İlhan Selçuk’un gözaltına alınmasına tepkiler

İlknur Aydoğan iaydogan@medyakronik.com Meltem Ürüt murut@medyakronik.com Ergenekon operasyonu kapsamında sabaha karşı yapılan polis baskınlarında gözaltına alınanlar arasında İlhan Selçuk olmasaydı, muhtemelen pek az bir ses çıkacaktı. Fakat İlhan Selçuk’un da bu isimler arasında bulunması, onunla aynı siyasi görüşleri paylaşmayanlarca da en azından önemli bulundu. Selçuk’un gözaltına alınış biçimi ise ayrıca üzerinde durulan konuydu.Çetin Altan (Milliyet Gazetesi yazarı) Bu olay nedir, ne değildir, anlamı nedir, bilmiyorum? Sadece vakayı biliyorum, ama vaka ne olursa olsun çok ayıp, çok ilkel, vahşi şeyler bunlar. Eziyet derler buna. Sabah 04:30’da alınması hiç hoş değil. İki sene önce hastaydı, ben götürdüm hastaneye. 84 yaşındaki adam, yazar, bir sürü şey yapmış. Sadece 40 yılda yetişen adamlardır bunlar. Ayıp diye bir şey var. Kalem düşmanıdır burası.İlhan Selçuk’la beraber Kartal Cezaevi’nde beraber yattık. Kim yoktu ki orada? Yaşar Kemal, Sabahattin Eyüboğlu…Hukuksal tarafına girmiyorum, çünkü bilmiyorum. Yine serbest bırakırlar onu, ama eziyet ediyorlar. Hep bunu yaparlar; şekil olarak hoş değil. Sadece Türkiye’ye özgü bir hikaye bu. Ondan sonra demokrasi! Şaşırdım kaldım. Çocukluğumuzdan beri hep aynı şey, bir gerekçe bulunuyor. Ayıp yahu.Ben bir hukukçu gözüyle bakmıyorum olaya, bir dostum, bir kalem sahibi olarak bakıyorum. İlhan benim dostum, biz onunla bu konuları konuşmayız; gençliğimizi, edebiyatı konuşuruz, sadece Türkiye’den ibaret değil dünya. Sadece Türkiye’nin içinde yaşamaz bir yazar.Gündemde bütçe, milli gelir, ekonomi yok. Ne var peki? Laiklik var, şeriat var, yapay gündemler var; bu kadar da yapay olmaz ki bu işler. Nazlı Ilıcak (Sabah Gazetesi yazarı) Türkiye’de bazı aydınların darbe girişimlerine katkıda bulunabildiğini biliyoruz. Bazı siviller şimdiki süreçte de darbe girişimlerine katkıda bulunmuş olabilir. Bunu İlhan Selçuk için demiyorum. İktidarın çok büyük bir kusuru ‘nereye giderse’ demiş olmasına rağmen Şemdinli davasının altında kalmış olması. Şu noktada en doğru çözüm erken seçim. Aydın Engin (Gazeteci) Bence bu olayda hukukun değil, siyasetin ağır bastığının bir kanıtıdır bu. Siyasal İslamcılar ile ulusalcı olarak anılan kesimin itiş […]

Koru ve Bayramoğlu ne yazmıştı?

Taha Kıvanç / Yeni Şafak Her kafadan bir sese kişisel katkım / 21 Mart 2008 Aslında önce “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” sorusuna cevap bulmak zorunda Ak Parti. Bazılarının dediği gibi “Avrupa Birliği sürecine samimiyetle sahip çıktıkları için AB üyesi Türkiye’de üstünlüklerini kaybedecek bürokrasinin son hamlesi” olabilir mi bu girişim? Öyleyse, AB sürecine daha sıkı sarılmak mı, yoksa mümkün olduğu kadar uzak durmak mı çaredir?Kimileri “Sebep Ergenekon” diyorlar. İlhan Selçuk böyle diyenlerle alay ediyordu dün: “İş geldi nereye dayandı?.. / Yargıtay Başsavcısı, AKP iktidarına demiş ki: / – Sen Ergenekon davasını açar mısın?.. / – Açarım… / Başsavcı köpürmüş: / – Ya öyle mi, ben de seni kapatmak için dava açarım…“Vallahi ben uydurmadım, gazeteler yazıyorlar, Başbakan RTE ve yardımcıları: / ‘ – Biz Ergenekon çetesini çökerttik, AKP davası ondan açıldı’ diyorlarmış…”Böyle düşünüyorsa Başbakan ve etrafındakiler, elbette alayı hak ediyorlar. Oysa Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın ilk gün seslendirdiği kuşkudan da, görüştüğüm Ak Partililerin anlattıklarından da farklı bir tablo çıkardım ortaya.Şöyle düşünün: Kıskacın tamamlanmakta olduğunu, çok yakında öteki örgüt üyelerinin yanına götürülmek üzere olduğunuzu biliyorsunuz… Elinizde ‘dolaylı şantaj’ yapmaya yarayabilecek bir güç var. Bu gücü süreci bir an önce başlatmak üzere kullanır mısınız, kullanmaz mısınız? “Ergenekon yüzünden” diyenler böyle bir mantıktan hareket ediyorlar.Acaba kime/kimlere kadar uzanacaktı Ergenekon operasyonu? “Sebep Ergenekon” diyenler, bu noktada, okuduğunuz mukadder soruyu soruyorlar…Ak Partililere benim de bir tavsiyem var: Şu günlerde Cumhuriyet gazetesini dikkatle izlemeliler. Hürriyet veya Milliyet, hatta Vatan önemli değil bu süreçte, onlar “Vur kaç” ekibi; karargâh (Ergenekon’un karargâhını kast ettiğimi sanmayın, Ak Parti’yi ne pahasına olursa olsun durdurma çabasının karargâhı), Cumhuriyet gazetesi…Şu satırları haftanın ilk günü Cumhuriyet’in ‘başyazı’ sütununda okudum: “Yüksek mahkemenin vereceği kararın ne olacağı elbette bilinemez; ancak Türkiye’nin lâik Cumhuriyet olarak İslâm dünyasındaki olumsuz gelişmeler karşısında ayakta kalabilmesini elbette yalnız hukukla ve davalarla sağlamak mümkün değildir.”Bilinenlerin tekrarı olan […]

