Istanbul 2010 to be launched after lots of disillusionment

Karen Schewina “The greatest heritage we would transfer to 2010 proudly is gone forever”, states Halim Bulutoglu, member of the History Foundation of Turkey, in his resignation letter on 16th of November. He has his reasons to leave the Advisory Board (AB) of the European Capital of Culture (ECOC) Agency. One of them is the fact that “there is neither a structure nor somebody to stay behind the promises that we made enthusiastically in the beginning” of the long road for Istanbul to become one of the three cities being elected for 2010.“Together with the opening celebrations on January 16th which will take place at six different locations across Istanbul, we have prepared a large and comprehensive program in cooperation with many culture-art organizations so that Istanbul residents can share this energy,“ declared Şekip Avdagiç, the Chairman of the Executive Board of Istanbul 2010 European Capital of Culture Agency at a press conference, but many who have resigned from the board disillusioned by the preparation process disagree that the event will go without a hitch.The agency Bulutoglu says has become “bulky and functionless”, moving away from the ideas and ideals it was supposed to achieve. At the same time, Faruk Pekin from the Cultural Awareness Foundation declared his resignation from the agency, which was founded in 2007 by Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan to coordinate the future activities and the relevant institutions in the preparation process. The agency has a coordination board composed of five ministers, an advisory board and an executive board.Recently, Bulutoğlu and Pekin were the last ones to pull out of the board in a long line of NGO representatives who resigned earlier disillusioned with the policies of ‘officials’ sitting on the board with them. In 2009, the agency has been shaken by several waves of resignations, […]

Trapattoni ve Kadir Topbaş

) Ne oldu o proje? Türkiye’nin önde gelen mimarları Topbaş’a cevaplarını basın yoluyla verdiler. Gelgelim Kartal Dönüşüm Projesi, dünyaca ünlü Mimar Zaha Hadid’e verildi. Peki, Topbaş’ın deyişiyle “şehri turizm merkezi haline getirecek” 2006 yılında çizilen o projeye ne oldu? Cevabı, MilliyetEmlak ekinin 25 Aralık 2009 tarihli “Kartal neden dönüşemedi” başlıklı haberinden alıyoruz: “(…) Zaha Hadid’in çizdiği projelerin başına neredeyse gelmeyen kalmadı. Zaten ilerlemeyisin sebeplerinden biri de bu oldu. Hadid, önce 1/5000 planlan teorik ve sembolik olarak ‘siluet’” bazında çizdi. Ama, İmar Kanunu’na ve İstanbul yönetmeliklerine uygun bulunmadı. Ve ‘uygunlaştırma’ çalışmaları başladı. Devreye İstanbul Metropoliten Planlama ve bazı özel şirketler girdi. Uygunlaştırma sonrasında 1/5000’lik planlar sembolik olarak 2 yıl önce Büyükşehir Belediyesi’nden geçerek askıya çıkarıldı ve onandı. Ancak planların sembolik olması, iptale neden olacaktı. Bu yüzden bu plan, sadece devam için bir kademe olarak düşünülmüştü. Daha sonra Zaha Hadid 1/1000’lik plan çalışmalarına başladı. Çünkü 1/5000’lik plan onanmadan 1/1000’liklerin çizim süreci başlayamıyordu. Bu seferki hedef, 1/1000’lik planlan ve buna bağlı olarak ‘yenilenmiş’ 1/5000’lik revizyonları seçim öncesi İBB ve Kartal Belediyesi meclislerinden geçerek onamaktı. Yurtdışında çizilmiş ve Türkiye’ye uyarlanmış plan, seçim öncesine Eylül 2008’e yetişti. Ancak, evdeki hesap, bir kez daha çarşıya uymadı. İlçe belediyesi 1/1000’likleri seçim öncesi hazırlayıp Büyükşehir’e gönderdi. İşler, bu aşamada 2009 yaz aylanna kadar kaldı. Bu sürede doğal olarak bütün planlama süreci de bekledi. En sonunda Büyükşehir Belediyesi, geçen ay Meclis gündemine almayı başarabildi. 1/5000’lik revizyonlu imar planlannı onadı. Bugünlerde askıya çıkması bekleniyor. Bundan sonra plan askıdan inince itirazlara cevap verilecek. Ardından 1/1.000’lik planlann Büyükşehir’de onanıp, Kartal Belediyesi’ne yollanması ve orada askıya çıkması bekleniyor.” Aynı çukur Uzun lafın kısası “Türk istemem” mantığıyla “dünyaca ünlü” bir ustaya çizdirilen proje, ödenen onca paraya rağmen bir türlü uygulamaya geçemiyor. Proje Türkiye’den bir mimara çizdirilseydi şu anda uygulanıyor olabilir miydi? Belki de. Ama en azından Topbaş’ın “bizimkiler çözemedi, başka alternatifler arayalım” demek için […]

Miklos Haraszti canlı yayında…

İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen “Medya Özgürlüğü” konferansı aşağıdaki linkten canlı olarak yayınlanıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusü Mahkeme Salonu’nda gerçekleştirilen Konferansta Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT/The Organization for Security and Co-operation in Europe-OSCE) Medya Özgürlüğü Temsilcisi Miklos Haraszti konuşuyor. AGİT Medya Özgürlüğü Temsilciliğine 10 Mart 2004 tarihinde atanan Miklos Haraszti, Macaristan vatandaşı bir yazar, gazeteci, insan hakları savunucusu ve akademisyen. 1976 yılında, Macar Demokratik Muhalefet Hareketi’nin kuruluşunda görev alan Miklos Haraszti, 1980 yılında Sovyet yeraltı yayınlarından Beszélo dergisinin editörlüğünü üstlendi. 1989’da serbest seçimlere geçiş üzerine yuvarlak masa müzakerelerine katıldı. Macar parlamentosunda 1990-1994 yılları arasında görev aldıktan sonra, demokratikleşme ve medya politikaları konularında çeşitli üniversitelerde ders vermeye başladı.

