Üretici enflasyonu tehlike sinyali veriyor…

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu tarafından bugün açıklanan enflasyon verileri, Türkiye ekonomisinin yavaş yavaş maliyet enflasyonu ve durgunluk sinyalleri vermeye başladığını gösteriyor. Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) mart ayında yüzde 0,96 oranında artarken Üretici fiyatları endeksi (ÜFE) aylık yüzde 3,17 arttı. Böylece yıllık hedeflerin tutturulması için TÜFE’de aylık yüzde 0,91 olan üst sınır aşılmiş oldu. ÜFE deki artış da bir yandan yurtdışı emtia fiyatları artışı, bir yandan da YTL’nin değer kaybından ekonominin etkilendiğini gösterdi. Üretici fiyatlarındaki aylık değişimin tarım sektöründe yüzde 0,82 düzeyinde kalmasına karşılık sanayi sektöründe yüzde 3,75’e ulaşması, önümüzdeki aylarda sanayi kesiminin maliyet enflasyonu ile karşı karşıya kalacağını gösteriyor. Tüketici fiyatlarındaki artışın üretici fiyatlarına göre düşük kalması ise sanayideki maliyet artışlarının son tüketiciye yansıtılamadığının işaretini veriyor. Büyük ölçüde iç talepteki düşüş nedeniyle Şubat ayından itibaren ortaya çıkan bu eğilimin devam etmesi, (bkz. tablo) sanayi sektörünün bir süredir yaptığı durgunluk uyarılarının boşuna olmadığını kanıtlıyor. Bu durumda başta iç piyasaya dönük üretim yapanlardan başlamak üzere sanayi kesiminde daralma beklemek yanlış olmayacaktır. TÜFE’de aylık değişim yüzde 0,96 2008 yılı Mart ayında 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Endeksi’nde bir önceki aya göre yüzde 0,96, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 3,09, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,15 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 8,40 artış gerçekleşti. Ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış yüzde 2,19 ile çeşitli mal ve hizmetler grubunda yaşandı. Mart ayında endekste yer alan gruplardan giyim ve ayakkabı grubunda yüzde 1,80, eğlence ve kültür grubunda yüzde 1,30, lokanta ve otellerde yüzde 1,21, ulaştırmada yüzde 1,18, ev eşyasında yüzde 1,12, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 1,04, haberleşmede yüzde 0,43, eğitimde yüzde 0,39, konutta yüzde 0,37, alkollü içecekler ve tütünde yüzde 0,21 ve sağlıkta yüzde 0,08 artış gerçekleşti. Bir önceki yılın aynı ayına göre TÜFE’de en yüksek artış yüzde 14,71 ile konut grubunda oldu. […]

Hadi gel köyümüze geri dönelim

Mine Savaş Atalarımız “Taşı toprağı altın İstanbul” diyerek yola çıkmışlar. İş, aş, eş uğruna yollara düşmüşler ve yedi tepeli İstanbul’un gerdanından öpmüşler. Taşında ve toprağında altın bulunamasa da İstanbul’a göç edenlerin sonu gelmek bilmiyor. Fakat son yıllarda ufak bir değişiklik var. İstanbul, Türkiye’nin en çok göç veren şehirlerinden biri halini aldı. Şaşırtıcı gelebilir ama İstanbul’a göç edenlerin yarısı memleketlerine geri döndü ve İstanbul da “göç veren” şehirlerden biri oldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin düzenlediği Kent Çalışmaları Sohbeti’nde “1990 ve 2000 nüfus sayımlarına göre, İstanbul’a göç, İstanbul’dan göç” konusu ele alındı. Göç araştırmaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimari Yüksek Lisans Programı’nda ve Fen Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Murat Güvenç ve araştırmacı Eda Yücesoy tarafından yapılıyor. Bir aylık bir araştırma sonrasında çıkan verilere göre, Karadeniz’den göç eden her yüz kişinin 39’u, Malatya’dan göç edenlerin yüzde 34’ü ve Erzincan’dan göçenlerin de yüzde 31’i İstanbul’un yolunu tutuyor. İstanbul’u en az tercih edenler ise Şırnaklılar. Şırnak’tan göçenlerin yalnızca yüzde 9,5’i İstanbul’a geliyor. İstanbul da göç veriyor Prof. Dr. Murat Güvenç, gelişmiş ülkelerde de göç olgusunun yaşandığını, ama bu hareketliliğin büyük nüfus transferlerine sebep olmadığını belirtiyor. Fakat Türkiye’de, özellikle İstanbul’da büyük nüfus transferleri görmek mümkün. 1995 – 2000 arasında gerçekleşen nüfus sayımı ve araştırması devam eden göç çalışmalarına göre, İstanbul göç aldığı kadar göç de veren bir il. Üstelik yüzde 37,5 ile yine en fazla göç aldığı yere, yani Karadeniz Bölgesi’ne göç veriyor. Özetle, Karadeniz ve İstanbul arasında büyük bir sirkülasyon söz konusu. Güvenç’in araştırmasına göre, İstanbul’dan gerçekleşen göçlerin sebeplerine bakıldığında, yüzde 25’inin deprem korkusundan, yüzde 24’ünün ise tayin ve güvenlikten kaynaklandığı görülüyor. İç Ege’ye göç edenlerin ortalama 65 yaş ve üstü olduğu, Ankara’ya göç edenlerin eğitim amaçlı genç yaş grubunu oluşturduğu, Bayburt ve Iğdır bölgesine ise İstanbul’da tutunamayan gençlerin geri döndükleri gözleniyor. Gelişmiş şehirlere eğitimliler göç ediyor Araştırmada, İstanbul’dan Ankara, İzmir, Bursa ve Eskişehir’e […]

Hürriyet yine mi dümen kırıyor?