İlhan Selçuk sabaha karşı gözaltına alındı

Cumhuriyet gazetesinin başyazarı ve imtiyaz sahibi İlhan Selçuk, Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındı. Selçuk’la birlikte İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmesi Ferit İlsever, Aydınlık dergisi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk, gazeteci Adnan Akfırat ve işadamı İbrahim Benli’nin de araların da bulunduğu toplam 12 kişinin gözaltında bulunduğu öğrenildi. Avukatlarıyla görüşmelerine izin verilmeyen zanlıların, “Ergenekon terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla gözaltına alındığı ve yürütülen soruşturma kapsamında ele geçirilen bazı belge ve dokümanlarda isimlerinin yer aldığı, teknik takip sonucu izlemeye alınan telefon trafiğinde de yer aldıkları öne sürüldü.Ümraniye’de bir gecekonduda, Cumhuriyet’e atılanlarla aynı seriden oldukları daha sonra tespit edilen 27 el bombasının bulunmasıyla ilgili yürütülen ve zaman içinde genişletilen operasyonlarda bugüne kadar aralarında emekli general Veli Küçük’ün de bulunduğu 37 kişi tutuklanmıştı. Tutuklananlar arasında avukat Kemal Kerinçsiz, Türk Ortodoks Patrikhanesi basın sözcüsü Sevgi Erenerol ve Doç. Dr. Emin Gürses de bulunuyordu. Sabah 04.30’da baskın Ulus’taki evi sabah 04.30 sıralarında basılarak gözaltına alınan ve yaklaşık 3 saat boyunca evinde arama yapılan İlhan Selçuk’un ve Cumhuriyet’in avukatlarından Akın Atalay, müvekkili hakkında bilgi almak için Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne gitti, ama görüşmesine izin verilmedi. Atalay, ”Şu anda iyi olduğuna dair yetkililerden bilgi aldık. Normalde bu suçlarla ilgili gözaltı süresi 48 saattir. Yarın sabah görüştüğümüzde kendisiyle ilgili daha ayrıntılı bilgi edineceğiz. Soruşturmanın gizliliği nedeniyle bize söylenen bir şey olmadı. Şu anda kendisine yöneltilmiş bir suçlama da yok. Bir soruşturma kapsamında ifadesi alınmak üzere saat 04.30 da evine gelinmiş ve 07.30’da emniyete götürülmek üzere evinden çıkarılmış” dedi. “Sakin olmak lazım” Selçuk’un avukatlarından Fikret İlkiz de, hukuken 24 saat boyunca müvekkilleriyle görüşmelerinin mümkün olmadığını söyledi. “Bunu bir soruşturma kabul etmemizde fayda var. Biraz sakin olmakta fayda var” dedi. İlkiz, Selçuk’un Terörle Mücadele ve Özel Soruşturma Yöntemleri ve Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu çerçevesinde gözaltına alındığını belirtti. “Bu nedenle 24 […]

Sosyal güvenlik reformu gerçekten gerekli mi?

Mustafa Sönmez AKP Hükümeti’nin “reform” adı altında gündeme getirdiği ve çalışanların, emeklilerin büyük tepkisine neden olan “sosyal güvenlik” düzenlemesi, kozmetik değişikliklerle yeniden düzenleniyor ve sendikaların rızası alınmaya çalışılıyor. Hâlâ, aylardır olduğu gibi, ağaçla uğraştırılıp orman gözlerden saklanıyor. Hâlâ insanlar, “yasa çıkarsa prim oranım artacak mı?, kız çocuklarıma yetim aylığı için yaş koşulu var mı?, işverenin benden keseceği prim artacak mı gibi sorularla uğraştırılıyor. Oysa, halledilmeye çalışılan sorun nedir? Kapatılacığı iddia edilen açık nedir? Bütçenin toplamında nereye oturtulmaktadır ve çalışanların boğazına sarılıp onları muzdarip etmeden çıkış yolları yok mudur? Sorularının sorulması gerekiyor.Çıkış elbette vardır. Sorularla ve yanıtlarla ilerleyelim: Bütçeden sosyal güvenliğe aktarılan kaynak nedir ve ne kadar nüfus için yapılmaktadır? Resim-1’de bütçeden sosyal güvenlik sistemine aktarılan kaynağın 26 milyar YTL’yi bulduğu görülüyor. Bu transfer, toplamı 35,2 milyonu bulan nüfus için ayrılmaktadır. Yani 4,7 milyon emekli, 9,2 milyon sigortalı ve onların 21,2 milyon aileleri için. Bu da nüfusun yarısı demek. Nüfusun yarısının sosyal güvenliği için bütçeden aktarılan ve şikayet konusu yapılan 26 milyar YTL, toplam bütçe içinde ne anlam ifade etmektedir? Bütçe kaynakları nereye gidiyor? 2007 bütçesini örnek alırsak, (Resim-2) yapılan toplam 203 milyar YTL’lik harcamada sosyal güvenlik transferlerinin yüzde 13 pay aldığını görürüz. Oysa aynı yıl, rantiyelere ödenen faizler yüzde 23 pay almıştır. Rantiyelere aktarılan faiz giderlerini azaltmak dururken 35 milyonun yararlandığı sosyal güvenlik hizmetlerine el atılmaktadır. Öte yandan, tıkandığı, sürdürülemez duruma geldiği iddia edilen sosyal güvenlik sisteminin bu duruma gelmesi, sendikaların, çalışanların sorumlusu oldukları bir durum değildir, tersine bu durum, sistemin çöplerini hep halı altına süpüren hükümetlerin, özellikle de AKP hükümetinin sorumluluğudur. Mesele, sadece sosyal güvenliği değil, maliye politikalarını ve genel makro ekonomik politikaları ilgilendirmektedir. Sosyal Güvenlik sisteminde , sistemin gelirlerinin yetersiz kalması, kaçak işçiliğe göz yumulması, ücretlerin eksik beyan edilmesi sonucu prim ve vergi kayıplarından kaynaklanmaktadır. İstihdamdaki kaçak… 2007 verilerine göre toplam istihdam 21 milyon 219 bindir. Bunun yüzde […]

