Etiket habervs

Eski bir “cumhuriyetçi”den Cumhuriyet’e ve İlhan Selçuk’a farklı bir bakış

Ferda Balancarfblancar@medyakronik.com Necdet Şen ilk kez 1980’li yıllarda yarattığı “Hızlı Gazeteci” tipiyle tanınan bir karikatürist. 1990’larda Cumhuriyet’ten ayrılan Necdet Şen’in geçen pazar günü Star’ın Açık Görüş ekinde yayımlanan yazısı Cumhuriyet’in nereden nereye geldiği kadar bir Cumhuriyet okurunun Cumhuriyet’i algılayışındaki değişimi de çarpıcı biçimde yansıtıyor. Aşağıda dikkatinize sunduğumuz yazının geçenlerde Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak gözaltına alınan İlhan Selçuk’a ve Cumhuriyet gazetesine farklı ve özgün bir bakış taşıdığını düşünüyoruz. İlhan Abi’nin Cumhuriyet’i 31.03.2008 ‘Cumhuriyet hariç her şey değişir’ kozmik yasası uyarınca, gün oldu biz de değiştik. Daha doğrusu hayatı ve Cumhuriyet’i algılayış biçimimiz değişti. O halimizle sindiremedi bizi Cumhuriyet. Onca yıl emek verdiğimiz gazetemiz, daha sonra bizi en çok aşağılayan, en çok hedef gösteren gazete oldu. Bir zamanlar ‘Hepimizin Cumhuriyeti’ idi o gazete. Şimdi ise sadece ‘İlhan Abi’nin Cumhuriyet’i. Sadece Hasan Cemal mi sevecek Cumhuriyet’i? Ben de çok sevmiştim. Aşıktım hatta. Çınarlarında kolon vurdum, koridorlarında sabahladım, göz nuru tükettim tam yedi buçuk yıl.Ama gün oldu, ayrı düştük.Ailemden ve öğretmenlerimden sonra belki de kişiliğimin oluşmasında en büyük paya sahiptir Cumhuriyet. Eğri ile doğruyu, çağdaş ile yobazı, devrimi ve karşı devrimi, menemeni, köy enstitülerini, halkevlerini, öz Türkçeyi ben hep o gazeteden öğrendim. Çocuktum ufacıktım, memlekette ‘devrim’ diye bir kelime hasıl olmuştu. Ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Aydınlanmanın Bilgesi, gazetedeki penceresinde ‘aslanım Deniz, kaplanım Mahir’ diye yazılar yazar, kırlardan şehirlere inecek, tersaneleri, kışlaları, fabrikaları zapturapt altına alıp, ehil ellere teslim edecek devrimcileri arı Türkçesiyle destekler, yol gösterir, boy boylar, soy soylardı. ‘Aydınlanma Bilgesi’Neyin ne olduğunu kendi başıma bilecek değildim ya, çocuktum ufacıktım, işin doğrusunu öğreneyim diye her Allah’ın günü İlhan Abi’nin Pencere’sini okurdum. İyi ki okumuşum, kafam bilinçle doldu, aydınlandım, devrimleri korumak için önemsiz bir sıra neferi olmanın erdemini kavradım. Hatta bir ara (okuduklarımı yanlış algılamış olmalıyım ki) silahlanıp dağa çıkmaya heveslendim. Ne var ki, ben çıkacak uygun bir dağ bulana kadar Denizler ve Mahirler sıram […]

1 Mayıs’taki şiddet değilmiş…

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, toplam 38 kişinin geçen yıl 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda saldırıya uğradıkları gerekçesiyle altı polis yetkilisi ve olay yerinde görev yapan Emniyet görevlileri hakkında yaptıkları şikayette dava açılmasına gerek görmedi. 1 Mayıs saldırılarıyla aralarında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, 78’liler Girişimi yetkilisi Celalettin Can, Cumhuriyet gazetesi muhabiri Alper Turgut, Türk Tabipler Birliği (TTB) Genel Başkanı Gençay Gürsoy’un da bulunduğu 38 kişinin yaptığı suç duyurusu takipsizlikle son buldu. Kamuoyuna henüz yansıyan 12 Mart 2008 tarihli kararında Cumhuriyet Savcısı Abdülaziz Özatlan, Taksim Meydanı’nda sendika ve sivil toplum örgütlerince “izin verilmediği halde ve güvenlik birimlerince terör örgütü mensuplarının da katılacağı yönünde istihbarat üzerine tedbir almalarına rağmen” eylem yapıldığına yer veriyor. Kararda, “Beşiktaş İlçesi’nde birçok insanın ellerindeki pankartlarla Taksim’e doğru yürümek istemeleri üzerine eylemden geri durmaları ve dağılmaları konusunda yapılan tüm uyarılara rağmen çeşitli noktalardaki grupların, uyarılara karşın slogan atmaya devam etmeleri, bazı yerlerde Emniyet görevlilerine saldırmaları ve mukavemette bulunmaları üzerine grupların dağılması için yasal zor kullanılarak göz yaşartıcı gaz kullanıldığı ve birçok kişinin gözaltına alındığı anlaşıldı” deniyor. Savcının kaleme aldığı kararda şikayetle ilgili yeterli delil bulunamadığına ve polisin güç kullanımında herhangi bir orantısızlık bulunmadığına da yer veriliyor: “Bazı mağdurlar yaralandıysa da, bunlar Emniyet görevlilerinin yasal zor kullanmaları sonucu meydana geldi. Tüm şüpheliler, zor kullanım sınırlarını aşarak ya da memuriyet nüfuzlarını kötüye kullanmak suretiyle mağdurlara karşı etkili eylemde bulunduklarına dair, haklarında kamu davası açmaya yeter, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği, mağdurların meydana gelen yaralanmaların dereceleriyle şüphelilerin yasal olarak kullandıkları zor arasında herhangi bir orantısızlık bulunmadığı, müsnet suçun unsurlarının oluşmadığı anlaşıldı.” Kaynak: bianet.org / Erol Önderoğlu

