Biz de mi okulu bıraksak?

Arada bir gazetelerimizde görünen pek garip bir haber var. Bir haberin belirli aralıklarla, her seferinde sanki yepyeni bir şey gibi sayfaları işgal etmesi her ne kadar garip gelse de ilgi çekici, verdiği bilgi de şaşırtıcı olduğu için bunu şimdilik bir kenara bırakabiliriz. Başlığı gazeteden gazeteye, yıldan yıla değişse de pek bir farklılık göstermeyen bu haber “okulu bırakıp milyoner olanlar” şeklinde özetlenebilir. Bu başlıkta toplanan haberlerin değişmez başkahraman da tahmin edebileceğiniz gibi Microsoft kurucusu Bill Gates. Gates’i de genellikle yine aynı sektördeki rakipleri izliyor.HABERTÜRK’te, Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken okulu bıraktığı söylenen Bill Gates gerçekte bu bölümün kapısından bile geçmiş değil. Kaldı ki hukuk, Amerikan üniversitelerinde “lisansüstü” bir eğitim olduğu için öncelikle bir lisans programını bitirmek gerekiyor. Oysa Gates herhangi bir alanda lisans diplomasına sahip değil. Gates’in Harvard’daki öğrenimini yarım bıraktığını bildiren haberler, Fatih Terim’inAC Milan’daki teknik direktörlüğüne son verildiğinde Türkiye’de sert bir şekilde eleştirilmesine anlam veremeyen İtalyan taksi şoförünün bir Türk spor yazarına yaptığı yorumu akla getiriyor: “İyi ama Milan’dan kovulmak için, önce Milan’a girmek gerekiyor!” Bırakmak için başlamak lazım Aslında bu büyük başarı öyküsü için Harvard ve Bill Gates’in Harvard’a kabul edilmeden önce bitirdiği Lakeside School bize önemli ipuçları veriyor. Lakeside School, tahmin edebileceğiniz gibi, bizim Amerikan filmlerinde sıkça gördüğümüz türden öğrencilerin omzunda teyplerle sınıfa girdiği, öğrencilerin çoğunun problemli olduğu bir okul değil. (Tabii, o filmlerde genç ve idealist bir öğretmenin sınıftaki öğrencilere müzik, şiir kimi zaman da dans aracılığıyla yaşama sevinci ve umut aşıladığını söylemeden geçmemek lazım. Bu öğretmenin dövüş sanatlarının inceliklerini sergilediği de vakidir ancak, bu durumda da başrolde Steven Segal gibi adamları görürüz.) Bilakis, yıllık eğitim ücreti olan 25 bin dolarla Amerikan standartları için bir hayli pahalı bir özel okul. Zaten bildiğim kadarıyla Harvard da ilke olarak “karşılıksız burs” vermek yerine finansal gücü yeterli olmayanlara “kredi” veren, bunun nedenini de “buradan mezun olduğunuzda yılda ortalama yüz […]

Alevi açılımı bakana tosladı

Devlet Bakanı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Sait Yazıcıoğlu’nun, HABERTÜRK gazetesinde yayımlanan röportajında, “Aleviler diyanette temsil edilemez” şeklindeki sözleri Alevi kanaat önderleri tarafından tepki çekti. Bugün (16 Mart) Habertürk Gazetesinde Balçiçek Pamir’e verdiği röportajında Devlet Bakanı Profesör Sait Yazıcıoğlu, “Aleviliği kişisel olarak da tanımlayamıyorum, devlet de tanımlayamıyor. Alevilerin Diyanet’teki temsilini asla doğru bulmuyorum. O durum başka tartışmaları da beraberinde getirir. Hiç akla gelmedik temsil talepleri olabilir. Hanefiler, Şafiler başka tarikatlar da isteyebilir. Ertuğrul Günay’ın Alevilerden özür dilemesinde olduğu gibi özür işine girersek o kadar özür malzemesi var ki işin içinden çıkamayız. Din dersi zorunlu olmalı…” gibi ifadeler kullanmıştı.Yazıcıoğlu’nun söylediklerine tepki göstererek, hak taleplerinin demokratik bir mücadele olarak görülmesinin gerekliliğini savunan Aleviler, sözkonusu ifadelerin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) inanç özgürlüğü konusundaki gerçek bakışını yansıttığını söyledi. Yerel seçimler öncesi Alevi seçmenlere yönelik bir dizi açılımdan sıkça söz eden AKP’nin, Alevilerin güvenini daha da yitirmesine neden olan bu ifadelerle ilgili cemaat önderlerinin yorumları şöyle:Cemal Şener (Yazar, Karacaahmet Sultan Derneği Başkanı):Bu çok şanssız bir açıklama. Bir taraftan AKP Avrupa Birliği için taahhütler verip Alevi açılımından söz ediyor, öte yandan diyanetten sorumlu devlet bakanı böyle bir açıklama yapıyor. Bu da AKP’nin bu konudaki samimiyetini gösteriyor. Türban konusundaki sıkıntı onlar için inanç özgürlüğünün zedelenmesi anlamına geliyor ama karşısında ister 10 milyon ister 20 milyon nüfuslu olsun, islamiyetin farklı bir yorumu olan Alevilik olunca görmezden geliniyor. Bu Alevilere karşı samimiyetsizliktir. Türkiye’de Allah’a, Kuran-ı Kerim’e, Hz. Muhammet’e inanan ama ibadetlerini onlar gibi yapmayan kitlenin inanç özgürlüğü söz konusu olduğu zaman inkarcılık yapıyorlar. O zaman dünya alem, türban konusunu dini bir gereksinim değil, siyasi bir gereksinim olarak savunduklarını görmüş oluyor. Devlet bakanının bu sözleri, seçim öncesi Alevi toplumunu, inanç özgürlüğünü savunanları hayal kırıklığına uğratan bir düşünce. AB’ye söz vermeleri, kamuoyuna söz vermeleri de samimi değil. Gerçekten, Türkiye’yi Sünnilikle yönetilen bir devlet olarak görüyorlar. “Alevilere bu hakları verirsek başkaları […]