Bir yılda ‘one minute’

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un Türkiye büyükelçisi Oğuz Çelikkol’u kendinden daha alçak koltuğa oturtmasıyla doruğa tırmanın Türkiye-İsrail gerginliğinin ayak sesleri, aslında geçtiğimiz yıl yaşanan “one mnute” olayından beri duyuluyordu.‘One minute krizi‘nin ardından bir türlü normalleşemeyen iki ülke ilişkileri arasındaki gerginliğin özellikle Ekim ayından beri tırmandığı görülüyor. Kurtlar Vadisidizisinde İsrail Gizli Servisi Mossad’ın kötü gösterilmesi gerekçesiyle patlayan son krize kadar 2009 yılı içinde iki ülke arasında yaşanan olaylar dizisi, Türkiye-İsrail arasındaki gerginliğin ne ilk ne de son olduğunu gösteriyor. 2 Şubat 2009, “Türkiye’ye silah yok”Jerusalem Postgazetesi, üst düzey bir İsrailli savunma yetkilisine dayanarak, “Savunma Bakanlığı, Türkiye’nin ileri teknoloji İsrail yapımı askeri platformları satın alma taleplerini reddetmeyi değerlendiriyor” diye yazdı. Aynı yetkili “Nasıl biz Ürdün ve Mısır’a ileri teknoloji askeri platformları satmıyorsak, Türkiye’ye de satmamaya karar verebiliriz” dedi. 28 Nisan 2009, Tatbikat engeliTürkiye ile İsrail arasında, Davos toplantıları sonrasında yaşanan kriz daha tam olarak durulmadan, ilişkilerde bu kez de “Suriye ile tatbikat krizi” çıktı. İsrail, Türkiye ile Suriye’nin yaptıkları ortak askeri tatbikata tepki gösterdi. İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, bu sabah yaptığı açıklamada, “Türkiye ile Suriye’nin ortak askeri tatbikat yapması, bizim açımızdan rahatsız edici bir gelişme” diye konuştu. 15 Ekim 2009, Birinci dizi kriziTRT‘nin yeni dizisi “Ayrılık” İsrail’de büyük tepki topladı. Dizinin dün ilk bölümünün yayınlanmasının ardından, akşam saatlerinde Yedioth Ahranot gazetesinin İbranice haber sitesi Ynet, diziyle ilgili geniş bir yazı yayımlayıp İsrail’in dizinin yayımlanmasından doğan “travma”yı yaşadığını belirtti. Son olarak Türkiye Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı, İsrail Dışişleri’ne çağrıldı. TRT’de yayımlanan “Ayrılık” adlı dizinin İsrail’de tepkiye yol açmasından sonra, Tel Aviv’deki Türkiye Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı Ceylan Özen Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı. 18 Ekim 2009, “Dürüst olmayan arabulucu”İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Türkiye’nin ülkesi ile Suriye arasında yeniden aracılık yapmasını istemiyor. Netanyahu, Kudüs’te görüştüğü İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero ve beraberindeki heyete “Türkiye dürüst bir arabulucu olamaz” dedi. 22 Ekim 2009, Acil büyükelçiTürkiye ve […]

Yoksula hırsızlık caiz midir hocam?

İngilitere’de Londra’nın 355 kilometre kuzeyindeki Kuzey Yorkshire adlı kasabada papazlık yapan Tim Jones’un açıklamaları geçtiğimiz günlerde ortalığı karıştırmış, yoksulluk ve hırsızlık ekseninde büyük bir tartışma yaratmıştı. Anadolu Ajansı’nın 22 Aralık 2009 tarihli haberine göre Jones, ihtiyaçlarının ötesine geçmemeleri halinde yoksulların büyük alıveriş merkezlerinden mal çalmalarının anlayışla karşılanması tavsiyesinde bulunuyordu. Jones, daha sonra eleştirilere neden olan sözlerini, “Toplum, birçok yoksul insanın vaziyetini kabul etmeyerek hata yapıyor” diyerek savunurken başrahip Richard Seed, yazılı bir açıklamayla İngiliz Kilisesi’nin mağazalardan hırsızlık yapılmasını hoş göremeyeceğini ifade ediyordu. Özellikle ekonomik kriz sonrası yoksulluğun arttığı Türkiye’de bu haber oldukça ilgi çekti ve üzerinde konuşuldu. İngiltere’de bir din görevlisi, ihtiyaçlarla sınırlı olmak kaydıyla hırsızlığın mazur görülmesini tavsiye ederken Türkiye’deki din görevlilerinin bu konuyla ilgili ne düşündüklerini merak ettik. İstanbul’un farklı yerlerinde görev yapan imamların çoğu hırsızlığın, İslam dinine göre caiz olmadığı görüşünde. Hiç bir olayın ve durumun hırsızlığı meşru kılamayacağının da altını çizen imamlar, yoksulluk konusunda sorumluluğu toplumda olduğunu düşünüyor. Yani toplumun bir insanı hırsızlık yapacak duruma düşürmemesi gerekiyor. Müslümanların ölümcül bir durum olduğu takdirde, haram olmasına rağmen domuz eti yemesinin veya içki içebilmesinin dahi mümkün olduğunu belirten imamlar, yoksulluğun bu derece ölümcül bir durum olmadığını düşünüyor. Öte yandan bir kişi yoksulluktan ölürse imamlara göre bunun da sorumluluğu o mahallede yaşayan insanlara ait bulunuyor. İngiliz papaz Jones’un açıklamalarının dikkate alınmaması gerektiğini söyleyen imamlar, İncil’in bir çok kez değiştirildiğini belirterek güvenilebilecek tek kitabın Kur’an-ı Kerim olduğunda birleşiyorlar. İmamlar ayrıca bu tür bir konuyla ilgili olarak da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hiç bir fetva vermeyeceğinden de son derece emin görünüyorlar. İsmail Pehlivan- Teşvikiye CamiBu olay dinimize göre caiz değildir.Yoksulluğun bir ölçüsü yoktur. Aksi takdirde tüm yoksullar zenginlere hücum eder. Yoksul bir insan, hırsızlık yapacak bir duruma düşerse bu diğer insanların ayıbı olur. O kişi bu duruma düşmeden kendisine yardım eli uzatılmalıdır. Hırsızlığın azı çoğu olmaz, haramdır. Ahmet Kartal- Ekmekçibaşı CamiBöyle bir […]

Television serial flares up confrontation with Israel

News, Etc. It was again a television serial aired almost a year after the Turkish Prime Minister Tayyip Erdogan’s televised row with the Israeli President Shimon Peres in Davos that poured more oil on the fire intensifying the “war of words” between Ankara and Jerusalem. This time the setting of the scene in the serial “Valley of Wolves” was a safe house used by the Israeli Embassy where a Turkish kid kidnapped by the Israeli agents was being kept. Polat Alemdar, the pistol packing hero of the serial raids the house, pumps few bullets into the head of the Israeli agent and the blood splashes on the wall where the spectators see a Star of David, Israel’s national emblem, stained in red. Danny Ayalon, the Israeli deputy foreign minister, summoned the Turkish ambassador Oguz Celikkol to tell him that the serial consists of anti-Semitism in a “new package” and such material was not fit to be aired even in an enemy country let alone in Turkey which is a strategic ally of Israel. He said the episode presented the Israelis and Jews as “baby snatchers,” and threatened not only the relations between the two countries but also the lives of Jewish minority members living in Turkey. The Turkish media reports criticized Ayalon’s behavior during the meeting claiming that he refused to shake hands with the Turkish ambassador and made him sit on a lower seat than his own. At this stage Prime Minister Erdogan joined in and accused Israel of violating United Nations resolutions by bombing Gazza. “Does the Israeli government support peace or not? The other day they bombed Gazza again. There was no reason for it. They are using weapons of mass destruction like phosphorus bombs. They want to say we do whatever we want, nobody can stop […]

