‘Kızılay mı dağıtıyor’ bu ayakkabıları?

2000’li yıllarda belki moda dünyasını derinden sarsacak çok özel bir değişim yaşanmadı ama bu sektörün en hareketli alanı ayakkabı tasarımları oldu. Moda alemi internet dünyasından, mobil teknolojilerden, dijital fotoğraf ve videodan payına düşeni alırken 2000’li yıllar bu teknolojilerin de desteğiyle sokak modasının hakimiyetini ilan ettiği, ortamın nispeten demokratikleştiği bir dönem olarak tarihe geçti. Ancak bu genel demokratikleşmeya karşılık ayakkabı modası bu trendin biraz dışında kaldı. Hal böyle olunca hemen her yıl yeni bir model hakimiyetini ilan etti ve bu on yılımız “Kızılay mı dağıtıyor?” dedirten ayakkabılarla geçti. 1990’ların sonunda kısaca “Cat” denilen botlar çıktı ve işte, belki de bu botla birlikte ayakkabı çılgınlığı başlamış oldu. İlkokul çağındaki çocuktan tutun da yaşını başını almış milyonlarca kişinin vazgeçilmezi olan bu botlar, rengiyle ayaklarımızı bir nevi civcive çevirdi. Cinsiyet ayırmayan botlar, sadece birkaç yıl bize eşlik edebildi. “Cat”in ardından ünlü motorsiklet markası Harley Davidson’un çıkarttığı siyah çizmeler, motor hızıyla hayatımıza girdi. O da cinsiyet ayırmadı ve sevdirdi kendini. Ayakları ısıtıyordu, ama neredeyse Harley Davidson motorsikletleri gibi ağır oluşu insanı yoruyordu. Belki bu yüzden onun da krallığı kısa sürdü ve yerini hafif mi hafif bir spor ayakkabıya bıraktı.Siyah ve ağır ayakkabılardan yorulan, içi kararan ayakların imdadına “Puma”nın spor ayakkabıları yetişti. İlk olarak kırmızı renkte çıkan bu ayakkabılar krampona benzerliğiyle ün saldı. Kısa bir süre sonra çıkan farklı renkleriyle de ayaklarımızı süslemeye başladı. Diğerleri gibi o da kadın-erkek ayırmayarak, hizmette sınır tanımadı. Nesli neredeyse tükenen “puma hayvanı” gibi, birkaç yıl içinde bu ayakkabının da modası geçti. Bütün bir kışı “Puma” ile geçirerek ayaklarını üşüten moda tutkunlarının imdadına bu kez “Timberland” isimli bot yetişti. Timberland’in çok fazla renk çeşidi yoktu ama o da cinsiyetçi bir kişiliğe sahip değildi. Timberland’in en büyük özelliği ise hiçbir zaman demode olmamasıydı. Zira ilk çıktığı günden beri popüleritesini hiç kaybetmedi ve soğuk kış günlerinin vazgeçilmezi oldu. Timberland’in yarattığı bu moda, kimi […]

Kopenhag intiharı

* 18 Aralık gecesi imzalanan Kopenhag Anlaşması, iklim değişikliği ve küresel ısınmanın önüne geçmek açısından bilim çevrelerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Ümit edilen, tüm ülkelerin 2050 yılına kadar emisyonlarını 1990’a göre yüzde 50 azaltmayı kabul etmesiydi. Ama sadece gelişmiş ülkelerin 1990’a göre emisyonlarını yüzde 80 indirmesinde anlaşıldı. Brezilya, Çin ve Hindistan gibi hızla büyüyen ama hâlâ gelişmekte sayılan ekonomiler de, bunun dışında kaldı. Çin’in ayak diremesi ve ABD Senatosu’nun gereken emisyon indirimine karşı çıkması yüzünden, Kopenhag’da beklenen bağlayıcı kararlar alınamadı ve dünyanın en büyük krizi olan iklim değişikliğini durduracak politik irade, bir kez daha gösterilemedi. Gerekli emisyon indirimlerini garantiye alacak olan sözleşmeler yine başka bir zamana atıldı. Bu da hızla büyüyen iklim değişikliği krizinin giderek kontrolden çıkması demektir. Ayrıca iklim değişikliği ile mücadele için gelişmekte olan ülkelere verilecek yardım konusunda kesin söz verilmemesi ve bu yardımın kaynaklarının tam olarak belirlenmemesi, Kopenhag’daki diğer bir hayal kırıklığı oldu. Çin: “Gelişiyorum, salarım” Ekonomisi hızla büyüyen ve enerji kaynaklarının önemli kısmı, küresel ısınmayı hızla arttıran kömür santralleri olan Çin, şu anda dünyada en çok sera gazı salan ülke durumunda ve dünya karbon dioksit (CO2) salınımının yüzde 21,5’i Çin kaynaklı. Buna rağmen Çin, Kopenhag’da emisyon kontrollerinin bağımsız uluslararası kurumlar tarafından kontrol edilmesine karşı çıktı. Bu da, Çin’in istediği gibi büyümeye devam ederek, bu büyümenin çevresel faturasını da tüm dünyaya kesmesi anlamına geliyor. Çin’de üretilen malların ucuz olmasının en önemli sebeplerinden biri, bu ülkedeki çevreyle ilgili kanunların ve uygulamasının birçok ülkeye göre çok daha zayıf olması. Çin’deki fabrikaların birçoğu, çevre temizliği için gereken yatırımı yapmıyor. Neden olduğu sera gazı emisyonu yüzünden, küresel ısınma ve iklim değişikliğine bugün itibarıyla en büyük katkıyı sağlayan Çin ise topu, geçmişte bu konuda önlem almayan ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerine atıyor. Bu ülkelerin hızla gelişerek dünya atmosferine büyük miktarda sera gazı saldıklarını, şimdi ise gelişmekte olan ülkelerin onunu […]