Bu okulda Marksizm var

Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı’na (BEKSAV) bağlı Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi yaklaşık 2 ay önce Türkiye’nin ilk Marksist Bilimler Akademisi olarak ders başı yaptı. Akademide öğrencilere felsefe, politik ekonomi, tarih, siyasal ve sosyal bilimler, kadın ve hukuk kürsülerinin yanı sıra Türkiye akademi dünyasında görmezden gelinen Kürdoloji gibi alternatif kürsülerden ders alma şansı da sunuluyor. Aynı zamanda Arapça, Kürtçe ve İngilizce dil atölyeleri de bulunan ve Sovyet eğitim sistemindeki emekçi üniversitelerine gönderme yaparak yetişkin eğitimine yönelen akademide işçiden öğrenciye, avukatan hemşireye dek çeşitli meslek ve yaş gruplarından öğrenciler ders görüyor. Kendisini burjuva eğitim sisteminin tam karşısında konumlayan akademide katkı payı adı altında ders başına cüzi miktarlarda ücret alınıyor.Ekonomik krizin dayattığı koşullar içinde, Marksizme olan ilginin arttığı bir dönemde “neoliberal entelektüel terör” olarak adlandırdıkları varolan akademik hayata karşı bir alternatif olmayı hedefleyen akademinin kurucuları arasında İsmail Beşikçi, Mihri Belli, Naci Kutay, Korkut Boratav gibi tanıdık isimler de mevcut. Eğitim sonrasındaki sürecin örgütlenmesini sendikalar, siyasi parti, örgüt ve çeşitli organizasyonlara bırakan akademi, emekçi semtlerinde çeşitli organizasyonlar yapmak ve okulun İstanbul dışındaki illerde de faaliyete geçmesini sağlamak gibi alanlara yönelmiş durumda.Tarih kürsüsünde Sosyalizm ve Devrimler Tarihi, kadın kürsüsünde Kadın Sorunu ve Sosyalizm dersleri veren Mukaddes Erdoğdu Çelik akademiye referans noktası olarak, gerçeğin bilgisini dünyaya açıklamış ilk eğitim sistemi olduğunu düşündüğü Sovyet sistemini gösteriyor. Hedeflerinin pratik etkinlikler içinde olan kesimlere akademik bir düzlem sunmak olduğunu belirten Çelik, bir akademi kurma projesinin yeni olmadığını fakat Marksizme olan ilginin arttığı bir dönemde projenin hız kazanarak bu aşamaya geldiğini söylüyor. Çelik sorularımızı yanıtladı: Açılacak kürsüleri nasıl belirlediniz, ders verebilecek insanların uzmanlıkları üzerinden mi? Yoksa elzem gördüğünüz başlıklar çerçevesinde mi eğitmen kadrosunu toparladınız? Öncelikle kürsüleri belirledik, sonra insanları toparladık. İstediğimiz başlıkların hepsini de açamadık. Buna karşın Kürdoloji ve Kadın gibi yenilikçi başlıklar altında ders vermeye başladık. Kadın konusu çerçevesinde BEKSAV’da yapmış olduğumuz atölye çalışmalarından bir adım […]