Facebook profiliniz itinayla çekilir

İstanbul Mecidiyeköy’de, meydana çıkan sokaklardan birinde, bir fotoğraf stüdyosu… Vitrindeki büyük afiş yoldan geçenlerin dikkatini çekiyor: “Facebook özel profil fotoğraf çekimleri burada!” Stüdyonun sahibi Sefer Darıcı(32) eski bir gazeteci. Gazeteciliğin kazandırdığı refleksle olsa gerek, sosyal paylaşım ağı Facebook’taki “ışığı”, bugün bulunduğu meslek grubunda belki de ilk fark eden isim. “Bu konuda bir boşluk olduğunu düşündüm ve halkın böyle bir hizmete hayır demeyeceğine karar verdim” diyor. Geride kalan altı ay Darıcı’yı haklı çıkarmış: “Ayda ortalama 55 kişi sadece Facebook profili çektirmek için geliyor.” Eskiden nişan, düğün, sünnet fotoğrafları ya da poloraid çekimler için kullanılan stüdyosu daha çok ziyaret edilen bir mekân haline gelmiş. Facebook’un farkı ne? Facebook için fotoğraf çektirmenin, diğer fotoğraflardan farkı ne? Darıcı bu soruyu şöyle cevaplıyor: “Facebook müşterisi çevre edinme amacında ve dolayısıyla istediği biçimde görünmeyi arzuluyor. Milyonlarca insanın görebildiği ve kendilerini tanıtan fotoğrafın dikkat çekici olmasını istemeleri çok doğal. Dolayısıyla müşteri, hangi özelliğinin ön plana çıkması gerektiğini kendisi belirliyor. ‘Yüzümü beğenmiyorum’ ya da ‘kilolu gözükmek istemiyorum’ derse, ona göre düzeltmeler yapılıyor.” Darıcı’nın tarzı, dijital fotoğrafın henüz icat olmadığı yıllarda fotoğrafçı vitrinlerinde sık gördüğümüz “itinayla rötuş yapılır” reklamlarını hatırlatıyor. Kendini tümüyle fotoğrafçıya bırakan müşteriler kadar, “kafasında kendi pozuyla gelen” insanlar da var. “Örneğin” diyor Darıcı, “bir müşteri, sadece gözünün fotoğrafını çekmemi istedi. Daha ilginç isteklerde bulunanlar da oldu.” Sadece insanlar değil… Milyonlarca kullanıcıya hitap eden bir ağın yarattığı “imkanlar”la ilgilenen bir başka grup da şirketler. Özellikle piyasaya yeni çıkan ürünler Facebook aracılığıyla tanıtılmaya çalışılıyor. Darıcı “İsim veremem ama bugüne kadar yedi sekiz şirket, Facebook’a özel çekimler yapmamı istedi” diyor. Paylaşım ağlarının kendine özgü bir havası olduğunu dile getiren fotoğrafçı, başka mecralardaki tanıtım fotoğraflarının Facebook için geçerli olmadığı görüşünde:“Gazeteye verdiğiniz reklamla Facebook’a verdiğiniz reklam arasında bir fark olmalı…” Facebook’a girip profil fotoğraflarına şöyle bir göz attığınızda Darıcı’nın haklı olduğunu kolayca görebiliyorsunuz. Sanal ortamdaki sosyal ağlarda insanlar “oldukları gibi” değil […]

‘Şerefsiz’ Ekşi Sözlük’ten cevap

Çoğu zaman “klavye delikanlıları”, takma isimlerinin arkasına saklanan insanlar olarak gösterilmek istendiler. Yeri geldi “mastürbatör”, yeri geldi “prezervatif dilli”, bazen “yılansı fare” ve hatta şerefsiz” bile oldular… Sanal alemin en fazla izlenen, en çok beğenilen ve aynı zamanda en fazla eleştirilen fenomenlerinden biri haline gelen Ekşi Sözlük’ten ve sözlüğün yazarlarından söz ediyoruz. Son zamanlarda Ekşi Sözlük yazarlarıyla, gazeteciler, köşe yazarları, TV yorumcuları ve magazin dünyasının ünlüleri arasında hayli gerginlik olduğu gözleniyor. Medyanın köşe taşlarını oluşturan kalem erbabı ünlüler veya magazin hayatının kahramanları sözlükte kendileri hakkında çıkan eleştirilere hayli sinirleniyorlar. Yalnız sinirlenmekle kalsalar iyi, zaman zaman köşelerinden veya televizyon ekranlarından Ekşi Sözlük yazarlarına hakaretler yağdırıyorlar. Özellikle gazetecilerin en büyük eleştiri konusu ise Ekşi Sözlük yazarlarının takmi isimle yazması ve kimliklerinin belli olmaması. Ekşi Sözlük yazarları -ki şu anda 26 binin üzerindeler- doğal olarak bu hakaretlere ve sövgülere sinirleniyor. Aslında kendine özgü bir Web 2.0 başarısı olan Ekşi Sözlük, Türkiye’deki yerleşik geleneğin aksine katı kuralları olan ve sınırları belli bir yapı değil. Daha çok, “gittiği yere kadar gitsin” felsefesine dayanan, özgürlüğü alabildiğine çok, denetimi mümkün olduğunca az bir yapıya sahip. Sözlük’te 7 Ocak 2010 itibariyle 1 milyon 669 bin başlık altında 9 milyon 434 bin “entry”, yani giriş var. Zenginliğini, renkliliğini ve en önemlisi de çekiciliğini bu az denetimli ortama borçlu olan Ekşi Sözlük, doğası gereği herkes ve herşey hakkında özgürce fikir beyan edilebilen bir platform sunuyor. Klasik medyanın “denetimi fazla, özgürlüğü sınırlı” ortamına alışkın olan gazeteciler ve magazin ünlüleri de hakarete uğradıklarını düşündükleri bu platformun yazarları hakkında açıyorlar ağızlarını, yumuyorlar gözlerini… “Pitbull ruhlu, prezervatif dilli, ağzı ishal olmuş yaratıklar” Acun Ilıcalı geçtiğimiz günlerde verdiği röportajda, Ekşi Sözlük hakkında sorulan bir soruya şöyle yanıt verdi: ”Ben reytingimi oraya yazı yazan bazı zavallıların yazdıklarıyla ölçüyorum. Ne kadar entry olursa, ben o gece programın reytingini iyi-kötü anlarım.” Milliyet‘in Caddeekinde Ekşi Sözlük yazarı Aziz Kedi […]

Nerede o gençler?

