Etiket istanbul

“Gramofon süs eşyası değildir”

Sait Özgür Gedikoğlu Kapalıçarşı Lütfullah Kapısı’ndan içeri girdiğinizde, bir gramofondan gelen büyülü sesi takip ederek bulabilirsiniz Mehmet Öztekin’i. Zamanda yolculuk ediyormuş hissi uyandıran küçücük bir dükkânı var. Duvarları Zeki Müren, Müzeyyan Senar gibi ölümsüz sanatçıların fotoğrafları ve taş plaklarla kaplı. Mekândaki her obje özenle yerleştirilmiş. Aralarında, 10 kadar gramofon dikkat çekiyor. Bakımları yapılmış, yeni sahiplerini bekleyen gramofonlar bunlar. Mehmet usta, daha büyük onarım ve yapım işlerini ise Merter’deki evinin atölye haline getirdiği odasında yapıyor. Elindeki gramofonların sayısı 50’yi aşıyor, çoğu 40 yaşını devirmiş… Ne aşklar, ne konaklar, ne yitip giden hayatlar görmüş… Evlat sevgisi gibi Okulu lise dönemlerinde bırakıp ve babasının dükkânında çıraklığa başlamış Mehmet Öztekin. Mesleği burada öğrenmiş. Yıllardan beri yurtdışındaki müşterileri için de onarım yaptığı ve Kapalıçarşı’da çalıştığı için İngilizce ve Almanca öğrenmiş. Biri Boğaziçi Üniversitesi’ni, diğeri tıp fakültesini bitiren iki oğlu var. Çocuklarından bahsederken gözleri parlıyor. Yaşamının çok önemli bir parçası olan gramofonlar içinse “Evlatlarım gibiler” diyor, “onları birkaç günlüğüne de olsa bırakıp gidemem hiçbir yere.” “Türkiye’de, ne kadar atılmış gramofon varsa bana ulaşır. Bazen bir el değiştirir, bazen beş. Ama er ya da geç düşer elime” diyerek anlatmaya başlıyor zanaatını. En büyük sıkıntısı üretimi sona eren gramofonların parçalarına ulaşmak. Kendisine ulaşabilen bütün gramofonları alıyor, tamir edilebilecek olanları tamir ediyor. Çok yıpranmış olanları ise çeşitli parçalarını kullanmak için saklıyor. Bir cerrah titizliğinde, gramofondan gramofona organ nakli yapıyor sanki. Ve yaşama şansı olanları ayağa kaldırıyor. Çok emek ve sabır isteyen bir iş bu. Bazen gerçekten ümidinin kırıldığı da oluyor. O kadar sinirlenmiş ki bir gün, çok sevdiği bir gramofonu çöpe atmış. “Evladımı kaybetmiş gibi üzülmüştüm” diyerek açıklıyor hislerini. Gramofon dinlerken, her plakta gramofon iğnelerinin değiştirilmesi gerekiyormuş. Öztekin’e göre sadece bu örnek bile, gramofonların ne kadar hassas aletler olduklarını gösteriyor. Tarihi baştan yaratmak… Sadece bir tamirci değil Mehmet Öztekin, yeni gramofonlar da yapıyor. Mekanik aksamlarını eski cihazlardan çıkartıyor, gövdelerini […]

“Otel yapmayacaksak arkeolojiye neden para yatıralım”

Four Seasons Oteli’nin genişletilme çalışmaları sayesinde Sultanahmet’te bir sarayımız olduğunu fark ettik. Roma İmparatoru Konstantin’in İS 4yüzyılın ilk yarısında yapımına başladığı, 11. yüzyıla kadar Bizans imparatorları tarafından kullanılan Magnum Palatium (Büyük Saray), bu nedenle yeniden gazetelerin ön sayfasında haber oldu. Saray, 10 yıl önce arkeologların keşfiyle -bugün artık yayımlanmayan Yeni Yüzyıl gazetesine-manşet olmuştu. Magnum Palatium’un bulunuşu, dünyada son yılların en önemli keşifleri arasında gösterildi. Ama vatandaş olarak 10 yıl sonra hâlâ bu büyük keşfi göremedik; çalışmalar nedeniyle açılamadı. Göremediğimiz, merakımızı gideremediğimiz bu alanda şimdi otel yapılıyor. Burası tam 74 yıl önceki imar planında belirlendiği gibi arkeolojik park haline getirilirse ve bir aksilik olmazsa, Büyük Saray’ı kendisinden 1600 yıl sonra üzerine inşa edilen çelik otelle aynı anda görebileceğiz. Kurtarma kazısı Magnum Palatium’un kazısı, 1997’den beri İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yürütülüyor. Ancak bu çalışmanın yöntem olarak olmasa da, isim olarak normal kazılardan bir farkı var. Müzenin yürüttüğü diğer kazılar gibi bu da bir “kurtarma kazısı.” Four Seasons Oteli’ne tahsis edilen eski Sultanahmet Cezaevi’nin 17 dönümlük bahçesi, Tarihi Yarımada’nın (sur içi) tümü gibi arkeolojik sit alanı. Müze bu kazıyı, bulunduğu il sınırları içersindeki sit alanlarından sorumlu olduğu için yapıyor. Çünkü herhangi bir inşaat faaliyetinden önce o alandaki buluntular değerlendirilmek ve bunun için de bilimsel kazı yapılmak durumunda. Anlaşılacağı üzere Büyük Saray’ın keşfinin ve 10 yıldır devam eden bilimsel kazısının nedeni de bu inşaat. Four Seasons Oteli, açıldığı 1996’dan bugüne genişleme talebini açıkça belirttiği ve kanuni gereklerini yerine getirdiği için tüm bunlar oluyor.Bugün onay verenlerin izi sürülürken devletin bu tür durumlarda çağdaş bir tarihi çevre politikası olup olmadığı sorusu akla geliyor. Bu tür kurtarma kazılarının, bilim insanlarının iki ayağını bir pabuca sokmak dışında bir özelliği daha var: Harcamalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, yani devletin kültür varlıklarından sorumlu kurumu tarafından karşılanmıyor olması. Bu nedenle “kurtarma kazısı” tamlaması devlette inanılmaz bir cazibe yaratıyor. Yüksek bütçe […]

