Nefesli çalgılarla 1 Mayıs

1 Mayıs kutlamalarının en renkli gruplarından biri de Türkiye Gençlik Birliği’ydi. Birliğin Dolmabahçe’den Taksim’e yürüyüşüne nefesli enstrümanlar eşlik etti.Video: Gökhan Tan

1 Mayıs’ın bestecisi ‘ruhsuzluk’tan şikayetçi

Bazı şarkılar, şiirler vardır, hayatımızın içine o kadar girmişlerdir ki bunları kimin bestelediğini, sözlerini kimin yazdığını hiç düşünmeyiz bile. Sanki onlar hep vardırlar, gökten inmişler ve hayatımızın içine girmişlerdir… İşte 1 Mayıs Marşı da kendini “solcu” olarak tanımlayanlar için böyledir. Sanki bu marş dünya kurulduğundan beri vardır ve söylenmektedir. Oysa 1 Mayıs Marşı’nın hem sözleri hem de bestesi, 1970’lerde Türkiye’nin önemli müzisyenlerinden biri olan Sarper Özsan’a ait. Halen Mimar Sinan Üniversitesi ve Kocaeli Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Özsan’la, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı’ndan (MİHA) Serma Dursun bir söyleşi yaptı. Bu ünlü marşın bestecisini daha yakından tanımak isteyenler için Sarper Özsan’la yapılan bu söyleşiyi aynen yayınlıyoruz. 1 Mayıs Marşı nasıl doğdu? Sanıyorum 1973 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu, Bertolt Brecht’in Maksim Gorki’nin romanından aynı adla sahneye uyarladığı “Ana” oyununu oynamaya karar vermişti. Müziklerini benim yapmamı istediler. Seve seve kabul ettim ve hemen çalışmaya koyuldum. Tabii Brecht’in bütün oyunlarında olduğu gibi bu da müzikli bir oyundu ve oyunun metninde Brecht tarafından yazılmış şarkı sözleri bulunuyordu. Sanıyorum öncelikle bu sözleri besteledim. Ama oyunda, Çarlık polisinin, meydanda toplanan işçilerin üzerine yaylım ateşi açarak yüzlerce kişiyi öldürdüğü, bu nedenle de tarihe “Kanlı Pazar” adıyla geçen Rusya’daki ünlü 1 Mayıs. 1905 sahnesi için Brecht, metnin üzerine “İşçiler marş söyleyerek sahneye girer” biçiminde bir not yazmış ama hangi marş olduğunu belirtmemiş. Herhangi bir söz de koymamış… Bir süre burası için uygun bir müzik aradım ama sözüyle ve müziğiyle bu sahne için içime sinen bir müzik bulamadım. Bu durumda iş başa düştü. Bu müziğin sözlerini de, müziğini de benim yazmamın daha iyi olacağına karar verdim. Çalışmaya başladığımda gerek sözlerin, gerekse ezginin, bir yandan oyuna aykırı kaçmamasına, öte yandan da kendi halkımızın kulağına aykırı gelmeyecek bir yapıda olmasına dikkat ettim. Sözler, devrimci bir gözle yapılmış durum saptamalarını, geleceğe olan güven ve inancı, devrimci kararlığı dile getirir. Müzik ise, […]

Sayın Başbakanım, sebep?