Yaza capcanlı girme rehberi

Müge Doğrularmdogrular@medyakronik.com Heyecan dolu bir yaz programı müzikseverleri bekliyor. Yeni isimlerin katılımıyla bu program ilerleyen günlerde katlanarak zenginleşecek. Bol müzikli yazlar.Fanfare Ciocarlia –2 Mayıs 2008 – Yeni Melek: New York Times ve The Guardian’a göre dünyanın en iyi Balkan brass orkestrası olarak gösterilen Fanfare Ciocarlia, özellikle Fatih Akın’ın ‘Duvara Karşı’ filmindeki performansıyla Türkiye’de tanınıyor. Hızları, karmaşık ve çekici melodileri, kışkırtıcı ritimleriyle grup, Balkan müziğinin yaşayan efsanesi sayılıyor. Trompet, tenor ve bariton saksafon, tuba, klarnet, davul ve perküsyon gibi çok geniş bir enstrüman yelpazesine sahip olan ve son derece başarılı müzisyenlerden oluşan Fanfare Ciocarlia, Türk, Bulgar, Sırp ve Makedonya ezgilerini harmanlayıp Rumen müzikleriyle bütünleştiriyor. Kylie Minogue –20 Mayıs 2008 – Kuruçeşme Arena: Avustralyalı pop şarkıcısı, şarkı yazarı ve aktrist Kylie Minogue, 1987’de başladığı müzik kariyerinin dönüm noktasına 2000’de ulaştı. 2000’de Light Years, 2001’de Fever ve 2003’te yayınladığı Body Language ile milyonlarca albüm satışı ve liste başarısı elde etti. On A Night Like This, Can’t Get You Out Of My Head, Slow gibi hitlerle bir pop ikonu haline gelen Kylie Minogue son olarak 2007’de yayınladığı 10. stüdyo albümü X kapsamındaki Kylie X 2008 turnesinde İstanbul’u ziyaret edecek. “Eklektik sound’ların biraraya geldiği X albümü bana daha taze, heyecanlandırıcı ve yenilikçi bir canlı şov yaratmamı sağlıyor. Bu şov hem benim hem de seyirci için bambaşka bir tecrübe olacak” diyor Minogue yeni turnesi için. Konserden 8 gün sonra 40 yaşına basacak Kylie Minogue’un VIP biletlerinin bittiğini, sahne önü ve saha içi biletlerinin hızla tükendiğini hatırlatmakta fayda var.Chris De Burgh – 24 Mayıs 2008 – Parkorman: Lady In Red, The Traveller, Spanish Train, Missing You gibi hitlerin yaratıcısı, 200’den fazla platin ve altın plak sahibi Chris De Burgh, son albümü The Storyman’in dünya turnesi kapsamında 16 yıl aradan sonra İstanbul’u ziyaret edecek. Parkorman’da gerçekleşecek konserde Burgh klasikleşmiş romantik parçalarının yanısıra yeni albümünden parçalarını da seslendirecek. Mark […]

Sokağın Dili: Aynı şartlarda, bir daha dünyaya gelmek ister miydiniz?

Ekonomik koşullar, hayat şartları, hayatın zaten doğası gereği kendiliğinden ağırlığı… Acaba insanlar yaşadıkları hayatta ne kadar mutlu? Seçenekleri olsa aynı hayatı bir kez daha yaşarlar mı? Sokağın Dili, “Aynı şartlarda bir daha dünyaya gelmek ister miydiniz?” sorusunun cevabını sokaklarda aradı.Muhabir: Asım Can Yılmaz Kameraman: Ersan Bayram sokakdili@medyakronik.com

Fatih ne kadar muhafazakâr?

İşvecan Nur Özeniozen@medyakronik.com İstanbul’u fetheden Osmanlı sultanının lakabını taşıyan Fatih, Türk döneminin sur içindeki en eski ve simge haline gelmiş semtlerinden biri. Yüzyıllar boyunca şehrin merkezi olan Fatih, son 50 yılda sosyo-ekonomik ve kültürel değişimlerle merkez olma özelliğini yitirdi. Ve artık günümüzde İstanbul’un en muhafazakâr semtlerinden biri olarak biliniyor. Özellikle de Çarşamba Mahallesi… 10 yıldır bu semtte yaşayan Prof. Dr. Toktamış Ateş’le Fatih’te kısa bir gezinti yaptık. Ve kendisine Fatih’in gerçekten muhafazakâr bir semt olup olmadığını sorduk. Ateş’e göre bu bir önyargı: “Medya, insanlara Fatih’i ürkütücü olayların olduğu muhafazakâr bir semt olarak gösteriyor. Bugün İstanbul’un bazı semtleri Fatih’ten daha muhafazakâr. Üsküdar’a, Florya’ya bakın. Ama insanlarda bir ürküntü olunca doğru teşhis yapamıyorlar.” Artık Tahran görüntüsü yok10 yıl öncesine kadar bazı cemaat liderleri özellikle Çarşamba Mahallesi’ni mesken tutmuştu. Dolayısıyla burada Tahran görüntüsü hâkimdi. Günümüzde Fatih’te, Vatan Caddesi’nde kara çarşaflı kadınlar, şalvarlı adamlar görmek hâlâ mümkün. Ama aynı şekilde modern giyimli insanlar da var. Toktamış Ateş’le Fatih’i öğlen 15:00 sularında geziyoruz. Başı örtülü kadınlar çoğunlukta. Ateş, “Başı örtülü olmayanlar genellikle bu saatlerde okulda ya da işteler. Saat 18:00’den sonra çalışan kadınlar da sokaklarda olacağı için göreceğiniz fotoğraf daha farklı olacaktır” diyor. Toktamış Ateş’in evindeki yardımcısı Nurdane Hanım lafa giriyor. Üç kızı varmış. Üçü de Fatih’te başları açık rahatça gezebiliyorlarmış. Ve ne isterlerse giyiyorlarmış. Değişen Fatih, değişen belediyeToktamış Ateş, Fatih halkının AKP’li Belediye Başkanı Mustafa Demir’den memnun olduğunu düşünüyor. Başkan’ın tarihi eser konusundaki danışmanı ise Prof. Dr. Murat Belge. Ateş’e göre buradan Demir’in kafa yapısını anlayabiliyoruz. Fatih’te son günlerde tarihi eserler onarılıyor. Ama bazı tarihi eserlerin de düğün salonu olarak hizmete girdiği de bilinen bir gerçek.

‘Parti kapatma yaptırımını, aşırı ölçüde uygulayan başka bir örnek yok’

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Demokrasiyle parti kapatma arasında nasıl bir ilişki var? Demokratik düzenlerin, parti kapatma yasağına yer vermesi şart mıdır Demokrasi ile siyasi partilerin kapatılması yasağı arasında, doğrudan doğruya ilişki kurmak mümkün değildir. Demokrasinin ampirik örnekleri arasında, parti yasağına yer vermeyen ülkeler mevcuttur. İngiltere, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde parti yasağı olmadığı halde, bunların hepsi güçlü demokrasiler arasında değerlendirilmektedir. Buna karşılık, parti kapatma yaptırımını, Türkiye gibi aşırı ölçüde uygulayan başka bir örnek bulma olanağı mevcut değildir. Siyasi partilerin kapatılması yaptırımı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ilk kez Alman Anayasası ile kabul edilmiştir. O tarihten bu yana, Almanya’da sadece iki siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan biri, ırkçı parti diğeri ise komünist partidir. 1956’dan bu yana, Almanya’da herhangi bir siyasi parti kapatılmamıştır. Alman hukukundan mülhem olarak kapatma yaptırımına yer veren başka bir örnek ise, İspanya’dır. İspanya’da ise bu yaptırım, sadece bir kez, terör örgütü ile organik ilişkisi kanıtlanan Batasuna Partisi için uygulanmıştır.Türkiye’ye gelince, 1961 Anayasası’ndan bu yana, benimsenen militan demokrasi anlayışı çerçevesinde, toplam 26 siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan altısı, 1961 Anayasası döneminde, 18’i ise, 1982 Anayasası döneminde gerçekleşmiştir. Bu rakamlara bir de askeri yönetim dönemlerindeki parti kapatma uygulamaları eklenirse, Türkiye’nin gerçek bir siyasi partiler mezarlığı olduğu anlaşılacaktır.Türkiye, 1954’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) onaylamış, 1987’de bu Sözleşmenin yer verdiği bireysel başvuru mekanizmasını, 1990’da ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarının bağlayıcılığını kabul etmiştir. 1987’den sonra Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararlarıyla ilgili olarak, AİHM’ye yapılan başvuruların hepsi, Türkiye’nin bu kapatma kararlarıyla, Sözleşmeyi ihlal ettiği şeklinde sonuçlanmıştır. Bunlardan sadece Refah Partisi ile ilgili kapatma kararı, Sözleşmeye uygun görülmüştür. Anılan kararlarında AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararlarını, Sözleşmenin 10. maddesindeki ifade hürriyetinin ve 11. maddesindeki örgüt kurma hürriyetinin ihlali olarak değerlendirmiştir. Sözleşmeyi ihlalin sonuçlarından biri, tazminat mükellefiyetidir. Bu ihlal fiillerinin devamlılığı ise, Avrupa Konseyi üyeliğinden ihracı gerektirecek bir siyasi ve hukuki sonuca da yol açabilir.Sözleşme, taraf devletlere Sözleşme […]