Patriarch Bartholomeos criticized for feeling “crucified”

Niyazi Dalyancı “Yes, I do,” replied His All Holiness Bartholomeos, the Greek Orthodox Patriarch of Fener, to the U.S. television network CBS’s Bob Simon who asked him, “So do you feel crucified?” during an interview for the network’s “60 Minutes” news program with high ratings, drawing a harsh reaction from Ahmet Davutoglu, Turkey’s Foreign Minister. During the interview Bartholomeos complained about the treatment his dwindling community in Turkey was receiving at the hands of the state and said that the Greek Orthodox citizens of the country were considered 2nd class by the authorities. Despite all his efforts and international pressure, the problems of the Greek Orthodox community in Turkey like reopening of the Halki Seminary to educate priests, remain unresolved, he said. The interview was conducted in Turkey in April by Bob Simon and aired on Dec.21. by CBS. When the Turkish media picked up Bartholomeos’ comments, the resulting reaction was mixed. But the sharpest retort came from Davutoglu. “In our historical tradition there has never been a crucifixion. The history of the Turkish nation is built upon religious tolerance,” Mr. Davutoglu claimed. “I don’t find this comparison compatible with the mature personality of the Patriarch,” said Mr. Davutoglu who found “crucifixion” an “extremely unfortunate comment,” which he hoped that it was “a slip of the tongue” on behalf of the Patriarch. “If he has complaints we have appropriate authorities to which he could convey his complaints. We shall work on them and see what can be done. We cannot accept such comparisons that we do not deserve,” said Davutoglu. “Turkish Republic does not evaluate its citizens according to their religious identity,” he added. The regulations under which the Patriarchate functions were sealed in the Treaty of Lausanne in 1923 and they stipulate that all the patriarchs should have Turkish […]

Burhan Altıntop’u atlatmak

Bazı karakterler vardır. Sıkkınlığınızı unutturup, moralinizi düzeltir onları izlemek. Avrupa Yakası’nın Burhan Altıntop’u da böyle bir karakter benim için. Engin Günaydın, bu karakterle Türkiye’nin en çok güldüğü oyunculardan biri haline geldi. Nişantaşı’nın taşralı dergi müdürü Burhan’ı o kadar çok benimsedik ki, başka bir Engin Günaydın düşünemez olduk. Öyle ki geçtiğimiz gün gösterime giren, Günaydın’ın kendi yazdığı ve başrolünü üstlendiği Vavien filminin daha çekimleri bile bitmeden hep aynı soruyu duyduk: “Burhan Altıntop karakterini aşabilecek mi?” Röportajlarından anlaşıldığı kadarıyla Engin Günaydın’ın kendisi de aynı endişeyi duyuyordu. Oysa bu soru, onu ünlü eden Zabıta İrfan karakterini canlardırdığı Bir Demet Tiyatro sona erdiğinde de yöneltiliyordu Günaydın’a. Burhan Altıntop’un henüz doğmadığı yıllarda örneğin, Milliyet gazetesindeki röportajında “Sizi hâlâ Zabıta İrfan olarak tanıyorlar. Bu rolün üzerinize yapışmasından korkmuyor musunuz” diye soruluyordu. 2005 tarihli bu röportajda, yıllar sonra tekrar karşılaşacağı bu soruyu şöyle yanıtlıyordu Günaydın: “O benim ilk işim olduğu için Zabıta İrfan olarak tanındım. Ama yeni projelerde yer aldıkça bu değişiyor.” Burhan’ı atlatmakGelin görün ki yıllar önce dile getirdiği “değişim”in onu getirdiği yer baba ocağı oldu. Nişantaşı’nın (ve bir röportajında “hiç sevmiyorum, benimle ilgisi yok” dediği) Burhan Altıntop’un izlerini Erbaa’da yıllarca yaşadığı evinde, gençken çalıştığı ağabeyinin dükkânında, gerçek yaşamından izler taşıyan Elektrikçi Celal karakteriyle unutturmak istedi. Bu çok yeni film hakkındaki ilk eleştirilere bakılırsa başardı da bunu. Dünkü Milliyet gazetesindeki röportajında kendisi de onaylıyor: “Burhan rolünün üzerime yapışması meslek hayatımın sonu olurdu. Seyirci benden Burhan Altıntop dışında başka bir şey istemezse benden ya da ben başka bir şeyi yapamazsam, çok çabuk hayatla ilgili bir karar alıp emekliye ayrılacaktım” diyor Günaydın, “galiba atlattım.” Sinemada kötü adam Bir Demet Tiyatro’nun Zabıta İrfan’ı, Aşkım Aşkım dizisinin Tarık Usta’sı, Avrupa Yakası’nın Burhan’ı, Size Baba Diyebilir Miyim dizisinin Mahir’i ve kısa sürelerle karşımıza çıkan daha niceleri… Engin Günaydın, televizyon ekranında “üzerine yapışan” pek çok rolü “atlattı”. Vavien için yapılan “Türk sineması […]