Senaryosunu Yılmaz Erdoğan‘ın yazdığı ve Ömer Faruk Sorak‘la birlikte yönettiği 2001 yapımı Vizontele‘yi hâlâ seyretmeyeniniz varsa mutlaka izleyin. 10 yıl içinde Türk sinemasının kültlerinden biri haline gelen Vizontele, bugün pek çoğu süper star haline gelmiş oyuncuların hayat verdiği karakterleri ve diyaloglarıyla izlemeye doyamayacağınız bir yapım. Vizontele’nin en sevdiğim ve bana en çarpıcı gelen diyaloğu, kasabaya televizyon getirmeye çalışan belediye başkanı Nazmi(Altan Erkekli) ile karısı Sıtı Ana (Demet Akbağ) arasında geçer. Nazmi eve yeni getirdiği televizyonu huşu içinde seyredip yarı tozunu alma, yarı okşama havasındayken içeri Sıtı Ana girer ve sorar; “Nedir bu?” Nazmi başını kaldırmadan cevap verir: “Vizonteledir hanım” ve konuşma devam eder: – Ne işe yarıyor? – Dünyayı evimize getirecek. Sıtı Ana kısa bir duraklamadan sonra bir omzunu hafiften kaldırarak sorar: “Sebep?” Başbakan’ın Haliç Kongre Merkezi’ndeki “Çılgın kalabalık” önünde sunduğu “Çılgın projesini” dinlerken aynı soru aklıma geldi… “İstanbul’un batısında, Marmara’yla Karadeniz’i birleştiren bir kanal açacağız. Bu kanalın uzunluğu 45-50 kilometre, genişliği 150-200 metre olacak, böylece İstanbul’da iki yarımada ve bir ada oluşacak… “ Peki, Sayın Başbakan, ben de Sıtı Ana gibi soruyorum: Sebep? Diyorsunuz ki, ”Projenin önemli gerekçelerinden birisi, Boğaz trafiğini azaltmak ve Boğaz’daki tehlikeyi ortadan kaldıracak derecede minimize etmeye yöneliktir. Şu anda İstanbul Boğazı’ndan yılda 358 milyon 590 bin ton yük taşınıyor. Yılda yaklaşık 4 milyon ton LPG, 3 milyon ton kimyasal madde ve 139 milyon ton petrol taşınıyor. 147 milyon ton tehlikeli madde her gün her saat İstanbulumuzu, İstanbulumuzun güzelliğini, İstanbulluları ciddi manada tehdit ediyor. Bir medeniyet şehri olan İstanbul’da kültürel eserler, ata yadigarları ciddi tehdit altında. Boğaz ve çevresinde yaşayan, çalışan 2 milyona yakın nüfus aynı şekilde tehdit altında…” Hemen arkasından da ekliyorsunuz: “Kanal sadece bir ulaşım projesi, enerji ve çevre projesi olarak görev yapmayacak, kanal çevresinde modern bir yaşam alanını da oluşturacağız. Bunlar düzenlemede çok daha farklı ölçütlerde olacak. Kongre, festival, fuar merkezleriyle, otelleri, spor […]

Taksim 2009 1 Mayıs Marşı

HaberVs 1978 sonrasında Taksim Meydanı’nın işçilere kapatılmasıyla 1 Mayıs sürekli bir gerginlik konusu olmuştu. 1980’ler ve 90’lar bu gerginlikle geçerken 2008’den itibaren DİSK, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama talebinde ısrarlı olduğunu açıkladı ve üyelerine çağrı yaptı. Hükümetin bu talebi reddetmesi üzerine 2008 ve 2009’daki 1 Mayıs gösterilerine polisin bol miktarda kullandığı biber gazı ve sokak çatışmaları damgasını vurdu. Ancak 2009’un önemli bir farkı vardı. 2009 1 Mayıs’ı, çoğunluğunu DİSK üyesi işçilerin ve KESK üyesi memurların oluşturduğu yaklaşık 3 bin kişilik bir grubun Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs Marşı’nın söylemesiyle sona ermişti. Böylece işçiler 1978 yılından bu yana 1 Mayıs’ta ilk kez Taksim Meydanı’nda marşlarını söylediler ve bir sonraki yıl Taksim’in resmi olarak 1 Mayıs gösterilerine açılmasını sağladılar. HaberVskamerası da bu ilk marş söylenirken oradaydı.

