Campaigning turns coarse as March 29 local elections near

“You got to power, but you failed to be a proper man,” snapped Deniz Baykal, the leader of the opposition Republican People’s Party (CHP) criticizing the language used by Prime Minister Recep Tayyip Erdogan during his election campaigning. “This maganda style does not suit a prime minister,” he added. The definition of the slang word, maganda, is given in Turkish dictionaries as “an ill-mannered, vulgar and uncouth man.” Erdogan retorted by opening a libel case against Baykal demanding 50,000 TL ($28,000) in damages. But the argument did not stop there. Baykal addressing his party group defended himself. “Let’s see the epithets the prime minister hurled at us so far. He used words like ‘scum,’ ‘politically immoral,’ ‘dishonest’ towards us? What is more appropriate than saying that this style does not fit a prime minister? Until now, the prime minister opened four libel cases against me. Every single one of them was rejected by the courts. We never went to court against him. If he wants to have respect he must learn how to show respect to others,” Baykal said. Local elections in Turkey scheduled for March 29, have already provided enough material to keep the courts busy, mostly coming from Erdogan’s lawyers. Baykal was not the only politician to become the object of litigation by Erdogan. In a flurry of libel cases, Devlet Bahceli, the leader of the rightwing Nationalist Action Party (MHP) and a number of journalists also took their share of court cases for “insulting” the prime minister. One petition by Erdogan’s lawyers alleged that Bahceli “violated the personality rights” of Erdogan in a written campaign statement by saying, “Prime Minister Erdogan has appeared before the Turkish nation with a low level and cheap strategy based on lies, slander, abuse and deception. By taking up the weapon of […]

Darfur’da ‘Atlı Şeytanlar’ın sonu gelecek mi?

Türkiye ziyaretinden son anda vazgeç(iril)en Sudan devlet başkanı El Beşir hakkındaki tutuklama emri, Darfur’da yıllardır yaşanan büyük acıları dünyaya bir kez daha hatırlatıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Sudan Devlet ve Genelkurmay Başkanı Ömer El Beşir hakkında Darfur’da savaş suçu işlemesinden dolayı geçtiğimiz mart ayında tutuklama emri çıkartmıştı. 2005 yılından beri Lahey’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan El Beşir, bugüne kadar savaş suçundan yargılanan görevdeki ilk devlet başkanı. “Darfur’daki saldırıları bilerek yönetmek, cinayet, tecavüz, işkence, zorla göç ettirme ve yağmalama” suçlarından sorumlu tutulan El Beşir, çıkarılan tutuklama emrini “Üzerine yazılan mürekkep kadar değersiz” olarak nitelendirdi. Sudan’da doğup orduya katılan El Beşir, 1973 Mısır-İsrail savaşında Mısır ordusunda görev aldı. Ardından Birleşik Arap Emirlikleri’nde askeri ateşelik yapan El Beşir, Sudan’a dönmesiyle generalliğe yükseldi. 1989’da Sudan devlet başkanı Sadık El Mehdi’nin devrilmesiyle sonuçlanan darbede yer alan El Beşir, 1993’te Devrimci Hareket Konseyi’nin feshedilmesiyle devlet başkanlığına getirildi. El Beşir’in sorumlusu sayıldığı Darfur krizi 2003’ten bu yana 300 bin insanın ölmesine, milyonlarcasının da yerinden edilmesine neden oldu. Ateşkes denemeleri yapılsa da çatışmalar hala devam ediyor. Sudan’ın Darfur Eyaleti’nde yüz binlerce insan, köktendinci hükümetin desteklediği “Cincavit” adı verilen Arap milisleri tarafından sistematik olarak katlediliyor. Haritadan öte hikayesiyle Darfur Darfur, haritaya baksanız Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan’ın batı kesiminde bir eyalet yalnızca. Oysa altı yıldır süregelen iç savaş başka tanımlar yüklemiş bölgeye: İktidar tarafından desteklenen, planlı bir katliam, yerle bir edilen evler, o evlerde katledilen veya oraları terk etmek zorunda bırakılan milyonlarca insan, ırzına geçilen kadınlar ve içlerinde korku, dimağlarında gizli felaket öyküleriyle hayatta kalanlar… Haritaya buradan bakınca, o sıradan eyalet, tarihin en büyük soykırımlarından birinin yaşandığı, açlık ve hastalıkların kol gezdiği bir dramın ev sahibi oluveriyor bir anda. 2003’te başlayan katliam için önce 2004’te birkaç ülke bir araya gelerek, evlerinden edilen mültecilere yardım amacıyla kampanyalar düzenledi. Bu arada dünyanın çeşitli yerlerinden önemli insanlar bölgeyi ziyaret […]