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comBurası, ortalıkta dolaşan söylentilerin aktarıldığı bir site olmadığı için, “Başta Hürriyet, Doğan grubu hükümetle arayı düzeltmenin yollarını mı arıyor” şeklindeki son günlerin flaş söylentisini de sayfalarımıza buyur etmedik.Dün, bir gazeteden beni arayan bir muhabir, özellikle de Hürriyet’in Başbakan Erdoğan’ın ağzından aktarılan “Türkiye artık birinci ligde” manşetini de hatırlatarak “Hürriyet’te son günlerde gözlenen gelişmeler” hakkında ne düşündüğümü sordu. Ben de henüz manşeti bile görmediğimi, o nedenle beni mazur görmelerini istedim. Bugün baktım, gazetede o yönde bir haber yoktu, belki yarın olacaktır.Demek ki elimizde söylentilerin dışında bir de son ayların Hürriyet manşetleri arasında bir benzerine daha rastlayamayacağımız manşet var. Peki, bu manşete bakarak bir şeyler söylemek mümkün mü? Hürriyet’in bu türden, karar alıp uygulanmış hissi veren “yeni çizgi” pratiklerini hesaba katarsak, mümkün…Zaten daha birinci gün “bu ne?” diye soranlar var. Mesela bugünkü (3 Nisan) Yeniçağ gazetesi… Gazete, birinci sayfadan uyarıyor:“AMİRAL GEMİSİ SU ALIYOR / Rota değiştiren Doğan medyasının amiral gemisi Hürriyet, hükümet iskelesine çark etti…”Haberin devamında, bunun bardağı taşıran damla olduğuna, meselenin öncesi olduğuna dair şu satırları da okuyalım:“Kaptan-ı Derya Ertuğrul Özkök’ün dümenini tuttuğu Doğan Medyası’nın amiral gemisi Hürriyet’te son zamanlarda bir şeyler oldu. Hürriyet’in fırtınalar kopup, memleket yıkılırken toz duman ortamında siyaset toplarına girmeyip sade suya tirit manşetlerle günü gün etmesi gözden kaçmıyor. Hükümet sahillerinde demir atacak güvenli bir koy arayışına girmiş görüntüsü veren Hürriyet dün de ekonomimizin çok iyi yolda olduğundan dem vuran Başbakan Tayyip Erdoğan’ı manşete çekip ‘Türkiye artık birinci ligde’ diye başlık attı.” Çölaşan’ın çıkarılışı ve son keskin dönüş Acı ama gerçek: Hürriyet söz konusu olunca, “Hiç öyle şey olur muymuş canım, koca gazete bir kararla ‘hükümete bindirme’, sonra bir başka kararla ‘hükümetle iyi geçinme’ çizgisine girecek… Olmaz öyle şey” diyemiyoruz.Benim gözlemime göre Hürriyet en son Emin Çölaşan’ın işten çıkartılmasından hemen sonra “hükümete bindirme” çizgisine geçmişti ve bu çizgi o gün bu gündür devam ediyor.Hatırlayalım: Emin Çölaşan’ın […]

AKP savunma vermezse…

Ferda Balancar Medyakronik Gündem sayfalarında okuyabileceğiniz Mustafa Dağıstanlı’nın Demokratik Misak’a İhtiyacımız Var yazısında 27 Mayıs darbecilerinin kudretli isimlerinden Orhan Erkanlı’nın yayımlanmış anılarında geçen bir ifadeye dikkat çekiliyor: “Mahkemeyi reddetselerdi ne yapacağımızı bilmiyorduk.” Erkanlı, Yassıada yargılamaları başlarken Celal Bayar ve Adnan Menderes’in mahkemeyi reddetmesine engel olmak için DP’nin her iki lideriyle ilgili kişisel suçlamalar icat ettiklerini itiraf ediyor. Yaklaşık 50 yıl sonra bir başka tarihi bir davada benzer bir durumla karşı karşıyayız. AKP’nin kapatma davası için Anayasa Mahkemesi’ne savunma vermeyi reddetmesi durumunda ne olacağı sorusunun henüz bir yanıtı yok. Ama AKP’ye savunma vermeyi reddetmeyi tavsiye edenler de yok değil. Dün akşam Kanal 24’te yayımlanan Açık Görüş programında Etyen Mahçupyan, AKP’nin kapatma davasıyla ilgili kesinlikle savunma vermemesi gerektiğini vurguladı. Mahçupyan’ın bu ifadelerine MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal tepki gösterdi. Bal’a göre bu, “ülkede kargaşalık çıkmasına yarayacak anarşist ve marjinal bir görüş.” Mahçupyan ise Bal’a “Evet marjinal ama marjinal olduğu kadar da doğru bir düşünce. Doğru olduğu için de bu kadar rahatsız oluyorsunuz bu görüşten, çünkü siz de AKP’nin böyle bir tavır benimsemesi halinde neler olabileceğini biliyorsunuz ve bundan korkuyorsunuz” diye cevap verdi. Programın akışı içinde “MHP’nin korktuğu aslında neydi?” “AKP savunma vermeyip de ne yapmalı?” gibi sorular net cevaplar bulamadı. Bu soruların yanıtlarını bugün kendisiyle konuştuğumuz Etyen Mahçupyan, öncelikle Türkiye’deki mevcut yüksek yargı sisteminin ve bu kapatma davasının hukuki meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini vurguluyor. Mahçupyan, Medyakronik’e yaptığı açıklamada yargı sisteminin hukuki meşruiyetinin iki kaynağı olduğunu belirtti. Ona göre evrensel normlar ve toplumsal talepler hukuki meşruiyetin iki kaynağı ve Anayasa Mahekemesi’ndeki bu kapatma davası ne evrensel normlar ne de toplumsal talepler açısından meşruiyet taşımıyor. Eğer AKP hukuken gayrimeşru olan bu davada savunma verirse davanın meşru olduğunu kabul etmiş olacak. Mahçupyan’a göre AKP’nin önünüde bir başka yol daha var: Anayasa Mahekmesi’ne savunma vermeyi reddedip mevcut yargı sistemini evrensel normlar ve toplumsal talepler açısından meşru […]

Siz hiç maden ocağı gördünüz mü?