Olta başında 70 yıl

“Denizlerde tutmadığım hiçbir balık kalmadı inan bana” diye giriyor söze… İlkokul ikinci sınıfta (1934 yılından bahsediyor) Ermeni bir arkadaşının verdiği bir toplu iğne ve bir makara dikiş ipi ile başlamış balık avlamaya. Sirkeci vapur iskelesinde oltasına takılan ilk balığı bugün bile hatırlıyor: “Hey babam hey diye sevinç çığlıkları atarken birdenbire karşımda babamı gördüm. Beni takip ediyormuş. Hayatımdaki en kötü dayağımı o gün yedim.” İrfan Reis, hep takım elbiseli ve rugan ayakkabılı hatırladığı babasını anlatırken “Şef garsondu, Atatürk İstanbul’a her geldiğinde hizmet için onu çağırırlardı. Otoriter bir adamdı, benim balıkçı olmamı hiç istemedi” diyor. Fakat deniz aşkı, evdeki otoriteye baskın çıkmış; İrfan Yürür ortaokulu terk ederek kendini teknelere atmış. Ve meslek hayatı boyunca sadece olta ile avlanmış. Bugüne kadar sahip olduğu 16 teknenin ilkini de Ayvansaray’daki ustalara yaptırmış. Bu kürekli ilk sandalıyla yakaladığı orkinosun hikâyesini de hatırlıyor: “Tam 106 kiloluk bir balıktı. Kendim taşıyamadım tabii ki, hamal tutmak zorunda kaldım. Balığı balıkhaneye indirdikten sonra, uzunca bir süre ayağa kalkamadı hamal” diyerek gülüyor. At kuyruğundan misina Kalın ip ve çelik telden oluşan Orkinos misinası dışında hazır malzemenin bulunmadığı 1940’larda, bütün oltalarının iğne ve misinalarını balıkçılar kendi hazırlardı. Olta iğnelerini demircilerde büktürür, misinalarını ise “at kılı”ndan yapardı. “Atların kuyruk kıllarını koparır, büker misina yapardık. 50 metre misina için on beş yirmi beygirden kıl koparırdık” diye anlatıyor İrfan Reis. Arabacılardan çok dayak yemişler: “Kıl koparırken hayvan bir huysuzlandı mı, adamın kavun karpuzu dökülür, yarılırdı. En sonunda at sahipleri çözümü, atlarının kuyruklarını topuz yapmakta buldu.” Büyük emeklerle yaptıkları bu olta takımlarının kopması ise büyük bir felaketmiş. “Birçok balıkçı nazar boncuğu takardı oltasına” diyor. Ancak deniz yine de cömertmiş o yıllarda: “Bugün olta ile balıkçılık yapmaya çalışırsan aç kalırsın, o zamanlar ne naylon misina var ne de başka bir şey! Ama o kadar boldu ki balık, emeğimizin karşılığını verirdi bize.” Sarayburnu’ndaki foklar “Neler çıkardı en çok” […]

İstanbul’da Anadolu’dan gelen üniversiteli olmak…

Ersan Bayram Ortaokul ve liseyi orta ölçekli bir il veya ilçede okuduktan sonra ÖSS sonuçlarının açıklanmasının ardından İstanbul’un kazanıldığı öğrenilir, ilk başta bütün aileden ses soluk çıkmaz, gözlerdeki endişe barizdir. Her gün gazete veya televizyonlarda çıkan kapkaç, gasp ve hırsızlık haberleri nedeniyle ailenin kafasındaki “İstanbul” mega bir suç kentidir. Bu korku bitmeden “kalacak yer” sorun olur, eğer ailenin maddi durumu iyi değilse yeniyetme üniversiteli genç yurt aramaya başlar. Kalacağı yer okula yakın mı soruları ile devam eden problemler, her gün aile fertlerinin kafasını kurcalayarak içinden çıkılması zor bir hayat problemine dönüşür. En sonunda okullar açılır ve İstanbul macerası başlar. İlk birkaç ay alışık olunmayan kalabalık ve gürültü ile boğuşmakla geçer zaman. Korkak davranan öğrenci, yabancı bir yer olan İstanbul’da yabancı insanlara ve yabancı suratlara yavaş yavaş alışmaya başlar. İstanbul’u keşfetmeye başlayan öğrenci İstanbul’un güzelliklerinin yanında olumsuzluklarını da görmeye başlar.İlk senenin ardından İstanbul’u “çözen” öğrenciyi bu sefer de başka bir problem olan “para sorunu” bekler. İlk yılın yabancılığından dolayı pek gezemeyen öğrenci için para sorun olmamıştı ama gezilecek ve görülecek yerlerin merakıyla endişe devam eder. Arkadaş ortamı gereğince sıkı sık dışarı davet edilen öğrenci için maddi sıkıntı ikinci senede de devam eder. Üçüncü yıla gelindiğinde artık kendini İstanbullu hisseden öğrenci, nereye giderse gitsin her yeri İstanbul’la karşılaştırmaya başlar. Dördüncü sınıfa geldiğinde ayrılık vaktinin yaklaşması İstanbul’u her zamankinden farklı olarak güzel yapmaya başlar. Okulda alınan eğitimin fazlasının İstanbul sokaklarında öğrenilmesi Anadolu’dan gelenler için yaşanabilecek en büyük hayat dersidir. İnsanları sahte İstanbul’a nazaran daha küçük şehirlerden gelen ve taşralı olarak nitelendirilen öğrencilerin çoğu insan ilişkilerinin sahteliğinden yakınıyor. İstanbul Yeditepe Üniversitesi 4. sınıf öğrencisi Uğur Ceylan İstanbul’a Isparta’dan gelmiş. Çoğu arkadaşlıkların “çıkarcılık ve maddiyatçılık” üzerine kurulduğunu söyleyen Ceylan’a göre bunun sebebi; medyanın yansıttığı haberlerden dolayı oluşan güvensizlik ve duyarsızlık.Küçük bir şehirden gelenler için bir diğer sorun olarak “ulaşım” aşılması gereken bir problem olarak gözüküyor. […]

Yedinci yılında !f hâlâ bağımsız!