“You Europeans are different”

Johanna Holm Never have I felt as European as I have during my stay in Turkey. I came to Istanbul in September 2009 and I have faced attitudes and comments that have surprised me and which I did not always expect to hear. Some of them made me laugh, some made me almost speechless and the rest made me to give a speech about how I see the issue. I am from Finland and I am used to consider myself as Finnish. I have noticed that there is a difference in the conception of nationality and nationalistic ethos between Finland and Turkey. In Finland the issue of nationality is not extremely strong. Furthermore, for me personally the idea of nationality is that it does not give you a label that marks you thoroughly. It can be a part of you, but it is also possible to step outside its boundaries. For some people nationality seems to be the primary subject that defines you not only from inside but from outside, too. People have asked me many times: are all the people blond in Finland? I have brown hair. Do I really need to answer this question? I know, I also come under the category that people describe as “European.” However, if defining oneself as a part of something, in this case as European, requires things such as identification, sharing the values and norms, and some kind of common history. I do not feel particularly European. More likely it makes me ask: what is being European, what do I really share with numerous individuals inside the geographical borders of Europe? In what way am I part of it, with or without my own will? What always strikes me is the notion that Turkish people I have talked to, see Europe as […]

European students find a different ambiance at Sureyya Opera

Aneka Rusak “You cannot feel here the high class atmosphere that you feel at opera houses elsewhere. People don’t dress up with in their best anymore. The first thing that surprised me personally, when I visited this opera was people wearing sports shoes,” says Cesar Sevillano Gallach, 22, an exchange student from Spain who often attends performances at the Sureyya Opera House in Kadikoy. In most of the European cities opera and ballet performances are considered to be a part of elite culture. So, one should not be surprised at the comments coming from a young Spaniard. The Sureyya Opera House in Kadikoy was originally established to function precisely for this purpose. However, after being used mainly as a movie theater for more than 80 years, a restoration project recently has returned the ornate, art-nouveau building to its original function. ”The building should not be approached under the ubiquitous and vague concept of ‘cultural center’, which would detract from its value. The inhabitants of Kadiköy and surrounding districts are undoubtedly in need of a concert and opera house, and this building is meant to meet this specific need. The restoration project reveals the original architectural features of the building and transforms it into the Süreyya Pasha Concert and Opera House in accordance with its original purpose,” declares the website that informs us about the restoration project and the history of the building. However, as we understand from the comments of Gallach, how Turks perceive opera does not coincide with the perception of the Europeans. In European history, originally the opera house was the place where people with relatively high economic power used to go, dressing up in elegant suits and dresses and showing their new acquisitions, i.e. jewels, furs, etc. It was an almost inaccessible place for the middle class. […]

Brüksel’den Türkiye manzarası

/ Brüksel Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ilişkileri, yıllardan beri hem medyada hem de sokaklarda, süreçle ilgili uzmanlığı olsun ya da olmasın her vatandaşın en çok konuştuğu konulardan bir. AB’nin merkezinde de Türkiye’nin durumu sıkça konuşulan ve hâlâ çözüme kavuşamayan bir başlık olmayı sürdürüyor. Avrupa Parlamentosu (AP), özellikle gelişme raporu adını verdiği, 33 maddenin yer aldığı bildirgedeki her maddenin aynı titizlikle yerine getirilmesinin çok önemli olduğunun altını çiziyor. Türkiye, özellikle insan hakları, ekonomi ve demokrasi konularında AB’den gelen uyarılara maruz kalmakla beraber, konulara acilen deyim yerindeyse bir “tamirat yapılması” gerektiğinin altı çiziliyor. Türkiye gerçekten de, hâlâ parti kapatma gibi konularla uğraşırken daha çok eleştiri ve uyarı alacağa benziyor. Bu tarz ciddi sorunların yaşandığı bir süreçte Brüksel’deki hava da aynı derecede gergin oluyor. Özellikle parlamentonun şu sıralar üzerinde en çok durduğu konu Kıbrıs. Yıllardan beri çözülemeyen bu sorun, Türkiye’nin AB’ye girme sürecini en çok etkileyen olaylar arasında ilk sıralardaki yerini koruyor. Hatta yapılan toplantıların ve süreçle ilgili konuşmaların tümü Kıbrıs sorunu ile başlıyor demek doğru olur. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme sürecinde yaptıklarını takip eden komisyonda yer alan Finlandiyalı Dr. Taneli Lahti, Türkiye’nin AB üyeliğini çok istediğini ve bunun gerçekleşeceğine inandığını vurguluyor. Ancak şu an için bu üyeliği engelleyecek en önemli sorunun Kıbrıs meselesi olduğunu düşünüyor: “Her iki ülkenin de somut adımlar atması gerekiyor ve artık bu anlaşmazlığın en kısa zamanda çözüme ulaşması gerekiyor. Biz AB olarak bu sorunun ortadan kalkması için elimizden gelenleri yapıyoruz.” Lahti ayrıca Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB üyesi olması nedeniyle Türkiye’nin bu sorunu çözme konusunda daha fazla çaba sarf etmesi ve yapıcı adımlar atması gerektiğini de vurguluyor. Lahti, Almanya ve Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tutumuyla ilgili sorulara ve Türkiye’nin her koşula uyması halinde bile AB’ye girişinde sorun yaşayacağı iddiaları karşısında ise sessiz kalmayı yeğliyor. Türkiye’nin AB üyeliğini tüm kalbiyle istediğini ve bunun için çaba sarf ettiğini söyleyen […]