İlhan Selçuk, Cumhuriyet ve Ergenekon Soruşturması

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Cumhuriyet gazetesi başyazarı İlhan Selçuk’un gözaltına alındığı gün yayımlanan yazısı şu cümlelerle bitiyordu:“Başbakanın dengesizliği ortalığı allak bullak ediyor, sapla saman birbirine karışıyor, siyasetin karnı neredeyse burnuna değecek, hamilelik sancıları bir şeylere gebeliği pompalıyor… Evet, bu gidişle bir şeyler olacak… RTE 14’üncü Louis gibi ‘devlet benim’ dedikçe Türkiye’nin dengeye girmesi, ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız… Ya RTE anayasaya ve yargıya ‘sokaktaki adam’ gibi saygı gösterecek… Ya da 14’üncü Louis olmadığını RTE’ye anımsatacak ve öğretecek bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım… Aklın bir başka yolu yok…”Yazıda geçen “hesaplaşma”, televizyonlarda bugünün (21 Mart) en çok rağbet edilen sözcüğü… Bu tespiti yapanlar, hesaplaşmanın araçları olarak da Ergenekon soruşturması ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılma girişimini gösteriyorlar.Ergenekon soruşturması kapsamında bugün gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk’un böyle bir suç girişimiyle nasıl bir ilişkisinin olabileceği soruluyor şaşkınlıkla. Tasarrufun sahibi Cumhuriyet savcılarının ellerinde bu yönde ne gibi delillerin bulunduğunu bilmiyoruz, yarından itibaren belki bir kısmını öğrenebiliriz.Dediğim gibi, İlhan Selçuk’un Ergenekon çetesiyle ilgisi konusunda herhangi bir spekülasyon yapmam mümkün değil, fakat şunu güvenle söyleyebilirim: Cumhuriyet, bu operasyonla ilgili haberlere “soğuk” bakan bir gazete olageldi ve bu soğukluğunu kendi bahçesine atılan bombaların “Ergenekon” menşe’li olduğunun ortaya çıkmasından sonra da sürdürdü. Bugün burada sözünü ettiğim bu süreci özetlemek istiyorum. Cumhuriyet’e bomba…. Cumhuriyet gazetesinin Şişli’deki binası, birincisi 5 Mayıs 2006’da olmak üzere altı gün içinde tam üç kez bombalandı; saldırılarda birer el bombası kullanılmıştı.Cumhuriyet, 10 gün boyunca eylemi “laikliğe saldırı”, “şeriatçı terör” çerçevesinde ele aldı. 14 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te manşetten girilen bir “haber” ise bu çizgide sadece bir günlüğüne derin bir kırılmanın ortaya çıktığını gösterir nitelikteydi.“Derin soruşturma” manşeti aslında tipik bir haber değildi, basbayağı bir yorumdu. Birçok okurun muhtemelen “teknik bir polis soruşturması haberi” sanıp geçtiği haber-analiz aslında şaşırtıcı değerlendirmeler içeriyor, olayın muhtemel dış bağlantılarına ve “emperyalist güçler”in inisiyatifine dikkat çekiyordu. Gazetenin içinde her gün yüzlerce “irticanın laikliğe saldırısı” mesajları yayımlanırken manşette […]

Kendi alyansını kendin tasarla

Evlilik öncesi en önemli ve en heyecan verici şeydir alyans seçimi. Günlerce kuyumcular gezilir, tasarımı beğenirsiniz parmağınıza uymaz, parmağınıza uysa içinize sinmez; iki seçeneğiniz vardır ya direkt satın alırsınız ya da yaptırırsınız. Ama her zaman bir şeyler eksik kalır ömür boyu taşımak için yemin edeceğiniz ve aşkınızın sembolü olan bu yüzüklerde. Belki de “duygu” dur eksik olan bu duygular karmaşası içinde. New York’ta alyanslara duygu katmak isteyen bir kuyumcu yeni evlenecek çiftlere üçüncü bir seçenek sunarak kendi alyanslarını tasarlama ve yapma imkânı veriyor. Bir gün boyunca çifte özel verilen dersler ve yardımlarla, çiftlere unutamayacakları bir anının yanı sıra yüzüklerine emeklerini ve duygularını katmalarının sevinci yaşatılıyor. Bir günlük bir eğitim süreci ile oluşturulacak normal bir çift alyans 1,075 dolar olarak fiyatlandırılırken, daha fazla eğitim gerektiren tasarımlar için ek olarak çalışılan her güne 850 dolar alınıyor. Henüz New York ve San Francisco’da ulaşabileceğiniz bu hizmet kısa bir süre içerisinde Türkiye’de ki kuyumcular arasında yaygınlaşıp bir trend olacağa benziyor. Bizden duyurması… Daha fazla bilgi için http://www.newyorkweddingring.com/

Peysaj mimarisi öğrencileri için uluslararası yarışma

İklim değişikliği, değişikliğin doğa ve hava koşullarına etkisi tüm dünyayı etkileyen bir sorun. Özellikle su miktarı ve kalitesinde azalma olan bölgelerde bu sorun fazlasıyla can sıkıcı olabiliyor. Peki, sizin, yeni çevresel koşullar yaratabilecek, su akışını sağlayan sistemlere yenilik getirebilecek bir fikriniz var mı? Sizin için ‘ütopya, özerklik, cennet’ kavramları hala değerli mi? Cevabınız “evet”se IFLA’nın (Uluslararası Peyzaj Mimarisi Federasyonu) organize ettiği öğrenci yarışmasına göz atmanızda yarar var. IFLA, tüm peyzaj mimarlığı bölümü öğrencilerinin katılımına açık bir yarışma düzenliyor. Amaç, bahçe ve şehir planlamasına olan ilgiyi canlandırmak ve insanla doğa arasında yeni bir denge oluşturacak tasarımlar yapmak. Görev: • Doğa veya insan çevresiyle ilgili en çok merakınızı uyandıran sorunun adını koymak ve bu sorunu belli bir bölgeye indirgemek • Soruna ilişkin yeni, yenilikçi ve ilham verici bir çözüm bulmak. Fikirleriniz ‘ütopya, özerklik, cennet, sürdürülebilirlik ve kendi kendine yetme’ konseptlerinden bir ya da daha fazlasını içermeli • Fikirlerinizi yansıtan plan ve tasarımları sunmak. Sunumda çeşitli grafik dizaynları ve tablolar kullanmak serbest • Maksimum 350 kelimenden oluşan, projenin özetini içeren bir dosya eklemek Yarışma jürisi dünyanın dört bir yanından önemli peyzaj mimarları ve öğretim görevlilerinden oluşuyor: Yarışma sonunda birinciye, peyzaj mimarlığı firması Han Group Korea tarafından 3 bin 500 Amerikan Doları; ikinciye, IFLA tarafından 2 bin 500 Amerikan Doları, üçüncüye 1.000 Amerikan Doları ödül verilecek. Son başvuru tarihi 1 Mayıs 2008 Ayrıntılı bilgi için: www.ifla2008.com