Müge Doğrular Sinemaseverler şubat ayında bağımsız sinemanın en heyecan verici etkinliğine seyirci olacak. !f İstanbul AFM Bağımsız Filmler Festivali’nin yedincisi 14–24 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilecek. Festivalin proje koordinatörü Gülçe Cin, festivalin genişlemesinden duyduğu heyecanı ve yapılacak yenilikleri anlattı. Gülçe Cin, !f’in (IKSV’nin film festivalinin yanında) İstanbul sinema sahnesine önemli katkısının bulunduğunu söylüyor: “Bütün dünyada çok ses getiren ve Türk seyircisine seyrek ulaşan filmleri sinemaseverlerle buluşturması açısından !f, çok önemli bir yere sahip. Farklı zevkleri olan insanlar kolay kolay ulaşamayacakları isimlere !f sayesinde ulaşabiliyor. Ve bu buluşma sadece filmlerle değil, festival nedeniyle İstanbul’u ziyaret eden yönetmen ve prodüktörlerin atölyeleri sayesinde de gerçekleşiyor.” !f ayrıca, yurtdışındaki benzerlerinin aksine geniş bir pazara ulaşamayan kısa filmleri de destekleme misyonunu üstleniyor. Hevesli ve amatör kişilerin yarattığı, gösterime giremeyen kısa filmleri birkaç farklı seçkide bir araya getiriyor. !f ekibi bu kişileri bir araya getirip, atölyelerine dahil ederek bir “community building” çabasına da giriyor. Seneler boyunca bu konuda olumsuz eleştiri almadıklarını, herkesin (yurtiçinden ve yurtdışından) festivalle ilgili heyecan verici yorumlarda bulunduğunu ekliyor Cin. Festival artık oturdu Komünite yaratma çabasında başarılı olduklarının göstergesi genel katılımcı profili. Kişiler sadece bir değil, birden fazla filme, partiye ve atölyeye katılıyor. Seyircilerin seçimleri kendi zevklerini yansıtıyor. Festivalin artık “oturmuş” olması sadık bir kitlesinin varlığını gösteriyor. Gülçe Cin her yıl festival kataloğunu büyük bir sabırsızlıkla bekleyen birçok kişi olduğunu söylüyor. Peki, bu katalog nasıl oluşuyor? Öncelikle festival ekibi düzenli olarak yurtdışındaki uluslararası festivalleri sıkı bir şekilde takip ediyor, yeri geldiğinde bizzat katılıyor. Bildikleri ve takip ettikleri prodüksiyon/dağıtım şirketleri de film seçiminde önemli bir faktör. Zaten seneler ilerledikçe festivalin şöhreti de artıyor. Ancak en önemlisi festivalin bağımsızlığından taviz vermemesi! Hedefte İzmir var Gülçe Cin’in verdiği bilgiler doğrultusunda bu seneki yeniliklere gelince… Öncelikle !f’in gösterim alanı genişliyor. İlk başladığında gösterimlerini sadece Beyoğlu AFM Fitaş sinemasının iki salonunda gerçekleştiren festivale daha sonra Caddebostan AFM Budak […]

Atatürk’lü, Elvis’li kafe: Fokurtu

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com Fokurtuya ilk gidişinizde sizi karşılayan heykellere hilkat garibeleri gibi bakmadan edemiyorsunuz. Girişteki tonton aşçı heykelinin hemen yanında dikilen devasa Atatürk heykeli kafanızı kurcalayadursun, Anıtkabir’in meşhur aslanlı yolundan çalınmış gibi duran minyatür aslan, demir zırhlı şövalye, elinde gitarıyla Elvis Presley ve ellerine tutuşturulmuş nargilelerle Blues Brothers nargileci anlayışınızı yıkıma uğratıyor… Ancak meraklısına kötü bir haber: Heykeller Fokurtu’nun Ankara’da açılan yeni şubesine götürülecek. İstanbullular ise yeni sürprizlere hazır olsun. Daha önce “hayvanat bahçesi” ve çocuk parkıyla bizleri bir an için İstanbul dışında hissettiren bu yerde, bakalım ne gibi değişiklikler olacak? Fokurtu’nun başka enteresanlıkları da var. Malum, lig maçlarında ağzına kadar dolan kafeleri biliyoruz. Son zamanların modası ise Kurtlar Vadisi’ni topluca izleme kültürü. İşte bu günler için kendinizi ister arkadaşlarınızla ev ortamında hissedin, isterseniz topluca maç ruhunu içkinleştirin diye çeşitli bölümler düşünülmüş: Toplam 12 adet kamelya evi dışarıdan kapatılıp içine klima döşenerek dört mevsim ev havasına bürünüyor. Özellikle yazın çok talep gören bu evler için önceden rezervasyon yaptırmanız şiddetle tavsiye ediliyor. İki dönümlük arazi üstüne kurulu kafenin salon bölümünün yanı sıra kışın kapatılan bir de büyük bahçesi var. Fokurtu Nargile’de, aynı zamanda bir restoran, internet kafe ve okey salonu mevcut. ADSL hizmetinin yanı sıra 30 adet LCD ekran televizyonla istediğinizi izleme özgürlüğünüz de var. Üyelik sistemiyle de kafenin indirimlerinden yararlanırken, şahsınıza ait bir nargile takımınız da oluyor. Bütün bunlar bir yana kafeyi daha çok aile salonu gibi düşünmenize neden olan bazı özellikler var: Nargilecinin müdavimleri tabiri caizse “meslek sahibi.” Doktorlar, gazeteciler, dizi oyuncuları, şarkıcılar, mühendisler, öğretmenler ve hatta cami hocaları, belediye başkanları… Bu konuda oldukça seçici davrandıklarını söyleyen işletmenin sahiplerinden Meltem Akşahin, insanları birbirine kaynaştırmak için hayli çaba sarf ediyor. Başında türbanı ve “ağır abla” tavırlarıyla herkes tarafından büyük saygı görüyor, ancak iş okey oynamaya gelince saygının yerini eğlence alıyor. Meltem Akşahin’in kendisi de sıkı bir nargileci, “İlk zamanlar eşim […]