) Bakan Özak, yakın gelecekte Türkiye’de Dünya Basketbol Şampiyonası, Kış Olimpiyatları gibi önemli spor organizasyonlarının düzenlenecek olmasını da ülkenin son yıllarda gerçekleştirdiği aşamaya bağlıyor: “Siz Avrupa’nın altıncı, dünyanın 16. büyük ekonomisi olursanız, İslam Konferansı Örgütünün başında siz varsanız ve ABD Başkanı ilk ziyaretini sizin ülkenize gerçekleştirirse, bunun değerlendirmesini de öyle yapmak lazım.” Başarı “teğet geçiyor” Büyüyen Türkiye ekonomisi, spor yatırımları ve lisanslı sporcu sayısındaki artış… Tüm bunlar dünya spor arenasında Türkiye’ye ne getiriyor? Örneğin, Özak’ın bahsettiği Kış Olimpiyatlarında, bir sporcumuzun madalya alacağını umabilir miyiz? Başarı, uluslararası alanda güreş ve halter dışında ismini tutarlı bir şekilde geçiremeyen Türk sporuna neden “teğet geçiyor”? Diğer taraftan, küçük yaş gruplarında mücadele eden sporcularımıza baktığımızda tümüyle farklı bir resimle karşılaşıyoruz. Türkiye, futbol da dahil olmak üzere 18 yaşın altındaki sporcuların katıldığı uluslararası turnuvalarda elle tutulur başarılara imza atıyor. Daha bu yaz, Genç Milli Basketbol Takımımız, Avrupa Şampiyonası’nda ev sahibi İspanya ile final oynadı ve Avrupa ikincisi oldu. Milli takımın, dünya şampiyonu İspanya’ya yenilmesi kimseyi üzmedi bile. Gençlerden iki ay sonra, bu kez Basketbol A Milli Takımımız Avrupa arenasındaydı. A milliler grup maçlarında, daha sonra final oynayacak iki ekibi, İspanya ve Sırbistan’ı yenmiş ancak çeyrek final uzatmalarında Yunanistan’a yenildikten sonra bir daha ayağa kalkamamıştı. Türkiye, finalistleri yendiği Avrupa Şampiyonası’nı sekizincilikle tamamlamıştı. Potadan havuza… Basketbolda yaşadığımız bu çelişkinin bir benzerine, geçtiğimiz günlerde İstanbul’da düzenlenen Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası’nda tanık olduk. Türkiye 10-13 Aralık 2009’da gerçekleşen bu şampiyonaya genç bir ekiple katıldı. Milli takımda yer alan sporcuların çoğu, daha küçük yaşlarda katıldıkları turnuvalarda kürsüye çıkma başarı gösteren isimlerdi. Fakat alışa geldiği üzere Türkiye bu şampiyonayı da madalyasız kapadı. Turnuvada elle tutulur tek başarımız, 34 yaşındaki yüzümüz Derya Büyükuncu’nun, seçmelerinde Türkiye rekoru kırdığı 200 metre sırtüstü finalinde Avrupa beşincisi olmasıydı. HaberVs, Türkiye’nin genç kategorilerde kazandığı başarıyı yetişkinlerin yarıştığı turnuvalarda kazanamamasının nedenini havuzda aradı. Muhabirimiz Mert Oynargül milli takım […]

Bir garip Kazım Kazım

”du. Gelecek Kazım Fenerbahçe yönetimi, kadro dışı bırakma kararını resmi olarak açıklamasa da, masum olduğunu dile getirdiği genç futbolcusunun “uçarılığı, hatta deli doluluğu”ndan usanmış görünüyor. Belli ki, doğru olsun olmasın, saha dışında yaşanan bunca şeyin sahadaki karşılığını görmekte zorlanıyor. Futbolcunun 5 milyon avro olarak belirlenen bonservis ücretinde de indirime gidileceği konuşuluyor. Haberlere göre Daum, onun takımında kalması için çaba harcıyor. Diğer taraftan Kazım, kendisine İngiltere’de kulüp arıyor. Oynadığı takıma renk getirdiği tartışma götürmeyen, gençliğini dolu dolu yaşayan bu yıldıza bir İngiliz kulübünün talip olması sizce de mümkün mü? Kısa futbol geçmişi, Kazım (Colin) Kazım’ın Fenerbahçe’de 2011’de sona erecek sözleşmesini tamamlayamama ihtimalini güçlendiriyor. Ve en önemli soru, son günlerde yaşanan kriz bir şekilde atlatılsa bile genç oyuncunun bundan bir “büyüme payı” çıkarıp çıkarmayacağı.

Benim Adım Orman

Lara Özlen Dört buçuk yıllık özlemin ardından “Hoşçakal”la kapattığı ruh muhasebesinin kapağını “Merhaba”yla açıyor Şebnem Ferah. Özletmişti kendini, bekleniyordu heyecanla, herhalde herkes hemfikir bu konuda. 2007’de piyasaya sürülen “rock senfonisi” sayılmazsa yıllardır biriken bir “stüdyo albümüne özlem” söz konusu. Daha pek taze olan Benim Adım Orman albümünün kapağını, beklentilerimi büyüttükçe büyüterek açıyorum. Sonuç: Az biraz özlemin dindirilmesi, epeyce hayal kırıklığı. Birçok yönüyle klasik bir Şebnem Ferah albümü duruyordu karşımda. Üslup, devrik cümleler, gizli anlamlar, müziğin tınlayışı, isterik feryatlar… Her şey kemikleşmiş “Şebo” tarzına uygundu. Yalnızca sözler pek beklenen doyumu veremiyordu. Albümün açılış parçasıyla “Merhaba” derken enerjik ve dolu dolu geldiğinin sinyallerini verir gibi Ferah. Olması istenilenlerin kolayca olabildiği, özgürlüğün sınırlarının olmadığı sihirli bir dünyaya davet ediyor dinleyiciyi. İkinci ve albümle aynı ismi taşıyan “Benim Adım Orman”la olgunluğunun doruklarında, toprak ananın kollarında geziniyor sanatçı. “Yalnız”da sokakta akordeon çalanın yalnızlığı, hayatın nihai gerçekleri işliyor içimize. Herkesin birbirine benzeyen ama birbirinden fersah fersah uzak görünen binlerce hikâyesinin olduğunu hatırlıyoruz. Fakat bir kadının (hem de feminizme yakın duran bir bestekarın) “kahpe dünya” tabirini kullanmasını pek de anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim. “İstiklal Caddesi Kadar”la aşk feryatlarına tanıklık ediyoruz Ferah’ın. Geçmişe takılıp kalmak, onu bıkıp usanmadan tekrar tekrar yaşamanın takıntılı döngüsü hammaddeleri şarkının. Albümde remiksiyle birlikte iki kez tekrarlanan “Eski”ye geldiğimizde sıradan güzel güne, ağaç dinginliğine erişmenin özlemini haykırıyor Şebo, kayıpların ağırlığı heyula gibi çörekleniyor bünyelere. Elden kaçırılan, önümüzden geçip giden fırsatlar; artık yıpranan “Mahalle”yle aynayı biraz da kendine döndürüyor. “Ateşe Yakın” uçmaktan hiç utanmadan vazgeçmeyen Ferah, babasına duyduğu özlemi en açıktan minik minik işliyor ruhumuza. Albümün bence gözyaşı dökmeye en elverişli şarkısı da bu. Mutluluktan sürülmüş yarısıyla konuşuyor, asfalta saçılan hayatını toparlıyor, “Serapmış” derken. İnsanlığımızı sorgulatıyor ve umudunu yavaştan yitirmeye başladığını hissettiriyor hafiften “İnsanlık”la. Yarım kalan aşklarının yasını tutuyor, tahlilini yapıyor “Bazı Aşklar”la Metin Türkcan’ın gitar solosu eşliğinde. “En güzel şarkım henüz yazmamış olduğumdur” diyor, çocuksu saflığımızdaki […]