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.com Hikâyenin kahramanları küfesiyle, feneriyle yeniden canlanıyor. Zonguldak, Türkiye’nin ilk maden müzesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Önümüzdeki sene maden müzesine dönüştürülecek olan TTK Eğitim Ocağı, 1910’a kadar maden, 2. Dünya Savaşı sırasındaysa sığınak olarak kullanılmış. 1963’ten itibaren madencilerin eğitimi için kullanılan ocak, 1997’de ziyaretçilere açıldı. Yerin 50 metre altında, yaklaşık 800 metrekarelik alanda hizmete açılacak müzede, kömür çıkarmada kullanılan malzemelerin yanısıra, ziyaretçilerin, kömür çıkarılma ve işlenme sürecini izleyebilecekleri filmler ve görüntüler de yer alacak. Zonguldak Valisi Yavuz Erkmen, kömürün elde edilme sürecinin “anavatanında” öğrenileceğinin altını çiziyor. Kültür Tabiat Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Orhan Düzgün de iddialı. Düzgün’e göre burası dünyanın en iyi maden müzesi olacak. 150 yıllık madencilik kültürünün korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında önem teşkil edecek müzenin, önümüzdeki yıl açılması planlanıyor.

Taraf, Expo’da tarafını şaşırdı

Ümit Bayazoğluubayaz@gmail.com Malumunuz yeni ay sanki “1 Nisan” şakası gibi bir haberle başladı. Yarım saatliğine de olsa ülkemizi ve bilhassa Egelileri önce sevince, ardından derin bir kedere garkeden bu habere göre, Uluslararası Expo Fuarı’nı İzmir kazanmıştı. Ama çok geçmeden gerçek öğrenildi; Expo’yu İzmir değil, Milano kazanmıştı. Taraf gazetesi o gün bu mutlu haberi birinci sayfa manşeti yaptı ve başta İzmir, Ankara olmak üzere taşraya müjdeledi. Ama bir süre sonra haberin palavra olduğu anlaşılınca Taraf sırf İstanbul için yeni bir baskı yaparak yanlışını düzeltti. Sanırım bu yanlış Taraf’ın diğer gazetelere göre daha erken basılmasından kaynaklandı.Ancak, takip eden günde taşralı Taraf okurlarından bir açıklama ve bir özür esirgendi. Bundan da vahimi, rezaletten üç gün sonra Taraf’ta Arzu Çakır Morin imzalı Paris’ten gönderilmiş yazıydı. Tek kelimeyle kötü bir Türkçeyle kaleme alınmış bu yazıda Expo yanılgısına düşen medya ile alay ediliyordu. Arzu Hanım’ın 1 Nisan’da yazdığı, ama 3 Nisan tarihli Taraf’ta yer bulan “İzmir Milano arasında kötü gazetecilik” başlıklı yazısı (virgülüne dokunmadan) aynen şöyleydi: “Sorumsuz bir gazetecilik yarışı İzmir halkını boşuna sevindirerek iki kez üzdü. Herşey güzel başladı Paris’te. Sonra gizli oylamaya geçildi. Ben ve bir grup gazeteci arkadaşımız hemen oylama salonunun kapısının yanınındaki masanın etrafında gönlümüzden ‘güzel yüzlü İzmir’in kazanmasını’ geçirerek sonuçları bekliyoruz. İtalyan meslektaşlarımız da yanıbaşımızda… Onlar da Milano’nun kazanmasını umuyor tabi. Bir kıvılcım… ‘İzmir dediler!’ …Kim dedi, niye dedi !!! Umutla bekleyen İzmir delegasyonu alkışlamaya başladı. Gazetecilik yaptığını sanan, sürekli kapının önünde bir oraya bir buraya gezinip, ‘önce ben geçeceğim bu haberiiii’ diye dişlerini gıcırtatan bazı tipler de atladı tabi habere. Bağırdım ‘Durun bir dakika camdan görünüyor daha içerde oylama var. Nereden çıktı bu’ bir duraklama oluyor. Herkes birbirine bakıyor. Kimse dinlemiyor. Ne duydularsa gönderiyorlar Türkiye’ye. İzmir’de bir bayram başatıyorlar. Sadece 15 dakika süren…Arzu Çakır Morin / Paris – Taraf” Sanırım Taraf okurları, “malum medya”nın bile zaman zaman okurlarından esirgemediği bir […]

En Yaşlı Avrupalı

Özgecan Okay Dünyanın en saygın bilimsel yayınlarından Nature dergisinde yer alan habere göre İspanya’nın kuzeyindeki Sierra de Atapuerca bölgesinde geçtiğimiz yıl bulunan çene kemiği ve diş fosilinin, 1,1 ile 1,2 milyon yıl yaşında olduğu saptandı. Bu sonuç, fosilleri bulunan insanın 1997’deki kazıda keşfedilen “ilk insan” Homo Antecessor’dan 500 bin yıl daha yaşlı olduğunu gösteriyor. Kazının bulguları yalnızca ilk insanların Afrika’dan diğer kıtalara nasıl yayıldığı sorusuna ışık tutmakla kalmıyor, taştan yapılmış aletler ve hayvan kemikleri de Avrupalıların mağara yaşamı hakkında bilgi veriyor. Londra’daki Natural History Museum’dan (Doğa Tarihi Müzesi) Profesör Chris Stringer İspanya’daki kazının sonuçlarının, ilk insanların Avrupa’ya nasıl ve ne zaman yerleştiği konusundaki belirsizliğe cevap verdiğini belirtiyor. Stringer, Afrikalı insanlardan kısa bir süre sonra Batı Asya’dan Güney Avrupa’ya doğru kolonileşmeye başladığını öne sürüyor. İspanya İnsan Evrimi Ulusal Araştırma Merkezi’den (CENIEH) Jose Maria Bermudez de Castro, kazıda ulaşılan fosilin Batı Avrupa’da bulunan eski fosil olduğunu, daha önce 1983’de Gürcistan’da bulunan ve yaşı 1,7 milyon yıl olarak saptanan insan fosiliyle büyük benzerlikler gösterdiğini belirtiyor. Araştırmacılar, çene kemiği fosilinin küçük olması nedeniyle bir kadına ait olduğunu düşünüyor. Daha önceki bulgulara dayanarak, ilk insanların boylarının 1,7 metre civarında olduğunu ve beyinlerinin büyüklüğünü ise günümüz insanının dörtte üçü kadar olduğunu tahmin ediyor. Prof. Chris Stringer, sonuçların henüz kesinlik kazanmadığını, çünkü araştırmanın sadece çene kemiğinin bir bölümüne dayandığını ve tarihlemede yarım milyon yıla kadar sapma olabileceğinin altını çiziyor. CENIEH tarafından yürütülen araştırmanın başkanı Eduald Carbonell “Avrupa kıtasında bulunan en eski fosil 1,3 milyon yıl öncesine ait; gelecekteki çalışmalarımızda 1,8 milyon yıl öncesine dayanan fosiller bulmayı bekliyoruz.” dedi.