Dink suikastında yeni itiraflar

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle tutuksuz yargılanan iki jandarma görevlisi dün Trabzon 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde görülen duruşmada önceki ifadelerini yalanlayan itiraflarda bulundu. Suikasttan sonra açılan idari soruşturmada müfettişlere verdikleri ifadelerde Dink’in öldürüleceğinden haberleri olmadığını savunan sanıklar bu kez de, Dink’in öldürüleceği bilgisini üstlerine aktardıklarını ancak konuyla ilgili işlem yapılmadığını söyledi. Suikasttan sonra açılan adli soruşturmada gözaltına alının cinayetin azmettircisi Yasin Hayal’in eniştesi Coşkun İğci, İstanbul emniyetinde verdiği ifadesinde jandarma için muhbirlik yaptığını belirterek, “Cinayetin işleneceğini çok önceden jandarmaya bildirdiğini” anlatmıştı. Benzer bilgilerin polisçe de biliniyor olmasının ortaya çıkmasından sonra idari soruşturma açılmıştı. Ancak hem sanık askerler hem de üstleri müfettişlere, “Haberimiz yoktu” şeklinde ifade vermeleri üzerine hem polisler hem de askerler hakkında ‘takipsizlik’ kararları verilmişti. Ancak Jandarma Astsubay Okan Şimşek ve Jandarma Uzman Çavuş Veysel Şahin hakkında ‘ihmal’ davası açılmıştı. Cinayetten sonra, sanık olarak yargılanan iki jandarma görevlisinden Okan Şimşek’in tayini İstanbul’a, Veysal Şahin’in tayini ise Adana’ya çıkmıştı. İlk duruşmaya katılmayan iki sanık dün Trabzon’da yapılan duruşmada ise önceki ifadelerini yalanladı. “Suikast krokisini biliyorduk”Verilen istihbaratı değerlendirmedikleri iddiasıyla “görevi ihmal ve kötüye kullanma” suçundan, 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan sanıklardan Okan Şimşek, İğci’nin kendilerine, Dink’in öldürüleceği istihbaratını 2006 Temmuzunda verdiğini belirterek, “2006 yılı temmuz ayı içerisinde, personelim Veysal Şahin ile birlikte şehir merkezindeyken, Veysel’i, Coşkun İğci isimli biri aradı ve görüşmek istediğini söyledi. İğci ile görüşmemizde, bize, akrabası olan Hayal’in, Agos gazetesinin sahibi olduğunu söylediği, Ermeni asıllı bir gazeteciyi öldüreceğine yönelik bilgiler vererek , Dink’in internetten çıkarılmış fotoğraflarını Yasin Hayal’in kendisine gösterdiğini, Hayal’in 3-4 kişilik arkadaş grubunun olduğunu, fakat Hayal haricindekileri tanımadığını, Hayal’in İstanbul’a gittiğini, Agos gazetesi ile Dink’in evi arasındaki güzergâhın krokisini çıkardığını, hatta kendisine, el yapımı silah alınması için 500 YTL para verdiğini bize anlattı.” dedi. “Komutanlar biliyordu”Hayal’in eniştesi İğci’den aldıkları istihbaratı önce İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı […]

Oktay Ekşi’ye göre bazıları ‘sözde’ bazıları ‘özde’ savcı

Ferda Balancar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya AKP’ye dava açılmasından ve/veya partinin kapatılmasından yana olan, bunu direk veya dolaylı şekilde ifade eden yayın organlarından ve köşe yazarlarından destek yağıyor. Bu kesimde herkes kendi üslubunca şu düşünceyi dile getiriyor: “Yargı süreci başlamıştır. İddianameyle veya başsavcıyla ilgili eleştiriler yargıya müdahale anlamına gelir. Bu doğru ve yasal değildir.” Bu görüşü dile getirenlerden biri olarak Oktay Ekşi’nin söyledikleri ve yazdıkları “çifte standart” konusunda iletişim fakültelerinde ders konusu olabilecek bir örnek niteliği taşıyor. Zira Oktay Ekşi sadece bir köşe yazarı değil. Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet’in başyazarı unvanı taşıyor. Basın Konseyi Başkanı sıfatıyla basın ahlak ilkelerine uymayan meslektaşlarını uyarmak onun sorumluluklarının başında geliyor. Ama gelin görün ki Oktay Ekşi, Başsavcı ve iddianamesiyle ilgili öyle bir tutum sergiliyor ki aklımıza daha önceki benzer davalarda takındığı tutumlar geliyor. Bugün kapatılma davasını sorgulayanlar yargıya müdahale etmekle suçlanırken meselenin bir haklar ve özgürlükler meselesi olduğu hasıraltı ediliyor. Ve akla Ekşi’nin bir zamanlar yaptığı müdahaleler geliyor. Önce, Oktay Ekşi’nin bugünkü Hürriyet’te yayımlanan yazısından bir alıntıyla söze başlayalım: “Medeni diyeceğiniz herhangi bir ülkede kamu hukukunu korumak için -isterseniz savcı deyin, isterseniz mülki amirden yahut karakoldaki polis memurundan söz edin- görevini yapan insana birilerinin, “Bu adam canımızı sıkan şeyler yapıyor. Gidelim haddini bildirelim” demesi mümkün mü? Demeye kalksa başına ne gelir hiç düşünebiliyor musunuz? Biz söyleyelim. Devletin hukuk ve adalet sistemi öyle bir işler ve öyle bir ders verir ki, bir daha o tür bir edepsizliği aklından bile geçiremez. Bize gelince… Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı adeta “sanık” sandalyesine oturtuldu. Ne kadar edepsiz, terbiyesiz mahluk varsa karşısına geçip veryansın etti. Sanki kamu adına o değil de ötekiler davacı imiş gibi. Bu rezaleti sanıyoruz ki Türkiye’den başka hiçbir ülkede göremezsiniz.” Bu satırların yazarı, 18 Mart Salı akşamı CNN Türk’te yayınlanan, Ahmet Hakan’ın yönettiği “Tarafsız Bölge” adlı tartışma programında Başsavcıya yönelik eleştirilerle ilgili olarak şunları söylüyordu: […]

Levent Çarşı’da İSPARK sıkıntısı

Haber:Deniz Yurtkuran Kameraman: Ceyla Büyükuzun Levent çarşıya İSPARK’ın gelmesiyle esnaf ve apartman sakinleri için sıkıntılı bir dönem başladı. Durumdan yakınan dükkan sahipleri ve çalışanlar işlerinin azalmasından şikayetçi olurken, çevre sakinleri adına konuştuğumuz Levent muhtarı da İSPARK’ın gelmemesi için imza toplanmasına rağmen başarılı olamadıklarını belirtti.