Kriz, evdeki şiddeti artırıyor

Ekonomik kriz, patronlar, küçük hissedarlar, CEO’lar, genel müdürler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar derken her gün daha fazla kişiyi etkisi altına alıyor. Ancak krizden nasıl etkilendiği hiç tartışılmayan bir kesim var ki, onlar çözümü yine kendi aralarında tartışarak bulmaya çalışıyorlar. Kadınlar, 8 Mart yaklaşırken seslerini duyurmak ve krizde yaşanan sorunları paylaşmak için Kadıköy Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nde ‘8 Mart: Ekmek ve Gül İçin’ etkinliği kapsamında düzenlenen ‘Kadınlar Krizi Konuşuyor’ forumunda fikirlerini paylaştılar.Krizde en çok ezilenler kadınlar Forumda konuşan çevirmen-yazar Hülya Civelek, kriz bahanesiyle en çok ezilenlerin kadınlar ve çocuklar olduğunu ve işverenlerin krizi silah olarak kullandığını belirtti. “Patronlar krizi bahane ederek daha fazla sömürüyor ve ezilmemize neden oluyorlar. Bunu çok rahatlıkla kullanabiliyor sizi çalıştıranlar. Eve geliyorsunuz evde eşinize yansıyor; siz çocuğunuza yansıtıyorsunuz, o okuyorsa okul ona yansıtıyor. Okullarda borçtan dolayı doğal gaz yanmıyor; velilerden para istiyorlar bu yüzden. Çocuğun muhatabı anne, okulun sıkıştırdığı muhatap aldığı anne, ama kadının cebinde para yok. O baskının yanında, çocuğun soğukta okuyor olmasının baskısı da kadının omuzlarına biniyor. Psikolojik olarak çok yıpratıcı bir durum bu. Çocuğun sürekli ihtiyaçları var ve ilk temas ettiği kişi anne oluyor. Kadınlar artık çocuklarını okula götürürken, hocalarla, müdürle yüz yüze gelmemek için okula girmeden çocukları dış kapıdan bırakıyorlar” dedi.Kriz mağdurları Kadınların, krizin etkisini yaşayan toplumsal kesimin ana omurgasını oluşturduğunu belirten Kazım Koyuncu Kültür Merkezi genel sekreteri Özge Ozan, bu dönemlerde en çok işten çıkarılanların kadınlar olduğunu ekledi. “Otomotiv ve tekstil sektörünün kalbi Bursa, kriz yüzünden ekonomik olarak çökmüş durumda. Her gün 10 binlerce kişi işsiz kalıyor. Tekstil, kadınların en yoğun çalıştığı sektörlerden biri. Kadınların işsizlik oranında çok büyük artış var. Kadınlar öncelikle işten çıkarılanlar oluyorlar. Çünkü erkek eve ekmek götürür; kadını hemen gözden çıkarıyorlar” dedi.Kadınların çalışabilmesi için gerekli olan temel koşulların kriz bahanesiyle ortadan kaldırıldığını ifade eden Ozan, ücretlerin aşağıya çekildiğini; yemek ücretleri, emzirme ücreti gibi hakların kesildiğini ve maaşların geç […]

Devlet ve deprem

Bu yazı üç sene önce, İzmir’deki bir dizi depremden sonra yazıldı. Bu depremlerden sonra okullar tatil edilmişti. Şimdi de Denizli’deki bir dizi depremden sonra okullar tatil edildi. Bu, okulların çürük olduğunun göstergesi.

“AKM Ayasofya değil”

2010 İstanbul AKB Ajansı YK Başkanı Nuri Çolakoğlu’nun "AKM’nin yenilenmesi için önlerinde 10 ay gibi kısa bir süre olduğu" açıklaması üzerinden beş ay geçti; yenileme başlamadı. Yenileme projesini Ekim 2008'de teslim eden Mimar Murat Tabanlıoğlu ile AKM yenileme projesini ve gelişmeleri konuştuk.

Madem öyle, Danny Boyle

1956’da İngiltere’de doğan İrlanda kökenli Danny Boyle, 1980’de Kuzey İrlanda’da BBC’nin prodüktörü olarak medyaya adım attı. Mr.Wroe’s Virgins (Bay Wroe’nun Bakireleri) The Night Watch, The Hen House ve Scout dizilerini yönetti. Yönettiği televizyon dizileriyle adından söz ettiren Doyle, ileride çekeceği filmlerin kalitesini biraz da tiyatro sektöründeki deneyimine borçlu. 1982-1987 yılları arasında Joint Stock Tiyatrosu ve Royal Court Tiyatrosu’nda sanat yönetmenliği yapan Boyle, ödül kazanan birçok projede görev aldı. Farklı kamera kullanımı ve senaryoyu zekice uyarlama yeteneğiyle ilk uzun metrajlı filmi The Shallow Grave (Mezarını Derin Kaz) ile kariyerinin daha başındayken doruğa tırmandı. Kerry Fox, Christopher Eccleston ve Ewan Mcgregor’un başrolünü paylaştığı film başta çok samimi görünen üç arkadaşın işin içine para girince değişen karakterlerini ortaya koyuyor. Birbirlerini atlatıp paranın tamamına sahip olma hırsları yüzünden kaybettikleri arkadaşlıklarını ve insanlıklarını işleyen film adeta Thomas Hobbes’un Leviathan’da geçen “homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) sözünü kanıtlar nitelikte. Senaryosunu John Hodge’un yazdığı film giriş bölümündeki unutulmaz repliği “Utanmıyorum. Sevgiyi tanıdım, reddedilmeyi tanıdım. Duygularımı açıklamaktan korkmuyorum. Örneğin güven ya da dostluk… Bunlar bir insanın hayatındaki önemli şeylerdir; önemi olan, size hayatınız boyunca yardımcı olan şeyler. Dostlarınıza da güvenemeyecekseniz kime güveneceksiniz?” ile de hafızalara kazındı. Bafta dahil birçok festivalden ödülle dönen film, Evan Mcgregor’un da ünlenmesinde büyük rol oynadı. Son on yılın en iyi filmi gözüyle bakılan Shallow Grave’den (Mezarını Derin Kaz) sonra Boyle, sinema tarihine adını yazdıracak kült filmi Trainspotting’le kendi çıtasını bir kez daha yükseltti. Mezarını Derin Kaz filminde işlediği gerilimi Trainspotting’de mizahla bütünleştiren Boyle, ortaya birçok eleştirmenine göre sinema tarihinin en iyi filmlerinden birini çıkardı. Senaryosunu yine John Hodge’un yazdığı, Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlanan film, inanılmaz bir ilgiyle karşılandı. Küçük bütçeli filmlerde yeteneğini kanıtlayan Boyle, yine arkadaşlık teması üstünden uyuşturucu, para ve açgözlülük konularını işlediği Trainspotting ile sinema tarihinde de yeni bir dönem başlattı. Filmin hızlı temposunu video klip estetiği ile […]

Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları…

Sivil toplum kuruluşları (STK), suyun ticarîleştirlmesinin önünü açtığını iddia ettikleri 5. Dünya Su Forumu öncesinde, uluslararası bir vicdan mahkemesi kurarak suya erişimdeki güçlüklerin artmasına katkıda bulunan ülkeleri ve siyasetçileri gıyaplarında yargılayacak. 10 – 14 Mart tarihleri arasında Tophane’deki eski tütün deposu binasında yapılacak 3’ü Türkiye’den 7 kişilik bir jürinin bulunacağı mahkemede Türkiye, Brezilya ve Meksika ülkelerinin su politikaları ele alınacak. Brezilya ve Meksika’dan iki davanın ele alınacağı mahkemede Yusufeli, Munzur ve Ilısu baraj projeleriyle ilgili Türkiye’den Başbakan Tayyip Erdoğan ve Enerji Bakanı Güler ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in de aralarında bulunduğu 17 zanlı hakkında verilecek karar 14 Martta açıklanacak. Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği ile Latin Amerika Su Mahkemesi örgütünün ortaklaşa düzenlediği su mahkemesinde ayrıca bugüne kadar çözüm getirilemeyen su sorununa ve dolayısıyla ortaya çıkan su çatışmalarına ilişkin öneriler de sunulacak. Su ticari metaya döndü Bugüne kadar Amerika, Meksika, Hollanda ve Brezilya’da yapılan Uluslararası Su Mahkemesi’nde, ülkelerin su projeleri üzerinde çalışıp yargılama gerçekleştiriliyor. Türkiye’de yapılacak mahkemenin düzenleyicilerinden Heinrich Böll Stiftung Derneği de bugün (4 Mart 2009) bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan derneğin Türkiye sorumlusu Ulrike Dufner, suyun ticari bir metaya döndüğünü belirterek bu süreçte kurulan baraj ve diğer tesislerin hem doğaya hem de halka ciddi zararlar verdiğini mahkemede de yaşanan bu sorunlara çözümler üretmeyi amaçladıkların söyledi. Gelecekte 3 milyar insan susuz Amacın yargılamaktan çok mevcut sorunları alternatif bir bakışla ele alarak insan hakkı odaklı çözümler üretmek olduğuna değinen Dufner, mahkemede Türkiye’den Çoruh nehri üzerindeki Yusufeli barajı, Munzur çayı ve Ilısu barajı olmak üzere üç, Mexico City’den ve Brezilya’dan bir olmak üzere beş davanın görüleceğini söyledi. Mahkemeye davalı olarak çağırılanlar arasında Başbakan Erdoğan, Enerji Bakanı Hilmi Güler, Çevre BakanıVeysel Eroğlu, Almanya Başbakanı Angela Merkel’e faks ve elektronik postayla çağrıda bulunulduğunu belirten Dufner, “Ancak henüz hiç birinden geri dönüş almadık. Biz mahkemede tüm tarafları dinlemek istiyoruz. Hükümetler ve yetkililer su […]

Obama ve Erdoğan’ın ortak yönü

Tuğba Kalafatoğlu Amerika’daki birçok politikacıyla çalışmış, Obama ve Clinton’un siyasi danışmanları arasında yer almış başarılı bir Türk kadını. Halen Kadir Has Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Kendi ismini taşıyan şirketinin yönetim kurulu başkanlığının yanısıra American Communication Association (ACA-Amerikan İletişim Derneği) başkanlığını da yürütüyor. Politik iletişim konusunda uluslararası deneyime sahip Kalafatoğlu ile ABD ve Türkiye’deki siyasi dengeleri konuştuk. Politikaya girişiniz nasıl oldu?Bir gün siyasal bilgiler dersi aldığım hocama gönüllü çalışmak istediğimi söyledim. Üniversite birinci sınıftayken gönüllü olarak Demokrat Parti’de haftanın 3 günü çalışmaya başladım. 1994 yılında Robert Kerrey* seçimleri kaybedecek gibi görünüyordu.. Nebraska Cumhuriyetçilere oy veren bir bölgeydi ve Cumhuriyetçiler önde gidiyordu. Özellikle, Güney Omaha’da Meksikalılar yaşıyordu ve Demokrat partiyi iyi tanımıyorlardı. Kampanya yöneticisinin yanına bir gün gittim ve “seçimlerde kampanya yazılarını İspanyolca yazsak, Güney Omaha’da seçim çalışması yapsak” dedim. Çünkü bu bölgede yaşayanların çoğunluğu ingilizce bilmiyordu. Robert Kerrey, seçim çalışmaları için Washington D.C.’den geldi ve yaptığımız toplantıya girdi ve bana söylediklerimi herkesle paylaşmamı istedi. “Sen bana nerede ne zaman bulunmam gerektiğini söyle ben orada olacağım” dedi. İspanyolcası çok iyi olan kız arkadaşımla birlikte Omaha’daki mahalleleri dolaştık. Arkadaşıma, kampanya yazılarını ben İngilizce yazacağım, sen de İspanyolca’ya çevireceksin dedim. Robert Kerrey’nin oy oranı yüzde 11 iken yüzde 80’lere çıktı ve seçimleri kazandı. Televizyonda özellikle benim ismimi vererek teşekkür etti ve benimle çalışmak istediğini söyledi. Bana öğrenci çalışması vizesi çıkardılar ve haftada 20 saat Demokrat Parti’de çalışmaya başladım. Kerrey daha sonra benim ismimi Bill Clinton’a verdi. 1996 yılında Clinton’ın ekibiyle çalışmaya başladım. Kısacası bir kapıyı çalmakla hayatım değişti. Türkiye’deki politik anlayışı nasıl buluyorsunuz?Türkiye’deki politikacıları ben “eski okul” ve “yeni okul” sistemiyle çalışan politikacılar olarak ikiye ayırıyorum. Türkiye’de genelde “eski okul” sistemiyle çalışan politikacılar var. “Yeni okul” sistemiyle giden politikacılar zaten başarılı oluyor. “Eski okul” seçmenlerle birebir görüşmüyor, başa geçtikten sonra “beni kimse yerimden edemez” diye düşünüyorlar. Oysa “yeni okul” sistemiyle giden politikacılar, kazandım, […]