Oyuncakların ‘Sihirli anne’si

Duygu Ertürk Ekranların “Sihirli Annesi”, “Duma Duma Dum” programının sunucusu, çocukların sevgilisi İnci Türkay Eroğlu İstanbul Maçka’da bir oyuncak mağazası açtı. Akaretler’den Nişantaşı’na çıkan yokuş üzerindeki Taygatoys’da organik, ahşap ve doğa dostu oyuncaklar bulabiliyorsunuz. Mağaza, adını yağmur ormanlarından alıyor ve bu ismin hakkını veriyor. Mağazada “Plantoys” markalı, geri dönüştürülmüş kauçuktan yapılan ve bitkisel boyalarla renklendirilmiş ahşap oyuncaklar satılıyor. Taygatoys’un en önemli özelliği de, bu markanın ilk ve tek Türkiye distribütörü olması. Plantoys’un yanı sıra Amerika’nın nostaljik oyuncakları olan “Radioflyer” ürünleri de Türk tüketicisine burada merhaba diyor. Mağazada kaslı, savaşçı rambolar, action-manler, gürültülü plastik oyuncaklar yerine rangârenk, özel tasarım tahta oyuncaklar; podyumda arz-ı endam eden mankenlere taş çıkartacak vücutlara sahip, hokka burunlu, fabrikasyon Barbie’ler yerine gözlüklü nineler; komik suratlı, kırmızı saçlı, tombiş kardeşler; yani hepimizin ailesinden, mahallesinden birileri var. ‘Çocuğum oynasın; oynarken hem eğlensin, hem de öğrensin’ diyorsanız, ‘Taygatoys’ta fiyat aralığı 10 YTL ile 400 YTL arasında değişen rengârenk dünyaya göz atmanızda fayda var. “Plantoys” ve “Radio Flyer” Plantoys, Amerika ve Japonya’da büyük üne sahip, 25 yıllık geçmişi olan bir marka. Ürünlerinde zararlı hiçbir ek kimyasal ve renklendirici kullanılmıyor ve kullanılan bütün boyalar güvenlik ve sağlık açısından test ediliyor. Ayrıca tahta ürünlerde ve oyuncaklarda zamanla oluşabilecek sağlığa zararlı bileşenlere karşı en yüksek güvenilirlik standardı olan “E-zero” standart sertifikasına sahip ilk ve tek oyuncak markası olduğu belirtiliyor. Radio flyer ise 90 yıllık geçmişiyle oyuncak sektöründe ikon haline gelmiş bir Amerikan markası. Marka, estetik, basit ve güvenilir bisiklet, araba vb. tasarımlarıyla, çocukları eğlenerek keşfetmeye teşvik ediyor. İnci Türkay Eroğlu:“Oğlum Ali’ye alacak oyuncak bulamıyordum…” – Bu oyuncakları nasıl keşfettiniz?– Bu konuda ilham kaynağım oğlum Ali oldu. Ali’ye alacak oyuncak bulamıyordum. Daha doğrusu plastik oyuncakların güvenilir olmadığını düşündüğüm için, içim rahat değildi. 1,5 yıldır kafamda mağaza açma fikri vardı. New York’ta eşimle gittiğim bir oyuncak fuarında, dünyada oyuncak sektörünün geliştiğini ve doğala yöneldiğini fark ettim. […]

Ebru sanatı İstanbul’la buluştu

İşvecan Nur Özen Kamera Erdem Özüer Aşk, renkler ve İstanbul, bir tabloda buluşabilir mi sizce? Eğer bu sorunun cevabını merak ediyorsanız, haberimizi izledikten sonra gidip Hikmet Barutçugil’in sergisini gezebilirsiniz. Sergide sizi, renklerin dansları, minyatürlerin zarifliği ve İstanbul karşılayacak. Suyun üzerinde oluşan bu hayal aleminin büyüleyici etkisinde kalarak sergiden ayrılacaksınız. İstanbul’a ve ebru sanatına aşık olanlar bu sergiyi kaçırmasın!

“Denizanası artışı küresel ısınmanın değil, kirliliğin sonucu”