Devr-i Âlem’in yeni devri

İstanbul’un örnek sanat, eğitim ve eğlence merkezlerinden santralistanbul’da sergilenen “Devri-i Âlem” enstalasyonu özgün haline döndü: Yunan sanatçı Lemos’un bu enstalasyonda kullandığı göçmen tekneleri, Rumeli Fener’inde bakım gördü. 1911’de hizmete giren ve 40 yıl boyunca İstanbul’un elektriğini tek başına karşılayan Silahtarağa Elektrik Santrali 2007’den beri kentin önemli kültür, sanat ve eğitim merkezlerinden biri. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin, her disiplinden modern sanata ev sahipliği yapan Ana Galeri ve Enerji Müzesi’yle paylaştığı yerleşkenin yeni ismi santralistanbul. Korunan tarihi yapıların, modern mimariyle birleştiği 118 dönümlük alan kamusal alanda sergilenen eserleriyle de dikkat çekici. Hiç kuşkusuz, bugün restoran olarak hizmet veren iki tamir atölyesinin arasında, asılı oldukları yaklaşık 6 metrelik köprüde bir kabuk gibi örtüşen iki kayık en akılda kalanı. “Uçan kayıklar” Santral’e Ekim 2007’deki “Göç: Sanat ve Tarih Üzerine Düşünceler” başlıklı uluslararası sempozyum sırasında yerleştirilmişti. Sempozyum ve yerleştirmenin aynı anda gerçekleşmesi tesadüf değildi. Yunan Sanatçı Kalliopi Lemos, “Devr-i Âlem–Round Voyage” ismini verdiği bu enstalasyonunda, Yunan adaları kıyılarında terk edilmiş bulunan iki ahşap tekneyi kullanmıştı. Göçmenlerin, Doğu’dan Batı’ya kaçışını simgeleyen bu iki tekne çelik bir köprüye yerleştirildi. Lemos’a göre teknelerin alt alta ve zıt yönleri gösterecek şekilde asılması, hayat döngüsünü ve dairesel yolculuğu çağrıştırıyordu. Nitekim “havada” dört yılı geride bırakan “Devr-i Alem” kayıkları, Haliç’in hava şartlarına daha fazla dayanamadı ve geçtiğimiz aylarda tıpkı sudaki benzerleri gibi “karaya çekilerek” bakıma alındı. Rumeli Feneri’ne götürüldü, çürüyen ahşapları yenilendi ve boyandı. Murat Usta, üste olduğu için suyla doğrudan teması bulanan teknesini polyesterle kapladı. Tamirden sonra teknelerin, 2008’deki haliyle karşılaştırıldığında bile daha iyi durumda olduğu görülüyor.Devr-i Âlem’in Santral’e dönüşü nedeniyle Kalliopi Lemos’a ulaştık ve yerleşkesinin sembollerinden biri haline gelen enstalasyon hakkındaki bilgilerimizi tazeledik. 1951’de doğan ve Londra’da çeşitli sanat dallarında eğitim gören Lemos Devr-i Alem”in “sınırlar, kültürler ve kimlikler arasında olma vurgusu taşıdığını” söylüyor: “2006’da Yunanistan’da başlayan ve 2007’de santralistanbul’da devam eden üç aşamalı çalışmam, 2009’da Berlin Brandenburg Kapısı önündeki […]

Medyanın vicdanı Antalya’da tartışılacak

HaberVs Çağdaş Gazeteciler Derneği Antalya Temsilciliği ve Türkiye Gazeteciler Sendikası Antalya Şubeleri ile Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği’nin katkılarıyla Antalya’da bu hafta sonu “Hakikat, Adalet ve Vicdan Karşısında Medya” başlıklı bir panel düzenleniyor. HaberVs editörü Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmaları karşısında sergilenen tavır ve tutumlar üzerine tartışılacak panele . Gazeteci-yazar Ertuğrul Mavioğlu, Doç. Dr. Zerrin Kurtoğlu, Prof Dr. Taha Karaman, yazar Şükrü Argın ve Ahmet Şık’ın ağabeyi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık konuşmacı olarak katılıyor. Panel, 30 Nisan 2011cumartesisaat 14.00’te Antalya 100. Yıl Bulvarı Kültür Park içinde bulunan Cam Piramit’de gerçekleştirilecek.

Psikolojide ‘klinik’ bir tartışma

Psikologlar yıllardır bir meslek yasaları olmadığını söylüyorlardı. Yeni çıkartılan Sağlık Meslek Yasası’nda artık psıkologların da bir yeri var ama psikologlar o yerden pek memnun değil. Meclis Genel Kurulu’nda 6 Nisan 2011’de kabul edilen Sağlık Meslek Yasası, içerdiği klinik psikolog tanımıyla psikoloji çevrelerinde yeni bir tartışmaya neden oldu. Klinik psikolog görev tanımını da içeren yasa bugün (26 Nisan 2011) Cumhurbaşkanı Gül’ün onayıyla kanunlaştı. 20 yılı aşkın süredir bağımsız bir psikolog meslek yasası oluşturulmasını isteyen ve bu amaçla çalışma yürüten ve yasanın oluşumunda önemli katkıları bulunan Türk Psikologlar Derneği (TPD), yasanın meclisten geçmesiyle bir anda tepki toplamaya başladı. Çünkü Meclis’te kabul edilen Sağlık Meslek Yasası’nda sadece klinik psikoloji alanına ve klinik psikologlara yönelik bir tanım yapılmıştı. Tartışmalara yol açan asıl sorun ise ‘klinik psikolog’ tanımının psikoloji lisans eğitimi alan insanlarla sınırlanmamasıydı. Kabul edilen yasa maddesinde “Ek Madde 13 – a) Klinik psikolog; psikoloji veya psikolojik danışma ve rehberlik lisans eğitimi üzerine klinik ortamlarda gerekli pratik uygulamaları içeren klinik psikoloji yüksek lisansı veya diğer lisans eğitimleri üzerine psikoloji veya klinik psikoloji yüksek lisansına ilaveten klinik psikoloji doktorası yapan sağlık meslek mensubudur” ifadesi psikologları kızdırdı. Özellikle diğer lisans programlarından mezun kişilere yüksek lisans ve doktoralarını tamamlamak koşuluyla klinik psikolog olma yolunun açılmış olması, alanda çalışan uzman klinik psikologları ve psikoloji lisans öğrencilerinin tepkisini çekti. Dört yıl bile az derken… Diğer lisans programlarından mezun kişilere klinik psikolog olma kapsının aralanmasının 4 yıllık psikoloji lisans programını değersizleştirdiğini düşünen Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümü 4. Sınıf öğrencisi Ferhat Aydın, “Biz bile hala psikoloji lisans süresinin 4 yıldan daha fazla olması gerektiğini düşünürken, o 4 seneyi okumamış insanlar bile psikolog unvanı alabilecekler” diyerek tepkisini dile getiriyor. Öte yandan Türk Psikoloji Öğrencileri Çalışma Grubu (TPÖÇG) “Çok fazla eksikliğe rağmen Cumhuriyet tarihinde ilk defa psikologların meslek olarak tanımlandığı bir yasanın çıkması, en azından denetim mekanizmasının klinik psikologlar adına bundan […]