Kadınlar vardır…

Kadınların siyasette ne kadar temsil edildiği, pozitif ayrımcılık, kota tartışmaları kadın örgütleri ve siyasi çevrelerde sürüp giderken yerel seçimler kapıya dayandı ve adaylar bir bir açıklanmaya başladı. Bağımsız kadın örgütleri ve feministlerin bir araya gelerek oluşturdukları Seçimler İçin Feminist Kollektif Platformu da kendi adayını açıkladı: Ülfet Taylı. Beyoğlu Belediyesi başkan adayı Taylı, Mor Çatı gönüllüsü olarak yıllardır kadın hareketinin içinde olan bir feminist aktivist. Özellikle kadınlar için Beyoğlu’nun sorunlarını irdeleyen ve bunlara feminist bir perspektiften çözüm yolları arayan Taylı’nın seçim vaatleri de alışılmışın dışında. O, ne bir ev bir araba anahtarı, ne de mazotu 1 TL yapmayı vaat ediyor. Daha gerçekçi, daha insani, daha kadınca vaatlerle oy toplama hedefinde. Kadınların, emekçilerin, engellilerin, eşcinsellerin, etnik ve dinsel kimliği yüzünden dışlananların, sosyal, siyasi ve iş yaşamına entegre olmalarını sağlayacak önerilerle geliyor karşımıza.Türkiye’de kadınların siyasi yaşama katılımı neden az? Siyasette aktif rol oynamalarını engelleyen unsurlar nedir?Cumhuriyetin kuruluş yıllarında parlamentoda o yıllar için oldukça iyi sayılabilecek bir oranda temsil edildiklerini görüyoruz kadınların. Feminist tarihçiler Osmanlı kadınlarının bu konuda ciddi mücadeleler verdiklerini de ortaya koydular. Ama bu dönemde egemenlerin onlar için çizdiği sınır, ülkenin “çağdaş medeniyetler” seviyesinde olduğunu ortaya koymaları, ülkenin vitrini olmaları. Kendileri için siyaset yapamıyorlar, nitekim bir kadınlar partisi kurmalarına izin verilmiyor. Günümüzde parlamentoda yakalayabildiğimiz oran yüzde 10, yerel politikada ise başkanlık düzeyinde nerdeyse binde 6. Hala siyaset erkeklerin alanı. Kadınları katmaya dönük mekanizmalar yok denecek kadar az. DTP kota uyguladı ve bunun olumlu sonuçları kısa sürede alındı. Parlamentoya girme ihtimali yüksek olan diğer partiler uygulamıyor kotayı. Ayrıca siyaset yapma tarzı da kadınların siyasetten uzak durmalarına yol açıyor. Çocuk bakmaları gereken saatlerde toplantılar yapılıyor, çocuklarını alıp bu toplantılara gitmeleri mümkün değil. Siyasi yaşam erkek egemen. Kadınların kendilerine alan açmaları hiç kolay değil. Bir kere kadınların deneyimleri değersiz sayılıyor. Söyledikleri, yaptıkları değersizleştiriliyor. Ne yazık ki, hala asıl yerleri ev, asıl görevleri de ev işi, […]

“Belgin Çelik olarak adaylığımı koydum”

Son günlerde gündemi en çok meşgul eden konu, hiç kuşkusuz 29 Martta yapılacak olan yerel seçimler. Seçim tarihi yaklaşırken, partilerin belirlediği belediye başkan adayları arasındaki rekabet de hızla artıyor. Yolsuzluk iddiaları, suçlamalar, sorulan hesaplar, seçim kampanyası adı altında yapılan bağışlar, yardımlar… Bunlara her gün bir yenisi eklenirken, sokakta da kafamızı çevirdiğimiz her yerde farklı adayların afişlerini görüyor, sloganlarını okuyoruz. Oturduğumuz mahallelerdeki muhtar adayları arasındaki yarış da, belediye başkan adaylarını aratmıyor. Her mahalleden birkaç muhtar adayının çıktığı bu seçim döneminde en dikkat çekici olanlaran biri kuşkusuz Beyoğlu Katip Mustafa Çelebi Mahallesi’ndeki yarış. Üç kişinin rekabetine konu olan mahalledeki adaylardan birisi adından sıkça söz ettiriyor: Belgin Çelik. Basının “transeksüel muhtar adayı” olarak dikkatini çektiği Çelik, cinsel kimliğine vurgu yapılmasından çok yapacağı işlerin anlatılmasını istiyor. Çünkü Çelik, Katip Çelebi Mahalesinin ilk kadın muhtar adayı. 53 yaşındaki Artvin doğumlu Çelik tam 30 yıldır Beyoğlu’nda yaşıyor. Transeksüel bir muhtar adayı olması insanların dikkatini çekse de o, “Ben belgin Çelik olarak adayım, bir transeksüel olarak değil” diyor ve yaptığı işlerden muhtarlık adaylığı serüvenine kadar olan hikayesini anlatıyor:Muhtar adayı olma fikri nasıl ortaya çıktı?Aslında hiç öyle bir düşüncem yoktu. Birgün, Amargi’ye gittim ve kadın arkadaşlarım “Belgin, neden muhtarlığa adaylığını koymuyorsun?” dediler. Aynı öneriyi Esmeray’a da götürmüşlerdi. Şoke olmuştum. Ayrıca bizim mahallenin çok iyi bir muhtarı vardı, cesaret edip onun karşısına çıkamazdım. Ancak o sonra vefat etti ve valilik onun yerine başkasını atadı. Bu yeni muhtarın 2007 yılında, kendi mahallesinin sınırları dışındaki bir sokakta yaşayan travesti ve transeksüellerin yaşadığı evleri bastığını duydum. Ayrıca Mor Çatı için “fuhuş yuvası” yakıştırması yapıyordu. Karşısına çıktım. Bana devlet tarafından atandığını, polise destek olabilmek için bunu yapabileceğini söyledi. Birinin bu muhtara dur demesi gerektiğini düşündüm ve adaylığımı koydum.Kadın ve transeksüel kimliğiniz dolayısıyla, yapacağınız çalışmalarda bu iki grup sizin için öncelik teşkil edecek mi?Eğer seçilirsem, “hiçbir ayrım gözetmeksizin” söz verdiğim tüm vaatleri yapmakla mükellefim. […]