Karanlık, sesini duyurdu

Simge Sunguroğlu WWF – Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın çağrısına uyan yüz binler, cumartesi akşamı ışıklarını kapatarak, tüm dünyayı daha iyi bir gelecek için örgütlenmeye davet etti. Işık, bu eylemin sembolüydü. İnsanları ihtiyacı kadar tüketmeye, küçük enerji tasarruflarla, büyük kazanımlar elde edilebileceğini göstermeye ve doğal kaynakları, yerküreyi korumaya yüreklendiren bir sembol. Bir saatlik eylem, kalıcı sonuç elde edebilmek için bireysel çabaların önemini ortaya koydu. Eylemi Türkiye’den destek veren kişi ve kurumların sayısı, dünyanın pek çok kentine göre düşük kaldı. Eylem saatinin, Beşiktaş-Fenerbahçe Süper Lig karşılaşmasıyla çakışması, Dünya Saati uygulamasına az sayıda işletmenin katılmasında etkili oldu. Uygulamanın öncesinde, WWF – Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na kayıt yaptıran bazı kuruluşlar ışıklarını kapatmadı ancak küresel ısınmaya dikkat çekmeyi amaçlayan bu sembolik eylemi anlatan yayın ve duyurularda bulundu. Türkiye’de kim, ne yaptı? Hilton zincirinin Türkiye’deki tüm otelleri, eyleme katıldı. 29 Mart 2008’de, otellerde konaklayan tüm müşteriler konu hakkında bilgilendirildi. Restoran, lobi gibi genel mekânlarda ise bir saat süreyle ışıklar kapatıldı ve ortam mumla aydınlatıldı. Hilton İzmir Oteli’nde evlenen bir çift, davetlilerini mum ışığında misafir ederek eylemi destekledi. “Dünya Saati” hareketine katılan kurumların arasında Türkiye İş Bankası’da yer aldı. Banka, İstanbul Levent’teki ve aralarında Türkiye’nin en yüksek binasının da bulunduğu İş Kuleleri’nin ışıklandırmasına bir saat ara verdi. Yeni Karamürsel Mağazaları, 4. Levent’teki merkez binasında ışıklar söndürüldü. Santral İstanbul Müze Eğitim Birimi eylemi, hafta boyunca eğitim için Enerji Müzesi’ne gelen okul gruplarını bilgilendirerek destek verdi. Sıra dışı reklam alanları yaratmak için kurulan Sniper Channel, eyleme, internet sitesine “banner” koyarak dahil oldu. Ayrıca medya ajansları ve reklam verenlerin de içinde bulunduğu 1000 kişilik e-posta grubuna mesaj gönderdi. Eylemi internet sayfasındaki “banner” ile destekleyen NTSR Uluslararası Fuar ve Kongre Organizasyonları Şirketi, ofis ışıklarını söndüren bir başka kuruluştu. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki Toplum Gönüllüleri (TOG) kulüpleri de üniversitelerine afişler asarak ve e-posta gruplarına bilgi mesajları atarak destekte bulundu. […]

Küreselleşme döneminin en akut krizi

Bilkent Üniversitesi tarafından düzenlenen “Ekonomik Yönetişimdeki Mevcut Konular” başlıklı toplantıda konuşan Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, “Bugün finansal piyasalarda akut bir kriz yaşanmaktadır. Özellikle küreselleşmenin ortaya çıkmasından bu yana en akut kriz olarak adlandırılabilir…” dedi. Yılmaz, konuşmasında, Çin atasözü olarak bilinen “ilginç zamanlarda yaşa” sözüne atıf yaptı. Burada “ilginç” kelimesi ile tehlikeli ve çalkantılı zamanların kastedildiğini ifade eden Yılmaz, bu yüzden de aslında cümlenin bir atasözünden çok, beddua niteliği taşıdığını kaydetti. Daha sonra bu atasözünün aslında Çinlilere ait olmadığını, bilgece bir anlam yüklenmek istendiği için Çinlilere ithaf edildiğinin anlaşıldığını ifade eden Yılmaz, “Ancak kaynağı ne olursa olsun böyle bir lanetle karşı karşıya olduğumuzu şu anda söylememiz gerekiyor” dedi. Yılmaz, 2007’nin ortalarından bu yana global anlamda finansal bir çalkantı yaşandığını ve bu çalkantının büyüklüğünün 2006 yılında yaşanandan çok daha fazla olduğunu belirtti. Finansal kuruluşların yaşadığı zararlar ve tüketici güvenindeki düşüş sonucunda Amerikan ekonomisinde durgunluk görülme olasılığının arttığını ifade eden Yılmaz, risk algılamalarındaki bozulmaların, kalkınmakta olan ülkelerin risk primlerini de artırdığını ifade ederek, bu ülkelere Türkiye’nin de dahil olduğuna dikkat çekti. Şimdiye kadar Türkiye’nin risk primlerinde gerçekleşen artışların diğer kalkınmakta olan ülkelerdeki artışlarla uyumlu olduğunu kaydeden Yılmaz, “Her ne kadar son dönemlerde birtakım siyasi istikrarsızlıklar Türk finansal piyasalarını büyük bir sıkıntıya soksa da… Ben Türkiye’nin risk priminin, önümüzdeki yıllarda makroekonomik koşullarda gelişme olmazsa ve kurumsal reformlar yapılmazsa daha da yüksek olmasını bekliyorum” dedi. Yılmaz, son 20 yılın küreselleşme, regülasyon ve özelleştirme çağı olarak tanımlanabileceğini ifade ederek, “yönetişim” kavramının önemli bir konu haline gelmesinin tesadüf olmadığını söyledi. 1990’ların sonunda Güneydoğu Asya’da yaşanan ekonomik krizin, iyi yönetişim uygulamaları olmadığı takdirde, ekonomik kalkınma açısından başarılı olan ülkelerde bile sorun yaşanabildiğini gösterdiğini ifade eden Yılmaz, devletlerin ekonomi üzerindeki kontrolü azaldıkça yönetiş

