritage and circulation of inhabitants in Istanbul. Nora Seni is conducting research in history and in urban problems. She used to teach at the Université Paris VIII before she took up her post at IFEA. On the water’s surface the small passenger ferries called vapurs are shuttling back and forth between the Asian and European parts of Istanbul. But, under the water, a colossal project is near completion. The 2.5-billion Euro project is partly financed by Japanese and German investment banks. The Ottoman dream of linking the two parts of Istanbul underwater, first put forward by Sultan Abdul Mecit 150 years ago, is being realized. The first step for the realization of this idea was taken in 1987 with the drafting of a comprehensive feasibility report. The Marmaray Rail Tube Tunnel is going to connect Halkali, on the European side with Gebze in Asia by 76 kilometers of two-track commuter rail, with 1.4 kilometers running deep into the Bosporus. Construction work started in October 2004 and laying down parts of the steel tube on the sea bed from Asia to Europe began in 2008. But digging the ground in a city known to be inhabited by human beings sincePre-historical times inevitably revealed lot of archaeological finds both on the European and Asian parts of the city. That caused work on Marmararay to fall behind schedule. Istanbul archaeologists have uncovered a 4th-Century […]

Piotr Zareba Pera Museum used to attract attention with its exhibitions of significant artists. This time we can discover Marc Chagall’s Life and Love, collection of prints, drawings and paintings.The exhibition is an evidence of artist’s stormy life. His Jewish descent was the reason of his numerous migrations. “When we escape from Russia we first went to Istanbul. After we spent a few years there, we went to Paris and Rome,” wrote Chagall. “I know Constantinople… I mean, I know Istanbul very well. We lived there for two years on Büyükada, in a wooden house. We could see the other islands from there.”The exhibition contains illustrations of his autobiography My life written in the early twenties in Moscow. They are Chagall’s exploration into his Jewish-Russian origins, happy childhood in beloved family town Vitebsk and artistic experiences in Paris. His drypoint and gouache self portraits show his nature, his weaknesses, concerns and the way he perceived himself. We can look into his multi-faceted personality shaped by places he was forced to live in.Apart from reflection of Chagall’s life, the exhibition gives the visitor the chance of seeing his illustrations for The Fables by La Fontaine, Dead Souls by Nikolai Gogol and books written by Bella Chagall, the artist’s first wife. We can also witness his extraordinary illustrations he made for the Bible. Thanks to his Slavic spirit, Jewish tradition and his deforming style of painting, they surprisingly differ from the common, traditional way of depicting biblical scenes. It is very hard to categorize Chagall as an artist. His artworks range between Fauvism, Cubism, Symbolism and even Surrealism. Moreover, the artist used to add elements of Eastern European Jewish folk culture, which made him an independent and outstanding artist.The Chagall exhibition at the Pera Museum is the latest in a series of […]

Seçim bölgesi Eyüp olan Devlet Bakanı Egemen Bağış, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ısantralistanbul’da ağırladı. Bağış, mikrofonu bulmuşken, AB politikasını övmeden edemedi. Taner Yıldız’ın santralistanbul’daki konuşmasının öncesinde ve sonrasında mikrofon Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’taydı. Bağış “Değişen Dünya Düzeninde Türkiye’nin Enerji Politikaları” konferansının açılış konuşması yaptı. Aynı kabinede ve arkadaş olmaktan gurur duyduğu Taner Yıldız’ı seçim bölgesi Eyüp ve santralistanbul’a getirmekten çok mutlu olduğunu söyledi. Başından beri Türkiye’nin enerji konusunda bir merkez olabiliceğini savunduğunu söyleyen Bağış, “Türkiye’de kaynak yok ki” diyenlere şu örneği verdiğini dile getirdi: “Yemen’e gidene kadar bizde kahve de yoktu. Ama oradan aldığımız kahve artık dünyanın dört bir tarafında Türk kahvesi olarak kabullenildi.” Konu enerjiydi ama davetliler de politikacıydı. Böylece Taner Yıldız’ın erken ayrılmasıyla birlikte masada yalnız kalan Bağış, Türkiye’nin AB politikasıyla ilgili konuşma fırsatı buldu. Bağış, Türkiye’nin üyeliğini reddeden ülkelerin bile proje bazında Türkiye ile çalışmak için fırsat kolladığını savundu. Bunun nedenini “Türkiye’nin bir çözüm ülkesi olması”na bağlayan Bağış, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarının yüzde 70’nin Türkiye’nin doğu, güney ve kuzey komşularında bulunduğuna dikkat çekti. Türkiye’nin coğrafi konumunun AB’ye üyeliğine katkıda bulunacağını söyledi. “Taç giyen Roumpuy akıllandı” Avrupa’da yapılan AB toplantılarında karşı görüşlerin var olmasının Türkiye açısından hiçbir önem taşımadığını AKP’nin seçim sloganı olan “durmak yok, yola devam” sözleriyle destekleyen Bağış, Anayasa değişikliği, demokratik açılım gibi yeniliklerin esas olarak AB için değil vatandaşlar için yapıldığını söyledi. Türkiye’nin üyeliğine güçlü ifadelerle karşı çıkan Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy’un AB başkanlığına gelmesinden endişe duyup duymadığıyla ilgili soruyu “Rompuy, daha önce alınmış kararlara sadık kalacağını ve istese de bireysel olarak bir engelleme yapamayacağını belirtti” şeklinde cevapladı. Bağış, Roumpuy’un açıklamasını “taç giyen başa akıl gelir” sözüne bağladı. 2002 ve 2004 yılları arasında TBMM Genel Kurulu’nda alınana karalar ve uluslararası politikalar sayesinde Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’nin AB’ye karşı saygınlığı ve söz hakkının arttığını iddia eden Bağış, İsmail Cem’in başlattığı Türk-Yunan ilişkileri konusundaki […]