Simge Sunguroğlu Marmara Denizi’nde gözle görünür değişiklikler oluyor. Denizanası miktarındaki olağandışı artış, kuşkusuz bunların en göze batanı… Hidrobiyolog Levent Atüz, Marmara Denizi’ndeki değişmeleri algılayabilmek için son 20 yılda yaşananlara bakmak gerektiğini söylüyor: “Bir ortamda organizma türleri arasındaki ilişkiler ne kadar çok yönlü ve ne kadar karmaşık ise, doğal denge olarak nitelendirdiğimiz olay zinciri o derece sağlam ve sağlıklı bir yapıya sahip olacaktır. Şayet bir ekosistemde herhangi bir tür grubu, doğal dengeyi etkileyecek ölçülerde çoğalırsa sistemin öteki üyeleri arasında bir veya birkaçı, bu çoğalmayı normal boyutlara indirmek için çabalar. Böylece avlayan-avlanan arasındaki denge yeniden kurulur. Bu durum, dünya üzerinde canlı varıkların oluşumundan beri işleyen son derece düzenli denge mekanizmasıdır.’’ Ancak Artüz’e göre bu mekanizma insanoğlunun çevre üzerindeki olumsuz etkisi nedeniyle artık işlemiyor. Denize bırakılan endüstriyel ve evsel atıklar doğal dengeyi bozan en büyük düşman. Kirlilik ve dış etkenlerden kurtularak yaşamayı başaran türlerin ise fert adetlerinde artış gözleniyor. Geçtiğimiz senelerde denizi kırmızıya boyayan yakamozlardaki artış, belirli bölgelerdeki bazı deniz yosunlarında sirkülerde düzenleme yapılmasını gerektirecek boyutlarda artış, iki üç yıl önce memnuniyetle karşıladığımız lüfer, palamut gibi ekonomik türlerdeki geçici artış bu durumun örnekleri. Denizdeki oksijen sorunu Artüz’ün dikkat çektiği bir başka konu da denizdeki oksijen oranının azalması. 2006 yazında Marmara Denizi’nin su kalitesiyle ilgili gerçekleştirdikleri araştırmanın ön sonuçlarına göre, sudaki asit derecesini gösteren Ph seviyesi normalde 7,9 ile 8,1 arasında olması gerekirken, 6,9’ olarak belirlendi. Ph seviyesinin 7,0’nin altına düşmesi, sudaki asit seviyesinin arttığını gösteriyor. Bu da suyun kirlendiğini ve canlılar için bir tehdit oluşturduğunun kanıtı. Artüz, “Canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi için deniz suyunun litresinde 5 miligram oksijen bulunması gerekir. Marmara Denizi’nde canlıların yaşayabileceği su katmanının derinliği 1970’te 70 metre civarında iken, 1982’de 40 metreler civarına, 2006’da ise 6-7 metreye düştü’’ diyor. Levent Artüz küresel ısınmanın, deniz analarının artışında etkili olup olmadığıyla ilgili soruyu ise “Küresel bir suçlu aramak yersiz, suçlu alenen ortadadır ve […]

Bizim köpekbalıklarımız

Sait Özgür Gedikoğlu Her yıl en az bir kere aynı nedenle bültenlerde yer alan Balıkçı Kenan, geçtiğimiz haftalarda İstanbul Gürpınar açıklarında kendi teknesinin ağlarına takılan 4,5 metrelik büyük camgözü yine dükkânında sergiledi. Dev köpekbalığı ilgiyle karşılandı. Öyle ki hayvanı balıkçı barınağından yükleyen vincin D 100 Karayolu’ndaki yolculuğu bile birkaç haber ajansı tarafından takip edildi ve görüntüleri bültenlerde yer aldı. Bundan bir hafta öncesinde de, 3 Aralık 2007’de Sakarya’nın Karasu ilçesi açıklarında barbun avına çıkan üç trol teknesi, limana 107 köpekbalığıyla döndü. Aslında bu tür haberlere alışığız. Örneğin Balıkçı Kenan –hepsini sergilemese de- her yıl ona yakın büyük köpekbalığı yakaladıklarını söylüyor. Balıkçı, bu tür köpekbalıklarının normal şartlarda okyanuslarda yaşadığını söylese de Türkiye kıyıları, köpekbalıkları için önemli bir yaşam ve üreme alanı. Yani denizlerimiz, büyük köpekbalıklarına uygun o “normal şartları” sağlıyor. İhtiyoloji (balıkbilimi) Araştırmaları Topluluğu’nun kurucusu, Su Ürünleri Mühendisi Hakan Kabasakal’a göre ülkemiz sularında 36 tür köpekbalığı görülebiliyor. Kum köpekbalıklarının (Carcharinus plumbeus) Akdeniz’de bilinen tek üreme alanı, bugün koruma altına alınan, Gökova Körfezi’ndeki Boncuk Koyu. Aynı şekilde Marmara Denizi ve Kuzey Ege suları, düşük tuz yoğunluğu ve ısısı nedeniyle büyük beyaz köpekbalığı (Carcharodon carcharias) için tüm Akdeniz havzasındaki en uygun yaşam alanlarından. 100 metreden daha derinde yaşayan ve boyu altı metreye ulaşabilen boz camgözler de Marmara açıklarında trol teknelerinin ağlarına sık sık takılıyor. Antalya Körfezi, dünyanın en büyük ikinci balığı büyük camgözün (Cetorhinus maximus) bahar aylarında sıklıkla görüldüğü bir yer. Körfezin açıkları dik burunlu harharyas (Lamna nasus), mavi köpekbalığı (Prionace glauca) gibi türlere de ev sahipliği yapıyor. İskenderun Körfezi ise, özellikle Kızıldeniz ve Güney Akdeniz kökenli köpekbalıklarının yoğunluğu ile ön plana çıkıyor. Marmara’dan Karadeniz’e takip Türkiye denizlerinde köpekbalıklarının dağılımı, güneyden kuzeye ilerledikçe azalıyor. Örneğin, Ege’de 27 tür görülebilirken, Karadeniz’de yediye iniyor. Rastlanan türler de, çoğunlukla boyu 1,5 metreyi geçmeyen, ekonomik değeri yüksek adi köpekbalığı (Mustelus mustelus) ve mahmuzlu camgözler (Squalus acanthias). Karadeniz’de […]