Pinar Kür talks about woman-to-woman television show with Hillary

Ariana Ferentinou The visit of Mrs. Hillary Clinton to Turkey about two weeks ago lasted less than 24 hours. Yet, it was the first by a high representative of the new Obama administration and generated enormous interest. Mrs. Clinton announced the visit to Turkey by president Obama in the beginning of April and flattered the Islamic-rooted Erdogan government for the importance of their country; yet she chose an anti-government, secularist popular all-woman TV show to appear before the Turkish public. The well known writer Pinar Kür, and one of the hostesses of the NTV show, “Haydi Gel Bizimle Ol” (Come and Join Us) reveals that the offer for Hillary Clinton to appear at their show came from the Americans, that Mrs. Clinton was not informed in advance about the questions put to her by the four women hostesses, and that she was quite comfortable when talking about her personal life. Kür believes that by choosing their program, the Obama leadership wanted to send a political message to the Erdogan government that they would not define Turkey as a “moderate Islamic country” any longer. Also Kür points out that Mrs. Clinton was a rival of Obama during the race for the Democratic presidential candidacy, but the fact that she is now serving as the US Secretary of State is a sign of “democratic culture”. “It does not happen with us,” she says. “Ecevit was the same. Demirel was the same, Baykal is the same. Of course, Erdogan is the same. Everyone who opposes them is thrown out.” The initial approach came from an official of the American Consulate in Istanbul, says Pinar Kür. “She approached Cigdem Anad, our moderator and asked whether we would like to interview Mrs. Clinton. I think, they wanted a women’s program and ours was both the […]

Taha Akyol’un bilime katkısı

"Teori bağnazlığı" sanırım Taha Akyol’un icat ettiği bir kavram. Çünkü yazısı bilim, hipotez, bilimsel gerçek, yasa ve teori (kuram) kavramlarından bihaber olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.

A nation that loves to hate

Asli Tunc The presenter on a popular Turkish TV was trying to hide her feelings while reporting the crash of the Turkish Airlines plane in Amsterdam a couple of weeks ago. Allegedly the Dutch emergency crew intentionally had not come to the rescue of the pilots and wounded passengers and kept them waiting for 45 minutes in the middle of the muddy fields near Schiphol Airport. How could they do such a thing? It must have been because we were Turks, wasn’t it? “Turks have no friends but themselves” is a popular saying that most of us believe in. But lately this general belief among the Turkish society became more and more visible in news reporting. The “us vs. them” dichotomy started to lead us to a rather concerning ethnocentric view of the world. We feel more isolated on the global arena, being paranoid at times blaiming the non-Turks for every single bad incident. This feeling might be explained both with the rising nationalist sentiment and also with frustration because Turks believe they have been treated unfairly in the EU accession process. As a bottom line, Turks do not feel sympathy to any nation. In fact this was double-checked and revealed in a BBC World Service-GlobeScan Poll last month. This global poll is taken in 21 countries annually to learn the public views of each country’s of others. The results indicated that Turkey was the only country where the public views were predominantly negative. According to the results, Turkish public opinion showed great distrust in the US, Canada, all the EU countries, India, Russia, Brasil, Japan, South Africa, and you name it. Well, did it come as a surprise to you? Probably not. Ethnocentrism is defined as the tendency to look at the world primarily from the perspective of one’s […]

Do you hanker for pork? Here’s the address

Good quality pork chops, bacon, sausages and other pork products are probably the most sought after delicatessen by the expats living in Istanbul. These are the products that are hard to come by in a Moslem country where consumption of pork is proscribed by religious rules. But still, there is a small and spotlessly clean shop not far from Istanbul Bilgi University’s Dolapdere campus where the customers are offered a wide variety of charcuterie products. Lazaros Kozmaoglu, 63, is the last pork butcher of Istanbul. He comes from a very old Greek family that has its roots in the central Anatolian town of Karaman. He says his family moved to Istanbul 200 years ago. “Actually I started this profession by accident. In 1967 I was a partner of a salami factory. The boss left the country after his business failed. I took it over,” explains Kozmaoglu. He opened the shop in Dolapdere in 1977 and for more than 30 years he has probably been the only pork product supplier in the city. “We are the only institution that has a license to sell pork,” he observes smilingly. “Some others sell pork without a proper license.” Kozmaoglu buys his pork from the pig farms in Mersin and Antalya and processes it himself. “When I started the business there were some 70 pig farms in Istanbul only and at least five or six shops selling pork. Now the amount has decreased. In the old days I had almost 45 different products in the shop. Now I only offer six, seven varieties,” he explains. Kozmaoglu also complains about the quality of mass produced processed meat like salami sold at supermarkets and other shops. “If you compare the price of meat with the prices put on these products you will get an idea of […]