Siyasette kadının adı yine yok

Siyasi partiler 29 Mart yerel seçimlerinde yarışacak adaylarının listesini il ve ilçe seçim kurullarına teslim etti. Siyasi partilerin kadın adaylara yönelik kota ve benzeri vaatlerine karşın listelerde yer alan kadın aday sayısı yine yok denecek kadar az. Kadınların 10 ilde ve 54 ilçede erkek rakipleriyle yarışacakları bu seçimlerde de belediye başkanlıkları için 2 bin 941 koltuk sayısına karşılık AKP, CHP, MHP, DTP, DP’nin toplam kadın aday sayısı 171 oldu. Bütün bu adayların seçildiği durumda dahi ortaya çıkan yüzde 6’lık temsil olasılığı ise siyasette kadının adı yine yok dedirtiyor. Kadın Girişimciler Derneği’nin (KAGİDER) düzenlediği, “Siyasette kadın: Ne kadar katılıyor ve ne kadar temsil ediliyoruz?” sorularına cevap aradığı toplantıda da siyasette kadın temsiliyetini Türkiye’de yaklaşan yerel seçimler ve Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri ışığında değerlendirildi. Kadın varsa yolsuzluk yok Avrupa Parlementosu’ndan Liberal Parti’nin Danimarka temsilcisi Karin Riss Jorgensen ve Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA-DER) Başkanı Hülya Gülbahar’ın da katıldığı toplantının açılış konuşmasını yapan KAGİDER Başkanı Gülseren Onanç dünya nüfusunun yüzde ellisini kadınların oluşturmasına rağmen, politik liderler arasındaki temsilin hem Türkiye’de hem dünyada, bu oranın çok altında olduğunu söyledi. Yapılan araştırmalarda kadın temsilinin yüksek olduğu yönetimlerde yolsuzluk oranlarının azaldığın belirten Onanç, “Hem de Birleşmiş Milletler gelişmişlik endeksinin de vurguladığı gibi, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilmiş ülkeler, vatandaşlarına daha yüksek bir yaşam standardı sağlayabiliyorlar. Özellikle yerel seçim sürecinde, iktidar partisi AKP elindeki kaynakları daha çok seçim kazanma yönünde kullandı. Bu gücün kadınların biraz daha siyasete katılması yönünde kullanılmasının demokrasi adına önemli bir adım olacaktı” dedi. Kadın aday oranı yüzde 6 KA-DER Başkanı Hülya Gülbahar 29 Mart seçimlerinde CHP’nin 46, DTP’nin 37, AKP’nin 18, MHP’nin 34, DP’nin ise 36 kadın belediye başkan adayı gösterdiğini; bu beş partinin adaylarının toplamının 171 ettiğini belirtti. Bu yıl için belediye başkanlıklarında 2 bin 941 koltuk olduğunu ve bu 2 bin 941’in içinde sadece 171 kadın aday gösterildiğini vurguladı. Her seçim döneminde […]

Küresel krizde medya ve yeniden filler savaşı

Büyük 2008 krizi öncesi yaşanan likidite bolluğunun tüm dünyada yarattığı ekonomik genişleme, birçok sektörde olduğu gibi, reklamcılık harcamalarına, dolayısıyla medya mecralarının genişleyip büyümesine de imkan tanımıştı. Zenithoptimedia’nın verilerine göre, 2006’da 440 milyar dolar dolayında olan dünya reklam harcamaları, büyümenin sürdüğü 2007’de 485 milyar dolara kadar çıkmıştı. İlk yarısı, özellikle Asya’da büyümeyle geçen 2008’de ise reklam harcama temposu düşmekle birlikte 491,5 milyar dolarda kaldı. Bu anlamda, 2006-2007 döneminde yüzde 7’ye yakın artan reklam harcamalarının krizin ABD’de baş gösterip diğer merkez ülkelere ve giderek gelişmekte olan ülkelere yayılmaya başladığı 2008’de ancak yüzde 1,3 arttığı gözlemlendi. Zenithoptimedia, 2009 için reklam yatırımlarının artmayacağını , hatta yüzde 0,2 daralacağını öngörüyor. Bu, 2009’da dünya ekonomisinde, daralma öngören IMF öngörüleri ile tutarlı bir öngörü.Tahminler, reklamda daralmanın en çok Kuzey Amerika’da yaşanacağını ve pazardaki payı yüzde 36’yı bulan Amerika’da 2009 daralmasının yüzde 6’ya yaklaşacağını ortaya koyuyor. Reklamlardaki payı dörtte biri bulan diğer Merkez ülkelerin toplandığı Batı Avrupa’da da 2009 daralması yüzde 1 olarak öngörülüyor. (Tablo-1) Dünyanın tamamında, ama özellikle reklam harcamalarının yüzde 70’inden fazlasının yapıldığı Merkez gelişmiş ülkelerde reklamda daralma, tüm medya bileşenlerine de krizi taşıdı. Yazılı medyadan, elektroniğe, matbaacılıktan reklam-pazar araştırma. halkla ilişkilere, çeşitli kültür endüstrilerine, hatta futbol endüstrisine kadar, reklam gelirleriyle yaşayan sektörlerde , gelir girişi azaldı. Bu gelirin azalmasıyla ve tüketicinin belli tasarruflara gitmesiyle beraber, tüm dünyada, geniş anlamda medya sektöründe de ciro kayıpları yaşanmaya ve sonuçta da personel azaltmalar, ücretten tasarruflar ve tensikatlar hızlanmaya başladı. Resesyondan Şubat 2009 sonuna kadar 3,6 milyon istihdam kaybına uğrayan ABD’de , medya alt sektöründe de 100 binden fazla tensikata gidildi bile. Aynı tablo Avrupa için de geçerli. Hem yazılı medyada hem de elektronikte Avrupa’da ciddi işgücü tasarrufları ve emek üstünden kriz azaltıcı uygulamalara gidilmekte. Kriz ve Türk medyası 2008 öncesi dünyasının likidite bolluğunun rüzgarı ile 2002 sonrası bir büyüme dalgasının üstünde sörf yapıp yıllık yüzde 7’lik büyümelerle lale […]