“Susalım, hukuk konuşsun” demeyenler, ne diyor?

Alper Görmüş “Bu hukuk darbesi girişimi askeri darbe girişiminden çok daha vahim, çok daha tehlikelidir. Askeri darbeye karşı hiç olmazsa ‘ne şeriat, ne darbe’ pankartları çerçevesinde göstermelik de olsa ‘asgari ve vicdani bir demokrasi’ zemini mevcuttu. Şimdi herhalde kimsenin ‘ne şeriat, ne hukuk darbesi’ diye bir pankart tasarlamasını beklemiyorsunuz. Olan biten, darbeyi, siyasete müdahaleyi ‘meşrulaştırma’ girişimidir. Bunu, bütün bu debdebede unutmayın. Unutturmayın.”Bu satırlar, Radikal’in, münafık-muvaffık herkes tarafından “çok güçlü” diye tanımlanan “yeni” yazarı Gökhan Özgün’e ait. Buraya tadımlık kabilinden küçük bir bölümünü aldım, birazdan yazısının geniş bir bölümünü aktaracağım.Gökhan Özgün, AK Parti için açılan kapatma davasıyla ilgili olarak “Konu hukuka intikal etmiştir, biz susalım hukuk konuşsun ve sonuca saygı gösterelim”ciler cephesinin tam zıttında yer alan cephenin önde gelen yazarlarından biri. Girişimi “hukukun işleri” çerçevesinde kabul etmeyi kesinlikle reddediyor ve bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söylüyor.Yeri gelmişken, konuyla ilgili olarak basında genişçe bir blok oluşturan üçüncü gruptan da söz edelim ve böylece konunun bütün taraflarını size aktarmış olalım:Bu gruptakiler de “Devletin savaş ilanı”ndan söz ediyor ama, onlar, Gökhan Özgün ve benzerlerinin tersine, savaşı ilan edenlerin yanında duruyor. Geçtiğimiz hafta birkaçından söz etmiştik, hatırlayalım: Yiğit Bulut (Vatan, 16 Mart): “Devlet, hükümete ‘yeter, yol bitti’ dedi… Diyeceksiniz ki; davanın sonucu belli değil, nasıl son buldu! Sevgili dostlar, şu aşamada atılan adım en az sonuç kadar ‘dikkate değer’… Önemli olan ‘biz her şeyiz’ mantığı içindekilere ‘yeter, burada sizlerden başka birileri daha var, buranın kuralları, gelenekleri, sahipleri var’ mesajını vermek ve ‘yeter’ demek!” Emre Kongar (Cumhuriyet, 17 Mart): “İşte bu süreç içinde, AKP iktidarı, iç ve dış güçlerin ittifakı ile Türkiye’nin devlet biçimini doğrudan değiştirecek, sınırlarını ise zaman içinde değiştirebilecek projeleri uygulamaya koymuş görünüyor. Başsavcının kapatma davası, bu oluşumlar çerçevesindeki hesaplaşmanın bir aşamasıdır bence.”Geldik, “Susalım, hukuk konuşsun” demeyenlerin “Bu savaş kirli bir savaştır” versiyonundan seçtiğimiz iki örneğe. Birincisini söylemiştim; Radikal’den Gökhan Özcan… İkincisi de gene […]

Sayın dekanlar, daha önceleri neredeydiniz?

Alper Görmüş Büyük basın gazetelerinin internet sayfaları “Flaş… Flaş… Flaş…”larının flaşlarını yarıştırarak verdiler haberi. Aralarında en heyecanlı görüneninden, Hürriyet’ten aktarıyoruz:“Türkiye çapında, Kıbrıs dahil üniversitelerin hukuk fakültesi dekanları, az önce bir toplantı yaparak bir bildiri yayınlama kararı aldılar. İşte o bildiri: “Yirmi altı hukuk fakültesi dekanının kamuoyuna duyurusudur… 1. Yargı organları, yasama organı gibi, millet adına egemenlik yetkisi kullanır. 2. Cumhuriyet Savcıları, kanuni görevleri gereği dava açar. Bu nedenle, Cumhuriyet Savcıları, açtıkları davalarda kişisel olarak taraf değillerdir. 3. Açılmış bir dava nedeniyle hakim ve savcılara yönelik tacizlerde bulunulması, yargı organlarının Anayasa ve kanunlarla belirlenmiş görevlerinin sorgulanması hukuk devletini yıpratır. 4. Basın ve yayın organlarının yayınladıkları haberlerde ve yorumlarda, herkesin ve özellikle siyasi parti temsilcilerinin kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda yargı organlarını yıpratacak, hakim ve savcıları baskı altına alacak yaklaşımlardan özenle kaçınmaları zorunludur. 5. Yargıyı korumak, hukuk devletini korumaktır. Bu görev, hepimizindir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”Değerli dekanlarımız, tıpkı bildirilerinde yazıldığı gibi “kanuni görevi gereği dava açan” Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya üzerindeki meslekten atmaya kadar varan baskılar ifa edilirken neredeydiler acaba? Ya da Sarakaya’ya destek verdi diye İzmir’den Kars’a sürülen Cumhuriyet savcısı Gültekin Avcı için bir girişimde buluunmuşlar mıydı?Ya da Kenan Evren hakkında dava açtı diye başına gelmedik kalmayan, en sonunda adı “deli”ye çıkarılan Sacit Kayasu’nun adını hiç duymuşlar mıydı?Ne tesadüf, dün (19 mart) bir başka vesileyle, Yargıtay Başkanı’nın dekanlarınkine benzer çıkışından yola çıkarak bir yazı yazan Şamil Tayyar (Star) ilginç bir liste yayımlamıştı. Piyasaya yeni çıkan kitabı “Operasyon Ergenekon”da çok daha genişinin bulunduğu liste, Şemdinli davasında başlarına iş gelen savcılar ve benzerlerini konu alıyordu. O yazıdan bazı bölümleri 26 hukuk fakültesi dekanına hatırlatalım dedik: “Kamu vicdanını kanatan hadise, hukuk çevrelerindeki çifte standarttır. Hatırlayın. Şemdinli İddianamesini hazırlayan Ferhat Sarıkaya, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın ismini iddianameye ekledi diye başına gelmedik kalmadı. Önce görevden alındı sonra görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca […]

Madem zenginiz bu faiz, bu kriz niye?