Adım adım aşk

Aşk yolunda adım adım, 16 Ağustos’ta İstanbul’dan başlayıp 30 Eylül 2009’da Konya’da noktalanan bir yolculuk. Ceyda-Emrah Altuntecim çifti, sevgi, umut, ve aşka dikkat çeklek için sekiz ayrı ilden geçerek Konya Mevlana Türbesi’ne kadar 1,5 milyon adım attı. Sedat Şahin ve Gökhan Aras da bu yolculugu kameralarıyla ölümsüzleştirdi. İstanbul’dan Konya’ya kendi deyimleriyle “aşk yolunda adım adım” yürüyerek giden Ceyda-Emrah Altuntecim, bu yolculuğu belgesel haline getiren Sedat Şahin ve Gökhan Aras’ın çekimler sırasında kendilerine engel olmak bir yana, cesaret verdiğini söylüyor. Altuntecim çifti yolculuk sırasında hem varlığı hem de yokluğu yaşadıklarını, ancak ruhen hiç yorgunluk hissetmediklerini anlatıyorlar. 48 günlük bu yolculuğun kahramanları Ceyda-Emrah Altuntecim ve bu yolculuğu seyircilere ulaştıran Sedat Şahin, HaberVesaire‘nin sorularını yanıtladı.

Önce ıssız, şimdi adsız ama hep ‘aile’den: Melis Birkan

Hâlâ “Birbirine bağlı çekirdek bir aileyiz” diye tanımladığı anne babasıyla Çekmeköy’de oturuyor. “Annem de babam da ekonomist. Babam bir süre borsada çalıştı. Şimdi ise öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Annem de bir süre gönüllü İngilizce öğretmenliği yaptı, sonra çalışmayı bıraktı. İyi ki de bıraktı çünkü bizim ailenin bu kadar birbirine bağlı olmasının nedeni biraz da odur. Başka bir şehirden İstanbul’a gelip zarar görmeden adapte olabilmemizin tüm sorumluluğunu annem üstlendi” diyor Issız Adam filminin gördüğü ilgi üzerine Milliyetgazetesi muhabiri Pelin Çini’nin 2008’de yaptığı röportajda. Issız Adam Alper’e (Cemal Hünal) kendini zor teslim eden, onu sevgiye ve sadakate inandırmaya çalışan Ada’yı oynayan Melis Birkan, Alper’de bulamadığı huzuru annesi Müzeyyen’in (Yıldız Kültür) evinde buluyordu. İzleyicinin, çoğu manken kökenli günümüz kadın oyuncularında göremediği samimiyetin nedeni de bu olsa gerek: Melis Birkan, hangi –ıssız- adamla dans ederse etsin o “çekirdek sevgi”den vazgeçmedi. İlkokula başladığı yıl babasının işleri nedeniyle Ankara’dan İstanbul’a gelir Melis. Henüz altı yaşındayken ortaya çıkan dans ilgisi üzerine ilköğretim ve lise yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda bale dersleri alır. Aynı üniversitede hem okuyup hem çalışarak modern dans eğitimini tamamlar. O zamanlar aklında oyunculuk yapmak yoktur. Oyunculuğa başlamasının ise kendi deyimiyle “film gibi” bir hikâyesi var. Bir gün dans gösterisi için katıldığı davette uzaktan, loş ışıklar altında, hiç makyajsız haliyle daha sonra menejeri olacak Özlem Durak tarafından fark edilir. Durak, Birkan’ı görür görmez yanındakilere “Kim bu kız” diye sorar. Tanıştığı Melis’e kartını vererek “beni ara” der. Melis arar aramasına ama bir yandan da oyuncu olmamak için uzun süre direnir. Çünkü o ana kadar oyunculuk aklının ucundan bile geçmez. Yapabileceğine de inanmaz zaten. Ama karşısında onu sadece birkaç saniye görüp, ona ondan daha çok inanan bir insan olunca bu durumu görmezden gelemez ve bir buçuk yıl kadar direndikten sonra ”Tarz-ı Hayat” adlı programı sunarak kameralara ısınma turu atmaya başlar. Birkan bu durumu Eleledergisine verdiği röportajda […]

“We are not afraid of HIV but prejudices”