‘Love and hate’ tefrikası

HaberVs Hürriyetyayın yönetmenliğinden ayrılma kararını açıklamasının ikinci gününde de gazeteciler, meslektaşları Ertuğrul Özkök’ü “yalnız bırakmadı”. Eski yılın son ve yeni yılın ilk gününde, köşe yazarları Özkök hakkındaki düşüncelerini ve görevi bırakmasının Türkiye basınında yaratacağı değişikliğe dair öngörülerini dile getirdi. Bu konuda en iddialı yorumlar Zaman, Yeni Şafak ve Star’dan geldi. Zamanyazarı Hüseyin Gülerce, konunun şahsi bir mesele olarak görülmemesi gerektiğini ancak Özkök basında bir zihniyeti temsil ettiği için onun görevden ayrılmasının “demokratikleşme” adına bir şans olduğunu savundu. Staryazarı İbrahim Kiras ise ayrılığın nedeninin hükümetin Aydın Doğan’dan “kelle istemesi”yle açıklanamayacağı, Özkök’ün kendi grubunda “devlet içinde devlet” gibi davrandığını, bu nedenle Doğan’ın vergi cezaları nedeniyle düştüğü zor durumdan Özkök’ün bilinen yöntemleriyle kurtulamayacağını görmesi olduğunu iddia etti. Yeni Şafak’ın müstear isimli yazarı Taha Kıvanç, “Kurduğu çarpık medya düzeninin değişik gazetelerdeki uzantılarının kaç gündür ‘büyük başarı’ diye sözünü ettikleri” Özkök’ün gazeteciliğinin, tam tersine “büyük bir başarısızlık” olduğunu yazdı. Farklı çizgideki yazarların yorumlarında öne çıkan bir ortak saptama da, 20 yıl boyunca Hürriyetyayın yönetmenliği yapmanın “normal bir insanın işi olmadığı” (Ahmet Kekeç) hatta “delilik” (Yılmaz Özdil) olduğu tespitiydi. Özkök’ü “severek” ya da “nefret ederek” takip etmek HaberVs olarak 30 Aralık 2009 tarihli gazeteleri taramış ve “Türkiye basınının Ertuğrul Özkök’ün istifasını nasıl yorumladığı”nı sunmaya çalışmıştık. Özkök’ün Hürriyetçalışanlarına 29 Aralık tarihli yazı işleri toplantısında duyurduğu istifa kararı çok yeni (ve sürpriz) olduğu için bu gelişme birçok gazetede “haber” çerçevesi içinde kalmış, yorum yapacağını tahmin ettiğimiz yazarların çoğu ilk gün Özkök’le ilgili yazmamıştı. Özkök’ün ayrılığına “seyirci kalmayacağı” tahmin edilen birçok isim, 31 Aralık’ta “içini döktü”. Son iki günde yayınlanan, Özkök hakkında yıllardır yazıp çizilenlerin özeti niteliğindeki bu yorumlar aynı zamanda, onun neden Türkiye basınının en hararetle takip edilen ismi olduğunun da güncel bir cevabı. Oktay Ekşi: “Onu tartışanlar için ‘2 numara büyük’tü.” Hürriyetbaşyazarı Oktay Ekşi, “”). Görmüş, konu hakkındaki birikimini bu yazıda da kullandı ve hemen tüm yazarların […]

2012’de ne yapacaksınız?

Son yılların modası 2012, Maya takvimi, dünyanın sonu, yeni çağın başı gibi tartışmalar sürerken 2012’ye yönelik senaryolar da medyada hergün daha çok yer buluyor. Özellikle sinema ve kitap piyasası 2012, kıyamet ve Maya üçgenini çok sevmişe benziyor. 2012 senaryosu sektör için altın yumurtlayan tavuk gibi gözükse de aslında yayılan bu korkunun insan psikolojisi üzerinde çok önemli etkileri var. 2012 furyasının hızla yayılması ve insanları etkilemesi üzerine NASA’nın önde gelen astrofizikçilerinden Dr. David Morrison geçtiğimiz aylarda bu konu hakkında Astronomical Society of Pacific Derneği bülteninde bir makale yayınladı. Kendisine her gün binlerce mail geldiğini ve insanların intihar bile etmeyi düşündüğünü söyleyen Morrison’a göre, 2012 üzerine yazılıp çizilenler ve söylenenler son derece yanlış ve abartılı. Hollywood’un konuyu çok fazla malzeme yaptığını ve insanları bilim konusunda yanlış yönlendirdiğini savunan Morrison, sadece daha fazla para kazanmak için uzay, dünya ve evren hakkında yeteri kadar bilgisi olmayan genç insanların korkutulduğunu söylüyor:“2012 filmi üstünden yaratılan kozmofobi bugüne kadarki en büyük evren asparagaslarından. Ve bu fobinin etkisi ne yazık ki uzun ömürlü olacak.” 2012’ye iki yıl kala NASA uzmanlarının deyimiyle bu en büyük evren asparagası konusunda insanların ne düşündüklerini ve 2012’de ne yapmayı planladıklarını hem Türkiye’de hem de Avrupa’da soruşturduk.. Sorumuzu yanıtlayanların büyük bir kısmı 2012’de dünyada bir şeylerin değişeceğine ve dünyanın sonunun geleceğinie pek inanmıyor. Bazıları ise felaket söylentilere inat 21 Aralık 2012’de parti vermeyi planlıyor… Dennis Jansen (18) / HollandaDünyanın sonu benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Her zamanki gibi geçecek o günüm, neler olacağını o zaman göreceğim Helmut (28) / AlmanyaMaya Takviminin bitişi, o tarihte dünyada yeni bir hayatın başlangıcı olacak, bunu birçok insan dünyanın sonu olarak algılıyor fakat öyle bir şey yok yalnızca yeni bir tarih başlıyor Maya Takvimine göre. Diğer zamanlardan farklı bir şey yapmayacağım. Bilun Yalçın (24) / İstanbulEvrimi ifade ediyor. Dünyanın ve insanların geçireceği bir değişim. Farklı bir enerjinin ortaya […]