12 Mart 40’ıncı yılında Bilgi’de tartışılıyor

HaberVs Türkiye Cumhuriyeti’nde 12 Mart 1971’de yaşanan askeri darbenin üzerinden tam 40 yıl geçti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü tarafından düzenlenen ve 12 Mart 1971 askeri darbesinin, öncesi ve sonrasının tartışılacağı sempozyum 29 Nisan Cuma günü Santral Kampüsü (Santralistanbul) E-3, 101 Nolu konferans salonunda 14:00-18:00 arasında gerçekleşecek. Sempozyumda; Eski Dışişleri Bakanı Prof.Dr. Mümtaz Sosyal “12 Mart ve Üniversite Özerkliği”, Milliyet Gazetesi’nden Hasan Cemal “12 Mart 1971 Darbesi ve Asker-Sivil İlişkileri”, Birikim Dergisi’nden Ömer Laçiner “12 Mart ve Sosyalizm”, Radikal Gazetesi’nden Oral Çalışlar “12 Mart’ta Medya ve Mamak Cezaevi”, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Murat Belge “68 Kuşağı ve 12 Mart’ta Edebiyat” ve Bianet’ten Nadire Mater “ 68 Kuşağı ve 12 Mart’ta Feminist Hareketler” başlıklı birer konuşma yapacak. Bilgi Üniversitesinden ve dışarıdan dinleyicilere açık olan sempozyuma katılmak isteyenlerin adresine mesaj göndermeleri yeterli olacak.

Halil Berktay yaşıyor mu hâlâ?!

Gün Zileli* Beni belki biraz saf bulacaksınız ama yakın zamana kadar, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in peşindeki iz sürücüler, yazılı kâğıt takipçileri sürüsünün sadece halihazır iktidarın emrindeki polis ve savcılardan ibaret olduğunu sanıyordum. Meğer bu gazeteci avlama sürünün içinde epeyce polis köpeği de varmış. Kölelik dönemini anlatan bir illüstrasyon asılı dururdu başucumda, birkaç yıl öncesine kadar. Oradan oraya taşınırken sanırım kayboldu. Kölelerin başında bir köle-güdücü var, aynı diğer kölelere benziyor; onlardan tek farkı elindeki kırbacı. Demek kurban, avcıdan önce kendi gibi bildiğinden korkmalı. Tarafgazetesinin yazarlarından Emre Uslu’nun, Ozan Kütahyalı’nın yazdıkları bir süredir kanımı donduruyordu da, Halil Berktay’ın da aynı mealde polisiye bir yazı yazacağını nedense düşünmemiştim; belki de yaşananlar ne olursa olsun, insan eski arkadaşlarına bazı berbat davranışları yakıştırmaktan ısrarla imtina ediyor, psikolojik bir olay bu sanırım. Benim bir zamanlar o kadar yakından tanıdığım, gizlendiğimiz evlerde aynı lahmacunu paylaştığım, aynı makarnaya kaşık salladığım arkadaşım, şimdi nereye giderse gitsin bu kadar kötü olamaz, bu kadarını da yapamaz düşüncesi ya da ruhsal savunusu diyelim. Ama Cemal Süreya’nın deyişiyle, “bu da oldu işte” ve eski arkadaşım Halil Berktay da, Tarafgazetesinin (Zamanokumuyorum) bir kısım “gazeteci”-polislerinin girdiği yola girip o meşum yazıyı yazdı: “Ergenekon Yaşıyor Hâlâ”. Halil Berktay, Ahmet Şık’la Nedim Şener’i, aynı polis ve savcı Zekeriya Öz gibi, yazdıklarından dolayı suçlamaya girişmeden önce bugünkü hapishaneler düzeniyle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerindeki hapishaneler düzenini karşılaştırıyor ve o günlere göre tutukluların kendilerini çok daha özgürce ifade ettiğini söylüyor: “Siz zulüm görmemişsiniz; insan utanır böyle şeyler yazmaya-söylemeye. 1971 ve 1980’de dikta rejimleri vardı ve bütün ülkede sıkıyönetim hüküm sürüyordu. Dayağı, işkenceyi, askerî hapishane koşullarını geçtim. ‘İhtilattan men’ edilmemişseniz, ancak aynı soyadını taşıyan yakın aileniz gelebiliyordu, haftada on dakika görüşe. Fotoğraf çektirmekmiş, sağa sola mektup yazmakmış, kamuoyuna seslenip kendinizi savunmakmış; ne mümkün! (…) Şimdiyse durum şöyle: görüş fiilen sınırsız ve kısıtsız (…); haberleşme serbest; isteyen mektup kaleme […]