Kadınım, sömürülmek için varım

2003 yılında kurulan Filmmor Kadın Kooperatifi sadece kadın katılımcıların yer aldığı ve kadınlar için üretmek, paylaşmak, itiraz etmek ve eyleme geçmek için tasarlanmış bir platform. Altı yıldır yapılan filmler, düzenlenen paneller, söyleşiler, sergiler ve atölyelerle cinsiyetçiliğin önüne geçebildikleri bir dünya düşünün izini sürüyor. Kadınların Medya İzleme Grubu, Anayasa Kadın Platformu gibi çeşitli kadın örgütlerine destek veren Filmmor ekibi, kadınlara kendini ifade etme, yaratma, ayrımcılığa, şiddete ve sömürüye karşı koyma ortamı sunuyor. Bu yılki organizasyon yine kadın yönetmenlerin çektiği film ve belgesellerle sesini duyurmaya devam ediyor. Bu küçük beden tecavüz edilmek içindir İngiltere’de Ulusal Sinema Okulu’nda görüntü yönetmenliği ve yönetmenlik eğitimi gören Kim Longinotto’nun çektiği Rough Aunties (Teyzeler) belgeseli Güney Afrika’da tacize, tecavüze, kötü muameleye maruz kalmış kadınlara yardım eden kuruluşları anlatıyor. Beş kadının bir araya gelerek oluşturdukları “Ayıcık Bobi Operasyonu”, tecavüz edilen küçük çocukların yaşadıklarını anlatmalarını ve adaletin yerini bulmasını amaçlıyor. “Ayıcık Bobi” dedikleri ayıların üstünden tecavüz ya da taciz mağduru çocukların nerelerine dokunulduğu, onlara nasıl tecavüz edildiği çocukları zorlamadan anlattırılıyor. Başına gelenleri oyuncak ayının üstüne bantlar yapıştırıp kalemle işaretleyerek gösteren çocuklar, suçlulular yakalanana kadar dernek evinde bakılıyor. Ailelerinin bile sahip çıkmadığı bu çocuklara hem psikolojik destek sağlanıyor hem de hukuksal süreçte yardımcı olunuyor. Polisle birlikte evlere baskınlar düzenleyen bu beş kadın, altı yaşındaki bir kıza tecavüz eden oğlunu koruyan bir annenin “O kıza önce babası tecavüz etti, oğlumu niye tutukluyorsunuz?” sözleriyle karşılaşabiliyor. Tecavüze uğramış on bir yaşındaki zeka özürlü kızın evine döndüğünün ertesi günü büyükbabası tarafından da tecavüze uğraması Zulu halkının ne kadar yozlaşmış olduğunu düşündürtüyor. “Bir toplumun ruhunu en iyi çocuklarına davranışı yansıtır” diyen Nelson Mandela’nın sözlerini hatırlatan belgesel izleyende bir an Zulu halkını “ötekileştirme” eğilimi yaratıyor. Oysa Güney Afrika’da yaşanan çocuk istismarları Türkiye’dekinden farklı değil. Prof. Dr. Oğuz Polat’ın 23 Nisan: Çocuk Hakları ve Türkiye konulu makalesinde belirttiği gibi “Adalet Bakanlığının son açıkladığı verilere göre Türkiye’de yılda […]

Erkeklik krizde mi?

Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın düzenlediği “Toplumsal Cinsiyet” konulu söyleşi programının ilk oturumu, Bülent Somay, Doç. Dr. Aslı Tunç ve Doç Dr. Ferhat Kentel’in katılımıyla gerçekleştirildi. Söyleşide mikrofonu alan ilk isim Doç. Dr. Ferhat Kentel’di. Kentel, toplumsal cinsiyetten bahsederken, modern toplumun yeniden inşa ettiği o ikili düşünme mantığına ilişkin somutlaşmak gerektiğini savundu. Kadın ve erkek olarak doğduktan sonra, cinsiyetin küresel olarak şekillendiğini ve bunun adının en sonunda “toplumsal cinsiyet” adını aldığını düşünen Kentel, modernleşmenin artık çok daha farklı bir boyut aldığına değindi. “Modernlik en çok modernleri ezer” diye konuşan sosyolog, modernliğin aslında bir tür sınav vermek olduğunu anlattı:“Kadınlık ve erkeklik algılarımızda birbirleriyle karışıyor. Bunlar birbirleri arasında bir erozyona uğruyor. Yani aslında hayat, erkeklik durumunu kadınsıl bir duruma dönüştürüyor. Erkekler bütün hayatları boyunca bu dilin taşıyıcıları ve erkekler kadınsılaşmakla karşı karşıya kalabilirler.” Konuşmasının sonunda “kadınca yaklaşım” ifadesini tırnak içinde kullanarak vurgu yapan Ferhat Kentel, erkek dilinden olmayan bir tarih yazmanın mümkün olduğunu ve bunun ayrıca şart olduğunu belirtti. Oturumdaki ikinci konuşmacı ise Doç. Dr. Aslı Tunç oldu. Tunç, konuyu medya açısından ele alarak temsiliyetin neden önemli olduğuna ve insanların toplumsal rollerin sorunlu yansımasından neden şikayetçi olduğuna değindi. “Algılarımızı yoğunlaştırmakta ve geliştirmekte olan medyanın haber dili de erkek” diyen Aslı Tunç, karar mekanizmalarının erkek egemen bir dile sahip olduğunu söyledi. “Eş anne, fedakâr kadın tiplemesi de medyanın kadını temsil ettiği diğer durumlardır. Gazetelerde arka sayfalarda yer alan kadın fotoğrafları ve üçüncü sayfalarda magazin nesnesi olarak sunulan kadınlar… Bütün bunların hepsi kadını, haberle ilgisi olmasa da cinsel bir nesne olarak gösteriyor.” Medyada son zamanlarda sıklıkla yer alan kadın kuşaklarından da bahseden Tunç, bu programların kadına ses verdiği fikrine inanmadığını belirtti. “Medya var olan rolleri tekrar üretiyor ve bize sunuyor. Bu çok muhafazakâr bir duruş. Dolayısıyla, toplumu hep geriye çekmek, herkesin diline inmek ve herkesi kucaklamak zorunda. Bu da bildiğiniz gibi çok kötü bir durum” diye […]