Sihirli kelimeninin "büyüme" olduğunu söyleyen Enerji Bakanına “Dünyanın terk ettiği nükleeri Türkiye’nin neden sahiplenmeye çalıştığını" sorduk.

İstanbul Bilgi Ünversitesi’nde 5 yıl önce kurulan Toplum Gönüllüleri (Tog) Kulübü Türkiye’deki kitap okuma oranın düşüklüğüne dikkat çekmek için “kitap okuma eylemi” gerçekleştirdi. Türkiye’nin farklı bölgelerinde örgütlenmeleri olan Toplum Gönüllüleri Vakfı, daha önce Taksim Meydanı, İzmir-Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde gerçekleştirdikleri eylemi bu sefer İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santralistanbul Kampüsü’nde tekrarladı. Öğlen başlayan eylemde protestocular bahçede kitap okumayı planlarken yağmur nedeniyle 2 saatlik okuma eylemini okulun kantininde başlattılar. Öğrenciler, merdivende oturup kitap okuyan Toplum Gönüllüleri Kulübü üyelerini şaşkın bakışlarla izledi. Toplum Gönüllüleri Kulübü üyesi Özge Babacan, bu projeyi okuma oranın bu kadar düşük olduğu bir ülkede okuma konusuna dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak için gerçekleştirdiklerini belirterek, “İnsanların bizi burada 2 saat boyunca kitap okurken görmelerini ve bunun üzerinde düşünmelerini istiyoruz, kısaca onları teşvik etmeye çalışıyoruz.” diyor. Japonya’da bir kişi yılda ortalama 25 kitap, Fransa’da 7 kitap bitirirken bu oran Türkiye’de 6 kişiye yılda ortalama 1 kitap düşüyor. Araştırmalara göre Türkiye’de televizyon izleme oranı yüzde 94’e ulaşırken yüzde 4,5 düzeyinde kalıyor. Eylemi izleyen Bilgi Üniversitesi öğrencisi Arda Sarıgül, eylemi görünce şaşırdığını ve çok dikkat çekici bulduğunu söylüyor. Bu tür sosyal sorumluluk projelerinin insanları daha duyarlı hale getirebileceğini ifade eden Sarıgül, kendisinin de eyleme katılmayı düşündüğünü belirtiyor. Toplum Gönüllüleri Vakfı üyeleri daha önce de Taksim İstiklal caddesinde sırt sırta vererek 2 saat kitap okumuşlardı.