Eski bir “cumhuriyetçi”den Cumhuriyet’e ve İlhan Selçuk’a farklı bir bakış

Ferda Balancarfblancar@medyakronik.com Necdet Şen ilk kez 1980’li yıllarda yarattığı “Hızlı Gazeteci” tipiyle tanınan bir karikatürist. 1990’larda Cumhuriyet’ten ayrılan Necdet Şen’in geçen pazar günü Star’ın Açık Görüş ekinde yayımlanan yazısı Cumhuriyet’in nereden nereye geldiği kadar bir Cumhuriyet okurunun Cumhuriyet’i algılayışındaki değişimi de çarpıcı biçimde yansıtıyor. Aşağıda dikkatinize sunduğumuz yazının geçenlerde Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak gözaltına alınan İlhan Selçuk’a ve Cumhuriyet gazetesine farklı ve özgün bir bakış taşıdığını düşünüyoruz. İlhan Abi’nin Cumhuriyet’i 31.03.2008 ‘Cumhuriyet hariç her şey değişir’ kozmik yasası uyarınca, gün oldu biz de değiştik. Daha doğrusu hayatı ve Cumhuriyet’i algılayış biçimimiz değişti. O halimizle sindiremedi bizi Cumhuriyet. Onca yıl emek verdiğimiz gazetemiz, daha sonra bizi en çok aşağılayan, en çok hedef gösteren gazete oldu. Bir zamanlar ‘Hepimizin Cumhuriyeti’ idi o gazete. Şimdi ise sadece ‘İlhan Abi’nin Cumhuriyet’i. Sadece Hasan Cemal mi sevecek Cumhuriyet’i? Ben de çok sevmiştim. Aşıktım hatta. Çınarlarında kolon vurdum, koridorlarında sabahladım, göz nuru tükettim tam yedi buçuk yıl.Ama gün oldu, ayrı düştük.Ailemden ve öğretmenlerimden sonra belki de kişiliğimin oluşmasında en büyük paya sahiptir Cumhuriyet. Eğri ile doğruyu, çağdaş ile yobazı, devrimi ve karşı devrimi, menemeni, köy enstitülerini, halkevlerini, öz Türkçeyi ben hep o gazeteden öğrendim. Çocuktum ufacıktım, memlekette ‘devrim’ diye bir kelime hasıl olmuştu. Ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Aydınlanmanın Bilgesi, gazetedeki penceresinde ‘aslanım Deniz, kaplanım Mahir’ diye yazılar yazar, kırlardan şehirlere inecek, tersaneleri, kışlaları, fabrikaları zapturapt altına alıp, ehil ellere teslim edecek devrimcileri arı Türkçesiyle destekler, yol gösterir, boy boylar, soy soylardı. ‘Aydınlanma Bilgesi’Neyin ne olduğunu kendi başıma bilecek değildim ya, çocuktum ufacıktım, işin doğrusunu öğreneyim diye her Allah’ın günü İlhan Abi’nin Pencere’sini okurdum. İyi ki okumuşum, kafam bilinçle doldu, aydınlandım, devrimleri korumak için önemsiz bir sıra neferi olmanın erdemini kavradım. Hatta bir ara (okuduklarımı yanlış algılamış olmalıyım ki) silahlanıp dağa çıkmaya heveslendim. Ne var ki, ben çıkacak uygun bir dağ bulana kadar Denizler ve Mahirler sıram […]

“Demokratik misak”a ihtiyacımız var!

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya’nın iddianamesinin Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmesinin ardından yaşanan gelişmeler, merhum İdris Küçükömer’in yıllar önce ortaya attığı “demokratik misak” kavramını bir kez daha gündeme getirdi.

1 Mayıs’taki şiddet değilmiş…

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, toplam 38 kişinin geçen yıl 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda saldırıya uğradıkları gerekçesiyle altı polis yetkilisi ve olay yerinde görev yapan Emniyet görevlileri hakkında yaptıkları şikayette dava açılmasına gerek görmedi. 1 Mayıs saldırılarıyla aralarında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, 78’liler Girişimi yetkilisi Celalettin Can, Cumhuriyet gazetesi muhabiri Alper Turgut, Türk Tabipler Birliği (TTB) Genel Başkanı Gençay Gürsoy’un da bulunduğu 38 kişinin yaptığı suç duyurusu takipsizlikle son buldu. Kamuoyuna henüz yansıyan 12 Mart 2008 tarihli kararında Cumhuriyet Savcısı Abdülaziz Özatlan, Taksim Meydanı’nda sendika ve sivil toplum örgütlerince “izin verilmediği halde ve güvenlik birimlerince terör örgütü mensuplarının da katılacağı yönünde istihbarat üzerine tedbir almalarına rağmen” eylem yapıldığına yer veriyor. Kararda, “Beşiktaş İlçesi’nde birçok insanın ellerindeki pankartlarla Taksim’e doğru yürümek istemeleri üzerine eylemden geri durmaları ve dağılmaları konusunda yapılan tüm uyarılara rağmen çeşitli noktalardaki grupların, uyarılara karşın slogan atmaya devam etmeleri, bazı yerlerde Emniyet görevlilerine saldırmaları ve mukavemette bulunmaları üzerine grupların dağılması için yasal zor kullanılarak göz yaşartıcı gaz kullanıldığı ve birçok kişinin gözaltına alındığı anlaşıldı” deniyor. Savcının kaleme aldığı kararda şikayetle ilgili yeterli delil bulunamadığına ve polisin güç kullanımında herhangi bir orantısızlık bulunmadığına da yer veriliyor: “Bazı mağdurlar yaralandıysa da, bunlar Emniyet görevlilerinin yasal zor kullanmaları sonucu meydana geldi. Tüm şüpheliler, zor kullanım sınırlarını aşarak ya da memuriyet nüfuzlarını kötüye kullanmak suretiyle mağdurlara karşı etkili eylemde bulunduklarına dair, haklarında kamu davası açmaya yeter, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği, mağdurların meydana gelen yaralanmaların dereceleriyle şüphelilerin yasal olarak kullandıkları zor arasında herhangi bir orantısızlık bulunmadığı, müsnet suçun unsurlarının oluşmadığı anlaşıldı.” Kaynak: bianet.org / Erol Önderoğlu