“Gerçi Rum İsekde Rumca bilmez”

UNESCO’nun (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) 19 Şubat’ta yayınladığı Tehlike Altındaki Diller Atlası (Atlas of the World’s Languages in Danger) dünyanın çeşitli ülkelerinden toplam 33 dilbilimci ve editörün katkısıyla hazırlandı. Araştırmaya göre, Türkiye’de yok olduğu kabul edilen dillerden biri “Cappadocian Greek” yani Kapadokya Yunancası. 2005 yılında Yunanistan’da tekrar keşfedildiği savunulan bu dil hakkında henüz bir yayın yok. Öte yandan nüfus mübadelesinden önce Orta Anadolu’da Rumlar tarafından konuşulan, ancak Yunan harfleriyle yazılan Türkçe’nin (Karamanlıca), Türkçe bilmeyen araştırmacılar tarafından sık sık Yunanca ile karıştırılması, “Kapadokya Yunancası” olarak isimlendirilen bu dilin Karamanlıca olma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Keşif olarak sunulan bu dil gerçekten de Yunanca değil ise, bilgisizlikten doğan bin yanlış ya da siyasal bir çarpıtma söz konusu. Atlastaki notlar Atlas’ın Türkiye bölümündeki araştırmada imzası bulunan, Helsinki Üniversitesi Fin-Ugur Dilleri Kürsüsü Öğretim Üyesi Tapani Salminen “Kapadokya Yunancası”yla ilgili şu notları düşüyor: “Nüfus mübadelesi öncesinde Orta Anadolu’daki Kapadokya bölgesinde, özellikle Konya Sille’de, Kayseri civarı ve Faraşa’da konuşuluyordu. Mark Janse and Dimitris Papazachariou 2005 yılında Yunanistan’da bu dili konuşanları keşfedene kadar Yunanca’nın bir lehçesi olan Kapadokya Yunancası’nın yok olduğu sanılıyordu.” Üniversitenin sitesinde yer özgeçmişine göre Avrupa ve Kuzeybatı Asya’da tehlike altındaki diller, Salminen’in uzmanlık konuları arasında yer alıyor. 47 yaşındaki dilbilimci UNESCO’nun 1993’te yayınladığı Avrupa’da Tehlike Altındaki Diller Raporu’nda (UNESCO Red Book Report on Endangered Languages: Europe)da derleyici olarak görev aldı. Dil kâşifleri Yine üniversite sitesindeki yayın listesine göre Salminen’in doğrudan Türkiye ya da Türkçe ile ilgili bir yayını bulunmuyor. Atlasta “Kapadokya Yunancası” olarak isimlendirilen dilin Türkiye’de kaybolduğu ve Yunanistan’da ise “son derece tehlikede” olduğu bilgisi iki akademisyenin 2005’te yayınladığı makaleye dayanıyor. Bu isimler o tarihte Ghent Üniversitesi (Belçika) öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mark Janse ve Patras Üniversitesi’nden (Yunanistan) Dr. Dimitris Papazachariou. Janse ve Papazachariou, popüler ve bilimsel yayınlarda 1960’larda yok olduğu kabul edilen “Kapadokya Yunancası”nı yeniden keşfeden ikili olarak anılıyor. Mark Janse şu […]

“Kapadokya Yunancası bir uydurma”

19 Şubat’ta UNESCO tarafından yayınlanan “Tehlike Altındaki Diller Atlası” Türkiye’de 18 dilin kaybolmaya yüz tuttuğunu ya da kaybolduğunu belirtiyor. Lazca, Zazaca, Batı Ermenice, Süryanice, Pontus Yunancası gibi dillerin yanı sıra listede bir dil dikkat çekiyor: Kapadokya Yunancası (Cappadocian Greek). Kaybolmuş diller kategorisine giren lisanın Nevşehir, Konya, Kayseri civarında yaşamış Rumlar tarafından konuşulduğu ve yok olduğu belirtiliyor. Kapadokya bölgesi üzerine romanları ve araştırmalarıyla tanınan Yazar Gürsel Korat, böyle bir dilin var olmadığını, Rumlar tarafından konuşulan Karamanlıca olduğu görüşünde. * BU MUAZZAM İBADET[hâne]… [devle]TLU PADİŞAH SULTAN [Mahmud]…… ASRINDA KAYSERİ KÂHİNİ FAZIL[e]TLU PAYİSİOSUN KEHENETİNDE, ÇİLEPOĞLU (ÇELEBİOĞLU?) HACI MURAT KALFANIN RESMİ İLE, VE BU KÖYDE İKAMET EDEN CÜMLE MÜMİNLERİN GANİ İMDADİ İLE, MUKADES TESLİSİN İSMİNE BİNN SEKİZ YÜZ OTUZ BEŞ SENESİNDE MÜCEDDİDEN İHYA OLUNUP SEPREMBİRİOS’UN (eylül) SEKİZİNDE TAKDİSLENDİ. 1835MEZKÛR HACI KALFANIN HAYRATİDİR Korat’la UNESCO’nun bu çalışması ve Karamanlıca hakkında konuştuk. Kapadokya Yunancası doğru bir isimlendirme mi?11. ile 12. yüzyıllarda Kapadokya’da Yunanca vardır. Ancak o dönemde yaşayanlar zaten Roma’nın (Bizans) ve bıraktıkları eserlerde de Yunanca’ya rastlanır. Biz bunu Rumca (Roma dili, Romaikos) olarak adlandırırız. Ancak o dil zamanla birçok nedenle Türkçe’ye dönüşmüştür. UNESCO’nun Kapadokya Yunancası dediği dil “Rumların konuştuğu dil” anlamına gelen Karamanlıca’dır. Karamanlıca nedir?Karamanlıca, Yunan harfleriyle yazılan Türkçe’dir. Kapadokya civarındaki Hıristyanlar tarafından konuşulmaktaydı. Ortaçağ’da yazı dinsel aidiyeti gösterir. 15. yüzyıldan beri var olan bu dil 19. ve 20. yüzyıllarda Türkiye’nin bu bölgede yaşayan halkı Yunanistan’a göndermesiyle fiilen sona erdirildi. Nüfus mübadelesinden sonra bir süre yazışmalarda kullanılsa da dili bilen kişilerin ölmesiyle tamamen ortadan kalktı. “Rum halkın anadili Yunanca değildi” Araştırmalarınızda Kapadokya bölgesinde yaşayan Rumların Yunanca bilmediklerine değiniyorsunuz. Konuyla ilgili Türk ve Yunan tezlerini karşılaştırır mısınız?Kayseri, Nevşehir, Tokat, Amasya, Niğde gibi illerde yaşayan Rum halkı Türkofon yani sadece Türkçe konuşan bir topluluk. 1839’dan sonra milliyetçi hareketlerin başlamasıyla beraber bölgedeki ruhban okullarında, kiliselerde Yunanca öğretilmeye başlandı. Ancak öğrenilen Yunanca basit, sıradan bir Yunanca’dır. Kapadokya Yunancası diye […]