Çalışanlar hâlâ SSGSS’ye karşı…

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipler Birliği (TTB), Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB) çağrısıyla çalışanlar bugün (1 Nisan) yarım gün iş bırakarak alanlarda, TBMM’de görüşülen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasa tasarısının geri çekilmesini talep ettiler. Türkiye’nin her yerinde eş zamanlı yapılan eylemlerde ortak basın açıklaması yapıldı. “Hükümetin attığı geri adım, hak kayıplarımızın bir kısmını ortadan kaldırsa da, yasanın temel parametrelerinde yeterli değişikliğe gidilmedi” denilen ortak metinde hükümetin uzlaşma varmış gibi bir hava estirdiği söylenerek uzlaşma sağlanmadığı sürece yasanın geri çekilmesi talep edildi. 6 Nisan cumartesi günü yapılacak kitlesel eylemlere çağrı yapıldı. Kadıköy’de Haydarpaşa Numune Hastanesi önünden başlayan yürüyüşe yaklaşık 2 bin kişi katıldı. Ellerindeki SSGSS karşıtı döviz ve pankartlarla İskele meydanına gelen kitle adına açıklamayı Hüseyin Demirdizen okudu. Çağlayan’da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) önünde yapılan eyleme ise yaklaşık 3 bin kişi katıldı. AKP il binası önünde kısa süren bir gerginlik yaşandı. DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in bugünkü eyleme ilişkin yaptığı açıklamaya tepki gösterdi. Eyleme katılan emekçiler hakkında “Kanunlara uymazlarsa devletin gücü neyse gereğini yapacaktır” diyen Bakan Çiçek’in demecine Görgün, “Asıl olarak, demokratik hakkın kullanılmasının engellenmesi yasal değildir ve kanun dışıdır. Eylemlerde bir kişinin burnu kanarsa bundan hükümet sorumludur” dedi. Ankara’da polis müdahalesi Öğle saatlerinde Ankara Numune hastanesi bahçesinde toplanan bir grup sağlık çalışanı buradan Meclis’e yürümek istedi. Polis barikat kurarak eylemcilerin Meclis’in Dikmen kapısına yürümelerine izin vermedi. Barikatı aşmak isteyen sağlık çalışanlarına polis müdahale etti ve arbede çıktı. Eyleme yaklaşık 150 kişi katılırken atılan KESK Şubeler Platformu adına basın açıklamasını okuyan SES Şube Başkanı Timur Ay; “AKP hükümeti bu yasayı meclisten geçirse bile biz mücadelemizi sürdüreceğiz. Kamu çalışanları olarak mahalle mahalle, ev ev dolaşarak mücadelemizi yoksul halka taşıyacağız” dedi. Basmane Meydanı’ndan Konak Meydanı’na yürüyen on binlerce emekçi, yasanın tamamen […]

“Korku tacirlerine fırsat vermeyeceğiz”

Medyakronik/AA Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kapatılması ile ilgili iddianameyi kabul etmesine ilişkin yaptığı ilk değerlendirmede, seçmenine sağduyu çağrısı yaparak provokasyonlara fırsat verilmemesini istedi. Anayasa Mahkemesi’nin dün (31 Mart 2008) verdiği karardan sonra suskun kalan Başbakan Erdoğan, bugün partisinin TBMM grup toplantısındaki konuşmasında konuyu değerlendirdi. Mahkeme sürecinin kendi mecrasında yürüyeceğini belirten Erdoğan, “Biz Ak Parti olarak hiçbir zaman kişisel bir dava, kişisel bir mesele üzerinde durmadık durmayacağız. Bugün muhatap olduğumuz mesele de bizler için asla kişisel bir mesele değildir. Bizim şahsi davamız yoktur. Bizim için mesele Türkiye meselesidir milletimizin geleceğidir” dedi. Partililerinin kendisini uzun süre alkışladığı ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları attığı Erdoğan bir süre konuşmasına ara verdikten sonra şöyle devam etti: “Kazanan hukuk olsun” “Omuzlarımızdaki sorumluluğun idraki içinde soğukkanlılıkla metanetle bu süreci yürüteceğiz. Bu Türkiye’yi bir ve bütün olarak kucaklama sorumluluğudur. Bu milletimizin geleceğini düşünme sorumluluğudur. Milletimiz müsterih olsun. Biz bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Ak Parti olarak üzerimize düşen azami sorumluluğu yerine getireceğiz. Bundan kimsenin, hiçbir vatandaşın şüphesi endişesi kaygısı olmasın. Milletimizden arzu ve beklentimiz geleceğimizi karartmak isteyen korku tacirlerine tahrik ve provokasyonlara asla fırsat vermemesi. Diliyor ve umuyoruz ki bu sürecin sonunda kazanan adalet olsun, hukuk olsun. Diliyor ve umuyoruz ki kazanan demokrasi olsun, millet iradesi olsun. Kazanan Türkiye olsun, biz kaybedelim.” “Yola devam edeceğiz” Dava sürecinde hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak, demokratik duruşlarını sürdüreceklerini ve hizmete odaklanmaya devam edeceklerini ifade eden Erdoğan, “’Her şey Türkiye için’ ilkesiyle yola çıktık ve milletimiz bize 22 Temmuz’da durmak yok yola devam dedi. Burada da durmadan yolumuza devam edeceğiz. Milletimizin hukukunu iradesini geleceğini savunmaya devam edeceğiz. İnanıyorum ki demokrasimiz ve hukuk sistemimiz bu sınavdan daha da güçlenerek çıkacaktır. Her zaman söylediğimiz gibi biz Türkiye’ye güveniyoruz, milletimize güveniyoruz. Kendimizden de şüphemiz yok. Tam bir özgüven ve kararlılık içinde yola devam edeceğiz. Bütün […]