Asıl adı Jeffrey Jacob Abrams ancak kendisi Hollywood dolayarında ismini baş harflerinin kısaltılmasın oluşan J.J. Abrahams ismi ile tanınıyor. 27 haziran 1966’da zamanının verimli yapımcılarından olan Gerald Abrams’ın oğlu olarak New York’da doğdu. Anesi de yapımcı olan ve Los Angeles’ta büyüyen Abrahams’ın sinema tutukusu 8 yaşında dedesinin onu Universal Studios turuna götürmesiyle başladı. Aynı akşam babasını tatlı sözlerle kandırdıktan sonra edindiği 8 mm kamerasıyla ilk film denemelerine başladı. Bundan sonraki 10 yıl içinde Abrahams sayısız amatör film çekti ve bunlarla çeşitli öğrenci film festivallerinde ödüller aldı.Öğrenciyken prodüktörlük yaptı Kendisini dünya çapında üne kavuşturacak sinema sektörüne 16 yaşındayken Nightbeast filminin müziklerini yaparak adım attı. Abrahams New York’da Sarah Lawrence College’e devam ederken, mezunuyetinden hemen önce ünlü film şirketi Touchstone Pictures tarafından satın alınarak 1990’da Taking Care of Business adıyla filme çekilen ilk tretmanını yazdı. Abrahams’ın aynı zamanda prodüktörü de olduğu, bir mahkumun radyo çekilişinden bedava bilet kazanması üzerine, beyzbol maçını izlemek için cezaevinden kaçışını anlatan filmin başrollerini ise Charles Grodin ve James Belushi başrolleri paylaştı. Abrahams’ın başarı grafiği başrolünü Harrison Ford’un oynadığı Regarding Henry, Mel Gibson’lı Forever Young ve Gone Fishin gibi filmlerin senaryoları ile daha da artan bir ivme kazandı. Bu zaman zarfı içinde Abrahams yapımcılığa da The Pallbearer, The Suburbans gibi filmlerle el atmaya başladı. 1988 yılında da Michael Bay’in yönetiği büyük etki yaratan Armageddon filminin senaryosuna katkıda bulundu. Ve 2006’da vizyona giren Mission Impossible 3’ün yardımcı yazarlık ve yönetmenliğini üstlendi. Televizyona geçiş Abrahams televizyonda ki ilk atılımını yaratıcısı ve yazarı olduğu Felicity dizisi ile yaptı. Kendisini ilk kez yönetmen koltuğuna oturma fırsatı sağlayan dizide Stanford’u kazanmışken lise aşkı uğruna New York Ünivestisei’ne giden Felicity adlı kızın başından geçenlerin anlatılıyordu. Televizyonla ikinci buluşmasını uluslararası genç ve güzel bir ajanın bir yandan Alliance 12 adlı örgütle savaşırken bir yandan da gizli ve sosyal yaşamı arasındaki dengeyi kurmaya çalışan hayatının anlatıldığı […]

Türk edebiyatı azınlıkları ne zaman “öteki” yaptı? Siyaset Bilimci ve Yazar Herkül Milas anlatıyor.

“Cüceler, vücut bozuklukları olanlar, devler, kamburlar, transseksüeller, sakallı ve çok kıllı kadınlar, kuyruklu, boynuzlu, kanatlı, dört memeli kadınlar, doğumdan dolayı sakat kalmışlar, kolu, bacağı, burnu, kulağı, memesi kopmuş herkes. Aşırı derecede büyük her türlü organı olan herkes. Her tarzda garip ve değişik görünümü olanlar. Ölüler, ölü doğmuş her türlü canlı biçimleri. Hermafroditler, perversion, İsa’nın bedeninin duruşundaki arızaları alan herkes. Aşağıdaki telefon ile temasa geçsin.” Joel Peter Witkin’in nasıl bir fotoğrafçı olduğunu ve nasıl fotoğraflar çektiğini, kendisinin vermiş olduğu bu ilanla kolayca anlıyoruz. Onu farklı yapan toplumun genel estetik anlayışının tam tersine insanları rahatsız eden fotoğraflar çekmesi. Çoğu insan rahatsız olsa da onun fotoğraflarının arkasındaki felsefeyi ve onun anlatmak istediklerini analiz etmeye çalışan bir kitle var. Evdeki dini çatışma 1939 yılında New York’ta dünyaya gelen Witkin, Katolik bir anne ve koyu Yahudi bir babanın iki çocuğundan biridir. Farklı dini benimseyen anne ve babanın kurmaya çalıştığı farklı dünyalar Witkin için küçük yaşta uğraşması gereken problemler doğurur. Zaten onlar da bu çatışmaya dayanamaz ve boşanırlar. Witkin annesi ile birlikte yaşamaya başlar. Ama bu ayrılık onun travmalarından ilkidir. Dini çatışma hem Witkin hem de resim sanatçısı kardeşi Jerome için ilerleyen yıllarda gönderme yaptıkları konulardan sadece biri olur. Resimlerinde şiddet içeren Katolik ve Yahudilik temaları bulunduran Jerome gibi Witkin de fotoğraflarında bu tarz öğeleri kullanır. Daha beş yaşını bile doldurmamışken babası ona çeşitli dergilerdeki fotoğrafları gösterir ve üzerlerinde uzun uzun konuşur; o yaşta bile babasını büyük bir dikkatle dinler. Babası öyle güzel fotoğraflar çekemediğinden bahseder. Witkin için fotoğraf aşkı aslında bu yaşta bilinçaltına işlemiştir. İlerleyen yıllarda fotoğraf sanatçısı olmasının nedenlerinden biri de babasının arzusunun onu etkilemesi ve aslında farkında olmadan onun arzularını gerçekleştirme isteğidir. Küçük yaşta babasından ayrı yaşayan bir çocuk ve babası ile geçirdiği zamanlarda konuşulan fotoğraflar. Witkin uzun süre bu konuşmaları unutmaz ve bu konuşmalardan etkilendiğini söyler. Ayaklara yuvarlanan kafa Witkin’in ölü bedenlerle, […]