Kristin Ofer “We are not afraid of HIV but prejudices,” was the main slogan used during the events in Istanbul marking the World AIDS Day. The events provided an opportunity to change the main medical topic that is the swine flu that everybody has been talking about for several months. The flu, or more scientifically, the H1N1 virus, is dangerous bur curable. But HIV is not curable but fortunately unlike the swine-flu we can control the spreading of HIV. “HIV does not mean helplessness,” was another slogan of the World Aids Day in Turkey. 1st of December was designated as the World AIDS day by the World Health Organization (WHO) in 1988 to draw attention to the disease. For the last 21 years activists and experts all over the world are tackling with the medical but also the social problems presented by the disease. Since 1985 about 2,500 people in Turkey had been officially registered as infected with HIV. In contrast to about 75 Million people living in Turkey the number of HIV infected persons does not seem impressive but the estimated number of unreported cases is expected to be rather high. According to the WHO’s country profile on Turkey HIV-tests are mostly limited to the urban centres. Actually half of them are registered within the boundaries of the province of Istanbul. Istanbul was the centre of the activities of the World Aids Day in Turkey. The events to mark the World AIDFS Day in Turkey were organized by the “Pozitif Yaşam Derneği”, the Turkish branch of “Positive Life Association”, a NGO which has been founded in order to build a network among people living with HIV/AIDS. They want to ensure that infected people have better access to treatment, to improve their living standards, to strengthen them and their relatives […]

Discovering recycling

Johanna Holm Istanbul produces about 10,000 tons of solid waste every day. A part of this is being recycled and re-used again. However, a big part is still not recycled which causes damages to the nature: in 2008 the waste amount was 3,653,333 tons/year and only 938 830 kilos were recycled. According to communication and education specialist Berkan Tunçludemir from ÇEVKO, citizens of Istanbul have the crucial role of making recycling work efficiently. In 2006 a person in Istanbul produced 1,28 kilos of waste every day. 40% of this waste consists of packaging materials. Packaging waste is also the part of garbage that could be easily recycled: glass, plastic, metal, paper/cardboard and composite. At the moment, only part of packaging waste is being recycled and the rest goes to dumping places. A non-profit recovery organization registered with the Turkey’s Ministry of Environment and Forestry, ÇEVKO (Environmental Protection and Packaging Waste Recovery and Recycling Trust) was set up on the initiative of Turkey’s 14 leading industrial companies in 1991. The organization cooperates with communities and industry at different levels, organizing recycling and raising awareness on the issue. Berkan Tunçludemir tells that in 2005 the Ministry of Environment and Forestry issued “Regulation on the control of packaging waste”. “These regulations say that local administrators have to make a system for recycling. The problem is that it is not wide spread and it is new for Turkish people.” That is, it is not working as well as it could work. In waste management the responsibility to recycle is divided between several actors who all have their responsibilities listed in the regulations. The actors are the ministry, provincial directorates of the ministry, municipalities, packaging producers, marketers, authorized institutions and selling points. Tunçludemir tells how the system works: “Municipalities plan waste collection system. They make […]

Constitutional Court shuts down DTP

Niyazi Dalyancı State of affairs in Turkey, already rife with political and social tensions, took yet another precarious turn with the eleven members of the Constitutional Court voting unanimously to close down the Kurdish Democratic Society Party (DTP) on grounds that it has become a focal point of activities aimed at undermining the national integrity of the country. According to the ruling Ahmet Turk, one of the two co-chairpersons of DTP and Aysel Tugluk, member of the parliament lost their seats in the nation’s legislative assembly bringing down the number of deputies the party had down to 19. The Constitutional Court ruling also stipulates that all property, including office furniture owned by DTP should be transferred to the national treasury. Turk announced a day after the ruling that his party will withdraw from the parliament and “continue their struggle for democracy outside.” Describing the ruling as “political not legal” Turk said his party never proposed “violence” as a method for solving the Kurdish question and accused the ruling Justice and Development Party (AKP) for falling silent when the Constitutional Court took up the case for closing down DTP. “They were very critical of the Constitutional Court when their closure case was being processed. They are democrats for themselves only,” said Turk. He was referring to the case last year when the Constitutional Court took up a similar case to close down AKP on grounds that the party was undermining the secular principles of the Turkish Republic. Although the court ruling in July 2008 said AKP has become the center of anti-secular activities, it stopped short of closing the ruling party and handed down a hefty fine. Although the detailed ruling of the Constitutional Court has not been made public yet, Chief Justice Hasim Kilic referred to DTP’s “ties with the […]