AKP’nin önündeki 3 yol

Medyakronik Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı AKP hakkındaki kapatma davası iddianamesini kabul etmesi kararıyla dava süreci başlarken hükümet partisinin nasıl bir yol izleyeceği ise merakla bekleniyor. Gazetelere yansıyan haberlere bakılırsa AKP’nin önünde 3 seçenek bulunuyor. Parti kapatmayı zorlaştıran Anayasa değişikliği, referandum ya da davada savunmayı yapıp sonucu beklemek. Seçeneklerden ilki olan parti kapatmayı zorlaştıracak bir anayasa değişikliği için 367 oy gerekli; bunun için de AKP bir başka partinin desteğine ihtiyaç duyuyor. Meclis’te bulunan üç parti de buna destek vermeyeceklerini açıkladı. İkinci seçenek ise TBMM’de 367 oyluk mutlak çoğunluk bulunamazsa devreye girecek olan referandum. Böylece AKP, Anayasa’da parti kapatılmasını zorlaştıracak değişikliği Cumhurbaşkanı’nın onaylamasının ardından referanduma götürebilecek. Bir diğer seçenek ise AKP’nin, davayı engellemek yerine sürecin işlemesini kabul etmesi. Buna göre, iddianame üzerine bir ay içinde savunma hazırlaması gerekli. Parti, ek süre de isteyebilir. Savunma hazırlanınca Yargıtay Başsavcısı esas hakkındaki görüşünü açıklayacak. Daha sonra da sözlü savunma ve görüşler alınacak ve mahkeme bir sonuca varacak. AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün dün, anayasa değişikliğiyle ilgili Meclis’te uzlaşma arayacaklarını; olmadığı takdirde referanduma gideceklerini söylemişti Japon modeli değişiklik Anadolu Ajansı’nın haberine göreyse AKP siyasi partilerin kapatılmasında Anayasa Mahkemesi’nin oy çokluğu yerine oy birliği ile karar vermesine olanak sağlayacak Anayasa değişikliği için hazırladığı taslağı hafta sonu TBMM’ye sunacak. Anayasa Mahkemesi’nin iddianamenin kabulüne karar vermesinin ardından AKP’nin Anayasa değişikliği için düğmeye bastığı belirtilen haberde, Anayasa değişikliği taslağının hafta sonuna kadar Meclis Başkanlığı’na verileceği belirtildi. Japon modeli olarak adlandırılan ve dava açmak için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın TBMM’den izin alma şartının da yer aldığı taslakla AKP, siyasi partilerin kapatılmasında Anayasa Mahkemesi’nin oybirliği ile karar vermesi şartını getirecek. “Referandumun koşulları var” AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün, “Olay parti kapatmaktan parlemantoyu kapatmaya doğru gidiyor” dediği konuyla ilgili açıklamasında yargılama sürecinin başladığını belirterek, “Anayasa Mahkemesi’nin süreciyle ilgili söylenecek birşey yok. İddianame resmen AK Parti’ye ulaştırıldığında gereken çalışma yapılacak” dedi. […]

Eleştirilerin odağında Erdoğan var

Medyakronik/AA MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin TBMM’deki grup konuşmasında AKP’ye açılan kapatma davası sonrası yaşanan gelişmelere değindi. Bahçeli yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin sancılı bir haftayı geride bıraktığını belirterek, “Anayasa Mahkemesinin kararıyla dava süreci başladı. Kapatma davasının siyasi sonuçlarının daha fazla hissedileceği ve AKP’nin hükümet ve Meclis düzeyindeki bütün tasarruflarının tartışmaya açılacağı ve sorgulanacağı çok nazik bir döneme girilmiştir. Karşı karşıya olduğumuz tehlikeler, artık kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmekte ve maalesef sorunlar giderek ağırlaşmaktadır” diye konuştu. Türkiye’nin böyle bir noktaya gelmiş olmasının her bakımdan talihsizlik olduğunu belirten Bahçeli, krizin bir Anayasa krizine ve rejim bunalımına dönüşmemesini temenni ettiğini ancak karşılarındaki tablonun iyimser olmaya fazla yer bırakmadığını ifade etti. Siyaset kurumunun, istikrar ve hukuku esas alan çözümler üreterek, krizi aşma yönünde çaba gösterme dirayetini ve basiretini gösteremediğini savunan Devlet Bahçeli, “TBMM çatısı altında çözüm yönünde demokratik süreçler ve mekanizmalar harekete geçirilememiş, bunun için gereken diyalog kanalları açılamamıştır. Tıkanan ve kilitlenen siyaset kurumu, gelişmelerin peşinde sürüklenmekte ve bunun sonucu başlı başına bir kriz unsuru haline gelmektedir. Kapatma davası sonrası çalkantı ve gerilim döneminde, karşıt tutumları giderek kemikleşmekte yeni bir gerginlik ve çatışma ortamının direniş mevzileri her geçen gün güçlenmektedir. Ortak aklın ve iyi niyetin yerini, siyasi miyopluk ve çıkar hesabı almış, gemlenemeyen siyasi ihtirasların çatıştığı bir cepheleşme sürecine girilmiştir. Türkiye çok ağıt tahribatı olacak siyasi bir depremin öncü sarsıntılarını yaşamaktadır” dedi. Siyasi miyopluk ve çıkar hesapları cepheleşmesi Başbakan Erdoğan’ı, milletvekili dokunulmazlığını arkasına saklanacağı bir koruma zırhı olarak görmekle suçlayan Bahçeli, “Erdoğan şimdi de aynı amaçla milli irade kalkanına sığınmaya çalışıyor. ‘Arkamda halk desteği var, önümden çekilin’ diyen Başbakan meşruiyet sınırlarını tanımama ve her istediğini yapma konusunda açık çek istiyor” diye konuştu. Kapatma davası sonrasında ortak aklın ve iyi niyetin yerini, siyasi miyopluk ve çıkar hesabının aldığını ve gemlenemeyen siyasi ihtirasların çatıştığı bir cepheleşme sürecine girildiğini belirten Devlet Bahçeli, Başbakan Erdoğan’ın Bulgaristan’da, “Ben ne yanlış […]