Unutturamadılar, unutturamayacaklar!

Gazeteci Ruşen Çakır, Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve HaberVs Editörü Ahmet Şık ile Silivri Cezaevinde görüştü. Gazeteci Ahmet Şık, Ergenekon soruşturması nedeniyle 45 gün önce tutuklanmıştı. Ruşen Çakır, “dostum” dediği Ahmet Şık’ı Silivri Cezaevi’nde ziyaret etti. Çakır hem Ahmet Şık’ın yaşananlar hakkındaki düşüncelerini, hem de kendisinin Silivri Cezaevi izlenimlerini Vatan gazetesindeki köşe yazına taşıdı. Ahmet Şık’ın tutuklanmalarının Türkiye demokrasisi içi hayırlı olduğunu söylediği görüşmenin detayları, Ruşen Çakır’ın köşesinde şöyle yer aldı: UNUTTURAMADILAR, UNUTTURAMAYACAKLAR! Dün Silivri Cezaevi’nde dostum ve meslektaşım Ahmet Şık’ı ziyaret ettim. Her zamanki gibi coşkulu, heyecanlı ve duyarlıydı. Örneğin Cumhurbaşkanı Gül’ün, son veto kriziyle ilgili olarak BDP’nin eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ı akşam Köşk’e davet ettiğini benden öğrendi ve sevincini, “Bu ülkeye demokrasiyi de Kürtler getirecek” diye dile getirdi. Herhalde daha sonra, Diyarbakır Bismil’de patlak veren olaylar nedeniyle Demirtaş’ın bu davete icabet edemeyeceğini öğrendiğinde tıpkı o da benim gibi üzülmüştür. Ahmet’le bir saate aşkın, karşılıklı bölmelerde, telefonla sohbet ettik. Söz dönüp dolaşıp, kendisi ve Nedim hakkında üretilen dezenformasyonlara, yalanlara, karalamalara geldi. Kendisine birkaç kez şunu tekrarladım: “Türkiye ve dünya kamuoyunda sizlerin suçsuz yere içerde tutulduğunuz yolunda neredeyse bir görüş birliği mevcut. Sizler hakkında bu yalanları uyduranlar, düştükleri suçlu durumdan kurtulmak için boşuna çırpınıyorlar. Onları umursamayın. Yazdıklarını okumayın, söylediklerini dinlemeyin; sakın onlara cevap yetiştirmeye çalışmayın. Böylece kendi yalanları içinde debelenip dursunlar.” OYUN BOZULDU Dün Silivri Cezaevi’nde, başına gelen adaletsizliklerin şokunu iyice atlatmış, olup bitenleri serinkanlılıkla değerlendiren ve ileriye bakan bir Ahmet gördüm, bu da beni çok sevindirdi. Nedim’in de tıpkı Ahmet gibi olduğunu duyuyor, biliyorum. Onların yıkılmamasında, hatta tam tersine daha bir dirençle ayakta kalmalarında, başta eşleri olmak üzere ailelerinin, dostlarının, meslektaşlarının ve tanımasalar bile demokrasi, temel hak ve özgürlükler adına onlara sahip çıkan herkesin payı var. Hatırlayacak olursak, daha önceki örneklerde gözaltına alınan kişiler hakkında ilk günden muazzam bir dezenformasyon faaliyeti yürütülür, sonra onlar unutulmaya terk edilirdi. Fakat Ahmet […]