Basında ‘love and hate’: Ertuğrul Özkök

HaberVs Dile kolay, 20 yıl… Bir gazetenin üstelik de yalnız Doğan Grubu’nun değil neredeyse Türkiye basınının “amiral gemisi” sayılan Hürriyet’in yayın yönetmenliğinden ayrıldığını açıklayan Ertuğrul Özkök’ün ardından beklendiği gibi bir fırtına koptu. Hürriyet’in daha Simavi ailesi’nin olduğu dönemde Çetin Emeç’in bir suikaste kurban gitmesini ardından “daha ılımlı” bir isim olarak gazetenin başına getirilen Özkök şimdi de biraz “radikal” bulunduğu için, gazete yönetimine veda etmek zorunda bırakıldı. Hürriyet’in Aydın Doğan’a geçmesinin ardından “gitti gececek” denilen Özkök, şu veya bu nedenle eleştirilse de gazetenin başında kalmayı sürdürdü. Özkök’ün istifası kimine göre hayırlı, kimine göre bir “geri adım”. Ama kim ne derse desin dün itibariyle Türkiye basınında bir devir kapandı ve yeni bir dönem başladı. Bu “devir değişikliği”ni gazete ve yazarların nasıl gördüğünü, en azından tarihe bir not düşmek için derledik. Vatan: “Hürriyet’te görev değişikliği” Haberi ön sayfadan duyuran Vatan, Ertuğrul Özkök’ün yerine Enis Berberoğlu getirildiğini duyurdu. Vatanyazarlarından Reha Muhtar, “Ertuğrul Özkök için söylediklerim ve söylemediklerim” başlıklı yazısında “Hürriyet gibi Türkiye’nin devlet gibi gazetesini 20 yıl genel yayın yönetmenliği koltuğunda oturarak yönetmek bir gazetecinin yaşamında çocuklarına bırakabileceği çok değerli bir mirastır” yorumunda bulundu. Muhtar, Özkök’e söylemediklerini ise kısaca şöyle özetledi: “Genel yayın yönetmenliği gibi görevlerde insanların önemli bir kısmı gücünüzden dolayı size saygılı davranırlar… Mesele hayata, “genel yayın yönetmeni olarak gelmediği gerçeğini” bilmekten geçer. Eğer bunun bilincindeyseniz, ‘Hayat boyu Tanrı tarafından seçilmiş bir genel yayın yönetmeni’ olduğunuza inanmıyorsanız, zaman içinde ‘sizi sadece kendi kişilik özelliklerinden dolayı sevecek insanlarla’ beraber olursunuz.. En kutsal hazine, sizi sadece kişilik özelliklerinizle seven insanlarla geçireceğiniz keyifli saatlerdir. Çünkü oradaki alma-verme ilişkisi sanal değil hakikidir… Genel yayın yönetmeni olunmadığı durumlarda hayat hakikidir. Hakikatlere hoşgeldin Ertuğrul Özkök…” Akşam: “20 yıllık Özkök dönemi kapandı” Ön sayfadan duyurulan haberde Özkök’ün Hürriyet çalışanlarına yaptığı veda konuşmasına değinildi. 18 Aralık’ta CNNTürk’te yayımlanan Medya Mahallesi adlı programda Ayşenur Arslan ile yaptığı söyleşiden bahsedildi. Ahmet Hakan, […]

2010 İnsan Hakları Ödülü: Hayati Yazıcı ve U2

). Yazıcı’ya göre U2 “parayla falan gelecek bir grup” değildi. Çünkü insan hakları ihlalleri olan ülkelere gitmedikleri bilinen bir gerçekti. Daha önce Türkiye’ye karşı böyle bir tavırları olmuşmuştu. Ama anlaşmaları yapmışlar ve onlardan (hükümet?) ekstra talepleri de olmamıştı. Konser Ramazan’a denk gelmekteydi. Ya onlar iftarı açıp konsere gidebilir ya da belli mi olur, önce U2 onlarla iftara gelirdi. Başbakan Yardımcısı Yazıcı U2 konserine yapılan katkıyı, 10 Aralık’taki İstanbul 2010 AKB basın toplantısında detaylandırdı. U2’ye 1 milyon TL, bilet fiyatlarının ucuzlaması için ödeniyordu. Yazıcı’ya göre İstanbul konserinin biletleri, Avrupa’daki konserlerden daha ucuz olacaktı. U2 dinlemenin karşılığı HaberVsolarak U2’nin 2010’da Avrupa’da “U2 360° Tour” programına aldığı konserlerin bilet fiyatlarını inceledik. Grubun Ağustos ve Eylül 2010’da gerçekleştireceği 8 konserin biletleri, çeşitli sitelerde avro, dolar ve sterlin para birimleriyle satılıyor. İncelemizde aynı konsere ait biletlerin farklı sitelerde, farklı fiyatlardan satıldığını gözlemledik. İstanbul konseri de buna dahildi. Örneğin bir sitede İstanbul konserinin “saha içi” bileti 141 sterlinden satılırken, Türkiye’de saha içinin iki katından daha fazlaya satılan “üçüncü kategori” bir başka sitede 65 sterlinden satışa sunuluyor. Konserlerin yapıldığı stadyum ve salonlarda farklı oturma düzenlerinin olması da, fiyatlandırmayı etkileyen bir başka faktör. U2 konserlerinin bilet fiyatlarını İstanbul fiyatlarıyla kıyaslarken, bu 8 ülkede görece tutarlı sınıflama ve fiyatlandırma sunan www.ticketbande.co.uk sitesini referans aldık. Bu sitede sterlin üzerinden satılan biletlerin TL karşılığını hesapladık. En ucuz İstanbul, en pahalı Viyana Kıyasladığımız tüm kategorilerde en ucuz biletler İstanbul’da. Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda birinci kategori 375 TL, ikinci kategori 300, üçüncü kategori 225 ve saha içi (ayakta) biletleri 100 TL’den satılıyor. Biletlerin en pahalı olduğu Viyana konserinde 668 TL’den satışa çıkan birinci kategori, Paris konserinde ortalama 622 TL’den satılıyor. Bu iki kent, 468 TL (ortalama) ve 340 TL’lik saha içi bilet fiyatlarıyla da ilk iki sırada yer alıyor. Sekiz kentte ve tüm kategorilerde İstanbul’dan daha ucuz bilet satılan tek konser Torino’da. 6 Ağustos […]