İstanbul’u yanında götür

Özgecan Okay Sunduğu her ürünle bu şehre ait anılarımızı canlandıran, buram buram İstanbul kokan bir yer Take Away İstanbul. Bu kenti seven herkese hitap ediyor. İstanbul’un ruhunu, yaşattığı deneyimleri yanında götürmek, sevdiklerine hediye etmek isteyen turistlere, uzaktayken şehrini özleyen İstanbullulara ya da yabancı misafirlerine hediye almaları için Kapalıçarşı’yı önermek zorunda kalmak istemeyenlere… Gökdelen ve gecekondu Seda Ertem yarattığı markayı, “İstanbul kadar dinamik, zengin ve farklılıkları aynı bünyede ustalıkla besleyen” sözleriyle tanımlıyor. İnsanların İstanbul’un yalnızca geçmişine değil, bugününe de dair bir şeyler bulmak istediğini söyleyen Ertem, “İstanbul birçok farklı insanı, kültürü bir arada barındıran bir şehir. Ürünlerimizde daha çok bu özelliği öne çıkarıyoruz. Mesela, üzerinde İstanbul silueti olan bardakaltlıklarında gökdelenler de var, gecekondular da” diye ekliyor. Her hafta yeni ve sadece kendilerinde bulunabilecek özel tasarımlar çıkarttıklarını belirten Ertem, ürünlerinin fonksiyonel, farklı ve makul fiyatlarda olmasına özen gösterdiklerini söyledi.Siz hiç ince belli bardaktan alaturka bir “shot” yaptınız mı? Ya da hamam sesleri eşliğinde, sabunuyla kesesiyle evinizde tam bir hamam keyfi? Bunları ve daha birçok farklı deneyimi Take Away İstanbul bize sunuyor. Erdem Akan, Boğaç Şimşir, Cem Dinlenmiş, Superpool gibi tasarımcılara ait t-shirt, anahtarlık, yüzük, kolye, magnet, paspas, yastık, bardakaltlığı, koli bandı ve başka birçok ürünü Kanyon Alışveriş Merkezi’nde bulunan satış noktasında ve www.takeaway-istanbul.com internet sitesinde bulabilirsiniz.

Kahraman bakkal hipermarkete karşı değil!

Ayçin Kırbaş Esnaf ve sanatkârın korunması amacıyla son Bülent Ecevit Hükümeti döneminde hazırlanan ve ‘Hipermarket Yasası” olarak bilinen yasa tasarısı yeniden gündeme geldi. Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un isteği üzerine yeniden ele alınan tasarı ile ilgili çalışmalar son aşamada. Tasarıya göre; 400 metrekareden büyük satış alanı olan mağazaların kuruluşu izne bağlanacak, sabah saat 10:00’da açılacak olan büyük mağazalar pazar günü ve tatil günlerinde tamamen, diğer günlerde ise saat 20.00’den itibaren kapalı olacak, büyük mağazalar tedarikçi veya üreticilerine ürettirip satın aldıkları ürünleri kendi markaları altında satmaları halinde bu satışların toplamı, cirolarının yüzde 20’sini geçemeyecek.Buna benzer daha birçok kuralı kapsayan yasa tasarısıyla korunması planlanan esnaf ve sanatkâr ise ne bu tasarıyı, ne de kapı komşusu olan alışveriş merkezlerini umursuyor. Yakın çevresinde çok sayıda alışveriş merkezi barındıran İstanbul Mecidiyeköy Gülbağ ve Levent Gültepe semtlerindeki esnaf, hazırlanan tasarının hayatlarında pek bir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyor. Gültepe’de yün dükkânı olan Sadiye Hanım “Akmerkez’den alışveriş yapan insanlar buraya gelmeyecekler, yine oraya gidecekler” derken yasa tasarısının kendilerini etkilemeyeceğinin, insanların var olan alışkanlıklarını sürdüreceklerinin altını çiziyor. Kendisinin de farklı modelleri görmek ve gezmek için alışveriş merkezlerine gittiğini söyleyen Sadiye Hanım, alışveriş merkezlerinin hafta sonu kapalı kalmasının kendilerine tanınan bir haktan ziyade orada gezmeyi tercih edenler için bir haksızlık olacağına dikkat çekiyor. Gülbağ’da bakkal işleten Bülent Ateş, alışveriş merkezlerinin hafta sonu ya da bayram günlerinde kapatılmasının kendi işine bir etkisinin olmayacağını dile getirirken, “Adam pijamasıyla gelip benden sigara alıyor, Cevahir’e pijamayla gidemez ki” diyor. Rekabetin aynı güçte olanlar arasında olabileceğine inanan Ateş, insanların acil ihtiyaçlarını zaten daima kendilerine yakın olan bakkallardan karşıladıklarını söylüyor: “Adam sigarasını, yoğurdunu, ekmeğini benden alıyor zaten, gidip oraya bir de kaç milyon otopark parası mı verecek?” Gültepe’de kebapçı işleten Hasan Bey de insanların oturmuş alışkanlıklarını yasaların değiştiremeyeceğini, bir yer pazar günü kapalıysa, gitmek isteyen insanların cumartesi günü yine aynı yere gideceklerini savunuyor. ”Bizim kebabımızı bilen […]

İstanbul kedileri…

Sokakta yaşıyorlar… Kaosa, trafiğe rağmen yaşamlarını inatla sürdürüyorlar… Onlar kimi zaman görmezden geldiğimiz kimi zaman evimizi açtığımız sokak kedileri… Ne mutlu bize ki, İstanbul hâlâ bir kedi cumhuriyeti…

O kavgalar boşunaymış!