Sanal alemde yeni bir kimlik kartı

Sosyal ağların kitlesel iletişim araçlarının bir parçası olmaya başlamasıyla birlikte, sanal “kimlik” ve “tanınabilirlik” insanlar için neredeyse temel gereksinimlerden biri haline geldi. İnternet mecrasında “görünebilirlik” sağlayan, Devrim Demirel’in girişimi kimdir.com, bu ihtiyacı karşılayabilmek için “beta (deneme)” sürümüyle yayın hayatına başladı. Test sürümünde olduğu için şimdilik sadece “davetiye” sistemiyle üyelik kabul eden internet sitesi, ilerleyen günlerde internet kullanıcılarının kullanımına açılacak. Kimdir.com projesiyle birlikte kendi adınıza oluşturacağınız çevrimiçi internet sayfanızı, istediğiniz gibi özelleştirebiliyor, sadece size ait bir isimle kullanmaya başlayabiliyorsunuz. Projenin en heyecan uyandıran özelliği ise sizi merak eden birinin sadece isminizi bilmesinin yeterli olması. Servis, kullanıcılarına “isminiz.kimdir.com” şeklinde bir alan adı sağlıyor ve bu adrese giren kişi sadece size ait olan “kişisel” sayfanıza ulaşabiliyor. (Örneğin; http://huseyinaslan.kimdir.com/). Facebook sayfanızın bağlantısını, Twitter, LinkedIN, LastFM bağlantınızı veya diğer sosyal ağlardaki hesaplarınızı oluşturduğunuz kişisel sayfada tek çatı altında toparlayabiliyorsunuz. Sayfanıza yüksek çözünürlüklü bir arka plan resmi ekleyerek, sayfanızın görünüşünü istediğiniz şekilde belirleyebiliyorsunuz. Servise yükleyeceğiniz sizinle ilgili “arka plan” resmi için standartlaştırmalar getirilmiş. Standartlaştırmalara uymayan resimlerin sayfa üzerinde görünümünde bozulmalar olabiliyor (yüklenen resmin boyutu en fazla 2 mb olabiliyor). Bu nedenle sayfada kullanılacak resmin dikkatli seçilmesi gerekiyor. Belirlediğiniz bir arka plan resminiz yoksa da, site uygun olabilecek arka plan resimlerini size sunuyor. Oluşturduğunuz kişisel sayfanızda kullanabileceğiniz kelime sayısı da sınırlandırılmış. Ayrıca isminiz, ünvanınız, kişisel tanıtımınız ve hesabınız bulunan sosyal medya mecralarının sayfada görünümünü sağlarken, bu bilgilerin rengini, boyutunu, şeklini ve yazı karakterini de “kendinize özel” olarak belirleyebiliyorsunuz. Bütün işlemleri tamamlayıp, sayfanızı hazır hale getirmek ise sadece bir dakikanızı alıyor. “Davetiye bekleyenlerin sayısı 5 bini geçti” HaberVs okuyucularına özel “Davetiye Kodu”Site kurucusu henüz beta aşamasında olan ve sadece davetiyeyle üyelik kabul eden internet servislerinin kullanımı için, HaberVs okurlarına özel “100” davetiye ayırdı. Davetiye kodunu kullanabilmek için, kimdir.com adresine giriş yapıyorsunuz ve “Davetiye kodu ile kayıt olmak için tıklayın.” seçeneğine tıkladıktan sonra “habervs” yazıyorsunuz. Ardından karşınıza çıkacak olan […]