Medyada “kapatma” haberleri

Medyakronik Hürriyet : “Oybirliğiyle”Gazete, haberi “Oy Birliğiyle” manşetiyle duyurdu. Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamını kürsüde gösteren bir fotoğraf kullanan gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılması iddianamesini oybirliğiyle, Cumhurbaşkanı Gül’le ilgili bölümü ise 4’e 7 oyçokluğuyla kabul etti” ifadelerini kullandı. Milliyet : “İşte AKP’nin önündeki 3 yol”Milliyet Gazetesi, haberi, “İşte AKP’nin Önündeki 3 Yol” manşetiyle duyurdu. Gazete, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarını kullandığı haberinde, “Anayasa Mahkemesi, iddianameyi oybirliğiyle ‘kabul edilebilir’ buldu. Mahkeme, Gül dahil 71 kişiye siyasi yasak istemini de karara bağlayacak” spotuna yer verdi. Radikal : “AKP’nin zor seçimi”Haberi manşetine taşıyan ve “AKP’nin Zor Seçimi” başlığını kullanan Radikal Gazetesi, kapatma davasına ilişkin AKP’nin önünde iki seçenek bulunduğunu belirtti. Gazete, “Kapatma davasından kurtulmak için gerekirse referandumu göze alıp Anayasa değişikliği yapmaya çalışmak, Savcının ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma’ iddiasını çürütmek için mahkemede kendini savunmak” ifadelerine yer verdi. Vatan : “Erdoğan’ın kritik kararı”Vatan Gazetesi’nin manşeti ise “Erdoğan’ın kritik kararı” manşetiyle çıktı. Sürmanşetinde, “Mahkemeyi bırak, ekonomiye bak” ifadelerine yer veren Gazete, “Erdoğan’ın bugün Meclis grubu ve kurmaylarıyla yapacağı toplantıların ardından ‘Davanın düşürülmesi çin Anayasa değişikliğinin Meclis’e gelip gelmeyeceği’ kesinlik kazanacak” spotunu kullandı. Posta : “AKP’nin yolu belli”Posta Gazetesi ise haberi, “AKP’nin yolu belli” manşetiyle duyurdu. Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın, Meclis’te yan yana otururken gösteren fotoğrafına yer veren gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılma davasını oybirliğiyle kabul etti. Cumhurbaşkanı Gül’ün siyasi yasak istenen 71 AKP’linin arasına alınmasına 11 üyeden 4’ü ‘hayır’ dedi. AKP, Anayasa Mahkemesi’nin önünde ‘Biz laikiz’ savunmasını yapmak yerine önce parti kapatmayı zorlaştıran kanunun Meclis’ten geçirmeye uğrayacak. Bu olmazsa da halk oylamasına gidecek” spotuna yer verdi. Cumhuriyet : “Dava kabul edildi”Cumhuriyet Gazetesi birinci sayfasından duyurduğu haberinde “Dava kabul edildi” manşetini kullandı. Gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılmasını içeren iddianameyle ilgili kararını oybirliğiyle aldı” üst başlığını kullandı. Gazete ayrıca, birinci sayfadan Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın karikatürize edilmiş fotoğraflarına yer verdi. Akşam […]

ABD yüzde 47’yi hatırlattı

Medyakronik/AA ABD Dışişleri Bakanlığı’nda düzenlenen günlük olağan basın toplantısında konuyla ilgili soruları yanıtlayan Tom Casey, “Herşeyden önce bildiğiniz gibi biz, Türkiye’nin bağlı olduğu demokratik değerlere ve laik ilkelere büyük önem veriyoruz ve bu da bizim ilişkimiz ve müttefikliğimiz için temeldir” dedi. Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabul ettiğini ancak bunun uzun bir süreç olacağını bildiklerini belirten Casey, “Bu süreçten beklediğimiz ve umduğumuz, ilgili tarafların, siyasal olmayan ve Türk seçmenlerin geçen seçimlerde ifade ettiği temsili demokrasiye bağlılığını yansıtacak bir biçimde ilerlemesidir” dedi. Dış basından kriz yorumları Anayasa Mahkemesi’nin AKP’ye yönelik kapatma davasını görüşme kararı, dış basında da yankı buldu. Independent:“Türkiye’nin iktidar partisi ‘fazla dindar’ olduğu için yargılanacak” başlığıyla verdiği haber-yorumunda, “Anayasa Mahkemesinin kapatma talebini ele alma kararıyla Türkiye’de halkın seçtiği hükümetler ile laikler arasında 50 yıldan bu yana sürmekte olan savaşta en amansız mücadelenin yolunu açtığını” savundu. Partinin kapatılmasının yanı sıra aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da bulunduğu bazı isimler için siyasi yasak da istendiği” ifade edilen yorumda, davanın 6 ay sürmesinin beklendiği, bu durumun reform sürecine darbe indireceğine dair korkular bulunduğu kaydedildi. Bazı analistlerin, davanın görüşülmeye başlanmasını “Türkiye’deki soğuk savaşın sona erişi” olarak gördükleri de belirtilirken, “işaretlerin her iki tarafın da sonuna kadar mücadeleye hazırlandıklarını gösterdiği” iddiasına yer verildi. Yorumcuların, AKP’nin “uzlaşmaya yanaşmayan laiklerle uzlaşmak” dışında izleyebileceği tek yolun Yargıtay Başsavcısının ortaya attığı iddiaları mahkemede çürütmek olduğuna inandıkları da belirtilen haber-yorumda, bazı parti yöneticilerinin ise savunmaları ne olursa olsun mahkemenin kapatma yönünde oy vereceğine inandıkları belirtildi. “Partilerinin ve daha da önemlisi karizmatik liderlerinin geleceğinin tehlikeye girmesi karşısında AK Partililerin şimdi parti kapatılmasını güçleştirmek için Anayasa değişikliği yapmayı da düşündüklerini” kaydeden Independent, “Analistler ise böyle bir adımı hukuken tartışmalı ve politik olarak da tehlikeli buluyor” diye yazdı. “Hükümetin değişiklik için mecliste yeterli oy desteğini sağlayamaması halinde bunu referanduma götürmesi ihtimalinin bulunduğuna” da dikkat çekilen haber-yorumda, böyle bir referandumun da […]

İstanbul’da aylık enflasyon yüzde 2.12

İstanbul Ticaret Odasın’dan (İTO) yapılan açıklamada, İstanbul ili için hazırlanan 1995 bazlı Ücretliler Geçinme İndeksine göre Mart ayında perakende fiyatlarda yüzde 2.12, toptan fiyatlarda ise yüzde 2.65 oranında artış gerçekleşti. Yıllık artışın perakende fiyatlarda yüzde 12.88, toptan fiyatlarda ise 10.25 olduğu belirtilen açıklamada, 24 aylık serilerden oluşan yıllık ortalama artış hesabına göre Mart’ta 1995 bazlı Ücretliler Geçinme İndeksi yıllık ortalamasının yüzde 11.59, Toptan Eşya Fiyatları İndeksinin de yıllık ortalama yüzde 8.28 oranında arttığı ifade edildi. Açıklamada, Mart’ta, gıda harcamalarında yüzde 2.25’lik bir artış yaşandığı dile getirilerek, artış ve azalış izlenen alt gruplar şöyle sıralandı: Yüzde 4.63 oran ile yaş-kuru sebze ve meyve, yüzde 3.43 oran ile ekmek ve tahıllar, yüzde 2.54 oran ile yağlar, süt ve süt mamülleri, yüzde 2.02 oran ile dışarıda yenen yemek, yüzde 1.41 oran ile çeşitli hazır yiyecekler artış gösteren alt grupları olurken, yüzde 0.17 ile et, balık ve kümes hayvanları ile yüzde 0.04 ile tütün alkollü-alkolsüz içkiler ise azalış gösteren alt grubu oluşturdu.