Serap ve Ceylan

başlıklı yazısında, üç gün geçmesine rağmen haberi görmemekte direnen gazetecilere sesleniyordu. Medya, Altan’ın ancak bu üçüncü yazıyı kaleme aldığı gün habere yavaş yavaş yer vermeye başlamıştı. Ama bu “ilgi” bile olayın daha ziyade adli tıbbı ilgilendiren yönü ve “kaza”nın oluş şeklini anlama çabasıyla sınırlı kalıyordu. Kimse Türk askerinin mühimmatından olabileceğine ihtimal vermek istemiyordu, zaten neticede suç “cismin” üstüne tahtayla vuran Ceylan’ındı! Ceylan Önkol’un nasıl öldüğü (öldürüldüğü?) hâlâ tam olarak anlaşılabilmiş değil. Olayı “terörle mücadele” ya da “terör örgütünün eylemi” kapsamında değerlendirmeyi bile başaran savcılık, bir sorumlu bulamadı. Serap Eser ve Ceylan Önkol. Kaybettiğimiz bu iki can, medyada diğerinden daha az yer almayı hak etmiyordu. Serap İstanbul’da öldü. Buna Abdullah Öcalan’ın hücre koşullarını protesto eden göstericilerin attığı molotof kokteyli neden oldu. Ceylan Diyarbakır’da öldü. Ateş edilme iddiası yanlış ise, buna yerde bulduğu “askeri mühimmat” neden oldu. Aralarında ne fark vardı?

Kapatılan yedinci Kürt partisi DTP oldu

HaberVs Anayasa Mahkemesi, Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP), kapatılmasına karar verdi. DTP’nin “terör faaliyetlerin odağı haline geldiği” iddiasıyla, “ teröre bulaşmış bir partiye ifade özgürlüğü hakkı tanınamayağına” hükmeden mahkeme Abdülkadir Fırat, Ahmet Ay, Ahmet Türk, Orhan Miroğlu, Selim Sadak, Aydın Budak, Aysel Tuğluk ve Leyla Zana’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda üye ve yöneticisine de siyaset yasağı getirdi. Mahkeme DTP eşbaşkanı Ahmet Türk ve DTP Diyarbakır milletvekili Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin de düşürülmesine karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bu kararla DTP 14 Temmuz 1993’ten Halkın Emek Partisi’yle başlayan süreçte kapatılan 7. Kürt partisi oldu. Kılıç açıkladı Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bugün (11 Aralık 2009) akşam saatlerinde yaptığı açıklamada, DTP’nin ”Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine eylemlerin odağı haline geldiğinin anlaşıldığından Siyasi Partlier Kanunu’nun ilgili maddesi gereğince oybirliğiyle kapatılmasına karar verilmiştir” dedi. Partinin tüm mal varlığına el konularak Hazine’ye iade edileceğini de belirten Kılıç, “Yapılacak eleştirileri şimdiden görebiliyorum. Verilecek kararın zamanlaması için verilen tarihin amaçlı olduğu söylendi. Bu yorumlar çok acımasız. Biz 2 yıldır bu davayı görüşüyoruz..Eksiklliklerimiz vardı ve bu eksiklikler raportörümüz aracılığıyla giderilmeye çalışıldı ve bu zamana denk geldi. Bir siyasi partinin terörü ve şiddeti meşrulaştırmaya çalışması uygun değildir. Anayasa Mahkemesi terör ve şiddeti barışçıl çabalardan ayrı tutarak kararını vermiştir” dedi. DTP’yle ilgili verilen kapatma kararı yarın (12 Aralık) Resmi Gazete’de yayınlanacak. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararı DTP’te tevdi edecek ve partinin tüzel kişiliği sona erecek, malvarlığı hazineye geçecek. Haklarında milletvekilliğinin düşürülmesi ve siyaset yapmaları yasaklama kararı verilenlerin siyasi yasakları da başlayacak. “Parti kapatmakla sorun çözülemez” Siyaset yasağı getirilen Ahmet Türk, Anayasa Mahkemesi’nin kararının açıklanmasından sonra yaptığı açıklamada dana önceki sözlerinin arkasında durduklarını belirterek parti kapatma kararlarıyla sorunun çözülemeyeceğini söyledi. Sancılı bir süreç yaşandığını belirten Türk, “Elbette demokratik siyasette parti kapatmak, bir umutsuzluğu derinleştirir. Ama biz bütün buna rağmen Türkiye’de barışın yakalacağına inanıyoruz. Bu sancılı sürecin uzamaması, herkesin yeniden düşünmesi ve […]