Yaza capcanlı girme rehberi

Müge Doğrularmdogrular@medyakronik.com Heyecan dolu bir yaz programı müzikseverleri bekliyor. Yeni isimlerin katılımıyla bu program ilerleyen günlerde katlanarak zenginleşecek. Bol müzikli yazlar.Fanfare Ciocarlia –2 Mayıs 2008 – Yeni Melek: New York Times ve The Guardian’a göre dünyanın en iyi Balkan brass orkestrası olarak gösterilen Fanfare Ciocarlia, özellikle Fatih Akın’ın ‘Duvara Karşı’ filmindeki performansıyla Türkiye’de tanınıyor. Hızları, karmaşık ve çekici melodileri, kışkırtıcı ritimleriyle grup, Balkan müziğinin yaşayan efsanesi sayılıyor. Trompet, tenor ve bariton saksafon, tuba, klarnet, davul ve perküsyon gibi çok geniş bir enstrüman yelpazesine sahip olan ve son derece başarılı müzisyenlerden oluşan Fanfare Ciocarlia, Türk, Bulgar, Sırp ve Makedonya ezgilerini harmanlayıp Rumen müzikleriyle bütünleştiriyor. Kylie Minogue –20 Mayıs 2008 – Kuruçeşme Arena: Avustralyalı pop şarkıcısı, şarkı yazarı ve aktrist Kylie Minogue, 1987’de başladığı müzik kariyerinin dönüm noktasına 2000’de ulaştı. 2000’de Light Years, 2001’de Fever ve 2003’te yayınladığı Body Language ile milyonlarca albüm satışı ve liste başarısı elde etti. On A Night Like This, Can’t Get You Out Of My Head, Slow gibi hitlerle bir pop ikonu haline gelen Kylie Minogue son olarak 2007’de yayınladığı 10. stüdyo albümü X kapsamındaki Kylie X 2008 turnesinde İstanbul’u ziyaret edecek. “Eklektik sound’ların biraraya geldiği X albümü bana daha taze, heyecanlandırıcı ve yenilikçi bir canlı şov yaratmamı sağlıyor. Bu şov hem benim hem de seyirci için bambaşka bir tecrübe olacak” diyor Minogue yeni turnesi için. Konserden 8 gün sonra 40 yaşına basacak Kylie Minogue’un VIP biletlerinin bittiğini, sahne önü ve saha içi biletlerinin hızla tükendiğini hatırlatmakta fayda var.Chris De Burgh – 24 Mayıs 2008 – Parkorman: Lady In Red, The Traveller, Spanish Train, Missing You gibi hitlerin yaratıcısı, 200’den fazla platin ve altın plak sahibi Chris De Burgh, son albümü The Storyman’in dünya turnesi kapsamında 16 yıl aradan sonra İstanbul’u ziyaret edecek. Parkorman’da gerçekleşecek konserde Burgh klasikleşmiş romantik parçalarının yanısıra yeni albümünden parçalarını da seslendirecek. Mark […]

Sokağın Dili: Aynı şartlarda, bir daha dünyaya gelmek ister miydiniz?

Ekonomik koşullar, hayat şartları, hayatın zaten doğası gereği kendiliğinden ağırlığı… Acaba insanlar yaşadıkları hayatta ne kadar mutlu? Seçenekleri olsa aynı hayatı bir kez daha yaşarlar mı? Sokağın Dili, “Aynı şartlarda bir daha dünyaya gelmek ister miydiniz?” sorusunun cevabını sokaklarda aradı.Muhabir: Asım Can Yılmaz Kameraman: Ersan Bayram sokakdili@medyakronik.com

Fatih ne kadar muhafazakâr?

İşvecan Nur Özeniozen@medyakronik.com İstanbul’u fetheden Osmanlı sultanının lakabını taşıyan Fatih, Türk döneminin sur içindeki en eski ve simge haline gelmiş semtlerinden biri. Yüzyıllar boyunca şehrin merkezi olan Fatih, son 50 yılda sosyo-ekonomik ve kültürel değişimlerle merkez olma özelliğini yitirdi. Ve artık günümüzde İstanbul’un en muhafazakâr semtlerinden biri olarak biliniyor. Özellikle de Çarşamba Mahallesi… 10 yıldır bu semtte yaşayan Prof. Dr. Toktamış Ateş’le Fatih’te kısa bir gezinti yaptık. Ve kendisine Fatih’in gerçekten muhafazakâr bir semt olup olmadığını sorduk. Ateş’e göre bu bir önyargı: “Medya, insanlara Fatih’i ürkütücü olayların olduğu muhafazakâr bir semt olarak gösteriyor. Bugün İstanbul’un bazı semtleri Fatih’ten daha muhafazakâr. Üsküdar’a, Florya’ya bakın. Ama insanlarda bir ürküntü olunca doğru teşhis yapamıyorlar.” Artık Tahran görüntüsü yok10 yıl öncesine kadar bazı cemaat liderleri özellikle Çarşamba Mahallesi’ni mesken tutmuştu. Dolayısıyla burada Tahran görüntüsü hâkimdi. Günümüzde Fatih’te, Vatan Caddesi’nde kara çarşaflı kadınlar, şalvarlı adamlar görmek hâlâ mümkün. Ama aynı şekilde modern giyimli insanlar da var. Toktamış Ateş’le Fatih’i öğlen 15:00 sularında geziyoruz. Başı örtülü kadınlar çoğunlukta. Ateş, “Başı örtülü olmayanlar genellikle bu saatlerde okulda ya da işteler. Saat 18:00’den sonra çalışan kadınlar da sokaklarda olacağı için göreceğiniz fotoğraf daha farklı olacaktır” diyor. Toktamış Ateş’in evindeki yardımcısı Nurdane Hanım lafa giriyor. Üç kızı varmış. Üçü de Fatih’te başları açık rahatça gezebiliyorlarmış. Ve ne isterlerse giyiyorlarmış. Değişen Fatih, değişen belediyeToktamış Ateş, Fatih halkının AKP’li Belediye Başkanı Mustafa Demir’den memnun olduğunu düşünüyor. Başkan’ın tarihi eser konusundaki danışmanı ise Prof. Dr. Murat Belge. Ateş’e göre buradan Demir’in kafa yapısını anlayabiliyoruz. Fatih’te son günlerde tarihi eserler onarılıyor. Ama bazı tarihi eserlerin de düğün salonu olarak hizmete girdiği de bilinen bir gerçek.