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından uzunca bir süredir hazırlıkları sürdürülen 1998 bazlı yeni milli gelir serisinin 8 Mart’ta açıklanmasıyla birlikte, birkaç gün için de olsa ortalıkta iyimserlikle karışık bir böbürlenme havası esti. Şimdiye kadar hesaplanandan adam başı 2 bin dolar daha zengin olduğumuz ortaya çıkınca, ekonomiden sorumlu bakanlar topluca “Güçlüyüz, krizden etkilenmeyeceğiz” açıklamasını yaptılar, ama küresel kriz dalgası İMKB’yi vurunca, piyasalara aşılanmaya çalışılan iyimserlik havası da bir anda uçup gitti. Gerçekten de Türkiye ekonomisinin geçmişe göre daha güçlü, daha dayanıklı veya daha büyük olup olmadığını anlamak için yeni milli gelir serisinin özellikleri kadar zaman içindeki değişimini de iyi incelemek gerekiyor. Birçok iktisatçıya göre, bazı eksiklikleri olsa da yapılan güncelleme çalışmasının ekonomik gerçekleri anlamak açısından çok büyük faydaları var. Her şeyden önce yeni işyeri sayımı, yeni konut sayımı gibi bazı yeni verilerin eklenmesiyle ekonomik büyüklüklere daha gerçekçi bakılması mümkün olacak. Ayrıca, Avrupa Birliği standartlarıyla uyum sağlamak amacıyla daha önceden hesaba katılmayan bazı kalemler de hesaba katılarak diğer ülke ekonomileriyle sağlıklı bir karşılaştırma zemini elde edilmiş oldu. Hesaba yeni katılan kalemlerin hesaplama yöntemleriyle ilgili bazı kuşku ve kaygılar olsa da, ekonomiyle ilgilenen herkes gibi, ülkede bu tür ciddi verileri üretebilen tek kurum olan TÜİK’in ortaya koyduğu rakamları doğru kabul etmek durumundayız. TÜİK’in geçen günlerde adrese dayalı nüfus sayımı sonuçlarını açıklaması ve nüfusumuzun da tahminlerden az çıkması, kişi başına milli gelirimizi bir miktar arttırmıştı. Hükümet cephesinden, kişi başına gelirimizin son 6 yılda 8 bin dolara yükseldiği yönünde açıklamalarla birlikte “10 bin dolar hedefine ulaşmamıza az kaldı” ifadelerini artık sık sık duyuyoruz. Ama milli gelirde bir gece içinde kaydedilen bu artışın “aslında bir gecede” olmadığını, eğer gerçekten bir artış varsa bunun bir zaman serisi içinde gözlemlenmesi gerektiğini de unutmamak gerekiyor. Bu açıdan 1998’e kadar geri götürülen yeni milli gelir serisine baktığımızda, aslında eskiden de çok fakir olmadığımızı görüyoruz. Bu rakamları bir de […]

Ostalji bir çözüm olabilir mi?

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Demokratik Alman Cumhuriyeti (DDR), nam-ı diğer Doğu Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Soğuk Savaş’ın sonunda, Sovyet bloku ülkeleri birer birer çözülürken, DDR de bu kaçınılmaz sonu yaşadı.Marketler, kalitesine bakılmaksızın, Batı’nın mallarıyla doldurulurken; “eski”ye ait her şey bir anda ortadan kayboldu. Bu yeni ürünler ve yaşam tarzı aslında çok çekiciydi. Gelgelelim birleşme sonrası Doğu’daki fabrikaların kapatılması, artan işsizlik, ucuzlayan emek ve tüm bunların kaçınılmaz sonucu yoksullaşma tüm çalışanları vurdu.Evet, marketler çeşit çeşit yiyecek, içecek ve giyecekle dolmuştu ama emekçiler bunları alacak paraya sahip değildi. Seyahat özgürlüğü gelmişti, ama bu kez de çalışmak zorunda olan insanların kendilerine ayırabileceği vakit yoktu. Gençler istedikleri branşta eğitim alamadı, işsizlik nedir bilmeyen Doğu Almanlar iş bulamadı. İş bulduklarında ise Batı’dakinden daha düşük ücretlerle çalıştırıldılar. Daha da kötüsü, Doğulularla hep alay edildi ve Doğulular kendilerini hep sığıntı gibi hissetti.Almanca’nın ‘ost’u, nostaljinin ‘talji’si İşte tüm bu nedenlerle, Almanya bugün “Ostalji” denen bir fenomenle karşı karşıya. Almanca doğu demek olan “Ost” sözcüğü ile, nostalji sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuş bu yeni kavram, Doğu Almanya’ya duyulan özlemi ifade etmek için kullanılıyor. Ardı ardına Doğu Almanya temalı filmler çekiliyor, Doğu Alman markaları farklı üreticiler tarafından yeniden piyasaya sürülüyor. DDR tişörtleri giyen gençler, “Doğu Rock”ı ile kendini buluyor. Başkent Berlin’de sosyalizm döneminden kalma eşyaların satıldığı bitpazarlarında geçmiş ve hatıralar el değiştiriyor.Ama söz konusu olan yalnızca eski, güzel günlere duyulan bir özlemden ibaret değil. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde “devlet partisi” olan Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) devamı sayılan PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) ile daha ziyade Batı Almanya’da örgütlü, Sosyal Demokrat Parti’den ayrılan sendikacıların kurduğu WASG (Emek ve Toplumsal Adalet Partisi-Seçim Alternatifi) birleşerek 2005’te yapılan erken genel seçimlerde yüzde 8.7 oy aldı. PDS ve WASG’nin birleşmesi sonucu kurulan yeni parti (Die Linke–Sol Parti) şu anda Almanya’nın 16 eyalet meclisinin 10’unda temsil ediliyor.Üstelik yapılan pek çok kamuoyu araştırmasında, (Report 2006, Schell 2006, Allensbacher […]

“Cruyff Dönüşü”