Savaş Dinçel yaşasaydı, 66 yaşına basacaktı

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com1942 yılında İstanbul’un Fatih ilçesinde doğan Savaş Dinçel, Koca Ragıp Paşa İlkokulu’nu bitirdikten sonra İstanbul Erkek Lisesi’ni kazandı. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Belediye Konservatuarı’nda tiyatro eğitimi almaya başlayan Dinçel, aynı günlerde karikatür çizmeye de merak sardı. Sahneye ilk adımını İstanbul Şehir Tiyatroları’nda atan Dinçel, 12 Eylül 1980’de tiyatrodan uzaklaştırıldı. Bunun üzerine Güldürü Eğitim Merkezi’nde karikatürler çizmeye başlayan Dinçel, Günaydıngazetesine de “Tonton” isimli bir bant hazırladı. İki kez karikatür sergisi açan Dinçel’in, “Çizgilerle Nazım Hikmet” isimli bir kitabı da var. 1980 darbesinin etkileri azalmaya başladığında Danıştay kararı ile Şehir Tiyatroları’nda tekrar çalışmaya başlayan Dinçel, Küçük Prens, Keşanlı Ali Destanı gibi edebi eserleri tiyatro sahnesine taşıdı. Ziya Öztan’ın yönetmenliğini yaptığı Kurtuluş ve Cumhuriyet filmlerinde İsmet İnönü’yü canlandıran Dinçel, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Gen-Ar Tiyatrosu, AST ve Münir Özkul ile birçok projeye imza attı. Bunun yanı sıra yazarlıkla da uğraşan Dinçel’in Uçurtmanın Kuyruğu, Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye, Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye isimli üç oyunu var. Sessiz Gemiler isimli dizi çekimi sırasında rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan Dinçel, ciddi bir operasyon geçirdi. Ameliyat sonrasında 20 Aralık 2007’de iç kanama geçiren Dinçel, hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Aldığı ödüller:* 8. ÇASOD “En İyi Oyuncu” Ödülleri, 2001, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar20. İstanbul Film Festivali, 2001, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar22. Siyad Türk Sineması Ödülleri, 2000, En İyi Erkek Oyuncu, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar2. Lions Tiyatro Ödülleri, 2002, Yılın Oyun Yazarı, Uçurtmanın Kuyruğu Rol aldığı yapımlar:* • Sessiz Gemiler Mümtaz bey 2007• Bir İhtimal Daha Var Mercan 2006• Esir Kalpler Rüçhan Akerman 2006• Eve Dönüş Sacit 2006• Sevda Çiçeği Naşit 2006• Can 2006 Bir Salkım Üzüm 2005• Ölümüne Sevdalar Barbayani 2005• Peki Olur Şekerim 2003• Abdülhamit Düşerken Tevfik Paşa 2002• Ekmek Teknesi Nusrettin 2002• Çemberler 2000• Sinekli Bakkal 2000• Bizi Güldürenler 2000• Abuzer Kadayıf 2000• Dar Alanda Kısa Paslaşmalar […]

Gıda işinde “aracı” karlı!

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin gerçekleştirdiği araştırmaya göre üreticiden tüketiciye ulaşan gıda maddelerinin üretici-perakende satış fiyatı arasındaki fark yüzde 70’le yüzde 279 arasında değişiyor. Üretici ile tüketici arasındaki zincirde bazı ürünlerin fiyatı 4 kata varan oranlarda artıyor. TZOB’un raporuna göre üretici çıkış fiyatı ile market fiyatı arasında en büyük fark soğanda. Soğan üreticisinin eline kilogram başına sadece 20 YKr geçerken, marketlerde soğanın ortalama satış fiyatı 76 YKr. Yani soğan fiyatı üreticiden çıkıp tüketiciye ulaşana kadar yüzde 279 oranında artıyor. Soğanın en yakın rakibi patates. Üreticiden 25 YKr’ye alınan patates, sebze-meyve halinde 48 YKr’ye çıkıyor. Pazara 75 YKr’ye gelen patates, markete ulaşana kadar 90 YKr oluyor. Böylece patateste üreticiden tüketiciye ulaşan zincirde fiyat yüzde 259 artıyor. Benzer şekilde üreticiden 0.63 YTL’ye çıkan elma markette 2.23 YTLye, 0.46 YTL olan ıspanak 1.43 YTL’ye, 1.30 olan kuru fasulye 4.08 YTL’ye, 0.75 YTL olan kırmızı mercimek de 2.60 YTL’ye, 0.74 YTL olan domates 2.12 YTL’ye yükseliyor. Üretici ve tüketici fiyatları arasındaki en düşük fark ise yüzde 70’le fındık ve yüzde 83,5’le dana etinde… TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, ürünün üreticiden tüketiciye ulaşıncaya kadar geçtiği hal, pazar ve market zinciri halkalarının fiyat artışlarında önemli oranlarda etkili olduğunu belirtiyor. TZOB’a göre bu durumda ne üreticiler ellerine geçen paradan, ne de tüketiciler ürüne ödedikleri paradan memnun kalıyor…

‘Din kardeşliği’ Kürt sorununu çözer mi?

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Mazlumder Kütahya Şube Başkanı Selahattin Üneş, 29 Mart tarihli Yeni Şafak’ta kaleme aldığı makalesinde “Müslümanlığı tek kimlik olarak önceleyerek bir çözüm aracı olarak kullanmaya kalkışmak, sorunun çözümünden çok çözümsüzlüğüne yol açar” görüşünü dile getiriyor. Üneş’in, “’Din kardeşliği anlayışında yaygın bir biçimde geçerli olan, Müslüman kimliğin dışındaki tüm alt kimliklerin bastırılması tezi”ni de eleştirdiği makalesinin tümünü aşağıda dikkatlerinize sunuyorum. “Kürt sorununu ‘din kardeşliği’ çözmez” Selahattin Üneş, Yeni Şafak, 29 Mart Hiç kuşkusuz, din, en genel anlamıyla bir araçtır. İnsanın mutluluğunu -Tevhit ve Adalet yoluyla- gerçekleştirmeyi amaçlayan bir araç… İdeolojilerden farkı ise, insanın mutluluğu için öngördüğü insan hayatının süresini, sadece insanın doğumu ile ölümü arasındaki süreden ibaret görmeyip, bu sürenin ölümden sonrasını da kapsamasıdır. Bununla beraber bilinmektedir ki, tarih boyunca en çok istismar edilen araçlardan biri de din olmuştur. İnsanlık tarihinin kimi karanlık dönemleri, en acımasız zulümleri din kisvesi altında ve sözüm ona dini referanslara dayandırılarak yaşanabilmiştir. Dolayısıyla sorunların çözümünde din unsurunu, kimin, nasıl ve hangi amaçla kullanacağı son derece hayati öneme haizdir. Daha açık ifade etmek gerekirse;– Egemen güçlerin önceden tercih ettikleri çözüm yöntemlerinin din aracılığıyla meşruluğu mu sağlanmak istenecektir?– Yoksa sorunun çözümünde artık duvara toslanmıştır da, sırf bu yüzden mi din adamlarının katkısı kaçınılmaz görülmektedir?– Din, bir ‘keşif kolu’ rolüne mi indirgenmek istenmektedir?– Resmi ideolojilerin gerçekleştiremediği kitlelerin ehlileştirilmesi/itaatkârlaştırılması işi, dine mi havale edilmek istenmektedir?Bu ve benzeri soruların hiç biri asılsız, aşırı kuşkucu ve hayali sorular değildir. Tarih, bu sorulara verilen ve onlarca olumsuz sonucun örnekleri olabilecek cevaplarla doludur. Bu babtan olmak üzere, 1400 yıl öncesinden mızrakların ucuna takılan Mushaf sahifelerini ve çok değil 25 yıl kadar önce bu ülkede uçaklardan atılan Kur’an ayetlerini hatırlamak bile yeterli olacaktır.Son günlerde, Kürt sorunun çözümü çerçevesinde Din unsurunun ne denli önemli olduğu belli çevrelerde sıkça vurgulanmaya başladı. Bu konuda, tanınmış ilahiyatçılar son derece önemli tespitlerde ve tekliflerde bulunuyorlar. İnsan ister istemez, bugüne […]