Tüm gazeteciler tehdit altında

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in Türkiye’ye tutuklanması üzerine Türkiye’ye gelen Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü, yayınladığı basın duyurusunda “gazetecilerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklandığı”na vurgu yaptı.HaberVs Altı günlük temasların ardından bugün İstanbul’da basın toplantısı düzenleyen Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü (Reporters Sans Forentiers), Türkiye’de basın özgürlüğü hakkında tespitlerde bulundu. Örgüt, 6 Mart 2011’de “terör örgütü üyesi olma” gerekçesiyle tutuklanan Ahmet Şık ve Nedim Şener’in gazeteci arkadaşlarının katılımıyla aşağıdaki açıklamayı yaptı: “İstanbul’a, Türkiye’deki basın özgürlüğü hakkındaki kaygımızı ifade etmek için geldik. 1990’dan bu yana ilerleme kaydedilmiş olsa da, yüzlerce gazeteci hapse atılması hâlâ yapılacak pek çok şey olduğunu gösteriyor. Türkiye, basın özgürlüğüne hâlâ saygı duyan bir ülke değil. Gazeteciler mesleğini yapabilmek için fazlasıyla cesur olmak zorunda. Hapishane riskine, tehdide ve işkenceye maruz kaldıkları bir meslek bu onlarınki. Artık, 15 yıl öncesindeki gibi yalnızca ordu ve Kürt konusunu işleyenlerin değil tüm gazetecilerin tehdit altında oluşunu fark etmek kaygı verici. Türk yetkilileri, basın özgürlüğünü ulusal bir öncelik olarak korumaya davet ediyoruz. Başbakan gazetecilerin kendilerini özgürce ifade etmeleri hakkını korumak konusundaki sorumluluğunu göstermelidir. Şimdiye kadar bu yönde davranmadı. “Örgüt, gazetecilerin geçtiğimiz günlerde tutuklanması ve alıkonulmasını ve ülkede basın özgürlüğünün durumunu incelemek için 13-19 Nisan tarihleri arasında İstanbul’a geldi. Sınır Tanımayan Gazeteciler bağımsız muhabirlerden mahkeme sürecindeki gazetecilerin avukatlarına, meslek mensuplarına ve hali hazırda basın özgürlüğü için kampanyalar düzenleyen sivil toplum kuruluşlarının önde gelen simalarına kadar her tür gazeteciyle görüştü. “Örgüt temsilcileri ayrıca 3 Mart’ta gözaltına alınan ve 6 Mart’ta tutuklanan HaberVs Editörü ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ahmet Şık’ın ve 19 Ocak 2007’de katledilen Hrant Dink’in aileleri ve yasal temsilcileriyle bir araya geldi. “Bu ziyaretle, Türkiye’de basın özgürlüğü için hali hazırda yürütülen kampanyanın değerlendirilmesine de olanak buldu. Oldukça etkin bir sivil toplumun yanı sıra, mesleğe mensup kişiler geçtiğimiz günlerde tutuklanan gazeteciler için çok cesaret verici bir dayanışma gösterdiler. “İstanbul’da 19 Nisan 2011’de yapılan, “Türkiye’de tutuklanan ve gözaltına alınan […]

İki gazeteci daha tutuklandı

DİHA Diyarbakır temsilcisi Kadri Kaya ve Batman muhabiri Erdoğan Altan, Batman’da nöbetçi mahkeme tarafından “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Gerekçe: Ajans haberini radyo ve televizyonlara bildirmek! Bianet Batmanve Diyarbakır‘da düzenlenen bir operasyonlarda gözaltına alınan sekiz kişiden Dicle Haber Ajansı (DİHA) çalışanları Kadri Kaya ve Erdoğan Altan ile iki kişi daha tutuklandı; dört kişiyse serbest bırakıldı. Serbest bırakılanlar arasında Batman Postası gazetesi yazarı Mehmet Karabaş da var. Kaya, 15 Nisan sabahı Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polislerce evi basılarak gözaltına alınırken, ajansın Batman muhabiri Altan da Azadiya Welat gazetesi Batman bürosundan gözaltına alınmıştı. Batman İl Jandarma Komutanlığı’nın yürüttüğü 11 aylık bir soruşturma kapsamında, çeşitli basın yayın organlarında yaptıkları konuşmalar nedeniyle gözaltına alınan sekiz kişiden, tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk edilen yedi kişinin dördü bugün (19 Nisan) sabaha karşı Batman Nöbetçi Hakimliği’nin kararıyla “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklandı. Gazeteciler Altan ve Kaya tutuklama kararıyla birlikte ceza evine gönderildi. Soruşturma kapsamında, DİHA’da yer alan haberlerin, çeşitli radyo ve televizyonlara aktarıldığı telefon görüşmeleri, gazetecilerin tutuklanmalarına sebep olarak gösterildi. Gözaltıların ardından yaptığı bir açıklamayla operasyona tepki gösteren İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şube sekreteri Raci Bilici, çalışanların tamamen gazetecilik faaliyetleri yüzünden gözaltına alındığının, valiliğin açıklamasıyla da ortaya çıktığını belirterek, şöyle konuşmuştu: “Şimdi Başbakan Erdoğan’a sormak gerekir; hani Türkiye’de gözaltına alınan veya tutuklanan gazeteciler, gazetecilik faaliyeti yüzünden tutuklanmıyordu? Hani ülkemizde basın özgürlüğü vardı?” “Bugün cezaevlerinde 50’yi aşkın tutuklu ve hükümlü gazeteci bulunuyor. Bu gazetecilerin muhalif olmaları, başta Kürt sorunu olmak üzere ciddi sorunsallara karşı duyarlı, sol ve sosyalist olmaları elbette ki tesadüf değil. Kürt basın yayın organlarına yönelik 90’lı yıllarda gerçekleştirilen ve onlarca kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırılar günümüzde gazete kapatmaları, baskınlar, çalışanların tutuklanması ve yüzlerce yıla varan hapis cezalarıyla devam ediyor.”