Kendisini efsane yapan en önemli nedenlerden biri kimsenin yapmaya cesaret etmediği şeyleri hayata geçirmesiydi. Döneminin kamusal alanda sigara içen ilk kadınıydı. Aynı zamanda hemcinslerine de pantolon giydiren ilk kişiydi. Matem rengi sayılan siyahı ilk kez tasarladığı mini etek de kullanarak modanın vazgeçilmez renklerinden biri yaptı. Aristokrat İngiliz erkeklerinin giydiği tüvit kumaştan modası hala geçmeyen yuvarlak yakalı, manşetli ve yakası farklı renkteki kendi adını taşıyan ceketi yarattı. Audrey Hepburn’ün oynadığı meşhur “Tiffany’de Kahvaltı” filmindeki siyah elbiseli, inci kolyeli hali de onun eseri. No: 5 parfümü, zincir saplı çantası, saten çantalar, dantelli gece elbiseleri, iki renkli bantlı babetleri hep vazgeçilmez oldu. Moda dünyasının efsanesi olmasının yanısıra kişiliği, hayatı ve aşklarıyla de efsane bir kişilikti Coco Chanel. Lüks, stil ve Chanel Chanel denince lüks ve stil akla gelir. Dünyaya gelirken şansı olmayanlardan ve inatçılığından hiç bir zaman vazgeçmeyen bir kadın. Küçük yaşlarda fakirliği ve ezilmişliği yaşamış ama hiç bir zaman yılmayan bir kadındı Chanel. Dünyaya adım uydurmak yerine kendi dünyasını yarattı. Doğduğu 19. yüzyılı değil hep 20. yüzyılı benimseyen Coco, “Chanel her devirde bugünü yaşamaktır” dediği kıyafetler tasarladı. 1960’larda verdiği bir röportajda, “Benim gençliğimde kadınlar insan gibi gözükmüyordu; onlara kadınlıklarını, kollarını ve bacaklarını, normal hayatı geri verdim” demişti. Yaşadığı dönemde kırmızı ruj avam ve basit kabul edilip,toplum tarafından tepki ile karşılanırken o hep kırmızı ruju tercih etti. Tasarımlarında neredeyse yeşil rengi hiç kullanmadı. Kamelya çiçeğini çok sevdiğinden özellikle çalışma ve yaşam alanından hiç eksik etmedi. Hatta yarattığı marka Chanel’in amblemi de buradan yola çıkarak hazırlandı. Yetenekli, küstah, yaratıcı ve hırslı bir insandan bahsediyoruz. Geçmişini hep ama hep sakladı. Her daim geçmişi ile ilgili çelişkili ve yanıltıcı bilgiler verdi. Gündüz terzilik geceleri kabare 19 Ağustos 1883’de Fransa’da Saumur/Maineet-Loire’da doğdu. Şarap temsilcisi bir baba ve henüz 12 yaşında tüberkülozdan kaybettiği annesi tarafından Gabrielle Bonheur Chanel adı verildi. 12 yaşındayken annesinin ölümü üzerine babası tarafından ablası […]