Herkesin bildiği sır: JİTEM

Bugünlerde, Ergenekon soruşturması nedeniyle adı sıkça tartışılan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, 1999’da Şırnak İdil’de görev yaparken başlattığı soruşturma neticesinde JİTEM’le (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) ilgili ilk kez dava açılmasını da sağlamıştı. Kamuoyunda ilk JİTEM davası olarak bilinen ve Ergenekon’un asker kökenli ünlü isimlerinin de geçtiği soruşturmayı yürüten isim olan Cihaner, bu karanlık örgütü paçasından yakalamış ve belli bir noktaya kadar da götürmüştü. JİTEM görevlisi itirafçı İbrahim Babat’ın Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun hazırladığı Susurluk Raporu’nda yer verilen, 16 Eylül 1989’da kaçırılarak infaz edilen Sevim, Hasan Utanç ve Hasan Caner adlı üç köylünün öldürülmeleriyle ilgili anlatımları üzerine savcı Cihaner aralarında Arif Doğan’ın da bulunduğu bazı şüphelilerle ilgili yeni bir soruşturma açmıştı. Doğan’a eşlik eden diğer zanlılar ise JİTEM’le çalışan itirafçılar İbrahim Babat, Adil Timurtaş, Mehmet Zahir Karadeniz, Lokman Gündüz, Abdülkadir Aygan, Faysal Şanlı, Recep Tiril, Ali Ozansoy, Hüseyin Tilki ve Hayrettin Toka ile askerler JİTEM’İn kurucularından Binbaşı Cem Ersever, Jandarma Yüzbaşı Sinan Yaşar, Jandarma Kıdemli Başçavuş Şaban Bayram, Faysal Şanlı idi. Cihaner’in tayininin çıkmasından sonra da o günlerin puslu havasında soruşturma ağır aksak ilerleyebildi ve gelinen noktada sadece yukarıda adları anılan 11 itirafçı JİTEM’ci sanık olabildi. Çünkü Genelkurmay asker zanlılarla ilgili soruşturma izni vermemişti.JİTEM: Bir varmış bir yokmuş İşte Cihaner’in başlattığı bu soruşturma sonunda Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve sadece itirafçıların yargılandığı davada bugün (29 Aralık 2009) ilginç bir gelişme yaşandı. Genelkurmay Başkanlığı mahkemeye gönderdiği yazıda, JİTEM’in olmadığı iddia edildi. 2 Ekim 2009’daki son duruşmada mahkeme heyetinin Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndan, “JİTEM adlı bir birimin olup olmadığının, var ise hangi tarihte kurulduğunun, faaliyetine devam edip etmediğinin, iddianamede belirtilen kişilerin kuruluşa üye olup olmadıklarının” sorulmasına karar vermişti. İşte Genelkurmay’ın adeta “herkesin bildiği bir sır” haline dönen JİTEM’in varlığını inkar etmesine neden buydu. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaşan ve Genelkurmay Başkanı namına Ceza Hukuk İşleri Şube Müdürü Hakim Albay Orhan Önder […]

Hayatımızı değiştiren on yıl

Yüzyıl, binyıl değişti derken 2000’lerin ilk on yılı da göz açıp kapayana kadar geçti. Şimdi önümüzde 2010’lu yıllar var. Bu on yıl hayatımızda neleri değiştirir şimdiden tam olarak bilmemiz mümkün değil. Ama bildiğimiz bir şey var ki geride buraktığımız on yıllık süre hayatımızda çok büyük değişiklikler yarattı. Pek çoğunun geçmişi daha önceki yıllara uzansa da cep telefonu ve internet gibi 2000’lerin ilk on yılında hayatımıza giren pek çok yenilik ve teknoloji insan hayatını bir daha asla geri dönülemeyecek biçimde değişikliğe uğrattı. Yeni teknolojiler, kişiler arası iletişimden, sosyal hayata, alışverişten eğlence anlayışımıza kadar pek çok alışkanlığımızı değiştirdi. Müzik ve sinema gibi sektörlerin yapısında adeta devrim yaşanırken kültür ürünlerinin üretilmesi ve tüketilmesi konusunda bambaşka yöntemler ortaya çıktı. Djital müzik, dijital görüntü, mobil teknoloji, Wi-Fi, 3G, online oksijen, Web 2.0, sanal ortam, sosyal paylaşım ve daha pek çok yeni kavramın yaşamımıza hakim olduğu 2000’lerin ilk on yılının değişimini HaberVs muhabirleri Berk Doğan, Meneviş Tozak ve Server Uraz derledi…

Hayatımız dijitalleşti

2000’lerin ilk on yılı dijital teknolojilerin tavan yaptığıı bir dönem olarak tarihe geçecek demek herhalde yanlış olmaz. Dijital müzik ve dijital görüntünün hayatımıza girdiği bu yıllarda ayrı ayrı amaçlara yönelik bir takım araçların bir araya getirilme tutkusu da çılgınlık boyutlarına vardı. Sonunda, o ona eklendi, bu bununla birleştirildi, hem müzik dinlenebilen, hem fotoğraf çekilebilen, hem mesajlaşılan, hem, internete erişilen, hem radyo dinlenen, saati gösteren, kronometre olarak kullanılabilen, sabah uyanmak için çalar saat görevi gören, randevularımızı ve önemli günleri kaydeden, ajanda olarak kullanabileceğimiz, ses kaydı yapılan, hesap makinesi olarak kullanılabilen, oyun oynanabilen, bütün bu özelliklerinin yanında istersek da telefon görüşmesi de yapabileceğimiz bir alet hayatımızın tam ortasına yerleşiverdi. İşte 2000’lerde hayatımızı değiştiren teknolojiler… Dijital kameralı cep telefonları İlk cep telefonu 1973 yılında Martin Cooper tarafından icat edildi ve sadece 2000 adet üretildi. 90’lı yılların sonunda yaygınlaşan cep telefonları, çıktığı yıllarda araba takozlarını anımsatırdı. 2002 yılında Nokia firmasının piyasaya sürdüğü 7650 modeli ilk dijital kameralı cep telefonu olarak tarihe geçti. İlk dönemlerde dijital fotoğraf makinelerinin pahalılığı ve görüntülerin kalitesizliği nedeniyle analog kameralar kullanılmaya devam edildi.Bu geçiş dönemi de telefon firmalarının yüksek çözünürlükte kameraları cep telefonlarına koymalarıyla son buldu. Artık yaşlısı genci kameralı cep telefonlarından edindi ve bütün fotoğraflarını bilgisayara aktarır oldu. Böylece baskı, film gibi masraflar ortadan kalktı. Bu teknoloji sayesinde herkes amatör fotoğrafçı ve gazeteci haline geldi. Aslında bir cep telefonu üreticisi olan Nokia’yı dünyanın en fazla fotoğraf makinesi üreten firması haline getiren bu gelişmeyle birlikte, nternette fotoğraf, film ve yazı paylaşımını sağlayan en önemli adımlardan biri de atılmış oldu. Mp3 çalar, Ipod Napster adlı şirketin internet üzerinden ücretsiz şarkı indirilmesine olanak veren yazılımı kullanıma açmasıyla halen en yaygın dijital müzik farmatı olan mp3’e olan ilgi, müzik sektörünü alt üst edecek şekilde arttı. Bu gelişmeyle birlikte 2000’lerin en yenilikçi firmaları arasında sayılan Apple, 2001 yılında ilk İpod’u piyasaya sundu. İlk taşınabilir […]

Sosyalim, çünkü paylaşıyorum!