Ahmet Şık ve Nedim Şener bardağı taşıran damla oldu

HaberVs İlhan Cihaner’e, “Ahmet Şık’ın kitabını okudunuz mu? Kitapla ilgili yorumlarınız nedir?” sorusunu yönelttik. Ahmet’in kitabını okuduğunu, Şık ve Şener’e yapılanların büyük haksızlık olduğunu ancak Ergenekon davasının geçmişinde de Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi pek çok örneğin bulunduğunu söyledi. Cihaner’in Ahmet Şık’la ilgili görüşlerini dinlemek için videoya tıklayın…

CHP hakkında ser verdi sır vermedi

HaberVs CHP’den adaylığının açıklanmasından saatler önce HaberVs’ye konuşan İlhan Cihaner ısrarlı sorulara rağmen ser verdi sır vermedi. Eski başsavcıya CHP hakkında sorduğumuz sorular şöyleydi: Soru-1:CHP’de aday adaylığı döneminizde sizin tutuklanma görüntüleriniz basına servis edildi ve hakkınızda bir kampanya yapıldı. Parti yönetimi sizce bu kampanyanın etkisiyle mi adaylığınızı gündeme almadı? Soru-2:Şu anda CHP’ye bir kırgınlığınız var mı?

Fethullah Gülen’le ilgili devlet sırrı ne olabilir?

15 Nisan 2011’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne konuk olan Erzincan eski Başsavcısı İlhan Cihaner’le uzun bir söyleyi gerçekleştirdik. Cihaner Türkiye’nin yargı sisteminden, cemaatlere ve tutuklanmasına kadar kadar pek çok sorumuza yanıt verdi. Yanıtlar, Cihaner’in önümüzdeki dönemde siyasette üstleneceği rolle ilgili de önemli ipuçları veriyor. Yargının, kamuoyunda çok tartışılan ve daha uzun yıllar da tartışılacağını sandığımız kararlara imza attığı bugünlerde Cihaner’in açıklamalarının dikkate değer olduğunu düşünüyoruz. Söyleşiyi kısaltmadan üçe böldük; ilk bölümü aşağıdaki soruları kapsıyor. Cihaner’in verdiği yanıtları izlemek için ilgili videonun üzerine tıklayın. Soru-1: Anadolu kentlerinde görev yapan savcılar gerçekten çok zor koşullar ve ağır bir iş yükü altında çalışıyorlar. Türkiye’de savcılık müessesesi nasıl işliyor? Savcılar bu yük altında eziliyor mu? Soru-2: Siz “önünüze düşmeyen” dosyalar açarak mesleğinizi icra ederken kendinizi riske mi atmış oldunuz? Soru-3: Siyasileşen yargıyla medyanın bir işbirliğine tanık oluyoruz. Medyada pek çok asılsız ve delilsiz iddia ortaya atılıyor. Bu iddialarla hukuki bir mücadele mümkün mü? Böyle bir mücadeleyi pek göremiyoruz şu anda. Soru-4: Var olduğu iddia edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” ile İlhan Cihaner bağlantısını ortaya koyan belgeleri siz görebildiniz mi? Gördüyseniz bu belgelerden tatmin oldunuz mu? Soru-5: Sizce şu anda yargının sorunu siyasete karşı çok duyarlı olması mı yoksa söylendiği gibi son 20-30 yılda hakim-savcı profilinin değişmesi mi? Soru-6: 28 Şubat döneminden bugüne kadar hakim-savcı profilinde bir değişiklik yok diyebilir miyiz? Soru-7:Makamınıza yaptığı baskınla gündeme gelen Savcı Osman Şanal’ın HSYK tarafından alınan özel yetkilerinin iade edilmesinin ve Şemdinli olayıyla tanınan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten ihrac kararının kaldırılmasını nasıl yorumluyorsunuz? Soru-8: Ferhat Sarıkaya kararı, geçmişte yapılan bir haksızlığın tamiri olarak nitelendirilebilir mi?