Özgecan Okay Belediye otobüslerinde yolculuk yaparken genellikle aynı tartışmaya şahit oluyoruz. Cep telefonuyla konuşan bir yolcu diğerleri tarafından uyarılıyor, uyarılan yolcu telefonunu kapatmazsa bu bir tartışmaya dönüşüyor. Şoförler ise genelde sükûnetlerini koruyor, hatta bazen onların bile telefonla konuştuklarına şahit oluyoruz. Peki cep telefonları gerçekten otobüslerin fren sistemini etkiliyor mu? Cep telefonlarının yasak olduğu İETT (İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri) otobüslerinin üreticisi Mercedes-Benz Türk’ün Medyakronik’e yaptığı açıklamaya göre, firmanın tüm araçlarında, elektronik aksamın manyetik dalgalardan etkilenmemesi için gerekli önlemler alınıyor. Şirketin basın ve halkla ilişkiler direktörü İdil Peker, araçların orijinal hallerinde cep telefonlarından etkilenmesinin söz konusu olmadığını belirtiyor. Öte yandan, araç içinde birkaç yolcunun aynı anda cep telefonu kullanması sonucunda oluşacak elektromanyetik alan, yolcuların kullandıkları tıbbi cihazları olumsuz etkileme olasılığını taşıyor. Mercedes-Benz Türk, insan sağlığı ile ilgili küçük bir riskin dahi oluşmaması için otobüslerde cep telefonu kullanılmamasını öneriyor. “Otobüsün bakımsızlığı daha büyük risk” İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Melih Pazarcı, aracın elektronik aksamının cep telefonlarından etkilenmesinin çok düşük bir olasılık olduğunu belirtiyor: “Telefonun bir aracı etkilemesi, araç içindeki konumuna ve telefonun o anki durumuna (görüşmede veya beklemede olmasına) bağlı”. Pazarcı’ya göre, aramanın yapıldığı anda cep telefonu otobüsün manyetik dalgalara hassas aksamına çok yakın bir yerdeyse ve o anda fren yapılması gerekirse sorun yaşanabilir. Ancak bir aracın manyetik alandan etkilenebilir olması, her cep telefonu konuşmasından etkileneceği anlamına gelmiyor. Pazarcı, cep telefonundan kaynaklanan bir fren probleminin ihmal, bakımsızlık ve arıza gibi nedenlerle fren tutmama ihtimalinden çok daha düşük olduğunu belirtiyor. İnsan sağlığını etkiliyor Cep telefonlarının, otobüslerin elektronik sistemlerini etkilememesi için üretici firmanın önlem almış olması gerektiğini söyleyen Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Selim Şeker ise, daha çok insan sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor: “Cep telefonu otobüs gibi kapalı ortamlarda sinyal yollarken zorlanacağı için gücünü arttırır ve insanların sağlığı üzerinde daha zararlı olabilir.” Cep telefonları otobüslerdeki güvenliği etkilemiyorsa […]

Modifiye: Gençlerin yeni tutkusu

Modifiye araçlarla yapılan “illegal yarışlara” son dönemde en çok İstanbul Şile yolunda rastlanıyor. Şile yolunun müdavimlerinden M.K., Medyakronik’e “Her yeni otomobilimi aldığımda bir önceki hız rekorumu kırmaya çalışırım” diyor. Daha önce arkadaşlarıyla birlikte Suadiye civarında yarıştıklarını belirten M.K., son zamanlarda yeni asfalt dökülen Şile yolunu tercih ettiklerini belirtiyor. İstanbul’un merkezine uzak olması ve trafik ekiplerinin özellikle sonbahar ve kış mevsimlerinde bu bölgeye pek uğramıyor olmaları Şile’nin tercih edilmesinin bir başka nedeniymiş. M.K. kendi kullandığı aracı modifiye hale getirmek için 18-20 bin YTL masraf yaptığını belirtirken arkadaşı Ö.F.K., 20 bin YTL’nin üstünde masraf yaptığını söylüyor. M.K. zaman zaman aşırı hız sonucu araç kontrolünü kaybeden sürücülerin yoldan geçen kamyonların altında can verdiğini ama bu durumun kendilerindeki hız tutkusunu daha da kamçıladığını sözlerine ekliyor. Trafikle ilgili yasa ve yönetmeliklere aykırı bir faaliyet olan “modifiye” filmlere de konu oluyor. “Fast and the furious” ve özellikle “Torque” son yıllarda vizyona giren ve çok seyredilen filmlerin başında yer alıyor.

Sanatın nabzı İstanbul’da attı

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com Sanat adına şanslı bir dönem geçirdiğimiz şu günlerde İstanbul yeni bir organizasyona ev sahipliği yapıyor. Bu sene ikincisi düzenlenen Contemporary İstanbul Art Fair (Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı) 28 Kasım – 2 Aralık 2007 tarihleri arasında Nişantaşı’nda bulunan İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, Rumeli Salonları’nda gerçekleştiriliyor.Akbank Private Banking sponsorluğunda ve önemli koleksiyoncuların danışmanlığında gerçekleştirilen fuar, tüm dünyadan gelen 76 galeri ve 379 sanatçının 2000’e yakın resim, heykel, fotoğraf, video art ve dijital sanat eserlerine ev sahipliği yapacak. 16 ülkeden toplam 145 galeriden başvuru aldıklarını belirten yetkililer, imkânları dahilinde en uygun katılımı sağladıklarını belirttiler.Sanatseverler ve özellikle koleksiyoncular için büyük önem taşıyan fuar, Gerhard Richter, Sigmar Polke, Jeff Koons, Ewerdt Hilgemann, Andy Warhol gibi dünyaca ünlü birçok önemli sanatçıya ve ilginç sanat olayına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri, 28 Kasım açılış gününde ünlü heykeltıraş Ewerdt Hilgemann’ın canlı olarak “çökertme” tekniğiyle yapacağı heykel. Bu heykel fuarda sergilendikten sonra İstanbul’da kalacak. Bir başka aktivite ise 30 Kasım’da dünyanın en prestijli müzayede evlerinden olan Sotheby’s Sanat Enstitüsü’nün uzmanlarının vereceği eğitim. Tüm gün sürecek kurs programında “Şartlar ve Çerçeve içinde Modern Sanat, Çağdaş Sanat Pazarında Önemli Eserler, Günün Sanat Pazarında Satın Alma” gibi konularda eğitim verilecek. Ayrıca enstitü görevlileri, alanın uzmanları, galeri yöneticileri, sanat eseri satıcıları ve başlıca kurumların rehberliğinde fuar gezisi ve “Koleksiyoner Olmak İçin Stratejilerin Belirlenmesi” konulu bir panel de düzenlenecek. Sanatseverler, 600 Euro ödeyerek katılabilecekleri bir günlük eğitim programı sonunda Sotheby’s Müzayede Evi’nden “Sanat Eğitimi Sertifikası” almaya hak kazanacaklar.Son dönemde yatırımcıların bir yatırım aracı olarak gördükleri ve büyük önem verdikleri çağdaş sanat eserleri Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı’nda alıcılarını bekliyor. Bu anlamda fuarın en pahalı eserlerine sahip olma özelliği taşıyan, Pop Art akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol’un 6 adet tablosu arasından “Valentine’s Hearts Ads” ve “Hearts with Bow” isimli tabloları 100 bin Euro’luk fiyatlarıyla dikkat çekiyor. Ünlü […]

Evinizde hissedin!