Santralistanbul: Bir yeniden doğuş hikâyesi

Kurgu: Ertan Önsel Evlerin mum ve yağ kandilleriyle, caddelerin fenerlerle aydınlatıldığı bir İstanbul’u 21. yüzyılda hayal etmek oldukça güç. Fakat 1914 öncesi, yani elektriksiz İstanbul’da, havanın kararmasıyla sosyal yaşam sona eriyordu. Dahası, dışarı fenersiz çıkanlar şüpheli görüldüğünden karakola götürülüyordu. Bireysel ulaşım at ve öküz arabalarıyla, toplu taşıma ise atlı tramvaylarla gerçekleşiyordu. Avrupa şehirlerinin 1889’da tanıştığı elektrik, İstanbul’a gecikmeli olarak, Sultan II. Abdülhamit tarafından 1914’te getirildi. Şehir içinde elektrikle çalışan tramvaylar sayesinde ulaşımda büyük kolaylıklar sağlandı, evlerde elektrikli ev aletleri kullanıldı, ampulle aydınlanıldı ve daha da önemlisi, günlük sosyal yaşam süresi uzadı. 69 sene Avrupa yakasında birçok ilçeyi aydınlatan Silahtarağa Elektrik Santrali’nde 1983’ten sonra üretime son verildi. Santral, 1991’de İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararı ile tescillendi, ama İstanbullular tarafından unutuldu. 2004’te İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin keşfettiği eski Silahtarağa Elektrik Santrali, şimdiki adıyla Santralistanbul, kültür – sanat ve eğitim alanında faaliyet gösteriyor. Fakat Santralistanbul’un ilk haliyle şimdiki hali arasında çok büyük farklar var. Yıkılmak üzere olan binalar güçlendirildi, ek binalar eklendi, kısaca arazi boydan boya yeniden yaratıldı. Silahtarağa Elektrik Santrali’nde bulunan eski kazan daireleri bugün, kütüphane, Çağdaş Sanat Müzesi ve Enerji Müzesi olarak kullanılıyor. Elektrik santrali zamanında kullanılan personel lokali, So Cafe, müdür lojmanı, Le Sanrale ve atölye binası da Otto isimli cafe ve restoranlara dönüştürüldü. Santralde çalışan işçiler için yapılmış lojman, restore edilerek rezidans haline getirildi. Tescilsiz konaklama üniteleri ise yıkılarak yerine eğitim binaları inşa edildi. Santralistanbul, isimli sergi, atölye ve eğitim çalışmalarıyla sanatseverlerin de ilgisini çeken bir kültür merkezi halini aldı.Çiçekler arasındaki harabe C. Akın Barlas İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin mimarlarından, Santralistanbul projesinin yöneticisi C. Akın Barlas, santralde geçen 3 yılını, yoğun ve uykusuz restorasyon çalışmalarını anlatıyor. “2004 Haziranının ilk günlerinde sahaya ilk geldiğimde, terkedilmiş ve birbirinin üzerine yaslanarak ayakta durmaya çalışan endüstriyel yapıların hüzünlü görüntüsünden çok etkilenmiştim… Haliç yönünden sahaya girişte, numarası 1 olan yapının (14.1) […]

‘Parti kapatma yaptırımını, aşırı ölçüde uygulayan başka bir örnek yok’

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Demokrasiyle parti kapatma arasında nasıl bir ilişki var? Demokratik düzenlerin, parti kapatma yasağına yer vermesi şart mıdır Demokrasi ile siyasi partilerin kapatılması yasağı arasında, doğrudan doğruya ilişki kurmak mümkün değildir. Demokrasinin ampirik örnekleri arasında, parti yasağına yer vermeyen ülkeler mevcuttur. İngiltere, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde parti yasağı olmadığı halde, bunların hepsi güçlü demokrasiler arasında değerlendirilmektedir. Buna karşılık, parti kapatma yaptırımını, Türkiye gibi aşırı ölçüde uygulayan başka bir örnek bulma olanağı mevcut değildir. Siyasi partilerin kapatılması yaptırımı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ilk kez Alman Anayasası ile kabul edilmiştir. O tarihten bu yana, Almanya’da sadece iki siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan biri, ırkçı parti diğeri ise komünist partidir. 1956’dan bu yana, Almanya’da herhangi bir siyasi parti kapatılmamıştır. Alman hukukundan mülhem olarak kapatma yaptırımına yer veren başka bir örnek ise, İspanya’dır. İspanya’da ise bu yaptırım, sadece bir kez, terör örgütü ile organik ilişkisi kanıtlanan Batasuna Partisi için uygulanmıştır.Türkiye’ye gelince, 1961 Anayasası’ndan bu yana, benimsenen militan demokrasi anlayışı çerçevesinde, toplam 26 siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan altısı, 1961 Anayasası döneminde, 18’i ise, 1982 Anayasası döneminde gerçekleşmiştir. Bu rakamlara bir de askeri yönetim dönemlerindeki parti kapatma uygulamaları eklenirse, Türkiye’nin gerçek bir siyasi partiler mezarlığı olduğu anlaşılacaktır.Türkiye, 1954’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) onaylamış, 1987’de bu Sözleşmenin yer verdiği bireysel başvuru mekanizmasını, 1990’da ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarının bağlayıcılığını kabul etmiştir. 1987’den sonra Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararlarıyla ilgili olarak, AİHM’ye yapılan başvuruların hepsi, Türkiye’nin bu kapatma kararlarıyla, Sözleşmeyi ihlal ettiği şeklinde sonuçlanmıştır. Bunlardan sadece Refah Partisi ile ilgili kapatma kararı, Sözleşmeye uygun görülmüştür. Anılan kararlarında AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararlarını, Sözleşmenin 10. maddesindeki ifade hürriyetinin ve 11. maddesindeki örgüt kurma hürriyetinin ihlali olarak değerlendirmiştir. Sözleşmeyi ihlalin sonuçlarından biri, tazminat mükellefiyetidir. Bu ihlal fiillerinin devamlılığı ise, Avrupa Konseyi üyeliğinden ihracı gerektirecek bir siyasi ve hukuki sonuca da yol açabilir.Sözleşme, taraf devletlere Sözleşme […]