Bilim ve Teknik’te ‘salla başı al maaşı’

Türkiye’nin en eski ve en çok satan süreli yayınları arasında yer TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinde yaşanan Darwin ve Evrim Teorisi sansürünün arkasında, son bir yılda kurumun ve derginin yapısında yaşanan değişim yatıyor. Uzun yıllar derginin yayın yönetmenliğini üstlenen Raşit Gürdilek’in Nisan 2008’de görevden alınmasının ardından bu görevi üstlenen Dr. Çiğdem Atakuman’ın TÜBİTAK yönetiminin dergiye müdahale etmesine göz yumduğu ve dergi çalışanlarının dergiye katkıda bulunmasına engel olarak uzaklaşmasına neden olduğu iddia ediliyor. HaberVs’nin ulaştığı, TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinin yazıişleri eski çalışanları bu iddiaları doğruluyor. Bu isimler Raşit Gürdilek’in görevden alındığı Nisan 2008’den itibaren dergiyi hazırlayan ekibe iş yaptırılmadığını, içeride üretilen yazıların hiçbir neden gösterilmeden yayına konmadığını ve hemen tüm içeriğin dergi dışındaki isimler tarafından üretildiğini dile getiriyor. Bu durumu TÜBİTAK yönetimine ve Bilim ve Teknik dergisi Yayın Kurulu’nda da yer alan Prof. Dr. Ömer Cebeci’ye sözlü ve yazılı olarak ilettiklerini ifade eden eski çalışanlar, girişimlerine hiçbir zaman cevap alamadıklarını söylüyor. “İş yapma, seyret” Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman derginin kadrolu yazarlarına, yazı yazmaları yerine dışarıdan gelen yazıları değerlendirme görevi verdi. Bu durum sadece yazarlar için değil, derginin hemen tüm çalışanları için geçerliydi. Örneğin derginin redaktörü (düzeltmen) kendi işini yapmak yerine, yayında kullanılmayacak yabancı dilde metinlerin çevirisiyle görevlendirildi ve redaksiyon işi dışarıya yaptırıldı. Her ay ortasında yapılan Yayın Kurulu ve yazıişleri çalışanlarının katıldığı toplantılar iptal edildi. Bu toplantılar bir sonraki sayısının içeriği, bilimselliği ve kapak konusunun belirlenmesi için yapılıyordu. Ancak son bir yıl içerisinde ya hiç yapılmadı, ya da göstermelik şekilde gerçekleşti, Çünkü içeriğe dair dergi çalışanlarının görüşü alınmıyordu. Maruz kaldıkları muamelenin bir “yıldırma ve temizleme” operasyonu olduğunu düşünen dergi çalışanları istifa ettiler. Gülgün Akbaba, Gökhan Tok, Elif Yılmaz, Zeynep Tozar ve Serpil Yıldız son bir yılda dergiden ayrılan isimler arasında. Krizin nedeni düzensizlik Mart 2009 sayısındaki Darwin kapağının sansüre uğraması bir sürpriz olarak değerlendirmekle birlikte son dönemde yaşanan başıbozukluğa […]