Kürt açılımının linç hali

Ülkenin doğusunda da batısında da sokaklar kaynıyor. Hükümetin ilan ettiği Kürt açılımı sürecinde, dağdan inerek Türkiye’ye gelen PKK militanlarının karşılama görüntüleriyle başlayan gerginlik sonucu nükseden Kürtlere yönelik linç girişimleri ülke geneline yayıldı. 30 yıldır savaştırılan iki toplum ve kardeş kavgasının öyle oldubittiyle çözülecek bir sorun olmadığı anlaşıldı. Ortaya atılan milliyetçi, şoven kıvılcımlar sokakta karşılık bulmaya başladığı bir sırada da Tokat’ın Reşadiye ilçesinde 7 askerin PKK saldırısyal öldürülmesi bu olayları çığırından çıkarakacak bir hale getirdi. İnternetteki sosyal paylaşım sitelerinde dahi önü alınamaz bir ırkçılık hakim oldu, oluyor. Sürece yaptıkları açıklamalarla adeta destek veren MHP ve CHP liderleri ise kışkırttığı kitleyi kontrol edemiyor ya da etmek istemiyor. Bir yandan batıda saldırıya uğrayan Kürtler, ülkenin doğusunda da sokakları savaş alanına çevirmiş durumda. Hemen her gün bir kentten polisle çatışma ya da gösteri haberleri geliyor. Batıdaki kimi kentlerde de zaman zaman yaşanan sokak gösterilerinde acı sonuçlar da ortaya çıkıyor. İstanbul Küçükçekmece’de 8 Kasım günü İETT otobüsüne atılan molotof kokteyli sonucu lise öğrencisi Serap Eser’in yaklaşık 1 ay komada kaldıktan sonra ölmesi bunun en yakın örneği. Açılım saldırıları kapsamıyor Aralarında PKK militanlarının da bulunduğu 34 kişinin Türkiye’ye dönüş yapmasından sonra başlayan sözel saldırılar, İzmir’de DTP konvoyuna yapılan saldırıyla filli hale geldi. Saldırılar toplumsal bir hestiriyle ülke genelinde Kürtlere yönelik linç girişimlerine dönüştü. İşin ilginci bu saldırıların hiç birinde şu ana dek tutuklanan olmamasıydı. Anlaşılan o ki, hükümetin demokratik açılımı, Kürtlere ve partileri DTP’ye yönelik linç girişimlerini engellemeyi içermiyordu. Polise attıkları taşlar nedeniyle yıllarca hapis cezasına çarptırılan Kürt çocuklar hapishaneleri doldururken, DTP binalarına kurşun sıkmak, taşlamak ve Kürt mahallerini basmak serbest. İç savaşa doğru mu gidiyoruz, yoksa iç savaş çoktan başladı mı derken sokaklarda çatışmalar başladı bile. İzmir’de tehlikeli prova 22 Kasım’da İzmir’e gelen Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk’ü karşılamak için oluşturulan araç konvoyuna, ülkücülerin başını çektiği kalabalık bir grup taş ve sopalarla […]

Yeni başlayanlar için Flash Forward

İngiliz Guardiangazetesi tarafından bu sonbaharda yayınlanması en çok beklenen dizilerin başında gösterilen Flash Forward, 6. sezonun sonunda bitmesi planlanan Lost’un seyirci kitlesine göz dikmeyi hedefleyecek kadar iddialı bir dizi olarak karşımıza çıktı. Türkiye’deki televizyon kanallarında yayınlanan ve ağalardan, basit kurgulu senaryolara uygun kahramanlardan ya da “çağdaş” bir görünüme kavuşturulan romanlardan uyarlanan dizilerin aksine hayli yaratıcı bir senaryosu olduğunu söylemek mümkün. Dünya üzerinde yaşayan herkesin kısa bir süre için geleceklerini görüp başlarına gelecek iyi ya da kötü olaylara doğru yol alışını anlatan dizi, yayımlanmaya başladığı ilk haftadan itibaren kimi sahnelerinde göndermelerde bulunduğu Lost gibi geniş bir fanatik kitlesine sahip oldu. 24 Eylül 2009 tarihinde Amerikan ABC kanalında gösterilmeye başlanan yükselen başarı grafiği ve kurgusu ile dikkat çeken dizi, ülkemizde resmi olarak gösterilmeye başlamadan önce de internet üzerinden hatırı sayılır bir izleyici kitlesine sahip oldu. Başrollerini ise Joseph Finnes, John Cho, Jack Davenport, Sonya Walger, Courtney B. Vance ve Dominic Monaghan gibi daha önce pek çok diziden ve filmden tanıdığımız başarılı oyuncular paylaşıyor. 2 dakika 17 saniyelik bir gelecek Her bölümünde giderek artan bir heyecan, yeni ipuçları, küçük ayrıntılar ve olaya yeni bir boyut katan dizi, gizemli bir etken nedeniyle dünya üzerindeki herkesin 2 dakika 17 saniye süresince bilinçlerini kaybederek bayılmalarıyla başlıyor. Hareket halindeki uçakların pilotları, trenlerin makinistleri, otomobillerin şoförleri de bayıldığı için aynı anda milyonlarca insanın öldüğü felaketler de yaşanıyor. Bayılma sürecinin sonunda sağ kalanlar içinse daha farklı bir hayat başlıyor. Çünkü dizi aynı anda herkesin bu bayılma süreci içinde altı ay sonraki geleceklerini görmelerini anlatıyor. Mesela, başroldeki FBI ajanı Mark Benford, bu gizemli olayın sırrını çözmeye çalışırken ofisinde saldırıya uğrayacağını; kahraman ajanımızın eşi Olivia Benford ise bu olayın sorumlularından biriyle kendini sevgili olarak görüyor. Lezbiyen bir karakter hamile kaldığını, intihar edeceği sırada bayılan ve gelecekte Japon bir sevgilisi olduğunu gören doktor Bryce Varley ise Japonya’da aşkını aramaya koyuluyor. İnsan geleceğini […]