Traces in Grains, İstanbul Bilgi Ünivesitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü tarafından, bu alana ilişkin varlığı koruma, farkındalığı arttırma ve ulaşılabilir bir görsel-işitsel miras bırakabilme amacına yönelik bir etkinlik olarak göze çarpıyor. Bu yılın seminerleri 23-24-25 Kasım tarihlerinde Santralistanbul’da gerçekleştirildi. Bu yılki etkinliğe katılanlardan biri de uzmanlık alanları eski sinema, Hollywood ve Japon sineması ve beşeri bilimler olan Tom Gunning’ti. Halen Chicago Üniversitesi’nde sanat tarihi ve medya çalışmaları hakkında ders veren Gunning, Türkiye’deki öğrencilerle ilk kez biraraya geldi ve “What is moving with the moving image” adlı konferansında sinemanın esin kaynağı olan flipbook’un tarihini anlattı. Arka arkaya sayfalara çizilen şekillerin, sayfalar hızla çevrilince hareket ediyor gibi görünmesi prensibiyle çalışan flipbook, 1868’den başlayıp geçirdiği dönüşüm sonunda Lumiere kardeşlerin 1895’te ilk film sayılan eseri ortaya çıkarmasında büyük bir esin kaynağı olmuştu. Elif Rongen Kaynakçı ve Simona Monizza’nın sunduğu interaktif olarak gerçekleştirilen restorasyon konulu örnek olay incelemesinde de 3 eski filmin Glorious Lady, Az Utolso Hagnal ve Eva restorasyon çalışmaları ele alındı. Hollanda Film Müzesi’nde çalışan Kaymakçı ve Monizza, filmlerin nasıl arşivlerden çıkarıldığı, restorasyon çeşitleri ve restorasyon için yapılan çalışmaları izleyicilerle paylaştı. Bu arada izleyiciler, bir Macar filmi olan Az Utolso Hagnal’ın aslında Casablanca’yı da çeken ünlü yönetmen Michael Curtiz’in Amerika’ya yerleşip bu ismi almadan önceki bir işi olması gibi sinema tarihi açısından bazı ilgi cekici detayları da öğrenme fırsatı buldular. Arşivden bir film buldukları zaman nerdeyse dünyadaki bütün film müzeleri ile irtibata geçtiklerini, en küçük bir ipucunun bile kendileri için önemli olduğunu anlatan Röngen ve Monizza, film restorasyonunun en az resim ve tarihi eser restorasyonu kadar önemli bir iş olduğunu, unutulmuş, parçalanmış bir filmi tekrar seyirci tarafından izlenebilir hale getirilmenin kendileri için en büyük motivasyon olduğunu söylüyorlar.

Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) 18 Eylül 2009’da ilaç giderlerinden tasarruf edilmesini sağlamak amacıyla yayınladığı 2 bin 400 kalem ilaçtaki iskonto oranının artırılması kararı eczacılarla hükümeti karşı karşıya getirdi. “İlaç Fiyat Kararnamesi”ne göre Orijinal ilaçların fiyatı yüzde 40’a, eşdeğer ilaçların fiyatı ise yüzde 20’ye varan oranlarda düşürülecek. Eczacılar kararın geri alınması için protestolarını yoğunlaştırıyorlar. 4 Aralık cuma günü yürürlüğe girecek uygulama öncesinde Türk Eczacıları Birliği, gazetelere verdiği ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a açık mektup şeklinde kaleme alınan tam sayfa ilanla kararın geri alınmasını istedi. İstanbul Eczacılar Odası ise bu talebi bir adım ileri götürerek taleplerinin karşılanmaması durumunda 4 Aralık’ta bir gün süreyle ilaç satım hizmetini durduracaklarını ilan etti. Eczacılar, ilaç depolarından aldıkları ve raflarında duran ürünlerde SGK reçeteleri için yüzde 11 yerine yüzde 24 iskonto uygulamalarının kendilerini ciddi ölçüde zarara uğratacağını dile getiriyorlar. Sağlık Bakanlığı’nın daha önce 2 Kasım’da yürürlüğü koymayı planladığı kararı eczacıların tepkisi üzerine 4 Aralık’a ertelemişti. İskonto oranı yükselen 700 kalem ilacı kolileyerek geri gönderme hazırlığında olan eczacılar, bunlar arasında kalp ve tansiyon ilaçları gibi hayati önem taşıyan ilaçların da bulunduğunu belirtiyorlar. Türk Eczacıları Birliği’nin bugünkü ilanında da sorunun bürokratların tutumu nedeniyle açmaza sürüklendiği ifade edilerek çözüm için Başbakan Erdoğan’ın katkısı isteniyor ve aksi takdirde her üç eczaneden birinin kapanmak zorunda kalacağına dikkat çekiliyor. Türk Eczacıları Birliği’nin açıklamasından satırbaşları– Eczaneler korunmadan bu tedbirler uygulanırsa, her üç eczaneden birinin kepenk kapatması tüm yetkililerce de açıkça ifade edilen ve beklenen bir sonuçtur.– Kapanacak eczanelerimizin 3 bini ilçe, belde ve mahallelerde tek eczane olarak hizmet vermektedir.– Ayakta kalabilen eczanelerimiz de raflarında ilaç bulunamayacak kadar eriyecektir. Eczacı Nesrin Aslan, “Bizim alın terimiz sermayemiz raflarımızda duruyor ve bizim gelirimiz de onlarla karşılanıyor.” diyerek iskonto oranının bu kadar artmasıyla raflarındaki sermayeden zararlarının yüzde 10’a ulaşacağını söylüyor. Aslan, yaptıkları işin zaten çok kârlı olmadığını belirterek yüzde 20-25 kâr marjıyla çalıştıklarını, kira, eleman, giderler, […]