Eski Sabah’çıların itiraf edilmemiş gazetecilik günahları (2)

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comDün başlattığımız mini dizinin sunuşunda şöyle demiştim:“Yuvadan kopup ‘bağımsız’ bir gazete kuran eski Sabah’çılar yeni Sabah’çılara öfkeli… Vatan’cıların ‘İktidarın gazetesi oldunuz’ eleştirilerini cevaplamak Sabah’a düşer, onlar da bunu yapıyor zaten. Ben bu yazıyı, ‘iktidar gazeteciliği’nde bu kadronun eline hiç kimsenin su dökemeyeceğini hatırlatmak ve geçmişten birkaç örnekle bu iddiamı temellendirmek için kaleme aldım.”Bugün sırada 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “ekip”in yürüttüğü gazetecilik var. Dün olduğu gibi bugünkü hatırlatma da eski Medyakronik üzerinden olacak. Ama izninizle ben biraz arka plan bilgisi vereyim ki, üzerinden sekiz yıl geçmiş metni daha iyi anlayabilesiniz… Üçlü koalisyon ve “baba” 2000 yılının başlarında Türkiye’nin ana gündem maddesi yeni cumhurbaşkanının seçimiydi. Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 5 yıllık süresi dolmuştu ve yeniden seçilmesi yasal olarak mümkün değildi. Fakat üçlü koalisyon’un (Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan partisi) liderleri (Bülent Ecevit-Devlet Bahçeli-Mesut Yılmaz) aralarında anlaşarak Demirel’in süresini uzatmaya karar verdiler. “5+5” diye formüle edilen yeni bir yasa maddesi hazırlayarak TBMM’ye sundular. Böylece, bir dönem cumhurbaşkanlığı yapmış olan bir kişi beş yıllığına yeniden seçilebilecekti.Önerge, iktidar milletvekilleri arasında dahi memnuniyetsizlik yarattı. Çünkü Süleyman Demirel’in adı dönemin batık bankacılığı ve kamu kaynaklarının yağma edilmesi siyasetiyle birlikte anılıyordu. Fakat bu, dönemin büyük medyasının umurunda bile değildi. Zamanın üç büyük gazetesi (Hürriyet, Sabah, Milliyet) militan bir “Demirel gazeteciliği” yapıyorlardı. O kadar ki, sonradan ortaya çıkacağı gibi, Demirel’in, yeğeni batık bankacı Murat Demirel için Azerbaycan Devlet Başkanı’na gönderdiği iş takibi mektubu bu gazetelere gittiği halde, “5+5” oylamasına zarar verir gerekçesiyle yayımlanmamıştı. (Bir gün bu “insaf artık” dedirten oto sansürü daha geniş biçimde ele alırız.)Konumuz eski Sabah… O nedene bugünlük Hürriyet ve Milliyet’i bir kenara bırakıp sadece Sabah üzerinde yoğunlaşalım. Eski Medyakronik’e teşekkürle, buyurun Mart-Nisan 2000’inin Sabah’ına… “Baba garantiledi…”, “Baba banko”, “Babadan sonra kaos…” 1 Mart’ta gazete, “Demirel garantiledi,” diyor. (…) 12 Mart’ta MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “memleketin daha önemli sorunları var, cumhurbaşkanlığı […]

Tesla’nın çağı başlıyor

Jennie YabroffNewsweek 15 Mart 2008“Coffee and Cigarettes” filminde White Stripes grubunun üyeleri Jack ve Meg White’ın Sırp mucit Nikola Tesla’yı tartıştıkları bir sahne var. Bu sahnede bir cafede Jack’e ait olan 1950’lerin bilimkurgu filmlerinden fırlamış gibi gözüken Tesla Bobini’ne (yüksek voltajlı bir rezonans trafosu) bakarak Tesla hakkında konuşurlar. Genelde sessiz sakin bir karakter olan Jack, bu konu açılınca heyecanlanır ve eğer Tesla olmasaydı dünyanın çok farklı olacağını söyler: Radyo, televizyon, endüksiyon motoru, X-Ray teknolojisi, florasan ışığı gibi birçok şeyden haberdar olmayacağımızı iddia eder. Meg aynı fikirde olduğunu başını sallayarak belli eder ve ekler: “Tesla diye bir rock grubu da olmazdı.” Nikola Tesla’nın, zamanında ünlü bir bilimadamı olması, ama şu an rakipleri Guglielmo Marconi ve Thomas Edison’un gölgesinde kalması son derece trajikomik bir durum. Aslında birçok ressam, yazar, müzisyen ve film yapımcısı için Tesla mükemmel bir ilham kaynağı. Tesla, 1884’te New York’a geldi ve Edison’la birlikte alternatif akım motoru üzerinde çalışmaya başladı. Ama kurnaz Edison, doğru akım üzerine çalıştığından kendisine para ödemeyi reddedince onun yanından ayrıldı. Daha sonra, George Westinghouse’la alternatif akım enerji kaynakları üzerine çalıştı. Radyo için ilk patent başvurusunu yaptı, ayrıca uzaktan kumandalı robotlar ve kablosuz iletişim teknolojileri konusunda fikirler üretti. Yakışıklı ve etkileyici bir kişi olduğu için kısa sürede New York’un popüler simalarından biri oldu ve J.P. Morgan, Mark Twain ve John Muir ile yakınlaştı. Ne var ki, zamanla fikirleri marjinalleşti. Bu fikirlerin içinde Mars’la iletişim kurma iddiası ve savaşları bitirecek derecede etkili bir nükleer silah icadı vardı. 1943’te New Yorker Hotel’de hayata gözlerini yumduğunda cebinde beş parası yoktu. Tesla’yı bu kadar etkileyici yapan şey sadece muhteşem icatları değil, aynı zamanda olağanüstü fikirlerinin piyasayı daha iyi bilen rakipleri tarafından kullanması ve onun hak ettiği prestiji, para odaklı kişilerin elde etmesidir. Tesla’nın idealist kişiliğine dair en güçlü ipuçlarından biri, Westinghouse’un aşırı miktarda harcama yapıp en sonunda iflas etmesini istemediği […]