Kendi toprağında yabancı olmak

Nostaljik bir öğe ve orta sınıf bir köken arayıcılığının baş ağrıtmayan, renkli ve bol hatıratlı figürü olarak karşımızda duran mübâdele, içi boşaltılmış kültürel bir biblo olarak bizlere sunuluyor. Peki, bizler mübadeleye ilişkin neler biliyorduk? Gelenler ve gidenler mübâdelenin sebeplerini biliyorlar mıydı? Mübâdele, iki halk arasındaki husumete son vermek amacıyla mı yapılmıştı? Mübadil yemeklerine ve kültürüne, anne ve babalardan kalma hatıralara, solmuş fotoğraflara, sayıları belli belirsiz kahramanlık öykülerine, komşu köylerdeki gezilere, birkaç aşk acısına sıkışan bir mübadil anlatısıyla donatılmış dağarcığımızın yeni bilgilere kavuşması için, mübadelenin üzerinden 70 yıl geçmesini bekleyecektik… Güncel siyaseti analiz eden kitaplar “Yeniden Kurulan Yaşamlar”, “Ege’yi Geçerken” ve “Diplomasi ve Göç” gibi ‘mübâdele çalışmalarının ardından, yine İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan kısa bir süre önce çıkan İki Kere Yabancı da bu uzun bekleyişin yarattığı toz bulutunu dağıtmayı amaçlıyor. Mübâdelenin gerçek ve dillendirilen sebeplerini karşılaştırmayı ve buradan elde edeceği sonuçlarla günümüzün siyasal durumunu daha iyi tahlil edebilmeyi amaçlayan bu kitaplar Türkiye’deki “mübâdele çalışmaları” için önemli birer kaynak olmaya aday. Anlaşılabilir sebeplerden dolayı her iki devletin de mübâdeleden beklentileri farklı olduğu için mübâdele araştırmalarının en önemli ayağının Clark’ın adı geçen araştırmaları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mübadele hayali öykülerle beslendi Mübadeleden beklentilerini karşılamak için her iki devlet de efsanelerin, kahramanlık öykülerinin, olmamış katliamların, bahsi edilmemiş hırsızlık ve talan öykülerinin oluşturulmasında ve yaygınlaştırılmasında muazzam bir çaba gösterdi. Bu çabaları Bruce Clark İki Kere Yabancı’da şöyle açıklıyor:“Okullarda, konferans salonlarında ve ordu barakalarında her iki ülkenin gençlerine zorunlu mübadele, mutlu sonla biten bir kahramanlık öyküsü olarak anlatılıyor. Türkiye resmi tarihinde yabancı çıkarlara hizmet ederek kendisini lekelemiş Ortodoks Hıristiyan azınlığın bu topraklardan çıkması, ülkenin kurtuluşu ve modernleşme sürecinde zorunlu bir duraktır. Ortodoks Yunan devleti için ise Türkiye’nin dindaşlarını yurt dışı etmesi sonucu bu insanların anavatan Yunanistan’ın bağrına basılması mutlu sonla biten trajik ama asil bir hikâyedir.” Mübadale ulus-devlet yaratmanın aracı Bruce Clark, Türkiye ve Yunanistan’ın ulusal […]

Kurdish speech at the Parliament triggers debate

February 21 is the International Mother Tongue Day, said Ahmet Turk, the leader of the Democratic Society Party (DTP) addressing his party’s parliamentary group meeting at the Turkish National Assembly. “Everybody should be able to use his mother tongue freely,” he went on in Turkish. DTP leader then switched on to Kurdish and TRT 3, the official channel that broadcasts from the Turkish Parliament live switched off Turk’s image and voice from the air. Actually Turk, whose party is in a neck-to-neck race in the Kurdish provinces of Turkey with Prime Minister Tayyip Erdogan’s Justice and Development Party (AKP) was making a clever countermove against Erdogan’s recent policies to woo the Kurds. In his election rallies in Diyarbakir and other southeastern Turkish provinces Erdogan has been using the opening of TRT 6, an official television channel broadcasting in Kurdish, saluting the crowds using few Kurdish words like “I wish all the good for you,” etc. Actually, on the day TRT 6 began its Kurdish broadcasts, Erdogan appeared on the screen with a speech that he finished off in Kurdish. Recently, Erdogan announced that his government was in touch with the widow of popular Kurdish singer Ahmet Kaya who died in Paris in exile in 2000, to bring his remains back to Turkey. “If the prime minister is talking in Kurdish why can’t I?” asked Turk. Pointing out that several mayors and even some parliament members were penalized because they spoke in Kurdish, Turk said, “Does that mean that the Kurdish language is free to use for the government members but it is prohibited for the Kurds?” After stopping Turk’s speech in Kurdish, a TRT announcer appeared on the screen saying that using any other language than Turkish under the roof of the parliament is prohibited. “There is no legal sanction […]