Danıştay, Kaz Dağları’ndan yana

Simge Sunguroğlu Ormanlık alanda sondaj yapabilmek için Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan izin almak zorunluluğu, Maden Yasası’nın Aralık 2004’te değişmesiyle birlikte kaldırılmış ve bu durum pek çok şirketin Kaz Dağları’na ilgisini arttırmıştı. Aralık 2007’ye gelindiğinde yerli ve yabancı 11 firma, dağ silsilesinin eteklerinde, toplam 37 noktada sondaj yapıyordu. Enerji Bakanı Hilmi Güler, sondaj çalışmaları için “Bir bardağın çapı kadar aşağı iniliyor” dese de, iş makinelerinin ormana girebilmesi için yüzlerce ağaç kesilmesi ve bu çalışmaların sonunda maden ocağı açılma tehlikesi yöre halkının tepkisini toplamıştı. Özellikle 2007’nin son aylarında sivil toplum örgütleri ve çevreye halkı, sondajları durdurmak için yoğun çaba gösterdi. Koza Altın İşletmeleri, Küçükdere beldesinde çıkardığı maden cevherini, Çanakkale-İzmir Karayolu’nu kullanarak, Bergama yakınlarındaki Ovacık köyüne getirilecek ve siyanürle ayrıştırarak, altın elde edilecekti. Turizmci Ersin Turgutluoğlu’nun da aralarında bulunduğu yedi kişi, siyanürle altın elde edilmesine dair, Koza Altın İşletmeleri’nin aldığı ruhsatın iptali için Bursa Üçüncü İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme, 2005 yılında maden için verilen onay ile söz konusu yerde yürütülen çalışmalarda, mezuata aykırı bir durum olmadığına karar verdi. Danıştay Sekizinci Dairesi, temyize giden davacıların endişelerini haklı buldu ve yürütmeyi “telafisi güç zarara neden olacağı” gerekçesiyle durdurdu. Oy birliğiyle aldığı durdurma kakarında, “dava konusu ruhsatların bulunduğu taşınmazlarda toz, duman emisyonu bulunduğunun yargı kararıyla saptandığını ve bu durumun göz ardı edilmesinde, hukuki isabet görülmediğini” bildirdi. Maden, zeytinlere kalıcı zarar veriyor Danıştay Sekizinci Dairesi’nin kararında şöyle denildi: “Altın madeni çıkarmak üzere ruhsat alınan arazinin kuzey, doğu, güney ve güneybatı yönlerinde, arazinin sınırından itibaren, 500 metre yarıçapa sahip alan dahilindeki parsellerde çok sayıda, düzenli ve bakımı yapılmış, tam verime yatmış, genelde “Ayvalık yağlık” türü zeytin ağaçlarına sahip, kapama zeytin bahçelerinin bulunduğu, inceleme konusu arazide yapılacak işlemler sırasında toprağın nemine, bu işlemler sırasında esecek rüzgârın hızına ve yönüne, mevsime ve işleme şekline bağlı olarak değişik yoğunlukta tozuma meydana geleceği, çıkan tozların çevredeki bitki örtüsüne, orman ağaçlarına ve […]

Çalışanlar hâlâ SSGSS’ye karşı…

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipler Birliği (TTB), Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB) çağrısıyla çalışanlar bugün (1 Nisan) yarım gün iş bırakarak alanlarda, TBMM’de görüşülen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasa tasarısının geri çekilmesini talep ettiler. Türkiye’nin her yerinde eş zamanlı yapılan eylemlerde ortak basın açıklaması yapıldı. “Hükümetin attığı geri adım, hak kayıplarımızın bir kısmını ortadan kaldırsa da, yasanın temel parametrelerinde yeterli değişikliğe gidilmedi” denilen ortak metinde hükümetin uzlaşma varmış gibi bir hava estirdiği söylenerek uzlaşma sağlanmadığı sürece yasanın geri çekilmesi talep edildi. 6 Nisan cumartesi günü yapılacak kitlesel eylemlere çağrı yapıldı. Kadıköy’de Haydarpaşa Numune Hastanesi önünden başlayan yürüyüşe yaklaşık 2 bin kişi katıldı. Ellerindeki SSGSS karşıtı döviz ve pankartlarla İskele meydanına gelen kitle adına açıklamayı Hüseyin Demirdizen okudu. Çağlayan’da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) önünde yapılan eyleme ise yaklaşık 3 bin kişi katıldı. AKP il binası önünde kısa süren bir gerginlik yaşandı. DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in bugünkü eyleme ilişkin yaptığı açıklamaya tepki gösterdi. Eyleme katılan emekçiler hakkında “Kanunlara uymazlarsa devletin gücü neyse gereğini yapacaktır” diyen Bakan Çiçek’in demecine Görgün, “Asıl olarak, demokratik hakkın kullanılmasının engellenmesi yasal değildir ve kanun dışıdır. Eylemlerde bir kişinin burnu kanarsa bundan hükümet sorumludur” dedi. Ankara’da polis müdahalesi Öğle saatlerinde Ankara Numune hastanesi bahçesinde toplanan bir grup sağlık çalışanı buradan Meclis’e yürümek istedi. Polis barikat kurarak eylemcilerin Meclis’in Dikmen kapısına yürümelerine izin vermedi. Barikatı aşmak isteyen sağlık çalışanlarına polis müdahale etti ve arbede çıktı. Eyleme yaklaşık 150 kişi katılırken atılan KESK Şubeler Platformu adına basın açıklamasını okuyan SES Şube Başkanı Timur Ay; “AKP hükümeti bu yasayı meclisten geçirse bile biz mücadelemizi sürdüreceğiz. Kamu çalışanları olarak mahalle mahalle, ev ev dolaşarak mücadelemizi yoksul halka taşıyacağız” dedi. Basmane Meydanı’ndan Konak Meydanı’na yürüyen on binlerce emekçi, yasanın tamamen […]