Evrim Teorisi ve Türkiye

Türkiye, modern biyolojinin temelini oluşturan Evrim Teorisi’ni kabul etmekte en çok direnç gösteren ülkelerden biri. Öyle ki, ABD’de bir grup bilim insanının 2005 yılında yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de yaşayanların sadece yüzde 27’si bu teoriye inanıyor. Bu oran, araştırmaya dahil edilen 34 ülke içinde en düşük olmasıyla dikkat çekiyor. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in Bilim ve Teknik dergisinde kapak krizine yol açan ve bundan tam 150 yıl önce ortaya atılan Evrim Teorisi, canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ve doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini kabul ediyor. Buna göre insan goril ya da şempanze gibi türlerle benzerlik gösteriyor. Teori, semavi dinlerin temelinde yer alan “yaratılış” fikrine ters düştüğü gerekçesiyle özellikle dindar kesimlerden tepki görüyor. Bilim dünyası tarafından kabul gören ve bir başka teoriyle çürütülemeyen Evrim Teorisi’ne karşı son yıllarda, dini çevrelerde de büyük bir yumuşama gözlemleniyor. Örneğin Darwin ve çalışmalarının geleneksel muhaliflerinden İngiliz Kilisesi, geçtiğimiz yıl “Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkilerde hatalı olduğumuz ve bu nedenle başkalarının seni yanlış anlamasına sebep olduğumuz için özür dileriz” açıklamasıyla ölümünden 125 yıl sonra bilim adamından af diliyordu. Geçen hafta benzer bir tepki veren Papa 2. Paul “Evrim bir hipotezden çok daha fazlasıdır” diyordu. En az inanan ülke ABD Michigan Eyalet Üniversitesi’nden bir grup bilim adamı 2005’te, Evrim Teorisi hakkındaki bir saha çalışmasında 34 ülkede yaşayan erişkinlere “Bildiğimiz haliyle, insanoğlu daha önceki hayvan türlerinden gelişti” cümlesini onaylayıp onaylamadıkları sordu. Alınan cevaplar 1985-2005 yıllarındaki kamu oylamalarından elde edilen verilerle bir araya getirildi. Çalışmanın sonucunda Türkiye, evrimi yüzde 27’lik oranla en az kabul eden ülkeydi. Türkiye’yi ABD takip ederken, İzlanda, Danimarka, Fransa ve Japonya’da yaşayanların yüzde 80’i evrimin kesinlikle doğru olduğunu kabul ediyordu. “Öğrencinin seviyesini aşan” teori Diğer taraftan, Türk eğitim sistemi de Evrim Teorisi’ni neredeyse yok sayıyor. Teori, ilköğretimte sadece 8. sınıfta fen bilgisi kitabında yüzeysel olarak anlatılıyor. […]

Karaca Ahmet’in gerçek mezarı

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karaca Ahmet Sultan gibi halk ozanı ve dervişlerin Anadolu’da, hatta kimi zaman Türkiye sınırları dışında onlarca türbesi ya da makamı (yeri) bulunuyor. Bu mekânların her biri yoğun ziyaret alırken, gerçek kabirlerin nerede olduğu tarihçiler tarafından da tartışılıyor. Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişen ve adı, İstanbul’da kendi dergâhını kurduğu yere verilen Karaca Ahmet Sultan bu isimlerden biri. Karaca Ahmet, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nün geçtiğimiz ay yayınladığı Hüvelbaki adlı kitapla gündeme geldi. Kitapta, Karaca Ahmet’in esas türbesinin Manisa’nın Horoz köyünde yer aldığı iddia ediliyor. Karacaahmet Sultan Derneği bu iddia üzerine 13 Şubat 2009’da bir basın duyurusu yayınlayarak bu iddianın “Türk ve İslam tarihine karşı kasıt değilse önemli bir bilgisizlik” olduğunu savundu. Gazeteci Melih Aşık konuyu Milliyet’teki köşesine taşıdı. Aşık, Hüvelbaki’de Karaca Ahmet hakkındaki iddianın ispatlanamadığını ve kitabı hazırlayanların da bu konuda mahcup olduğunu dolaylı yoldan öğrendiğini yazıyordu. HaberVesaire, Karacaahmet Sultan Derneği başkanlarından, araştırmacı ve yazar Cemal Şener ile birden fazla türbe geleneğinin kaynağını ve Karaca Ahmet’in İstanbul’daki türbesi hakkındaki iddiaları konuştu. Gerçeği hangisi? Cemal Şener, mezar taşlarının kutsal olmasının ve mezarlıklara saygı duymanın İslam’dan çok Türk kültürüne ait bir öge olduğunu söylüyor. İslam’ın karşı olmasına rağmen bu tür geleneklerin halk arasında bin küsur yıldır yaşadığına değinen Şener, bunun o kişiye verilen önemle ilgili olduğunun altını çiziyor. Şener, Karaca Ahmet Sultan, Yunus Emre gibi isimlerin birden fazla türbesinin olmasını ise şöyle açıklıyor: “Sağlığında, düşünceleri doğrultusunda sevilen sayılan insanlar vefat ettikten sonra da onlara olan saygı sevgi devam ediyor. Türk kültüründe reenkarnasyona benzeyen, onu yaşatma anlayışı var. Toplumda isimleri ile yaşayan pek çok insan geçmişin dinsel, siyasal, felsefi önderi. Anadolu’da bu tür kişilerin birden fazla mezar yerinin olması, o kişinin değişik toplumlarda sevilmesinin bir sonucu.” Türk coğrafyasının çok büyük oluşu Şener’e göre, aynı insanın birden fazla yerde türbesinin bulunmasını açıklayan bir başka neden. “Türkler Altaylar’dan Akdeniz’e kadar […]