2010’un son şövalyesi Korhan Gümüş

” olarak nitelediğini duyabilecek, 2010 İstanbul’un, var olan modellerden farkı bulunmayan bir “devlet projesi”ne hangi gerekçelerle döndürdüğünü birinci ağızdan dinleyebilecektik. Zaten böyle bir soruya gerek kalmasa, ajans bünyesinde görev alan siviller, atmaya çalıştıkları her adımda “devlet” duvarına çarpmasa, atananlar ve seçilenler uyum içinde çalışıp ortak ürün ortaya koyabilse, Gümüş’ün hayal ettiği “üçüncü model” de belki yaşama geçebilecek. Görüşlerimi ve soruya müdahalesinin yanlış olduğunu, toplantı bitiminde yanıma gelen Korhan Gümüş’e de aktardım. “Cevaplaması gereken son insan sizdiniz” dedim, “çünkü aynı sorunlarla karşılaşacak ilk insansınız.” Yeni siviller, son bir yıl içinde 2010 AKB Ajansı yönetiminde görev alan “üçüncü kuşak”. Ajansın bir “sivil” istifayı daha kaldırabileceğine inanmıyorum. Elbette işler –şu ana kadar olduğu gibi- devlet kararlığında “ufacık aksaklıklar”la devam edecektir. Ama İstanbul 2010’dan beklentisi giderek azalan kamuoyunun, böyle bir gelişme karşısında projeden daha da soğuyacağını tahmin etmek zor değil. Bu nedenle 2010’nu fikir babalarından Korhan Gümüş’ün YK’da görev alması, bu projeye inanan, inanmak isteyen herkes için risk anlamına geliyor. Benzer uyarıların ajans içinden ve yakın çevresi tarafından Gümüş’e de yapıldığını biliyorum. Korhan Gümüş’de bu anlamda yeni görevinin risk taşıdığı fikrine katıldığını, ancak mücadele etmek gerektiğini dile getiriyor. Bürokrasinin deneyiminin çöpe atılmaması gerektiğini, aksine yönlendirilerek faydalanılması gerektiğine inanıyor. Yanılmaması herkes adına sevindirici olur.

Erzincan’da neler oluyor?

Tüm Türkiye’yi örümcek ağı gibi kuşatan Ergenekon adı verilen soruşturma, Temmuz 2007’de Ümraniye’de bir gecekondunun çatı katında bulunan el bombalarıyla başlamıştı. Dalga dalga yayılan operasyonlarda insana, “Hadi canım sende” dedirtecek birbirinden farklı kutuplarda birçok isim gözaltına alınıyor, darbe ve suikast…

Medyaya eğitim şart

“Nijeryalı Festus Okey polis kurşunuyla can verdi”, “Hrant Dink’i son yolculuğuna uğurladık”,”Rahip Andrea öldürüldü”, “Türbanlı kadın işinden oldu”,”Engelli kadını otobüsten attılar”, “DTP konvoyu taşlandı”,”Travesti öldürüldü” başlıklarıyla duyurulan haberler sıradan bir gazete okurunun bile aşina olduğu konular. Bu haberlerin öznesi olan birbirinden farklı kimliklerdeki bu insanların hepsinin ortak özelliği ise “nefret suçu” kapsamında değerlendirilebilecek olayların kurban ya da mağduru olmaları. Benzer nice haberler gazetelerde yer almaya devam etse de, türkiye’de hâlâ nefret suçuna ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme yok. Oysa ki bu haberler sadece bireylere karşı işlenen suçu anlatmanın ötesinde, kimilerinin kendilerine benzemeyenlere ya da doğruluğu tartışmalı genel geçer kurallara aykırı yaşayanlara duyduğu öfkeyi de temsil ediyor. Farklı etnisite, kültür, cinsiyet ya da dinden insanları aynı çatı altında barındırmaya çalışan Türkiye’de, birbirine benzemeyen birçok sesin çıkması da oldukça normal. Fakat sadece başlıkları verilen ve yaşananların küçücük bir bölümünü yansıtan yukarıdaki örnekler bir tartışma ortamından öte bir savaş alanını anımsatıyor. Peki çözüm ne? Konuya kafa yoranların dile getirdiği ortak payda ise sağlıklı bir tartışma ortamı oluşturup halkın bilinçlendirilmesi ve en önemlisi caydırıcı cezai hükümler içeren yasal düzenlemelerin yapılması.Kapsamlı bir yasa yok Uluslararası metinlere göre kişilerin ırk, renk, etnik köken, din, fiziksel veya zihinsel engel, cinsiyet ya da yaşından ötürü kendisine ya da mülküne yönelik saldırıların mağduru olması cezai bir yaptırım gerektiren eylem olmasınn yanısıra nefret suçu olarak da tanımlanıyor. Nefret suçları sadece bir bireyi değil, o bireyin temsil ettiği özelliği de hedef aldığından önüne geçilmesi için ayrı bir yasa oluşturulması bakımından da önem taşıyan bir konu. İlk önce 80’li yıllarda, bu konuda hayli kötü ve kabarık bir sicili olan ABD’de “Nefret Yasaları” ya da diğer adıyla “Önyargı Yasaları” diye kabul edilen nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemeler zamanla birçok Avrupa ülkesinde de hayata geçti. Azınlıklara yönelik kimi zaman devlet eliyle gerçekleştirilen katliam ya da saldırıların yanısıra son yıllarda artış gösteren bir biçimde transeksüel […]