Tünel’de unutulmaya yüz tutmuş bir sokağa giriyoruz, binaların arasında çamaşırların sallandırıldığı… The House Apart, hem kaosun içinde hem de bir o kadar korunaklı, sıcacık, “ev gibi”. Lüks otellerde size ait olmayan, sizi yabancılaştıran odalarda geçirilen vakittense, kendinizi evinizde hissetmenizi sağlayacak, basit ama şık bir konseptle yaratılmış The House Apart’lar. Karşılığında öyle büyük paralar sarfetmenize de gerek yok üstelik. The House Apart’ın ortaklarından ve işletmecisi Alex Varlık, hizmetin sadece konaklamadan ibaret olmadığını, her şeyi içeren bir paket programları bulunduğunu söylüyor. Paket, The House Cafe’de kahvaltı, yeme-içme, alışveriş, eğlence ve havaalanı transferlerini de kapsıyor. Odalarda, konuklar için her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Öyle ki yangın söndürme cihazlarının rengi bile metalik gri. Yakın zamanda, anahtarlıkların Louis Vuitton ile kaplanacağından bahsediyor Varlık ve ekliyor “Tabii misafirlerimiz ayrılırken bunları geri almayı unutmayacağız!” Apartların dekorasyonunu, ödüllü mimarlık ofisi Autoban yapmış. The House Apart fikinin nasıl doğduğunu sorduğumuzda şöyle anlatıyor Varlık: “Bu, İstanbul’da olmayan bir konseptti. İnsanlar büyük paralar harcayıp lüks otellere gidiyor. Bunun en önemli nedeni evlerindeki rahatlığı hissedebilmek. Fakat resepsiyonda sizi karşılayan görevliden, odalardaki minyatür yiyecek-içeceklere, tek kullanımlık sabunlara kadar her şey sizin oraya ait olmadığınızı yüzünüze haykırıyor. İnsanların asıl aradıkları şey sıcaklık, biz insanlara bunu sunma fikriyle yola çıktık.” Zincirin ilk halkası için Tünel’i seçmiş olmalarına değinince, Varlık haklı olarak semtin dinamizminden bahsetmeye başlıyor. Hedefledikleri müşteri profilinin de Tünel’i ya da Cihangir’i tercih eden kitle olduğunu ekliyor. “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır” Neden reklam yapmadıklarını ise şöyle açıklıyor: “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır. Kulaktan kulağa yayılan, daha sınırlı fakat daha istenildiği gibi bir müşteri profilimiz var. Kalmaya gelecek misafilerin yemekten alışveriş zevklerine, sevdikleri müziklere kadar her şeyi öğrenip ona göre hizmet veriyoruz. İstanbul’a gelen bir yabancının şehirde kaybolup gitmesini önlüyoruz bir anlamda. Verdiğimiz hizmet bizim en etkili reklamımız”. Varlık, The House Apart’larda turistlerin yanı sıra işadamlarını, üniversite öğrencilerini ve genç çiftleri de ağırladıklarını söylüyor. […]

Artİstanbul’un teması: “Hissettiğin Gibi…”

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve dDf’nin katkılarıyla gerçekleştirilen ve Sanat Galericileri Derneği’nin organizasyonunu üstlendiği Artİstanbul 2007 Sanat Günleri, Karaköy Salıpazarı’ndaki 5 no’lu Antrepo’da 10–18 Kasım tarihleri arasında sanatseverlerin beğenisine sunuldu. “Hissettiğin Gibi…” (As You Feel) temasıyla toplam 75 sanat galerisinin 2 binin üzerinde eserle katıldığı sergi, 8 bin metrekarelik bir alanda gerçekleştirildi.Ulusal ve uluslararası sanatçıların resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon, dijital sanat, video, grafik, gravür, kâğıt ve cam üzerine yapılan çalışmaları, dünya standartlarında hazırlanan sergileme ünitelerinde beğeniye sunuldu.Bu yıl altıncısı düzenlenen Artİstanbul’da en çok dikkat çeken çalışmalardan biri, Gönül Paksoy’un küratörlüğünü yaptığı “Türkân Şoray – Beyaz Perdeden Yüzler” sergisi… Sergi, Türkân Şoray’ın çeşitli filmlerinde kullandığı favori aksesuarlarından oluşuyor. Fuarın en ilginç çalışmalarından bir diğeri ise Teşvikiye Sanat Galerisi standında sergilenen 13 Türk ressamın Leonardo Da Vinci’nin ikonik resmi “Last Supper-Son Yemek”i yeniden yorumlamaları oldu.Dünyaca ünlü Kolombiyalı sanatçı Fernando Botero’nun eserlerini ilk kez Türk sanatseverlerle buluşturması da dikkate değerdi. Sanatçının sadece dört eserinin (Nü, Aile, Gitar Çalan Kadın, Uzanan Kadın) yer aldığı sergi büyük ilgi gördü. Gürbüz, abartılı ve varlıklı insan figürlerini resimlerinde kullanan sanatçı son dönemlerde gerçekleştirdiği Ebu Garib çalışmalarıyla özellikle dikkat çekiyor. Artİstanbul’un gözdesi olan Fernando Botero’nun çalışmaları da Dirim Art standında yer aldı.Geçtiğimiz yıl “Bağlantı” (Connection) temasıyla beşinci kez düzenlenen fuara, 62 sanat galerisi 200’e yakın sanatçıyla katılmış ve binden fazla eser satılmıştı. Fuar, 79 bin 642 kişilik ziyaretçi sayısıyla rekor kırmıştı.