Su savaşları İstanbul’da

Küresel ısınma nedeniyle azalan su kaynaklarının ve dağıtımının özelleştirilmesini savunan ticari kuruluşlarla küreselleşme karşıtları bu kez de İstanbul’da karşı karşıya geliyor. Dünya Su Forumu’nun beşincisi 16- 22 Mart tarihleri arasında Haliç’in iki yakasında Feshane’de ve Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılacak. Dünyada suyun özelleşmesini savunan Dünya Su Forumu’na karşı çeşitli sivil toplum kuruluşları ve Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) suyun kamu malı olarak kalmasını savunan organizasyonlar gerçekleştirecekler. Bu amaçla çalışan Alternatif Su Forumu 20- 22 Mart tarihlerinde Silahtarağa Santralistanbul’da, Suyun Ticaretleşmesine Hayır Platformu da 15- 22 Mart tarihleri arasında İstanbul’un farklı semtlerinde yapılacak. Değişik ülkelerden hükümetler ve su konusunda çalışan uluslararası şirketlerin desteklediği Dünya Su Forumu, suyun verimli kullanımı için özelleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Buna karşılık küreselleşme karşıtı organizasyonlar Meksika, Bolivya gibi ülkelerde su özelleştirmesiyle fiyatların arttığını, çiftçilerin ve geniş halk kitlelerinin suya ulaşmakta büyük sorunlar yaşadığını belirterek özelleştirme taleplerine karşı çıkıyor. Yavaş yavaş özelleştirme Alternatif Su Forumu üyesi, Hasankeyfi Yaşatma Girişimi Koordinatörü Diren Özkan’a göre alternatif forumlar Türkiye’de ses getirebilir. 5. Dünya Su Forumu’ndan önce de Türkiye’de su satışlarının olduğunu, bunun da fazla kamuoyuyla paylaşılmadığını belirten Özkan, resmi forumda da kamuoyuyla paylaşılmadan satışların gerçekleştirileceğini ve bunun alternatif forumda dile getirilmesinin kamuoyu yaratılmasına etken olacağını savunuyor. Susuzluğun her an ortaya çıkabileceğinin altını çizen Özkan, uluslararası şirketlerin gelip Türkiye’de baraj yapmalarının da özelleştirmenin bir sonucu olduğunu, fakat bunun ekonomik kalkınma gibi sunulduğunu belirterek, yavaş yavaş belli etmeden suları özelleştirildiğine dikkat çekiyor. Suyun Ticaretleşmesine Hayır Platformu üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği bölümünden Prof Dr. Beyza Üstün ise ticarileştirmenin kesin hayata geçeceği ve bunun görmezden gelinemeyeceği görüşünde. Forumun misyonunun suyun piyasa üzerinden değerlendirilmesi olduğunun altını çizen Üstün, ”Çünkü forum bunu kendi bildirgesi olarak görüyor. Kendi bildirgesine ve onları destekleyen kuruluşlara baktığınızda misyonlarının ne olduğunu anlıyorsunuz. Türkiye buna gebe.” diyor. Büyük Ortadoğu’nun su deposu… Kendi su kaynakları olan Türkiye’nin diğer ülkelerle kıyaslandığında […]

Doların tırmanmasında ‘varlık barışı katakullisi’nin de payı var!