Amerika’nın son yabancısı: Sean Penn

Aktör Robert de Niro, geçtiğimiz gece gerçekleşen 2008 Oscar Ödül Töreni’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü adayı Sean Penn’i şu sözlerle anlattı: “Bunu nasıl başarıyor? Her rolde kendini öyle yok ediyor ki karşımızda Sam adında bir adam, Gizemli Nehir’den Jimmy Markum, sörfçü Spicoli, Ölüm Yolunda yolunda bir adam veya Harvey Milk oluveriyor. Sean aynı bağlılığı ekran dışındaki hayatında da -insan hakları için çalışırken, dünya liderlerine saygılı bir şekilde önerilerde bulunurken, paparazzilerle kibarca (!) uğraşırken de- gösteriyor…” Ve Niro hemen ardından ekledi; “Bu gece önemli olan büyük bir aktör olmak, hayatta önemli olan ise büyük bir insan olmak. İşte benim arkadaşım, Sean Penn…” 1960 Kaliforniya doğumlu Amerikalı aktör Sean Penn 1982 yılında Fast Times at Ridgemont High filminde Jeff Spicoli karakteriyle eleştirmenlerin ilgisini çekti. John Schlesinger’ın 1985 yapımı politik-drama The Falcon and the Snowman’da canlandırdığı uyuşturucu bağımlısı ajan karakteriyle başarı basamaklarını yavaş yavaş tırmanmaya başlayan Penn, 1985-1989 yılları arasında Madonna’yla olan evliliği ile de sadece eleştirmenlerin değil magazin basınının da yeni gözdesi haline geldi. Asi tavırları ve sıra dışı evlilik hayatlarıyla basına bol bol malzeme çıkaran çift, birlikte rol aldıkları Shangai Suprise filminin başarısızlığının ardından boşandı. Oyuncu en iyi çıkışını 1988 yılında Brian de Palma’nın yönettiği Casualties of War (Savaş Günahları) filmiyle yaptı. Michael J. Fox’la başrolü paylaşan aktör, Vietnamlı bir kızın kaçırılıp Amerikan askerlerince tecavüz edilmesini ve Vietnam halkına yapılan işkenceleri konu alan bu filmle, hem kariyerindeki ilerlemenin hem de politik duruşunun sinyallerini verdi. Robert de Niro ve Demi Moore ile birlikte yer aldığı We’re No Angels filmiyle de ciddi duruşunun yanı sıra kara mizahla da başa çıkabileceğini kanıtlamış oldu. 1991 yılında yeteneklerinin oyunculukla sınırlı olmadığını kanıtlamak istercesine yönetmenliğe soyunan Penn, Bruce Sprigsteen’in Highway Patrolman adlı parçasından esinlenerek yazıp yönettiği The Indian Runner’da birbirine tamamen zıt iki kardeşin öyküsünden yola çıkarak kasaba halkının yalnızlığını ortaya koyuyordu. Yönetmenliğe iyice ısınan Penn, […]

TBMM’de dil sansürü

Demokratik Toplum Partisi (DTP) Eşbaşkanı Ahmet Türk, bugün Meclis’teki parti grup toplantısında 21 Şubat Anadili Günü nedeniyle, Türkçe giriş yaptığı konuşmasına Kürtçe devam etti. Canlı yayın yapan TRT 3’teki Meclis TV, konuşmanın Kürtçe bölümündeki ilk birkaç cümlenin ardından yayını kesti; ekrana çıkan spiker, “Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu gereğince Meclis kürsüsünde ve toplantılarında Türkçeden başka dilde konuşma yapılamayacağı hükmü doğrultusunda yayınımızı kesmek zorunda kaldık, seyircilerimizden özür diliyoruz” dedi. Ancak Anayasa’da spikerin söylediği doğrultuda bir madde yok. Meclis İç Tüzüğü’nde de konuşmaların hangi dilde yapılacağına dair belirleyici bir madde bulunmuyor. Sen misin Kürtçe konuşmak isteyen? Konuşmasına Türkçe olarak başlayan Türk, 21 Şubat’ın anadili günü olduğunu ve dil haklarının kısıtlandığını ifade etti. Türk “Anadili zenginliğinin korunması, yaşatılması çağın gereğidir. Dil masumdur, güzeldir, bütün diller kardeştir” dedi. Kürtçe’nin yasal düzenlemelerle güvence altına alınması gerektiğini belirten Türk, TRT Şeş’te Kürtçe yayın yapıldığını ancak bunun yasal güvencesinin olmadığını söyledi. Ahmet Türk konuşmasında, “Bizim Türkiye’de resmi dilin Türkçe olmasına herhangi bir itirazımız olamaz, ancak yerel yönetim gibi, eğitim alanı gibi, basın yayın alanı gibi, ya da yerel meclisler gibi alanlarda Kürtçe üzerindeki bütün yasakların kalkması ve Anayasal güvenceye bağlanması talebimizin de son derece gerçekçi bir insani talep olduğunun anlaşılmasını istiyoruz” dedi. Türkçe konuş çok konuş! Türk daha sonra, DTP milletvekillerinin, belediye başkanlarının Kürtçe konuştukları için cezalandırıldığını ancak Başbakan Kürtçe konuştuğu için kendisinde Kürtçe konuşmaya hak gördüğünü belirterek, “Bütün dillerin güzelliği ve kardeşliği inancından hareketle, konuşmamın bundan sonraki bölümünü Kürtçe yapmaya çalışacağım” dedi. Meclisteki DTP grubunda bulunanlanca ayak alkışlanan Ahmet Türk, Kütçe konuşmaya geçtikten sonra TRT’nin meclis televizyonu da yayını kesti. Ahmet Türk daha önce meclis kürsüsünde ya da grup toplantısında Kürtçe konuşmamıştı. DTP grubundan bazı milletvekilleri Meclis kürsüsünde Kürtçe kelimeler kullanıyorlardı ve bunlar da meclis tutanaklarına “bilinmeyen dil” olarak kaydediliyordu. Sansürcü TBMM Başkanı Toptan’mış TBMM Başkanı Köksal Toptan daha sonra yazılı bir açıklama yaparak, DTP Eşbaşkanı […]