” başlıklı imzasız haberde neler yazıyordu: “Görgü tanıkları sahada fitili ateşlenen kavganın tahmin edilemeyecek boyutlara ulaştığını, 1,5 dakika gibi kısa bir sürede yüzlerce yumruk ve tekmenin atıldığını belirttiler. Şiddet ve öfkenin zirveye tırmandığı anlarda zaman zaman bir kişinin üzerinde beş altı kişiyi bulduğu, futbolcuların dışında da olaylara onlarca insanın karıştığı ileri sürüldü.” Basın, gördüğünü de yazamadı o günlerde. Ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi imzasını atamadı, haberde geçmesi gereken isimleri anamadı. Eğer bu haber doğruysa “Bir kişinin üzerinde beş altı kişinin olduğu” kavgada kimin kalabalık taraf olduğuna siz karar verin: Deplasman takımı mı, evsahibi mi? Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) kavganın tünel kapısındaki başlangıcına dair kısa görüntüsü dışında bir şey göremedik. (FIFA, DHA’ya kavga görüntülerinin neden kısa olduğunu da sordu. Ancak başka görüntü olmadığı yanıtını aldı.) Ama Futbol Federasyonu’nun, olayların Türk tarafından kaynaklanmadığını ispatlamak için medyaya dağıttığı, Fatih Terim’i, Emre Belezoğlu’nu devre arasında ortamı sakinleştirmek için çaba sarf ederken gösteren kayıtları bol bol izledik. Gerçekten de, en azından görüntü almaya çalışan kameralara saldırdığı bilinen Emre ne kadar da sağduyuluydu o gece! Terim: “Ülke olarak herkes üstüne düşeni yapmak zorunda” Ulusal takımı İsviçre karşılaşmasına hazırlayan Teknik Direktör Fatih Terim, ertesi gün yaptığı basın toplantısında “ulusal ruh halimiz”in ne olması gerektiğini açıklıyordu. Türkiye’nin ceza almaması için “Ülke olarak herkes üstüne düşeni en ince ayrıntısına kadar yapmak zorunda”ydı. “Hep birlikte hareket etmeli”ydik. Türkiye’ye karşı zaten önyargı var”dı. “Siyasilerimize, özellikle basınımıza çok iş düşüyor”du. İşte basınımız da, en ince ayrıntısına kadar, kendine düşen işi yapıyordu. Fatih Terim “vurun” dedi mi? “En ince ayrıntısı” sözü sonuna kadar da hak edilmiş olabilir. Çünkü kulübeden gelen bilgi, maçtan sonra Fatih Terim’in “vurun” dediğini söylüyor. Bunu bana, milli takımın o zamanki yardımcı teknik direktörlerinden birinin çalışma arkadaşı, geçen yıl söylemişti. Doğrudan, kulübedeki o isimden öğrendiğini söylemişti. Ben bu bilginin doğru olduğuna inanıyorum. Ve olaydan üç yıl sonra, havaalanında lig […]

İlk oyunculuk denemesi, henüz çocukken her evcilik oyununda yer verdiği dudağını aşağı sarkıtarak konuşan Bakkal İsmail Amca’yı taklit etmek olan Nurgül Yeşilçay, şimdilerde 7 kocayı da idare etmeyi başaran fettan, işveli bir kadın rolünde çıktı karşımıza. İzleyen herkesin zihninde bir tat bırakan İkinci Bahar dizisinin asi genç kızı Gülsüm olarak hayatımıza giren Yeşilçay, sonraları Seymen Ağa’nın Amerika’da tanışıp evlendiği Bahar Karadağ olarak ününü pekiştirdi. Sonra filmler, diziler ve haliyle ödüller ardı arkasına geldi. 1976 yılında İzmir’de doğsa da babasının fanatikliği yüzünden nüfus kâğıdında yalnızca bir kez gittiği Afyon olarak yazılır. 4 yaşındayken ablalarından okuma yazmayı öğrenir. Altı yaşında çarpım tablosu ve dört işlem yapmayı da öğrenince okul hayatı ikinci sınıftan başlar. Aslında üçüncü sınıftan başalatılmak istenir ancak ufak tefek olduğundan babası ikiye başlamasını ister. Elektrikler kesildiğinde babasından dinlediği “Keçi Kız” masalındaki gibi kız gibi mi davranmıştır pek hatırlamasa da keçi gibi inatçı ve asi olduğunu hala dillendirir. Yıllar sonra karşısına bir travesti olarak çıkacak olan ilk aşkıyla, ailesi umursamaz sanıp evden kaçtığında 16’sındadır daha. Evlenmeyi düşündüğü bu aşk uğruna sevgilisiyle beraber bir bungalovda yaşamaya başlar. Gemici düğümleri yapıp satarlar. Ancak bu macera fazla sürmez. Eve geri döner ve döndüğünde anlar ki ailesi tarafından sandığından daha çok umursanmaktadır. Lise dönemlerinde izcilik yapan Yeşilçay’ın buradan öğrendiği tecrübesini hayata geçirdiği yer ise Erzincan depremi olur. “İzciyken oymakbaşı olmuştum. Tam o dönemde Erzincan depremi oldu. Biz yardım etmek için 8 kişilik bir grup olay yerine gittik. Türkiye’nin çok önemli bir gerçeğini, yaşanan sefaleti birebir yerinde görmek çok acı ve üzücüydü” diye anlatır tecrübesini. Resim yarışmasının ödülü fotoğraf makinesi olunca… Yeteneği olduğunu söylediği resimden ilkokul 3. sınıftayken katıldığı bir yarışmada derece alması üzerine kopar. Çünkü katıldığı “Barış” konulu bir yarışmada 3. olunca ödül olarak bir fotoğraf makinesi verilmiştir. Fotoğraf çekmek uğruna uzak kaldığı resime, bir gün okuldan eve dönerken öğrencilerine ders veren bir ressamın atölyesinin […]