Volkan AğırFutbola getirdiği yenilikler ve kazandırdığı yıldızlarla bir okul kabul edilen Hollanda’nın Ajax futbol kulübü, kendi liginde son şampiyonluğuna üç yıl önce ulaştı. Avrupa Kupası’nı ise son kez 13 yıl önce kaldırmıştı. Yıllar yılı ismi Hollanda futboluyla bir anılan kulüp, bu başarısız dönemi aşabilmek için yeni bir yapılanmaya gitti. 20 Şubat 2008’de, kendi altyapısından yetişen sembol ismi Johan Cruyff’a, tüm takımlardan sorumlu teknik danışman olması teklifiyle geldi. Onun sahalara dönüşü sadece ülkesinde değil, dünya futbolseverleri için heyecan vericiydi. Birçok futbol yorumcusuna göre, 61 yaşındaki Cruyff’un sadece ismi bile uyuyan devi ayağa kaldırmak için yeterliydi. 1964’te futbola Ajax altyapısında başlayan, tek başına Hollanda futboluna sınıf atlatan, “total futbolcu” Cruyff, teknik direktörlük yaptığı dönemde de Ajax ve Barcelona’yı kupa koleksiyoncusu yapmıştı. Barcelona kulübesinde geçirdiği sekiz yılın ardından, 1996’da emekli oldu ve başka bir kulüp çalıştırmadı. Cruyff, o tarihte Hollanda’nın De Telegraaf‘ gazetesine “Eğer benden, Ajax’ı eski günlerine döndürmem isteniyorsa bunu yaparım. Ama pek çok insan, bunu yapmak için yürüyeceğim yolu benimsemeyebilir. Zaten bu yüzden kulüp bugüne kadar benimle arasında bir mesafe bırakıyordu” diye yazdı. Cruyff, emekliliğinin 12. yılında, doğduğu kulüpten gelen teklifi bir şartla kabul edeceğini söyledi. Henüz 16 yaşındayken “Yeni Cruyff” olarak tanıttığı bir başka Hollandalı fenomen Marco Van Basten’ı takımın başına getirmek istiyordu. Haberlere göre, veliahtını ikna etmesi kolay olmadı. 23 Şubat’ta yapılan açıklamayla Van Basten’ın takımı antrenörlüğü için dört yıllık sözleşme imzaladığını duyuruyordu. Bu gelişme, tüm gözleri, bu kez daha büyük bir heyecanla Hollanda’ya çevirdi. Bu kadar mıydı? İşler umulduğu gibi gitmedi; tabiri caizse futbolseverlerin heyecanı kursağında kaldı. Cruyff, Şubat ayında kendisine teklif edilen pozisyonu geri çevirdiğini 7 Mart’ta duyurdu. Görevi kabul etmek için ön şart olarak gördüğü Van Basten’la altyapı sisteminin değiştirilmesi konusunda görüş ayrılığı yaşamıştı. De Telegraaf‘ gazetesine “Bu durum, tamamen profesyonel bir fikir ayrılığıyla ilgili. Kişisel bir sorun yok; fakat altyapıyı daha iyi noktalarda görmek isterim. […]

Duydunuz mu, PKK “silahları bırakmaya hazırız” dedi…

Alper Görmüş “PKK’nın bölge sorumlusu” demeye dilimiz varmıyor mesela, ille de “sözde sorumlusu” diyoruz. Gazeteci Tuğrul Eryılmaz, “Sözdeyse bırakın çoluğunun çocuğunun yanına gitsin kardeşim” der böyle durumlarda. 16 Mart tarihli önemli bir haber, Türk basınının bu korkusu tarafından emildi ve görünmez kılındı. Haberi doğru dürüst kullanan yegâne gazete olan Milliyet’e göre PKK “silahları bırakmaya hazırız” diyordu: “Terör örgütü PKK’nın Başkanlık Konseyi’nden yapılan açıklamada diyalog çağrısı yapıldı ve buna olumlu cevap verilmesi halinde silahların devre dışı bırakılacağı belirtildi.” Fark etmişsinizdir, haberde “PKK’nın Başkanlık Konseyi” deniyor, “sözde Başkanlık Konseyi” değil. Düşünsenize, “sözde” olsaydı, biz Milliyet okurlarının “Sözde ise neden ciddiye alıp haber yapıyorsunuz, kardeşim” deme hakkımız olurdu. Namık Durukan’ın haberinin önemli bir yanı da şu: PKK ilk kez yayımladığı bu bildiriyle “Bağımsız Kürdistan olgusunu hayal ettiğini ama gerçekleştiremeyeceğini anladığını” kabul ediyor. Bildiride şöyle deniyor: “Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü için yeni bir sürecin geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. (…) Biz Kürt sorununun şiddet yöntemiyle değil, diyalog ve barışçıl yöntemlerle çözülmesi için önderliğimizin (PKK jargonunda “önderlik”, Abdullah Öcalan demek –A.G.) son iki görüşmesinde ifade ettiği çerçeveyi de eksen alarak, bir kez daha Türk devleti ve hükümetine barış ve diyalog çağrısı yapıyoruz. Türk devletinin de olumlu cevap vermesi halinde Kürt sorununun çözümünde yeni ve silahların tümden devre dışı edileceği bir sürecin başlatılması için hareket olarak gereken sorumluluğu göstereceğimizi açıkça deklare ediyoruz.

Say ki Kürtler kapatılıyor…

Ahmet Şık Kapatma davası tam da sınır ötesi harekât sonrası Kürt sorununun çözümü için sivil planların dillendirildiği, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan yardımcısının DTP’lilerle görüştüğü sırada geldi. Eğer bu iki parti de kapatılırsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki 21 il TBMM’de temsil edilmemiş olacak. Başka bir deyişle Meclis çatısı altında Kürtlerin temsilcisi herhangi bir parti olmayacak. Kürtleri temsilen TBMM’de bulunan tek kişi ise seçimlerde Hakkâri’den bağımsız aday olarak Meclis’e girmeyi başarabilen Hamit Geylani olacak. 22 Temmuz seçimlerine göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan Adıyaman, Ağrı, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Hakkâri, Kars, Malatya, Mardin, Muş, Siirt, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Batman, Şırnak ve Ardahan illerinden toplam 107 milletvekili Meclis’e girmeyi başarabildi. Bu milletvekillerinden 77’si AKP, 21’i de seçimlere bağımsız olarak giren DTP’lilerdi. Doğu Anadolu Bölgesindeki Adıyaman, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Kars, Malatya ve Ardahan’dan TBMM’ye girebilmeyi başarabilen geri kalan 9 milletvekilinden 6’sı CHP ve 3’ü de MHP’den seçilmişlerdi. Seçimlerde bu 21 ilde kullanılan geçerli 4 milyon 590 bin 506 oyun, 2 milyon 488 bin 838’ini AKP, 997 bin 960’ını bağımsızlar adı altında seçime katılan DTP almıştı. Toplam 3 milyon 486 bin 798 oy alan AKP ve DTP dışında kalan 11 partinin aldığı toplam oy sayısı ise 1 milyon 103 bin 708 olmuştu. Bu 21 ilin seçim sonuçları ise şöyle olmuştu: Adıyaman’da 244 bin 571 geçerli oyun 159 bin 735’ini alan AKP 4 milletvekilliği kazanırken; oyların 39 bin 871’ini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Ağrı’da 163 bin 672 geçerli oyun 103 bin 138’ini alan AKP 5 milletvekilliği kazanırken; oyların 39 bin 871’ini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Bingöl’de 110 bin 332 geçerli oyun 78 bin 467’sini alan AKP 3 milletvekilliği kazanırken; oyların 15 bin 750’sini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Bitlis’te 116 bin 260 geçerli oyun 68 bin 381’ini alan AKP 3 milletvekilliği kazanırken; oyların 25 bin 314’ünü alan bağımsızlar ise […]

Kapatma davası: ‘Toplumsal yöntem’den ‘hukuksal yöntem’e mi geçildi?