Son günlerin en dikkat çeken göstergesi doların tırmanışı. 1.80 TL bandına tırmanan doların bu yükselişinin ardından sorulan iki soru var? Daha ne kadar sürer ve neden yükseliyor? Doların tırmanışına etki eden birçok etkenden söz edilebilir. Bunların bir kısmı iç, bir kısmı dış dinamikle ilgili. Başta ABD’den olmak üzere dış dünyadan gelen haberler hep kötümser. Dolayısıyla, yerli paraya güveni olmayanlar dolara sığınıyorlar. Bunun yanında dış yükümlülükler, borçlanmalar hep dolarla yapılmış. Açık pozisyonları kapamak için dolara talep var. Avrupa Birliği’nin Doğulu 10 üyesi, tam S.O.S. veriyor ve AB’nin “neşede tasada birlik” sözüne güven dibe vurmuş durumda. Doğulu ortaklar yardım istedikçe Batılılar, IMF kapısını gösterdiler ortaklarına. Bu da ciddi bir hayal kırıklığı yaratmış durumda.IMF ve Dünya Bankası her birkaç ayda bir öngörü yenileyip hızla 2009 için tüm dünyada negatif büyüme öngörüsüne geçtiler. Bunlar, 2010 için verilen canlanma umutlarını bir başka yıla ertelemekle eşit anlama geliyor. İçeride ise, açıklanan her gösterge, Türkiye’nin 2008 son çeyrek büyüme verisinin çok düşük çıkacağını, daha önemlisi 2009’da, tıpkı 2001’deki gibi dramatik bir küçülme yaşanacağının sinyallerini veriyor. Son açıklanan yüzde 21’lik sanayi üretim düşüşü, haftaya açıklanacak yeni işsizlik verileri ve ay sonunda yayınlanacak 2008 son çeyrek büyüme verileri, dibe gidişi iyice teyid edecek. Bunlar, dolara yönelişi hızlandırırken, sanayi üretimindeki düşüşler, ihracat geliri ve döviz girişlerinin azalacağını da gösteriyor. Bütün bunlara karşılık, özel sektörün dış borç ödeme yükümlülükleri biliniyor ve bunlara IMF üstünden bir çözüm üretilmesi beklentisi, Hükümetin 29 Mart kilitlenmesi ile henüz gündeme girmiş bulunmuyor. IMF ile anlaşma yapılsa bile girmesi beklenen dış kaynağın bu sorunun çözümünde kullanılıp kullanılmayacağı belli değil. Bu da açık pozisyonu bulunanları tedirgin ediyor ve dolara talebi diri tutuyor. Katakulli… Gelelim hiç hesapta olmayan bir başka etkene. O da bir katakulli, ya da alicengiz oyunu ile ilgili. Hükümetin, geçtiğimiz Ekim’de icat ettiği “varlık barışı” icraatı, umulmadık bir yararlanma biçimi ortaya çıkardı.Yurt dışındaki kara dolarları çekmeyi […]

Sinan Güler; genlerinde basketbol var

Sinan Güler Efes Pilsen’in gözde basketbolcularından biri. Takım arkadaşları ve yakın çevresi ona kısaca “Si” diyor. 25 yaşında ve kendini “doğma büyüme basketbolcu” olarak tanıtıyor. Haklı da. Uzun yıllar Eczacıbaşı ve ulusal takım forması giyen, hatta çoğu kez son 25 yılın en iyi oyun kurucusu diye nitelenen Necati Güler’in oğlu. Ağabeyi milli basketbolcu Muratcan (29) halen Beko Basketbol Ligi’nin güçlü takımlarından Beşiktaş Cola Turca’nın önemli oyuncularından. Annesi Nilgün Konur ise evlenince basketbolu bırakmış. Ailesinin basketbolcu olması dışında, onun bu spora yönelmesinde en büyük faktör, bir dönem İstanbul’da, basketbolun en fazla izlendiği yer olan Spor ve Sergi Sarayı’nda büyümüş olması. Güler, “Spor ve Sergi Sarayı, insanların aileleriyle günde dört – beş maç birden izleyebildikleri bir ortamdı ve ben de orada koşturan veledin tekiydim” diyor. Yedi yaşından beri basketbol oynayan Güler, lise ikinci sınıfa kadar sınıfın ve neredeyse okulun en kısa öğrencilerinden biriymiş. Uzun bir süre “boyum uzamayacak mı, uzamazsa n’aparım” diye düşünmüş, ama sonunda korktuğu başına gelmemiş. İlk olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) altyapı basketbol takımında oynamaya başlayan Güler, lise bitene kadar da Beşiktaş’ın altyapısında oynamış. Mezun olur olmaz da Beşiktaş’ın A takımında yerini almış. Üniversite eğitimine İstanbul Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde başlasa da, sene sonunda üç dersten bütünlemeye kalan Sinan Güler, o dönemi “Beşiktaş’ta da işler yolunda gitmeyince, karşıma çıkan ilk fırsatta Amerika Birleşik Devletleri’ne kapağı attım” diye anlatıyor. ABD’nin Utah eyaletine bağlı Salt Lake şehrinde bir okulla anlaşarak iki sene boyunca hem işletme yöneticiliği okuyan hem de basketbol oynayan Güler, daha sonra da Montana eyaletinde bir okulla anlaşarak aynı bölümde okul ve spor hayatını sürdürmüş. “Sporla eğitimin beraber yürütebildiği en iyi yer Amerika” diyen Sinan, eğitim, basketbol olgunluğu ve fiziksel açıdan ABD’ye giderek en doğru kararı verdiğini söylüyor. Hedefte NBA var ABD’deki hayatı Sinan Güler’in yalnız kişisel gelişiminde değil, fiziksel gelişiminde de önemli rol oynuyor. Amerika’ya gittiğinde hayli […]