Aslı TUNÇ American rock band, Plain White T’s song, “hate is a strong word” could have easily been the soundtrack of the hate speech panel held a few days ago. Although the lyrics are about a nasty break-up, a good song can help to ease the sinking feeling caused by talking, listening to and writing so much about hate. The panel which was about hate speech on the mainstream media and on the Internet covered all aspects of discriminatory, racist, homophobic and xenophobic discourses with a lot of examples and the panelists had a chance to have a good discussion with the listeners after an exhausting 3-hour long paper presentations. If you had a bit of experience with mostly boring and pretentious atmosphere of academic conferences, you would understand what a treat it was for us as participants to have such a vibrant Q&A session. Let me give you a few highlights about the themes we have discussed.Our society has been suffering from a deep polarization for the last three decades. However, the level of intolerance has dramatically increased after drastic demographic shifts caused by the forcible relocation of Kurdish villagers en masse, social and cultural tensions among ethnic groups, being divided in political and ideological camps. We came to such a point where we have no tolerance to people other than nationalist heterosexual male Turks with Sunni Islamic belief.Undoubtedly media play a significant role in cultivating hate in the Turkish society presenting as news and entertainment. Rising nationalism, prejudices and anti-Semitism lay the groundwork for the spread of hate messages through media. In the mainstream print media, the newspapers, Yeniçağ, Vakit and Yenişafak use a great deal of discriminatory language in their news coverage. It is very common that the mainstream dailies publish news items that protect the suspect […]

Kristin Ofer The spirit of 1968 is back in German universities. After 41 rather quiet years of studying the grandchildren of the former revolutionaries raised their voices again. They are protesting reforms to the country’s university system. But according to Germany’s education minister Anette Schavan the students’ prospects of success are rather low. She stated that the changes will go ahead as planned. Tens of thousands of German students have been demonstrating on the streets of major university towns like Berlin, Leipzig, Hamburg and they are carrying out sit-ins in 27 universities in 23 cities reminiscent of the student upheavals of 1968. The current generation of students was often considered as eager memorizers who are ambitious for their own careers or hedonistic party-animals without any interest in social or political activism. But in the last years German students had to cope with a lot of significant changes. Until 2005 universities in Germany were free. But the so-called university reform imposed tuition fees that range from100 to 500 euros per semester. Actually, most universities charge 500 euros. Compared to many other countries, especially in the Anglo-Saxon world, 500 euros per semester do not seem much. But the German students are questioning the whole principle of paying for education. There are indeed students who are not financially supported by their parents and have trouble to get the required sum of money together. Tobi, a 24-year-old student of dramaturgy is one of them: “I have to work all my free time to afford my living costs and since the adoption of the tuition fee I have to earn 1,000 euros extra per year. It makes me so angry. I can’t even join the demonstrations because I have to work,” he says. Students whose parents do not pay for their studies sometimes spend more […]