Alper Görmüş Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dava açtığı AKP ve DTP’nin kapatılması halinde TBMM’de Kürtleri temsil eden bir parti kalmamış olacak. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra TBMM’de Doğu ve Güneydoğu’yu sadece bu iki parti temsil ediyordu. Ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı önce “PKK’nın temsilcisi olmakla” suçlanan DTP, ardından da “laiklik karşıtı” denilen iktidar partisi AKP’ye kapatma davası açtı. Kapatma davası tam da sınır ötesi harekât sonrası Kürt sorununun çözümü için sivil planların dillendirildiği, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan yardımcısının DTP’lilerle görüştüğü sırada geldi. Eğer bu iki parti de kapatılırsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki 21 il TBMM’de temsil edilmemiş olacak. Başka bir deyişle Meclis çatısı altında Kürtlerin temsilcisi herhangi bir parti olmayacak. Kürtleri temsilen TBMM’de bulunan tek kişi ise seçimlerde Hakkâri’den bağımsız aday olarak Meclis’e girmeyi başarabilen Hamit Geylani olacak. 22 Temmuz seçimlerine göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan Adıyaman, Ağrı, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Hakkâri, Kars, Malatya, Mardin, Muş, Siirt, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Batman, Şırnak ve Ardahan illerinden toplam 107 milletvekili Meclis’e girmeyi başarabildi. Bu milletvekillerinden 77’si AKP, 21’i de seçimlere bağımsız olarak giren DTP’lilerdi. Doğu Anadolu Bölgesindeki Adıyaman, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Kars, Malatya ve Ardahan’dan TBMM’ye girebilmeyi başarabilen geri kalan 9 milletvekilinden 6’sı CHP ve 3’ü de MHP’den seçilmişlerdi. Seçimlerde bu 21 ilde kullanılan geçerli 4 milyon 590 bin 506 oyun, 2 milyon 488 bin 838’ini AKP, 997 bin 960’ını bağımsızlar adı altında seçime katılan DTP almıştı. Toplam 3 milyon 486 bin 798 oy alan AKP ve DTP dışında kalan 11 partinin aldığı toplam oy sayısı ise 1 milyon 103 bin 708 olmuştu. Bu 21 ilin seçim sonuçları ise şöyle olmuştu: Adıyaman’da 244 bin 571 geçerli oyun 159 bin 735’ini alan AKP 4 milletvekilliği kazanırken; oyların 39 bin 871’ini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Ağrı’da 163 bin 672 geçerli oyun 103 bin 138’ini alan AKP 5 milletvekilliği […]

Çocuk askerlerin yaşam savaşı

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com “Oğlum kendisine askeri eğitim verileceğini ve eve dönmeyeceğini söyledi. Asker oldu, ama o henüz bir çocuk…” Sri Lankalı Rajawesran Valarmathai, 14 yaşındaki oğlunu 18 aydır göremiyor. Silahlı adamlar tarafından zorla alıkonan küçük çocuk, iki düşman isyancı gruptan ‘Karuna’nın savaşçısı. Sri Lanka’da, 10 Mart’ta yapılan yerel seçimler öncesi kutuplaşan “Tamil Eelam’ın Özgürlük Kaplanları” ve “Karuna’nın Tamil Halkı Özgürlük Partisi” onun gibi nice çocuğu kendi kavgalarına dâhil ederek güç kazanmaya çalışıyor. Farklı nedenlerle bugün başta Afrika olmak üzere dört kıtada toplam 24 ülke çocuk asker kullanımını sürdürüyor. Kolombiya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Rusya, İran, Afganistan, Uganda, Ruanda, Çad, Gine, Sudan bu ülkelerden yalnızca birkaçı.UNICEF’in raporuna göre son 10 yılda iki milyon çocuk silahlı çatışmalarda öldürülürken, altı milyonu evsiz kaldı, on iki milyonu yaralandı veya sakat kaldı, üç yüz bini ise çaresizlikten veya korkutuldukları için asker olmaya zorlandı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Uluslararası Af Örgütü’ne üye ülkeler, çocuk asker kullanan devletlerin adalet önüne çıkarılması için çabalıyor. Fakat “Çocuk Askerlerin Kullanımını Durdurun Koalisyonu”nun verilerine göre şu ana kadar Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde sadece Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde işlenen suçlarla ilgili dava açılabildi. Şimdilik yasal yollarla isyankâr gruplar veya hükümet güçleri engellenemese de, UNICEF ve Kızılhaç gibi kuruluşlar sayesinde kurtarılan çocukların sayısı artıyor. Çocuk asker sayısı 1997’de 300.000 olarak tespit edilmişti, şimdi 250.000 civarına inmiş gözüküyor. Buna rağmen sivil toplum kuruluşlarının rehabilitasyon ve topluma kazandırma programları uzun vadede yeterli olmuyor. Çaresiz yalnızlık Bugün çocuk askerler silahlı grupların tehdidiyle, öç alma adına kışkırtıldıkları için veya fakirlikten kurtulmak için ellerine silah almak zorunda kalıyorlar. Bunların büyük bir kısmı aile fertlerini çatışmalarda kaybettiği için öksüz. Silahlı örgütler maddi ve manevi destekler sunduğu için ve en önemlisi aç kalmalarını önlediği için savaşmak onlar için hayatta kalmanın bir yolu. Örneğin 13 yaşındaki Isaak, kendisini silah kullanmaya itecek sebepleri asla unutmayacak. İlk kez Şubat 2006’da “Değişim İçin Birleşmiş Cephe”ye (FUC) katılmış […]