Biz kadınların halleri…

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.com Haftalarımı alan feminizm konulu ödevim vesilesiyle Adem’le Havva’ya kadar dalmıştım ve tek niyetim bir oyun izleyip biraz kafa dağıtmak mıydı, neydi? “Hareket Atölyesi”nin “İnsan(lık) Hali”ni izlemek üzere koltuğa kuruldum ve kendimi bir tuhaf “kadın(lık) hali”nin tam da ortasında buldum.Hareket Atölyesi, 1999’da bir atölye çalışması olarak kurulmuş. Grup 23-67 yaş arası kadınlardan oluşuyor. İnsanın kendini ifade etme şekillerini araştırırken ister istemez mekân, mimari – ses, müzik – hareket, dans – metin, edebiyat – film ve medya alanlarının karşılaştığını gören ekip, kendine bir sınır koymuyor ve dolayısıyla ne yaptığını tarif ederken zorlanabiliyor.İnsan(lık) Hali topluluğun ikinci profesyonel çalışması ve “Biz kadınlar…” diye başlayan eksik cümlelerin hemen hepsini tamamlamakta iddialı.Oyunun yönetmeni Zeynep Günsür. Oyunda performanslarıyla göz dolduran isimlerse Gülsu Aren, Meral Erdoğan, Nilgün Günsür, Sibel Günsür, Zeynep Günsür, Gamze İneceli, Dizem Kaftan, Ece Ulutan ve Deniz Olgay Yamanus. Oyunun seyirciyle kurduğu samimi ilişki onları sıcacık tutmaya yetiyor. Her bölümde farklı şekillerde kullanılan naylonlar ve yine poşetli dekor, “haşır huşur”lar herhangi bir şey izliyor olmadığını hatırlatıyor seyirciye. -i hali, -e hali… “…Kendi halimize acıyarak, gülerek, isyan ederek, cinnet geçirerek, dalga geçerek ve daha birçok ruh hali içinden bakarken aklımıza gelenler… Belki de eleştirisini yaptığımız her şeyin kendimizde de olduğunu bilmekten kaynaklanan bir ruh geçmesi hali, ya da sıkıntılı anların ötesinde bir iç geçirme, iç dökme biçimi ve belki de böylece göze görünür hale gelenlerle birlikte bir öteye geçme umudu… Bir (lık) hali güzellemesi…”Sahnedeki bu dokuz kadın, tuhaflığımızı vuruyor yüzümüze. Yemek yapan, alışverişe doyamayan, çocuk yetiştiren, hemcinslerini kıskanan, tacize uğrayan, “tacize rağmen” sessizce yol alan ve sonunda bir “Boşveeer!” çekerek hayatın gözyaşlarına değmeyeceğine ikna oluveren kadınlar… Eleştirdiğimiz birçok şeyin neticede “dişi canlı” olarak yaratılmış hemen her varlıkta mevcut olduğunu hatırlamak kısa süreli kedere sebebiyet veriyorsa da, bir iç çekiyorsunuz. Geçiveriyor.İnsan(lık) Hali, kendi haline acıyarak, gülerek, isyan ederek ya da cinnet getirerek bakmak isteyenler için […]

AKP’nin büyüme balonu sönüyor…

Mustafa Sönmez 2007’nin yüzde 4,5 olarak açıklanan büyüme oranı, birçok zaafı içinde barındıran ve zaaflarıyla beraber sürdürülebilirliği tartışılan bu büyüme patikasının da sonuna gelindiğini göstermektedir. 2007 büyüme trendleri bunu doğrulamaktadır. (Resim:1) İmalat sanayiinde tekleme başlamıştır, tarım gerilemektedir, inşaat da tempo kaybetmiştir. Sanayi sektöründe 2002-2006 döneminde katma değer artışı yıllık ortalama yüzde 8.1 olmuş ve bu dönemde sektörün büyümeye yaptığı katkı yaklaşık 2.5 puan olarak gerçekleşmişti. Sektörlerde Durum.. 2007 yılının ilk çeyreğinde de, özellikle Ocak ayındaki yüksek üretim artışının etkisiyle, sanayi sektörü katma değeri yüzde 10,2 büyümüştü. Ancak, ilk çeyrek sonrasında sanayi sektörü üretiminin yavaşlamaya başladığı görüldü. İkinci çeyrekte yüzde 4 artan sanayi sektörü üretimi, üçüncü çeyrekte yüzde 4,3 olarak belirlendi, son çeyrekteki büyümesi ise yüzde 3,6’ya gerilemiş görünüyor. (Resim 2) 2006 yılının ikinci yarısından itibaren yurtiçi talebin zayıflamasına rağmen, sanayi sektöründe üretim artışlarında bir yavaşlama gözlenmemesinin en önemli nedeni, söz konusu dönemde ihracatın artmasıydı. Ancak, 2007 yılının ilk çeyreğini takiben ihracat miktar artışının yavaşlamaya başlamasıyla, sanayi sektöründe de üretim hız kesti. 2006’da sanayi kesimi yüzde 5.8 büyürken, milli gelir, inşaat kesiminin katkısıyla yüzde 6 büyümüştü. 2007’de sanayi kesimi büyümesi yılın tamamında yüzde 5.4’e düştü.Tarım, 2006’da yüzde 1.3 büyüme gösterirken 2007’nin tamımnda yüzde 7,3 küçüldü. Kuraklığın yanısıra tarım girdilerindeki fiyat artışları ile başedemeyen tarımdaki çözülme, küçülmede önemli bir etken oldu. Bunun 2008’de de sürmesi bekleniyor. (Resim 3) 2006’nın ana motoru olmayı üstlenmiş olan inşaat da 2007’de yavaşladı. İnşaat 2006’da yüzde 18,5 büyümüştü, 2007’nin büyümesi yüzde 5’e düştü. İnşaattaki tempo düşüşününü 2008’de de sürmesi çok muhtemel. Özellikle dünya krizinin getireceği daralmanın öncelikle bu sektörü vurması bekleniyor. Dış Kaynak Girişi Yetmiyor Türkiye, son yıllardaki büyümesini ağırlıkla dış kaynak girişi ile gerçekleştirdi. İlk yıllarda sıcak para lokomotif güçtü. Dış kaynak girişinde son yıllarda sıcak paranın ağırlığı azaldı, doğrudan yabancı sermaye girişleri önem kazandı. Türk bankalarının yabancılar tarafından satın alınması, sigorta şirketlerinin yine yabancılarca alınması, […]