Karen Schewina Instead of looking at their growing magic beans and happy chicken, Farmville users had to read the following message, when they wanted to enter their account on the morning of October 3rd: “After technical analysis and legal evaluation based on the catalog crimes of the Law no 5651, Administrative measure has been taken for this website (zynga.com) according to decision no 421.02.02.2009-272446 dated 02/10/2009 of ‘Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ (Telecommunications Directorate) TIB.” As the company, which has developed Farmville, YoVille, Vampires, Mafia Wars, as well as a poker application for facebook, was accused of promoting illegal gambling, all of its websites were blocked by the Telecommunications Directorate in an attempt to protect the Turkish citizens. In this case it was not a court issued decision, but an administrative one, so it was not possible to get any statement from the people responsible during the weekend. The decision was highly criticized and caused uproar on the facebook itself, until the site was available again on Sunday night. This example seems to be typical for the strategy of the Telecommunications Directorate dealing with critical content published online: if there is one suspicion being expressed, their reaction is to block the main page as well as all the subdomains, as it happened to WordPress and Google Groups, blogspot and blogger. Not accessible are as well Youporn, The Pirate Bay, Megaupload, Deezer, Virb, Dailymotion, Tagged, Netlog, Slide, CareerBuilder and Alibaba – a complete list of the websites can be found under www.engelliweb.com. “Reporters without borders” states that all in all 1,309 websites have been rendered inaccessible by the Telecommunications Directorate since November 2007, only 270 of them by court order the rest by administrative decision. All of the websites have been blocked according to the Law 5651 on “the organization of online publications […]

Annika Sehn “The party system is old-fashioned, instead of it there must be an efficient way to voice the questions of individuals,” says Werner Kuppers, the person behind the wheel of the “Omnibus for direct democracy in Germany” that made a stopover at Bilgi’s Santral campus. Johannes Stüttgen, a close friend of the late German artist Joseph Beuys, and an artist himself supports the activists in the bus with ideas, speeches and discussions. “We are driving around with an idea. We are campaigning for the realization of direct democracy on all levels,” explains Stüttgen. The “Omnibus for Direct Democracy in Germany,” as it is officially called, was on a tour of Eastern Europe including Turkey. “Democracy in Motion Tour,” this is how the passengers of the bus call their trip. The main event on the campus was a workshop with the students taking the course called “City and Art.” Following the workshop there was a free discussion with the people on Democracy in Motion Tour. “They were very interested and they were well prepared and had their own thoughts and arguments concerning direct democracy,” Stüttgen said afterwards. To vote just to elect representatives in the legislative assembly is not sufficient for a full democratic system, citizens should be provided with the means to voice their say about concrete issues concerning law and politics, Stüttgen explains. This could be done through popular referendums. Those referendums are already possible in some of the German states. Before a referendum takes place, people have to take initiative and demand that a chance given to them to express their will. A popular referendum is then held on the basis of collection of certain number of signatures and decisions taken in the Bundestag, namely the German Partliament. This procedure aims at direct access to politics for […]
Geçtiğimiz günlerde İstanbul Edirnekapı’da dört yıldır devam ettirilen bir sosyal sorumluluk projesine Almanya’dan bir ödül geldi. 7 ila 14 yaş arasında çocuk müzisyenlerin oluşturduğu, “Barış İçin Müzik” topluluğu Almanya’da Deutsche Bank tarafından verilen sosyal sorumluluk ödülü “Urban Age”i kazandı. Okul saatlerinden sonra Ulubatlı Hasan İlköğretim okulunda grubun kurucusu Mehmet Selim Baki tarafından yaptırılan müzik atölyelerinde çalışan yetenekli eller, gönüllü olarak çalışan deneyimli hocalardan akordeon, flüt ve solfej dersleri alıyor. Grubu Ulubatlı Hasan İlköğretim okulu dışında yine Edirnekapıda’da bulunan Alparslan Ticaret Meslek Lisesi ve Muallim Naci İlköğretim Okulundaki öğrenciler oluşturuyor. Grubun kurucusu mimar Mehmet Selim Baki, Almanya ve Türkiye’deki mimarlık işlerini bırakarak tüm zamanını bu gruba adamış durumda. Tek idealinin çocuklar için daha güzel bir gelecek olduğuna dikkat çeken Baki, “Barış İçin Müzik” projesinin dünya çapında bir rol model olabileceğini belirtiyor Grubun 4 senedir koordinatörlük görevini sürdüren Yeliz Yalın, yetenek avcısı olmadıklarını vurgulayarak bu işi sadece müziğin dönüştürücü gücüne inandıkları için yaptıklarını söylüyor. Akordeon öğretmenliği yapan Bayrak Beratlı, gruba katıldıktan sonra işin ciddiyetini daha iyi anladığını ifade ediyor ve öğrencilerin gelecekte önemli birer müzisyen olabileceklerini düşünüyor. Bir diğer akardeon hocası Mirela Muço ve Flüt eğitmeni olan Turgay Özdemir gruba katılarak çocukların dünyasını çok daha iyi keşfettiklerini anlatıyorlar.Kurgu: Niso Esim