2000’li yıllarda internet, birilerinin içerik hazırlayıp birilerinin de okuduğu bir mecra olmaktan çıkıp kullanıcıların yarattığı içeriğe evsahipliği yapan bir ortam haline geldi. Web 2.0 adı verilen bu değişimin hemen ardından da “sosyal paylaşım devrimi” geldi. Artık internette herkes içerik üretiyor ve ürettiği içeriği sınırsız bir şekilde paylaşabiliyor. Medyatava’nın mayıs ayında yayınladığı ComScore internet sitesinin Türkiye için özel olarak hazırladığı raporda Türkiye’de 15 yaş ve üstü toplam 18,1 milyon kişinin internet kullandığı ve mayıs ayında internette toplam 544 milyon saat vakit geçirildiği ve kişi başına aylık 30 saatlik bir internet kullanımını olduğu belirtiliyor. İnternette geçirilen bu sürenin büyük çoğunluğunun sosyal paylaşım ortamlarında harcandığına ise hiç kuşku yok. İşte hayatımızı en çok etkileyen ve onlarsız nasıl iletişim kurduğumuzu hatırlayamadığımız bazı paylaşım siteleri… Bloglar Blog yada Türkçe adıyla ağ günlükleri, web tabanlı günlük gibi düşünülebilir. Genellikle güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yer aldığı bir yayın sisteminden oluşan bloglarda yayıncının seçimine göre okuyucular yazılara yorum yapılabiliyor. Pek çok insan tarafından kullanılan blogların yazarlarına blogger adı veriliyor. Web 2.0, yani kullanıcıların yarattığı içerik sisteminin temeli olan ve yemek, moda, sanat,ekonomi, politika gibi sınırsız bir konu yelpazesine sahip bloglar o kadar popüler ki, kimilerine göre bu yayıncılık biçimi klasik gazetelerin yerini almaya en büyük aday durumunda. Blog yazmak yada “blogger” olmak için öyle çok teknik bilgiye de gerek yok, günümüzde blog kullanıcılarının yaş yelpazesi de çok geniş. Ve ücretsiz olarak kullanılabilmesi de bu sayının artışında oldukça etkili. WordPress ve Blogspot gibi siteler halen en popüler ücretsiz blog siteleri durumunda. Milyonlarca blogun kayıtlı olduğu Technorati.com adlı blog arama motoru bloglar aleminde neredeyse Google’dan daha etkili bir konumda.. Facebook 2006 yılında Harvard’da okuyan Marc Zuckerberg tarafından ilk başta sadece Harvard’lı öğrenciler için kurulan Facebook, şu anda dünyada 350 milyonu aşmış olan üye sayısı ile en popüler sosyal paylaşım aracı. Fotoğraftan videoya içinde bulunduğunuz ruh halinden katılacağınız […]

Kolay müzisyenlerin ve mp3’lerin çağı

Milenyumdan sonra, 1990’larda doğan müzik tarzları geniş kitlelere hitap etmeye başlarken, bir çok yeni müzik tarzı da doğdu ve yeni akımlar ortaya çıktı. Dub, deep house, broken house, bossa nova, progressive, space age, exotica, downbeat, ambient, chill out, trip-hop ve benzeri müzik türleri 2000’lerde gündeme geldi. Alternatif denilebilecek bu tür müzikleri çalan radyolar açıldı ve bu tarzlara ağırlık verilmeye başlandı. Bu yeni müzik türlerinin peşinden sürüklenen kitleler ise, tarza göre kategorilenen organizasyonlarda bir araya geldi. 2000’ler için yeni müzikal akımların doğuşu demek yanlış olmaz. Müzikal farklılıkları gözden geçirirken, 2000 sonrası akımları incelediğimizde göze çarpan en büyük farklılık, 90’lardaki enstrümantal ağırlığın, yerini elektronik tabanlı müziğe bırakması oldu. 2000’lerde hızla gelişen teknoloji elbette müziğin mutfağına da damgasını vurdu. Müziğin dijitalleşmesi olarak adlandırabileceğimiz bu değişimi büyük bir sahneden onlarca enstrümanın inip, yerine sadece bir tane bilgisayarın çıkması olarak görebiliriz. Gerek yeni müzik tarzlarının, gerek pop, jazz, rock gibi ana akım denilebilecek, yerini sağlamlaştırmış kalıcı tarzların uğradığı dijital değişim, 2000 sonrası müzik dünyasının en önemli konusu oldu. Artık aranjesi yapılan bir pop şarkısına, örneğin keman gerekiyorsa; aranjörler, bunu kemancı getirmeden, gerekli müzik programlarını kullanarak kendileri yapabiliyor. Tabii aynı durum tüm enstrümanlar için geçerli. Teknoloji ilerledikçe bilgisayar tabanlı kullanılan enstrümanlar, gerçeklerinden ayırt edilememeye başladı. Bu durum müzik yapımında kullanılan emek gücünü azaltırken, müzik üretimini de kolaylaştırdı. Böylece müzisyenlik artık eskisi kadar emek isteyen bir iş olmaktan çıkarak kolayca edinilebilecek bir sıfat haline geldi. Dijitalleşen müzik teknolojisinin getirisi -bir yandan da götürüsü- olan “kolay müzisyenlik” 2000’lerde akıl almaz bir biçimde çoğaldı. Oldukça düşük bütçelerle kurulabilen “home studio”lar , evinde müzik yapmak isteyen insanlara büyük olanaklar sundu. İnternet üzerinde geniş kitlelere sahip bireysel müzik paylaşımına imkan veren sosyal platformlar, “kolay müzisyenlerin” yaptığı eserleri duyurabilmeleri ve paylaşabilmeleri için büyük bir ortam sağladı. Bu durumun en büyük sonucu ise amatör-profesyonel veya iyi müzisyen-kötü müzisyen koşullarının dijital ortamda eşitlenerek ayrımının […]